Üç Ermeni Yazarın Bakış Açısıyla “TÜRK KÜLTÜRÜ ve
İSLÂM” /
Meryem Dilekçi
Türkler
ile Ermenilerin aynı toprak parçası üzerinde yüzyıllardır süren bir
beraberlikleri, paylaşımları söz konusudur. Tarihin takip edilebilen
ilk devrinden itibaren Ermenilerin kadim komşuları Türkler olmuştur.
“XI. yüzyıla kadar üç yönden Ermenilerin komşusu olan Türkler,
1071’den sonra yön sayısını dörde çıkarmış, yani batıdan da
Ermenilere komşu olmuştur” (Makas 1987: 117) Bunun bir neticesi
olarak kültürel etkileşimin yaşanılması kaçınılmazdır. Ermeniler,
komşusu olan Türklerin, kültürel zenginliklerinden birçok hususu
benimsemiştir. Bu, Avrupalı seyyahların da gözünden kaçmamıştır.
1835-1839 arası Türkiye’de bulunan Helmuth Von Moltke düşüncelerini;
“Ermenilere, hakikatte Hıristiyan Türkler denilebilir. Rumların
kendi özelliklerini korumalarına karşılık Ermeniler Türk âdetlerini,
hatta dilini benimsemişlerdir.” şeklinde belirtmektedir. (Ulu 2005:
240) Ermenilerin “Hıristiyan Türkler” olarak görülmesi, kültürel
etkileşimin ne boyuta ulaştığını göstermektedir. “Komşu, tabiri
caizse, kapı komşu olarak yüzyıllarca aynı topraklar üzerinde, aynı
devletin tebaası olarak yaşamış olan bu iki millet edebî alanda da
aynı ilişkiyi sürdürmüşlerdir.” (Türkmen 1992: 24)
Ermeni edebiyatı içerisinde on dokuzuncu yüzyıldan itibaren “Taşra
Edebiyatı” adı verilen bir akım başlamıştır. Bu akım içerisinde köy
hayatı ve yerli unsurların anlatımının yanı sıra diğer etnik
grupların da anlatıldığı görülür. Bu nedenle Ermeni edebiyatına
Türklüğün yansıyışını bu edebiyat akımı içerisinde tahassül etmiş
eserlerde incelemek yerinde bir davranış olacaktır. Taşra edebiyat
akımı içerisinde teşekkül eden eserlerde, millî kültür ve tarih
merkezli bir anlatım söz konusudur. Ermeni milletinin kültürel
yapısına bütün yönleriyle ayna tutulur. Dil, din, tarih, eğitim,
sosyal dayanışma, gelenek görenek, diğer etnik gruplarla iletişim
gibi Ermenilerin hayat tarzları hikâyelere aksettirilir.
Ermeniler, tarihten günümüze, Ana-dolu’nun muhtelif bölgelerinde
hayatlarını sürdürmektedirler. Bulundukları yerlerde diğer
milletlerle, kültürlerle alışveriş hâlinde olmuşlardır. Bizim
eserlerini inceleyeceğimiz hikâyeciler, Anadolu’nun farklı
yerlerinde doğup büyümüş ve yaşadıkları coğrafyayı hikâyelerine
yansıtmışlardır. Bu farklılık Anadolu’da yaşayan Ermenilerin
kültürel yapısını ve diğer etnik gruplarla ilişkisini kuşatıcı bir
bakış açısıyla görmemizi sağlayacaktır.
I. Türk Kültürüne Yaklaşımları ve İki Kültür Arasındaki
Münâsebetler
İncelediğimiz hikâyelerde Türklüğün muhtelif yönleriyle ele alındığı
görülmektedir. Daha ziyade aynı coğrafyayı paylaşmanın getirdiği
tabiî etkileşim öykülere yansımıştır. Türküler, atasözleri, halk
hikâyeleri, gelenek ve görenekler ortak yaşamanın bir neticesi
olarak Ermeniler tarafından benimsenmiştir. Bunların yanı sıra iki
kültürün ortak âdetlere sahip oldukları da görülür.
