Tarihi, destanlara mal olmuş bir milletin kendi
geçmişinden habersiz olarak yaşaması ve bu
duruma kayıtsız bir şekilde kalması böyle bir
yazının gerekliliği duygusunu hâkim kılmıştır.
Nitekim içinde bulunulan mart ayının tarihsel
önemi itibariyle bu tez daha da güçlenmektedir
ki bu kayıtsızlığa en azından eğitim ve öğretim
kurumlarındaki çocukların dimağlarında tarih
şuuruna yer ayırmaya çalışmakla başlamak
gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Çanakkale Savaşlarına gitmeden önce biraz
geriye giderek böyle bir destansı olayın meydana
gelmesinin nedeni olan yani; I.Dünya Savaşı’na
ve nedenlerine değinmekte fayda görülmektedir.
Nitekim 1789 Fransız İhtilali ile başlayan
süreçte milliyetçi akımlar güç kazanmış ve
özellikle 19. yy’da Osmanlı İmparatorluğu başta
olmak üzere diğer imparatorlukları tehdit
etmiştir. Öyle ki 19 yy. ve 20 yy başlarında
Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde bu düşüncelerin
etkisinde kalan azınlıkların ayaklanmalarıyla
başlayan süreçte Yunan ve Rum milletleri
bağımsızlıklarını ilan etmiş Ermeniler de bu
dönemde sık sık isyanlarda bulunarak uluslar
arası belge ve konferanslarda çözülmesi gereken
bir sorun olarak yerlerini almışlardır.
Nihayetinde de “milleti sadıka” da diğer
azınlıklar gibi bağımsızlığını ilan edecektir.
Milliyetçi düşüncelerin yanında gelişen sanayi
inkılabı ile beraber artan sömürgecilik anlayışı
ve büyük ulusların bu yolla ekonomilerini tatmin
edecekleri anlayışı dünya harbine gidilecek
yolda en büyük motivasyon aracı olmuştur. Bunun
yanında sömürgeci emellere ulaşmanın güçlü
ittifaklar kurma yoluyla olacağı inancıyla
beraber devletlerin bloklaşmasıyla başlayan
kutuplaşma başlaması muhtemele dünya savaşını
kaçınılmaz kılıyordu. Dünya savaşının
nedenlerinden olarak belirttiğimiz milliyetçilik
Osmanlı İmparatorluğunu doğrudan etkilemesine
rağmen son iki madde yani emperyalizm ve
sömürgecilik davasında üzücüdür ki Osmanlı’nın
böyle bir iddiası olmamasına rağmen bu uğurda
sabitlenen Avrupalı devletlerinin oyunlarında
kendi baş aktör olarak görmesidir. Osmanlı
İmparatorluğu her ne kadar sayılan emeller
içinde bulunmamışsa da kutuplaşsan dünyada
kendine yer aramayı da ihmal etmemiştir. Zaten
ilk olarak İngiltere ve Fransa’nın başını
çektiği İtilaf grubuna katılmayı amaçlamış ancak
bu yolda yaptığı diplomatik çalışmalar siyasi
menfaatlerin çatışması bakımından kabul
görmemiştir. Bunun üzerine “devleti ậli”
Almanya’nın önderliğindeki İttifak grubuna
başvurmuş ve 5 günlük bir görüşme sürecinin
ardından uluslar arası siyasetteki taraf yerini
almıştır.
Nihayet 28 Haziran 1914 tarihinde Avusturya
veliahdının bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle
Avusturya’nın Sırbistan’a savaş açmasıyla I.
