|
Osmanlı'yı Anlamak
Prof. Dr.
Ahmed AKGÜNDÜZ
Günümüzde, Osmanlı Devletine cephe alan belli mihrâklar ve karanlık
güçler, üç kol halinde, en uzun ömürlü İslâm Devleti olan Osmanlı
Devletine hücum etmektedirler: Birinci kol, İslâm'a düşmanlıklarını
açıktan ortaya koyamayan ve bunu Osmanlı düşmanlığı adı altında
yürüten din ve tarih düşmanlarıdır. Bunlar, kusurlarıyla birlikte,
İslâmı hayatın bütün safhalarında yaşayan ve yaşatmaya çalışan
Osmanlı Devletini tenkid etmekle, açıktan yapamadıkları İslâm
düşmanlığını böylece yapmış oluyorlar. İkinci kol ise, altı yüz sene,
İslâm'ı neşretme hizmetindeki Osmanlı Devleti'ne ayak bağı olmuş,
İslâm'ı kendi sâfiyetinden çıkarmaya çalışmış bir devletin fikir
propagandalarına kanan ve tarihimizi tam bilmeyen bazı saf
Müslümanlardır. Üçüncü kol ise, Osmanlı Devletinin bütün
Müslümanları kucaklayan ümmet ve Osmanlı Milleti anlayışına karşı
çıkan ve yanlış olarak Osmanlı Devletini Türk düşmanı gibi
göstermeye çalışan belli bir ekiptir. Özellikle Fâtihin kapıkulu
sistemini ve Sokullu gibi başka ırklara mensup Osmanlı devlet
adamlarını acımasızca tenkit edenler bu grup içinde yer
almaktadırlar. Her üç kolun da ellerinde koz olarak kullandıkları en
önemli mevzûlardan biri, Osmanlı padişahlarının ve Osmanlı
Devleti'nin, İslâm dininin, içki yasağı ile alâkalı hükümlerini hiçe
saymaları ve aşırı bir içki mübtelâsı olmaları şeklindeki iddiadır.
Harem mevzuu da bu tür iddialarla bezenerek ve süslenerek vatandaşın
önüne çıkarılmak istenmektedir. İşte bu Kitapta, zikredilen
ekiplerin kasden ortaya attıkları iddialar teker teker aydınlığa
kavuşturulacaktır.
Osmanlı Devleti, büyük bir devlettir. Osmanlı Tarihi konusunda kalem
oynatmak da büyük bir iştir. Büyük işlerde sadece kusurları gören
cerbeze ile hareket edenler, hem aldanır ve hem de aldatırlar.
Cerbezenin şanı, bir kötülüğü sümbüllendirerek bütün güzelliklere
galip getirmektir. Bir adamdan bir sene içinde meydana gelen pis
kokuları bir anda meydana gelmiş gibi hayal ederek o adama
bakarsanız, o adam nazarınızda çok çirkin hale düşer. İşte eğer
cerbeze ile 600 yıllık zamanda 20 milyon km2lik mekânda Osmanlı
Tarihi içinde dağınık halde meydana gelen bütün kötülükleri toplar
ve o siyah perde ile Osmanlıya bakarsanız, o zaman kapkaranlık bir
tarihle karşılaşırsınız. Cerbeze, bütün çeşitleriyle garip şeylerin
makinasıdır. Gerçekten de cerbezeli bir âşıkın nazarında bütün
kâinat sevgiyle oynaşmakta ve gülüşmektedir; ama çocuğunun vefatıyla
mâtem tutan bir ananın nazarında umum kâinat hüzün içinde
ağlaşmaktadır. Halbuki ikisi de doğru değildir.
Tarih, bir olaylar ve insanlar bahçesidir. Sizden biriniz, bir
saatliğine gezinmek için bir bahçeye girseniz, noksanlardan beri
olmak ancak cennet bahçelerinin özelliklerinden olduğundan ve her
kemale bir noksan karıştırmak da bu dünyanın gereklerinden
bulunduğundan, o bahçenin bazı köşelerinde pis ve murdar şeylere de
rastlayabilirsiniz. Tabiatı bozuk olanların, sadece o bahçedeki
çürümüş ve kokuşmuş şeylere gözü takılır. Sanki o bahçede başka bir
şey yok gibi, hayal ve vehminin de tahrikiyle bahçeyi kendi gözünde
mezbeleye çevirir; midesi bulanı ve kusar. Halbuki akıl böyle bir
bakışı tasvip edebilir mi? Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen
güzel görür; güzel gören hayatından lezzet alır.
