Osmanlı'da Mahalle
Dr.
Mümtaz AYDIN
Günümüzde büyükşehirlerde yaşayan
gençler için, mahalle, pek bir şey ifade etmemeye başlamış,
bunun yerine semt, site, banliyö, uydu kent gibi tabirler
anlamlı hâle gelmiştir. Küçük şehir, kasaba ve köylerde ise,
az çok mahallenin ne olduğu hâlâ bilinmektedir. Fakat orta
yaş üzerindekiler için mahalle kelimesi, çok şey ifade
etmektedir. Bu neslin sıkça kullandığı, mahalle mektebi, ...bekçisi,
...bakkalı, ...imamı, arkadaşı, ...komşusu, ...fakirizengini
gibi müşahhas ifadeler ile; mahallenin namusu, ...şerefi,
...asayişi, ...huzuru gibi mücerret ifadeler, Osmanlının
derin tarihine, zengin kültürüne ve engin medeniyet
anlayışına yaslanmaktadır.
Osmanlıda mahalle; birbirini tanıyan, birbirlerinin
davranışlarından mesul ve birbiriyle dayanışma içindeki
kişilerin yaşadığı yerdir. Mahalleler; sınırları genellikle
cadde veya sokaklarla belirlenmiş, merkezinde cami veya
mescid bulunan yerleşim yerleridir. Genelde cami, şehrin
merkezini oluşturan bir veya birkaç mahallede bulunur; diğer
mahallelerdeki insanlar da cuma namazı için buraya gelir.
Cami çevresinde ayrıca alışveriş merkezleri bulunur,
pazarlar genellikle buralara kurulur. Böylece haftanın bir
günü şehirdeki insanlar buralarda toplanır, birbirleriyle
görüşür ve haftalık ihtiyaçlarını temin eder. Diğer
mahallelerde ise, sadece mescid bulunur ve bunun hemen
yanında okul öncesi ve ilköğretim seviyesinde eğitim veren
bir muallimhane vardır. Ayrıca buralardaki bakkal, kasap,
terzi, ayakkabıcı vs küçük esnafa ait dükkân ve işyerleri,
mahallenin günlük ihtiyaçlarına cevap verir.
Mahalle idarî olarak, Osmanlının en küçük yönetim birimidir.
Bilindiği gibi Osmanlı, başlarında valilerin bulunduğu
eyaletlerden oluşur. Eyaletler ise, sancaklardan oluşur ve
buralar sancakbeyi tarafından yönetilirdi. Sancaklar, kadı
tarafından idare edilen kazalara bölünmüştür. Kazalar ise,
mahalle ve köylerden oluşur. Bu en küçük yönetim biriminin
başı, daha doğrusu temsilcisi muhtarlık sistemine
geçilinceye, yani II. Mahmut dönemine kadar imamdır. İmam,
camideki vazifesinin yanında, mahallenin asayişini
sağlamakla ve ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir.
Köylerde de, mahallelere benzer bir yönetim tarzı vardır.
İmam, asayişle ilgili olarak mahallede olup bitenden birinci
derecede mesuldür. Burada cereyan eden öldürme, yaralama,
hırsızlık gibi inzibatî olayların yanında, zina, fuhuş,
taciz, sarkıntılık gibi gayr-i ahlâkîliği de takip edip
güvenlik kuvvetlerine bildirir. Mahalleyle ilgili bütün
işlerde devletle muhatap olur ve mahalleyi temsil eder.
Şehrin idarecisi olan kadı, bağlı olduğu kurumun en üst
düzey yetkilisi tarafından atanırken, imam bizzat padişah
tarafından bir beratla tayin edilirdi. Bu da onun devlet ve
halk nazarında ne derece büyük bir öneme sahip olduğunu
gösterir. Padişah tarafından gönderilen emir ve fermanlar,
imam tarafından halka duyurulur ve takibi yapılır. Bu
şekilde imam; devlete karşı haklar ve ödevler konusunda
mahalleliyi temsil ederken, mahallede de padişahı temsil
ederdi.
Osmanlı mahallesi, hem asayiş bakımından, hem de sosyal
hayat açısından kolektif bir anlayışa dayanır. Mahalleli,
müteselsil (zincirleme) olarak birbirine kefildi. Burada
meydana gelen öldürme, yaralama gibi olaylarda, olayın faili
bulunamadığı takdirde, bütün mahalleli mesul tutulur ve
mağdur tarafa ödenmesi gereken diyet (kan parası) sakinlere
paylaştırılır. Hattâ Yavuz Sultan Selim zamanında çıkan
kanunnameye göre, meydana gelen hırsızlık olaylarından ve
zararın ödettirilmesinden mahalle halkı mesuldür. Mahallede
bir asayişsizlik olmaması için herkesin dikkat ve gayret
göstermesi temin edilerek oto-kontrol sağlanmıştır.