Dünya Savaşı fiili olarak başlamıştır. Karşıt
ülkelerin birbirlerine savaş ilan etmeleri
üzerine Osmanlı deniz sularında bulunan Amiral
Souchon komutasındaki Goeben ve Breslau
(Yavuz- Midilli) adlı iki alman gemisinin 29-30
Ekim 1914 gecesi Odesa ve Sivastopol gibi
Rus donanmalarına saldırmaları üzerine İtilaf
Devletleri bir bütün halinde Osmanlı Devletine
savaş ilan etmişlerdir. Bunu üzerine Said Halim
Paşa başkanlığındaki Bakanlar Kurulu İttihat
Terakki Cemiyeti Merkez-i Umumi Azası ile
toplantı yapılmıştır. Ancak tarafsız kalınma
önerileri birkaç cepheden kendine taarruz
halindeyken savaş dışı kalınamayacağı gerçeğiyle
11 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı Devleti de
İtilaf Devletlerine savaş açmıştır. Nitekim
Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber
hazırladığı savaş planına göre: Doğu Anadolu ve
Kafkasya üzerinden Rusya’ya bir darbe vurulması
İngiltere’nin Hindistan’a giden sömürge yolunu
kesmek için Suveyş Kanalı’na ve Mısır’a karşı
bir hareket düzenlenecekti. Çanakkale’yi korumak
için de Trakya bölgesine önemli bir kuvvet
bırakılacaktı. Tüm bu hazırlıklar yapılırken
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Alman Büyükelçisine
‘sizin ülkeniz Osmanlı Devleti’nin yeniden
biçimlendirmesinde özel bir rol oynamak
zorundadır.’ diyerek ordunun ‘bir Alman
generalinin diktatörce kontrolü altında’
modernleşebileceğini ifade ederek (1) o
dönemin iktidarının körü körüne kapıldığı Alman
hayranlığını gözler önüne sermiştir. Nitekim
Alman hayranlığı gözleri o kadar köreltmeseydi
Almanların henüz savaşın başındayken Marne
ırmağı civarındaki yenilgileri sonrası savaşın
itilafların lehinde olacağını görmemek başını
kuma gömen deve kuşu misalinden başka bir şey
değil olsa. Zira Almanların savaş taktiğine göre
Belçika üzerinden olağan kuvvetiyle Fransa’ya
saldırmak ve devre dışı bırakarak Rusya’ya
saldırmaktı. Ancak evdeki hesap çarşıdakine
uymayıp Paris yakınlarında Marne savaşlarında
İngiltere destekli Fransa orduları Almanları
durdurmakta pek de zorlanmadı. Böylece
Almanların bu savaşı kazanacağı yolundaki
kanaatler de yok olmuştu. Ancak maalesef bu
kanaatlere inat hareket eden Osmanlı sarayının
damadı ve Başkumandan vekili 33 yaşındaki Enver
Paşa “devleti ậli”nin tarih sahnesinden
çekilmesine yönelik adımları atmaktan geri
durmuyordu. Buraya kadarki değerlendirmelerde I.
Dünya Savaşı süreci ve Osmanlı Devletinin bu
sürece katılımı ele alınmıştır. Bundan sonra ise
artık sıra kendileriyle daima övündüğümüz ve
övünmekten öteye bir şey
yapmadığımız/yapamadığımız atalarımızın
Çanakkale Destanına değinmekte fayda var.
Ancak Çanakkale’yi anlatmadan millilik
anlayışımızın ne halde olduğuna dair bir vakayı
anlatmada fayda görülmektedir. Olay 8.
Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL, zamanında geçmekte ve
kendisinin milli değerlerine sıkı sıkıya bağlı
olan Japonların Batıya karşın ilerlemelerine
yönelik olarak Japon eğitim sistemine merakı
olmuştur. Bu merak 1980’li yıllarda bir grup
Japon Pedagog heyeti, ülkemize davet edilir ve
yaptıkları çalışmalar ve görüşmeler sonucu şu
kanıya varırlar:
‘Sizin gençlerinizde milli şuur yok’
Bu cevap üzerine Türk heyetinde meydana gelen
büyük şaşkınlık üzerine ‘Nasıl yani…’
denilerek bu konuda kendilerinin önerilerinin
neler olabileceği sorulmuştur. Kendileri kısaca
ülkelerinde uyguladıkları ve Osmanlıdan
aldıklarını belirttikleri ‘Âmin Alayı’
(Osmanlılarda çocuğun 4 yıl, 4 ay, 4 gün olunca
Âmin Alayı denen bir törenle eğitime başlaması)
sistemini uyguladıklarını ifade etmişlerdir.