Menşeî Türk kültürüne dayanan birçok folklorik unsur, Ermeni halk
kültürü içerisinde benimsenmiş ve yaşatılmıştır. Bugün yapılan
birçok bilimsel çalışmayla Ermeni halk edebiyatı üzerinde Türk halk
edebiyatının tesîrleri saptanmıştır. Bizim söz konusu ettiğimiz
eserlerde de Ermenilerin benimsediği birçok Türk halk kültürü ürünü
dikkat çeker. Bunların başında atasözleri gelmektedir.
Yöresel Diyarbakır ağzını öykülerine çok iyi yansıtan Margosyan,
yöre halkının diline yerleşmiş atasözlerine en fazla yer veren
yazarlardandır. Yazarın Gavur Mahallesi adlı öykü kitabında
birbirinden farklı Türk atasözlerini görürüz. Bunlara örnek verecek
olursak: Kız doğuran dövünsün, oğlan doğuran övünsün; erken kalkan
yol alır, tez evlenen döl alır; unumu eledim, eleğimi astım; çayı
görmeden donları sıvamak; sabreden derviş muradına ermiş...
Aynı yazarın Söyle Margos Nerelisen adlı eserinde ise birbirinden
farklı dokuz atasözü vardır. Ayrıca muhtelif deyimlerin de
kullanıldığı görülmektedir. Atasözleri gibi türküler de ortak
paylaşımın önemli unsurları olmuştur.
Bu topraklarda yaşayan, halkın duygularına tercüman olan türküler,
Anadolu’nun bağrından yükselerek ortak bir mahsül olagelmiştir.
Bunlar, Türkçe olduğu gibi Kürtçe ve Ermenice de söylenmiştir.
Görebildiğimiz kadarıyla türküler, etnik grupların en fazla
paylaştığı unsurlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. (Margosyan
2006: 76/77) Margosyan, uzun kış gecelerinde babasının
arkadaşlarıyla eğlenirken söylediği türkülere de yer verir: Beri gel
kömür gözlüm, Dere kenarında bir ev yapmışam, Burası muştur, yolu
yokuştur…
Atasözleri, türküler gibi diğer halk edebiyatı ürünleri de Ermeniler
tarafından benimsenmiştir. Maniler ve ağıtlar bunların başında
gelenlerdendir. Berc Broşyan’ın Sos ve Vartiver romanında, Derder
[keşiş] Harutyun’un karısının, kocasının mezarı başında söylediği şu
ağıt birçok cihetten dikkate değerdir: “Yeşildir başın ördek /
Kalemdir kaşın ördek / Çift gittin yalnız geldin / Hani yoldaşın
ördek?” Bir başka kadının cevabî ağıdı ise şöyledir: “Yeşildir başım
benim / Kalemdir kaşım benim / Avcının kolu sınsın [kırılsın] /
Vurdu yoldaşım benim.” Ayrıca Broşyan, ağıtın icrasıyla ilgili şu
bilgileri de vermektedir. “...Onlar hıçkırarak ağlayıp, Türkvârî
bayatı [mani, ağıt] söylerler. Diğer kadınlar da onlara iştirak
edip, ‘Ah!’ ‘Ah!’ diyerek, ses sese verip hıçkırarak ağlarlar.”
(Makas 1987: 118)
Hikâyelerde gördüğümüz kadarıyla, Türk-Ermeni kültürel hayatında
birçok müşterek unsur bulunmaktadır. Bunlara; erkek çocuğun kız
çocuğa tercihi, çocuğa aile büyüklerinin isminin verilmesi, diş
hediği, âşıklar arasında yapılan kurlar ve kına gecesini örnek
verebiliriz.
II. İslâm Dinine Bakışları
Kültürel paylaşımın ve münâsebetin yanı sıra diğer dinlere ve
İslâmiyet’e bakış da Ermeni edebiyatına akseden hususlar
arasındadır. Taşra edebiyat akımı içerisinde incelediğimiz
yazarların diğer dinlere müspet bir yaklaşımlarının olduğu ilk
planda göze çarpmaktadır. Margosyan, Söyle Margos Nerelisen’de
‘öteki’ne bakışı şöyle ifade eder: “Bizim oralarda, Diyarbakır’da,
ulu Tanrı’nın yarattığı ve sonradan adına ‘insan’ dediği canlıların
bir kısmı, hep birlikte paşa paşa yaşıyorduk. Tanrımız birdi ama
peygamberlerimiz farklıydı. Yüce Tanrı’mıza şükranlarımızı sunmak
üzere, O’na kul ve köle olarak dualarımızla ulaşabileceğimiz ‘Tanrı
Evleri’ inşa etmiştik.