Böylelikle faili meçhul olaylarda halkın suçluyu
saklamasının ve suçu örtbas etmesinin önüne geçilmiştir.
Aynı mesuliyet ve oto-kontrol, ahlâkî hususlarda da söz
konusudur. Mahallede meydana gelen veya şüphelenilen gayr-i
meşru olaylarda imam, suçlu veya zanlıları güvenlik
görevlilerine bildirir, mahallelinin bu yoldaki
şikâyetlerinden ilgilileri haberdâr ederdi. İmam ve mahalle
ileri gelenlerinin, bu tür evlere baskın düzenleme yetkileri
vardı. Gayr-i ahlâkî davranışları olduğu bilinen kimseler
mahalleli tarafından istenmeyen kişi ilân edilir ve
görevlilerce başka yere sürülmesi istenirdi. Ancak imam ve
mahalleli, suçlu veya zanlılara bizzat ceza verme yetkisine
sahip değildi, sadece onları adalete teslim edebilir veya
mahalleden dışlamak suretiyle cezalandırabilirdi.
Kötülüğü önleme kolektif şuuruyla devlet, başkentten
kilometrelerce uzaktaki yerlere kolaylıkla hakim
olabiliyordu. Nasıl ki, her sokak süpürüldüğünde bütün şehir
temiz olursa; bu uygulama sayesinde de bütün ülkede huzur ve
asayiş sürüp gidiyor, suç oranı azalıyordu.
Hayırlı işlerde mahalleli yine aynı kolektif şuurla hareket
ediyordu. Bu tür işler için her mahallede bir Avarız Vakfı
kurulmuştur. Mahalle sakinlerince oluşturulan yönetim kurulu
tarafından idare edilen bu vakıfın gelir kaynağı, yine
mahallelinin aynînakdî bağış veya hibeleridir. Kira getiren
ev, dükkân gibi mallar da buraya vakfedilebilmektedir.
Mahallede ihtiyacı olanlara borç veya kredi de verilmesi
açısından bu vakıf, bir nevi sosyal yardımlaşma sandığı
gibiydi. Avarız vakfının gelirleri; mahalledeki hastalara,
fakir olanlara ve evlenmek isteyip de ekonomik durumu müsait
olmayanlara yardımda kullanılırdı. Buradan fakirlerin
cenazelerinin kaldırılması, su yolları, cami, mescit, mektep
gibi yerlerin onarımı yapılır ve ısınma, aydınlatma gibi
sair giderler karşılanırdı. İmam, müezzin, muallim gibi
mahalle görevlilerinin maaşları ödenirdi. Mahalleye yeni
gelenlerin yerleşme veya memleketine gidecek olanların yol
masrafları karşılanırdı. Vergisini ödeyemeyenlerin vergileri
de bu fondan ödenirdi.
Mahalledeki bu resmi dayanışmanın yanında, ayrıca mahallenin
zenginleri, mahallelerindeki fakirleri görüp gözetirlerdi.
Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlar yapılırken, mahalleli
tercih edilirdi. Mahalledeki komşuluk ilişkilerinin ne
derecede olduğu, şu atasözünden de anlaşılmaktadır: İyi bir
komşuya sahip olmak, bir eve sahip olmaktan önemlidir. Çünkü
komşu komşunun külüne muhtaçtır. Mahalledeki maddîmanevî
yardımlaşmanın temelinde; Komşusu açken tok yatan bizden
değildir. şuuru yatmaktadır.
Osmanlı şehirlerinin bazılarında, Müslüman olmayan nüfus bir
mahallede toplandığı gibi, Müslüman mahallelere de
dağılmıştır. Müslüman ve gayr-i Müslimler arasında, bugün
bile övgüyle anılan bir hoşgörü ve komşuluk münasebeti
mevcuttu. Müslüman nüfus hakim unsur olmasına rağmen,
komşularına karşı hoşgörülü davranmış; din, örfâdet, kılıkkıyafet
gibi temel hak ve özgürlüklerine karşı toleranslı olmuştur.
Buna karşılık Yahudi ve Hıristiyanlar da, Ramazanda
Müslümanların inançlarına saygı göstermiş, açıktan bir şey
yiyip içmemişlerdir. Aynı mahallede hem mescit, hem kilise,
hem de havra olabilmiştir.
İdarî açıdan mükemmeliyetin yanında, kötülüklerin
önlenmesine, iyiliklerin teşvik edilmesine ve bizzat bunun
pratiğe taşınmasına bakıldığında, Osmanlı mahallesinde, bir
mahalle medeniyetinin oluştuğu görülmektedir. Bu da,
Osmanlının uzun ve bereketli ömrünün tesadüfî olmayıp,
mükemmel bir şuurdan beslendiğini göstermektedir.