Devamla çocuklarını üstün teknolojilerinin
varlığının hissedildiği mekânlarda gezdirerek
baş döndüren bu olayın ardından çocuklarını bu
kez Hiroşima ve Nagazaki’ye (bu iki bölge II.
Dünya Savaşında Atom bombalarının atıldığı yer
olmakla beraber orijinal hallerine dokunulmamış
ve ibret olsun diye halen o günkü doğal
halleriyle korunmaktadır)götürdüklerini
belirtmişlerdir. Bu iki farklı manzara üzerine
çocuklarına özetle çalışmayıp vatanlarını
korumaz, milli birlik ve beraberlik halinde
bulunmadığınız takdirde ülkelerinin tekrar
bombalanacağını yakılıp yıkılacağını ancak;
çalışıp vatanlarını ve milletlerini yüceltmeleri
karşısında dünya insanlarının kendilerine saygı
duyacaklarını belirterek çalışıp çalışmama
hakkındaki kararları kendilerine bıraktıklarını
söylemişlerdir. Bu bilgilerden sonra Türk
yetkilileri bizde Hiroşima ve Nagazaki gibi
yerlerin olmadığını söylemesi üzerine Japonlar
şöyle yanıt vermişlerdir:
‘Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi
değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili
ve tesirli tarihi bölgeleriniz var. I Dünya
Savaşı içinde meydana gelen ve bir metre kareye
altı bin merminin düştüğü Çanakkale zaferinin
kazanıldığı bu bölge; çocuklarınız ve
gençlerinizin şok olması için yeter de artar
bile… İmanın, azmin ve iradenin tekniği
yendiğini ispatlıyorlar. Bütün dünya’ya meydan
okuyorlar… Her Türk genci Çanakkale Savaşlarının
olduğu bölgeyi mutlaka gezerek görmeli ve
öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki:
Sizler birlik ve beraberlik içinde
çalışmazsanız, güçlü ve kuvvetli olmazsanız,
düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi
işgal eder ve özyurdunuzda hür yaşamayı size çok
görürler. Ama çalışırsanız, birlik ve dirlik
içinde olursanız teknolojiyi yakalarsanız.
Ülkenizi kalkındırır ve müreffeh bir hale
getirirsiniz.’
(2)
Anlaşılacağı üzere milli tarih şuurumuzun
kaynağını Japonların verdiği öğütler neticesinde
nerelerde bulmamız gerektiğini öğrenmekteyiz.
Kuşkusuz bu durum üzücü olduğu kadar acı bir
gerçeklik de göstermektedir ki tarihi
destanlarla dolu bir milletin gençleri
atalarından ve yaptıklarından bihaber yaşamakta
sakınca görmemektedirler. Ama bana bir harf
öğretenin kırk yıl kölesi olurum
vecizesinden hareketle eksiklerimizi fark edip
öğrenme merakı içinde bulunmamız gerekmekle
beraber tarihimizi anlamak için yapılması
gerekenleri hayata ne kadar geçirebildiğimiz
meselesi üzerinde durmamız gerekmektedir.
Nitekim Çanakkale demek denk kuvvetlerin eşit
imkânların ve teknolojinin çatışması değil
bilakis emperyalizm ile imanın karşı karşıya
gelmesidir. İmanın temsilcileri Türk ordusu
maalesef emperyalist güçlerin yanında da
yokluklarla da savaştığı gerçeği görülmektedir.
Bu konuda Yusuf Hikmet Bayur’un ifadesiyle
Çanakkale:
‘Savaş malzemesi bulmak için düşmandan ganimet
almayı hesaplayan, kum torbası olarak gönderilen
çuvalları elbisesine yama yapan ve düşman
öldürme fiilini, Arıburnu’nda bal yapmaya
benzeten bir ordunun destanıdır.’