İşte biz, girdiğimiz Osmanlı tarih bahçesinde sadece kirli ve murdar
şeylere değil; açmış çiçeklere ve kokan güllere de bakacağız. Makam
için fetvâ veren Turşucu-zâdelerin yanında Kanuniye karşı
çekinmeden Padişah emriyle nâ-meşrû olan nesne meşrû olmaz
diyerek haykıran Ebüssuuddan; Torlak Kemal ve Mithat Paşaların
yanında Molla Fenariden ve Ahmed Cevdet Paşadan; devleti perişan
eden Talat-Enver-Cemal üçlüsünün yanında Pîrî Mehmed Paşa ve
Köprülü Mehmed Paşadan; körü körüne ilmî gelişmelere karşı gelen
Kâdîzâdelerin yanında Lagari Hasan Çelebi ve İsmail Gelenbevîden
de bahsedeceğiz. Biz tokadımızı Antranik ile beraber Enver Paşaya
ve Venizelos ile beraber Said Hâlim Paşaya vurmayacağız.
Nazarımızda vuran da sefildir diyeceğiz. Kısaca tarihimizde görülen
menfilikleri bir testi pis su olarak görüyoruz. Bir testi pis su bir
denize dökülürse, denizi kirletmeyeceğine ve hatta kendisinin de
temizleneceğine inanıyoruz.
Tarihe bakış açımız, 600 yıllık Osmanlı tarihinin iyiliklerini de
kötülüklerini de görebilecek bir gözlükle olacaktır. Yoksa kötülük
bulunmayan hiç bir tarih devri mevcut değildir. İyilik tarafı
bulunmayan tarih devri de yoktur. Tarihe böyle bakanlar, kendileri
yanıldıkları gibi, başkalarını da yanıltırlar. Allah etmesin, böyle
bakış açısı olanlardan biri bin sene yaşayacak olsa, hayalindekine
uymadığından Hz. Ömerin idaresini bile tenkit edecektir. Bu hayalin
neticesi olarak, yapıcı değil, yıkıcı bir nazarla tarihe bakacaktır.
Unutmayacağız ki, tarih boyunca, iyilikleri kötülüklerine ve
sevapları hatalarına ağır basanlar, her zaman mağfiret ve affa
müstahaktırlar. Allahın haşirdeki adaleti de böyle hükmedecektir.
Osmanlı Devletini teşkil eden fertler masûm ve günahsız değillerdir.
İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi
veliyyullah mertebesinde fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri
günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir. Osmanlı Tarihi
boyunca nazarî plânda İslâm'ın bütün düsturlarının kabul edilerek
tatbik edildiği bir vâkı'adır. Ancak tatbikatta bu esaslara
muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı'adır. Her ikisini de inkâr
etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin
iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca
hasenâtının seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu
uzun süre içinde İslâm'ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân
etmiştir. Seyyiâtı hasenâtına ağır basınca da, bu şerefli ünvan yine
kaderin hükmiyle ellerinden alınmıştır. En kötü zamanlarında bile,
değil içki gibi İslâm'ın açık bir hükmüne muhâlefet, içtihadî
meselelerde dahi şer'î hükümlere riâyet etmek için elden gelen
gayreti gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri
isbat etmektedir. Nitekim bir hatt-ı hümâyûnda Osmanlı sultanı
şer-i şerife bağlılığını şöyle açıklıyor:
cümlemizin başı şeriat-ı mutahharaya bağlu oldığından kâffe-i
efal ve harekâtımızı ana tatbik etmeğe say eder isek, ol vakit
ruhaniyât-ı peygamberî dahi hoşnud ve razı olarak Cenab-ı
Hayrun-nâsırîn Devlet-i Aliyyemizde fevz ü nusret ü tevfikât-ı
samedaniyesine mazhar edeceğine katâ şüphe yokdur.
Elbette ki tarihe tenkit gözüyle de bakacağız. Ancak insanı tenkide
sevk eden sebep ya tenkit ettiği şeye duyduğu nefret hissinin
tatminidir; düşmanın ayıbını görerek tenkit etmek gibi. Yahut da
tenkit ettiği kişiye karşı beslediği şefkatin tatminidir; dostun
aybını görüp tenkit etmek gibi. İşte özellikle tarih alanında, doğru
veya yanlış olması muhtemel olan aleyhteki bir konuda (Yıldırımın
intihar etmesi ve içki içmesi iddiaları gibi), iddiayı kabule
meyletmek nefretten ve reddetmek ise şefkattendir; ancak lehte olan
bir konuda (Yıldırımın intihar ettiğini ve içki içtiğini reddetmek
gibi) kabule meyletmek şefkatten ve reddetmek ise nefrettendir.