Ama Tanrı’ya seslenirken değişik dil, değişik ifade, değişik tören
ve değişik inançlar sergiliyorduk. Tanrı evlerimizin adları da
değişikti. Bazılarımıza göre Tanrı’nın evi cami, bazılarına göre
kilise, bazılarına göre havraydı. Tanrı’ya seslerimizi daha iyi
duyurabilmek için kimimiz Tanrı evlerimizin yanında yükseklikte
birbiriyle yarışan minâreler veya çan kuleleri inşa etmiştik.
Kimimiz yandaşlarımızı ‘Tanrı Evleri’ne toplamak için minâre
tepelerinden seslenip ‘Allahû ekber’ diyorduk. Bir kısmımız ise
‘ding-dong’ makamında çan çalıyorduk. Çan çalmadan, minâreden
seslenmeden, sessizce, kendi ‘Tanrı Evleri’ne yandaşlarını kendi
yöntemleriyle toplayanlar da vardı.” Margosyan’ın kaleminde,
farklılıkları kabullenme ve ‘öteki’ ile yaşamaya alışma en güzel
hâliyle ifade bulmuştur. Aslında yazarlar toplumdan yükselen
seslerdir. Biz Margosyan’ın şahsında hoşgörüyü ahlâk hâline getirmiş
Anadolu insanını buluruz. Farklı dinlere, mezheplere bağlı
bulunsalar da onları bir arada tutan bu hoşgörü anlayışıdır. Yunus
Emre’nin, Mevlânâ’nın ve daha nice Horasan erinin Anadolu’nun
bağrına nakış nakış işlediği anlayış. Türkler Anadolu’da bu temelin
üzerine devletler kurmuşlar ve himayelerindeki milletlere bu
felsefeyle yaklaşmışlardır. Kirkor Ceyhan bu hoşgörü ve dayanışmayı
şöyle ifade eder: “Müslümanı, Ermenisi karışık, içiçe oturduğundan,
bu sahipsiz Ermenilere Müslüman komşular hizmette kusur etmez,
ellerinden geldiğince sahiplenirlerdi.” (Ceyhan 1998: 101)
Ermeniler içerisinde Müslümanların yanı sıra bizzat İslâm dini de
değerli görülmektedir. Margosyan, hikâyelerinde İslâm’a bakışını
ezan dolayısıyla şöyle ifade eder: “Herkes kendince Tanrıya ulaşmak
için değişik dil, değişik yöntemler kullanıyordu. Ama ne bizim
‘aleluya’larımız, ne Keldânîlerin ‘keddişe’si ve ne de Süryânîlerin,
Pırotların bilmem nesi, hiçbirisinin sesi Şeyh Matar, Nebi’i,
Bıyıklı Mehmet Paşa, Nasuh Paşa ve eski bir kiliseden bozma Ulu
Cami’nin yüksek minârelerinden tüm şehre dalga dalga yayılan, kilise
ve hamam kubbelerinden yansıyıp şehri çepeçevre dolanan surlarda
yankılanan ‘Allahu ekber, Allahu ekber...’ sesleri kadar Tanrıya
ulaşamıyordu.” (Margosyan 2005b: 57) Birçok dinin yaşadığı Güney
Doğu Anadolu bölgesi içerisinde yetişmiş Ermeni bir yazarın, ezan
dolayısıyla İslâm’ı bu denli yüceltmesi takdire şâyân bir
davranıştır. İslâm’a bakış müsbettir ve bunun bir sonucu olarak
Müslüman olan bir Ermeni de müspet bir bakış açısıyla anlatılır:
“Zeyno Bibi... Bu sonuncusu, Lüsye Baco’nun en yakın akrabasıydı.