(3)
İşte bu yokluğun pençesindeyken bile tek derdi
vatanın bağımsızlığı milletin geleceği olan
atalarımızın narkozsuz ameliyata girmeleri,
ayaklarında çarık olmadan taş toprak üzerinde
çarpışmaları, yemek mönüleri kuru ekmekten
ibaret olmasına rağmen vatan savunmalarına
verdikleri canlarının kıymetini bize bir nebze
olarak çocuklarımızın ruhlarında yaşatmak için
çalışmamız gerektiği inancındayım. Zaten böyle
bir gerekliliği daha henüz İstiklal Harbi devam
ederken kurulan I.TBMM’nin ilk hükümeti fark
etmiştir ki I. İcra Vekilleri Heyeti’nin Maarif
Vekili Rıza Nur 9 Mayıs 1920’de mecliste maarif
programını şöyle açıklıyordu:
Maarif işlerindeki gayemiz; çocuklarımıza
verilecek terbiyeyi her mânasiyle dinî ve
millî
bir hale koymak
ve onları cidali hayatta muvaffak kılacak,
istinatgâhlarını kendi nefislerinde buldurarak
kudreti teşebbüs ve itimadı nefis gibi seciyeler
verecek, müstahsil bir
fikir ve şuur
uyandıracak bir derecei âliyeye isal eylemek,
tedrisatı resmiyeyi bütün mekteplerimizi en
ilmi, en asri olan bu esasat ile kavaidi sıhhiye
dairesinde yeniden tanzim ve programlarını ıslah
etmek, mizacı millete ve şeraiti coğrafiye ve
iklimiyemize, muvafık ilmi ders kitapları
meydana getirmek… Bugün ise ilk işimiz mekâtibi
mevcudeyi hüsnü idare etmektir.
(4)
Zira, Bahtiyar Vahapzade’nin “Geçmişine taş
atanın geleceğine gülle atarlar” sözü
ile de görülmektedir ki bütün millet olarak
milli zaferlerimizi hatıralarımızı özümsemek ve
yaşatmak onları nesilden nesile aktararak
gönüllerde canlı tutmamız gerektiğini
anlamaktayız. Nitekim milli menfaatlerine sahip
olmayan toplumlar ve gelecek nesillerine
aktaramayanlar bir nevi “varoluş nüvelerini,
yaşama dinamiklerini ve yücelme enerjilerini”
dinamitlemiş olurlar. Nitekim Wolter’in şu sözü
bunu destekler niteliktedir:
‘Tarih;
kralların, generallerin çiftliği değil,
milletlerin tarlasıdır. Her millet geçmişte bu
tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer… Tarih
şuuru, önde gelen yönü ile, fertlerin ve
milletlerin tarihlerine, geçmişlerine
bağlılıkları, onun övünülecek hadiseleri,
konuları, devreleri ve şahsiyetleri ile iftihar
edip gurur duymaları, onlardan cesaret, hız ve
örnek almaları demektir. Kendi tarihleri ile
gurur ve iftihar duymayan, kendi milletinin
mazisini sevmeyen, sevemeyen, onu küçümseyen,
onunla istihza eden, daha ileri giderek ecdadını
barbarlıkla istilacılıkla suçlamaya kalkan sözde
insanlık taraflısı bedbaht kimselerin milli
şuur’un temel unsurlarından yoksun olduklarına
hükmedilmek tabiidir.’ (5)
Mustafa Kemal Atatürk de tarih bilincinin
önemine dikkat çekerek bu konudaki fikirlerini
şöyle özetlemektedir:
"Türk çocukları ecdadını tanıdıkça,
Ona sahip çıktıkça yine çok
büyük işler yapacaktır.
Medeniyet ufkunda yeni bir
güneş gibi parlayacak ve
Tarih sayfalarına yine
Türk
adı ile yazacaktır."