Önemle ifade edelim ki, tenkide insanı sevk eden şey, sadece ve
sadece hakka taraftarlık ve gerçeği ortaya çıkarmak arzusu olmalıdır.
Asrımızda özellikle de Osmanlı Tarihi konusunda, en büyük
hastalığımız, cerbeze ve gurura dayanan tenkittir. Gerçekten de
tenkidi, insaf düsturu işletirse, gerçeği ortaya çıkarır,
berraklaştırır; ama gurur ve cerbeze kullanırsa, tarihi tahrip eder
ve parçalar. Mesela son zamanlarda piyasaya çıkan Osmanlı Tarihi ile
ilgili bazı eserler, bu manada tarihi tahrip vazifesini yapmaktadır.
Biz ise, tarihi tahrip etmeyi değil, tashih ve tamir etmeyi
amaçlıyoruz. Biz, ecdadımıza dostuz; onun için nefret duygusuyla
değil; şefkat duygusuyla, ama hakkın ortaya çıkması için tenkit
edeceğiz.
Son 100 yıldır Türkiyedeki yayın organlarının çoğunluğu, her
devirde farklı kelimeler üreterek, Avrupanın güzelliklerini bizim
kötülüklerimizle ve asırların birikimi olan medeniyetin güzel
meyvelerini tarihimizdeki bazı şahısların kötü halleriyle mukayese
ederek, cerbeze ile tarihimizi çirkin göstermektedir.
Hıristiyanlığın malı olmayan medeniyeti tamamen ona mal ederek ve
İslâmiyetin düşmanı olan geri kalmayı İslâma dost göstererek feleği
ters çevirmeye çalışmaktadır. İşte biz bu eserle, bu yanlış
kıyasları düzeltmeye çalışacağız. Halbuki tarihle günümüzü mukayese
ederken, birbirine benzeyen şeyleri kıyaslayıp kıyaslamadığımıza
dikkat edeceğiz. Çünkü ancak birbirine benzeyenler mukayeseye
girerler. Mesela Osmanlıdaki saltanatı, ancak Ortaçağ
Avrupasındaki Krallık ile mukayese edebilirsiniz; Osmanlı hukuk
sistemini, ancak siyahlara ayrı ve beyazlara ayrı kanunları tatbik
eden Avrupa kanunları ile kıyaslayabilirsiniz; Osmanlı Haremini
ancak beraber olduğu yüzlerce kadınların heykellerini saraylarının
duvarlarına diktiren Avusturya krallarının hayatıyla kıyaslarsanız,
o zaman doğru sonuçlara varabilirsiniz.
Eğer Avrupaya çok şiddetli bir bağlılık ve kendi milletinin
tarihine ise derin bir nefret duygusuyla, Avrupanın nâ-meşru veledi
gibi davranırsanız, o zaman, tahrip fikri ve aldatıcı cerbeze ile,
geçmişine isyan eden bir hicivci; ecdadına iftira eden bir müfteri
ve kendi milletinin haysiyetini yerle bir eden hayırsız bir evlat
olursunuz. Artık böyle davranan kalemlerde, gurur ve benliğin de
etkisiyle, milletine karşı dinen ve aklen mükellef olduğu şefkat
hissi yerine tahkir duygusu; sevgi yerine nefret; benimsemek yerine
hafife almak; saygı yerine geçmişini cahil göstermek; merhamet
yerine böbürlenmek ve nihayet hamiyet yerine asılsızlık ve soysuzluk
alâmetleri görülmeye başlar. Maalesef her gün misâllerini basında
görmek mümkün olan bu tip kalemler, Pariste gayr-ı meşru eğlence
aleminde çıplak bir kadının giydiği elbiseyi överler; tarihe altın
sayfalar yazdırmış olan muhterem bir hocanın veya kâdînin
elbisesini yererler.
Önemle ifade edelim ki, tarihine ve dinine taraftarlık içinde
olanlara mutaassıp tabiriyle hücum eden bu çeşit Avrupa kâselisleri,
kendi mesleklerinde, en az tenkit ettikleri dindar ve vatanperver
kalemlerin yüz katı kadar mutaassıptırlar. Bunların Shakespearei
överken yaptıkları aşırılıkları, tarihini ve dinini seven insanlar
Abdülkadir-i Geylani veya Fâtih Sultân Mehmed hakkında yapsalar,
herhalde bu çeşit kalemler tarafından tekfir bile edilirler. İşte bu
kitabı kaleme alırken, son zamanlarda aşırı derecede artan bu tarih
yobazlığını da nazara alacağız ve onlar gibi davranmamaya
çalışacağız. |