Birinci Dünya Savaşı günlerinde Diyarbakır’ın Ergani kazasından Saro
adlı genç bir kız olarak ‘Kafle’ ye gitmiş ve yıllar sonra tesadüfen
yeniden bulduğu akrabalarının karşısına, bu kez uzun sakallı Şeyh
Şehmus’un karısı Zeyno olarak çıkmıştı. Şeyh Şehmus’un ilk
karısından olan üç erkek çocuğu, Hamo, Berdal ve Abdo, anaları daha
onlar çocukken öldükleri için Zeyno Bibi’nin ellerinde büyürler.
Zeyno da Şeyh Şehmus’dan çocuğu olmadığı için, onlara analık eder,
büyütür. Çocuklar Zeyno’yu kendi öz anaları bilirler. Zeyno Bibi
senede birkaç kez, yılbaşında, Paskalya’da gelir, akrabalarının
bayramını kutlardı. Evin çocukları neredeyse gün boyu süren bu
ziyaret sırasında, her ezan okunduğunda eyvana geçip sessiz sedasız
namazını kılan bu garip akrabalarına huşuyla yaklaşır, ona Der
Arsen’in gördüğüne eşdeğer bir hürmet gösterirlerdi.” (Margosyan
2005b: 35)
Netice itibariyle, edebiyatın bir hususiyeti de içinde neşet ettiği
toplumu, içtimâi hayatı aksettirmesidir. Muhtelif milletlerin
edebiyatlarına baktığımızda onların hayat tarzlarına, geleneklerine,
inanışlarına ait fikir edinebiliriz. Bir arada yaşayan çeşitli etnik
grupların karşılıklı ilişkileri de sosyal hayatın bir yönü olarak
edebiyata yansır. Anadolu tarih boyunca birçok kültüre, dine
beşiklik etmiş önemli ve özel bir coğrafyadır. Farklı etnik
yapıların birbirine bakışı ise zaman içerisinde değişiklik arz
etmiştir. Bu bakış daha ziyade Osmanlı Devleti’nden itibaren olumlu
bir seyir almıştır. Osmanlı’nın izlediği hoşgörü politikasının
gruplar arası diyalogda meyvelerini verdiği görülmüştür. On
dokuzuncu asırdan itibaren dış güçlerin de tesiriyle bozulan siyasî
ilişkiler, zamanla tabana da yansımıştır. Ancak siyasî menfaate
dayalı bu politikalar, asırlar öncesine dayanan dost ilişkileri
yıpratsa da bitirememiştir. Bunu en güzel hâliyle Kirkor Ceyhan’ın
ifadelerinde buluruz: “Bizde pek uzunca boylu, hak, kanun, hukuk
düzenlemez hayatımızı. Yüzlerce yıllık birikmiş ahbaplıklar,
komşuluklar, mertlikler ve ahde vefalar tayin eder devamımızı.”
(Ceyhan 1998: 99)
Kaynakça:
Ceyhan, Kirkor, Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm, Aras Yayınları,
İstanbul 1998.
Makas, Zeynelabidin, “Bazı Ermeni Âlimlerinin Türk Dili ve Kültürü
Üzerine Samimi İtirafları”, 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Dergisi, S. 2, s. 109-120, Samsun, 1987.
Margosyan, Mıgırdiç, Gâvur Mahallesi, 10. Baskı, Aras Yayınları,
İstanbul, 2006.
Margosyan, Mıgırdiç, Söyle Margos Nerelisen, 7. Baskı, Aras
Yayınları, İstanbul 2005.
Türkmen, Fikret, “Türk- Ermeni Âşık Edebiyatı İlişkileri”, Türk Halk
Edebiyatının Ermeni Kültürüne Tesiri, Akademi Kitabevi, s. 24-33,
İzmir, 1992.
Ulu, Cafer, Türk-Ermeni Diyaloğu ve İki Toplumun Sosyo-Kültürel
Etkileşimi, ICAPA Sempozyum Bildirileri, s. 239-247, İstanbul 2005.
NOT: Bu makale Yağmur Dergisinde Yayınlanmıştır.