(6)
Çanakkale denince bir milimetrelik toprak
parçasından tutun da geçen her saniyesine kadar
mana âleminin mefhumlarını barındıran destansı
bir gerçeklik görülmektedir. Bundan dolayıdır ki
buranın mana anlamını kavramanın en güzel yolu
tarih şuuruna sahip olmak gerekliliğidir. Bunun
için de milli günler ve milli zaferlere gereken
önemin verilmesi, siyasi çekişme ve kaygılardan
arındırılarak milli bir dava ve terbiye
çerçevesinde ele alınmalıdır ki:
‘Milli
zaferlerin hatıralarını yaşamak, onları
gönüllerde ve hafızalarda canlı tutmak, onların
devamlarını sağlayıcı tutmak, onların
devamlarını sağlayıcı iradeye yükselmektir…
Tarih boyunca pek çok zaferler kazanmış olan
Türk milletinin ruhunda gereken seviyede bir
tarih şuuru uyandırabilmesi için, milli şerefin
dayandığı gerçek zaferleri ona tanıtarak gelecek
nesillere aktarılmaya değer bir ruh yoğurmak,
maddi bütün kalkınma davalarımızın üstünde bir
manen yükselme ve kendine gelme mevzuudur.’
(7)
Çanakkale Savaşları sırasında cereyan eden bazı
hadiseler de bu savaşların ehemmiyeti ve
maneviyatı hakkında biraz daha derin düşünmemiz
gerektiğini göstermektedir. Zira, Allah’ın bir
hikmeti ki Ruslar’ın Karadeniz’in İstanbul
boğazına bıraktıkları mayınlar, akıntıya
kapılarak yer değiştirerek Çanakkale boğazı’nda
düşmanın karşısına dikilmesi olmuştur. Yine
Gelibolu ormanlarında yırtıcı aslanların
dolaştığı yolunda haberler yayılmış ve düşman
kuvvetleri üzerinde büyük bir korku yaratmıştır.
Bir diğer hadise ise düşmanların zehirli gaz
kullanmaları yönündeki çalışmalarına Allah’ın
yardımıyla o zamana kadar denizden esen rüzgâr,
aniden karadan denize, yani kuzeyden güneye,
düşman birliklerine yönelik esmiş ve bu durum
sürekli bir hal almıştır. Bunun yanında sırrı
bugün hala çözülememiş bir olayda 29 Temmuzda
son bir umut olarak İngiltere’den hareket eden
ancak 21 Ağustos 1915’te Çanakkale boğazında bir
bulut kümesi içerisinde kaybolan Norfolk
Kraliyet Alayı ve bunun gibi nice olay
Çanakkale’de imanın küfre karşı üstün gelişini
izah etmektedir. Nitekim Çanakkale siperlerinde
Kuran okuyan askerlerimizi gören Fransız
gazeteci İstanbul’a dönünce Padişah’a ‘Senin
böyle iman dolu erlerin oldukça futur getirme’
(8) diyerek Türk ordusunun milli
değerlerine karşı olan hassasiyetinin ne
derecede öneme haiz olduğunu adeta
hatırlatıyordu. Zaten Çanakkale Savaşlarında
Kurmay Yarbay olarak görev yapan Mustafa Kemal
Atatürk atalarımızın vatan ve din uğruna dair
gösterdikleri mücadelenin ruh halini ‘Bomba
Sırtı’ hadisesini anlatarak şöyle tasvir
etmektedir:
‘Karşılıklı
siperler arasındaki mesafe 8 metre. Yani ölüm
muhakkak. Birinci siperlerin hiç biri
kurtulmamacasına kậmilen düşüyor. İkinciler
onların üzerine gidiyor. Fakat ne kadar şậyận-ı
gıpta bir itidal ve tevekküle biliyor musunuz?
Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini
biliyor, en ufak bir futur göstermiyor.
Sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kuran-ı
Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar.
Bilmeyenler kelime-i şahadet getirerek
yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini
gösteren şayan-ı hayret ve tebrik edilecek bir
misaldir. EMİN OLMALISINIZ Kİ, İŞTE BİZE
ÇANAKKALE MUHAREBELERİNİ KAZANDIRAN BU YÜKSEK
RUHTUR’
(9)
Çanakkale savaşlarındaki
Mehmetçiğin ruh haline dayalı kahramanlığını
tasvir eden milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy,
“Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”
(10) derken savaşın içinde
bulunmamasına rağmen mübalağa yapmamıştır ki
gerçekten orada bulunan herkes Bedir savaşının
kahramanlarını andırırcasına inancın
mücadelesini vermiştir. İşte ecdadımızın bu
ruhunu başta kendimiz ve daha sonra
çocuklarımızın iliklerine kadar hissetmesi için
gereken çabaları harcayarak bizler için
analarını, eşini, çocuğunu, yarenlerini, köyünü,
memleketini ve diğer tüm sevdalarını bir kenara
bırakarak cepheye giden ve büyük bir bölümü geri
dönemeyen atalarımızın ruhunu şad etme fırsatına
sahip olalım. Nitekim bu ruhu aşılama imkanı
düne göre bugün daha da kolaylaşmıştır. Zira
teknolojinin nimetlerinin doğru ve etkin bir
şekilde kullanılmasıyla bu durum
gerçekleşebilmektedir. Misalen belki maddi
boyutlarıyla çocuklarımız veyahut kendimiz bugün
o kutsal topraklara gitme imkânına sahip
olmayabiliriz ama internet ve bilgisayar gibi
teknolojik imkânlarla slâytlar, filmler vs.
gösterimler hazırlanarak en azından görsel
iletişim ile ruhları bütünleştirebiliriz. Bunun
yanın da önemli bir görev de öğretmenlere
özellikle de Tarih ve Sosyal Bilgiler
branşlarındaki öğretmenlere düşmektedir. Çünkü
adı geçen branş temsilcileri artık klasik
anlatım tarzlarını bir kenara bırakıp biraz da
müfredatın monotonluğundan sıyrılarak tarihi;
vaka, neden ve sonuç üçgeninden çıkarıp tarihsel
vakanın psikolojisine değinmeleri tarihin
anlaşılmasına katkıları daha da fazla olacaktır.
Zira başta tarih olmak üzere bütün
öğretmenlerimiz Malazgirt Ovasındaki şanlı
zaferinden tutun da Viyana bozgunlarına kadar
artık atların ayak nallarını bir kenara
bırakarak galibiyetlere şaşaalı bir anlam
yükleme ve yenilgilere de mantıklı nedenler
bulma yerine olayların psikolojik tahlillerini
yapmaları gerekmektedir.
Bundan dolayıdır ki Çanakkale’deki savunma
zaferinin altındaki etkenlerin en barizi içinde
bulunulan psikolojik halin yansıması olan inanç
durumudur. Bunlara birkaç misal verirsek ilki
Avustralya’lı Elion Cambell’in hatıra
defterinden anlattığı ateşkes sırasında
şehitlerini gömen Türklere birkaç Avustralyalı
askerin yardım etmesi sırasında acıkan bir
Mehmetçiğe Avustralya’lı askerin yiyecek
getirmesi. Ancak birkaç hafta sonra siper
savaşlarında yaralanan Avustralya’lı bir asker
Türk siperlerine yakın bir yerde düşmesi bunu
gören Mehmetçik bu askerin kendisine yiyecek
veren Avustralya’lı asker olduğunu görüp koluna
girerek mermi yağmuru altında Avustralya
siperlerine kadar götürmesi ve nitekim geri
dönmeye çalışması ancak yaralarının fazla
olmasından dolayı hemen düşüp şehit olmasıdır. ‘Meçhul
bir şekilde, fakat kahraman, hiçbir şekilde
unutulmayacak bir kahraman olarak şehit düştü.’
(11) Yine iki ordu askerlerini
derinden etkileyen bir hatıra da ateşkes
sırasında Türk siperlerinde sesi yanık bir
askerin okuduğu dokunaklı türkülerden düşman
askerleri de etkilenmekte ve bu durum uzun bir
süre devam etmektedir. Ancak bir zaman sonra
yanık ses kesilir merak eden düşman askeri
Türkçe bilen savaş muhabiri aracılığıyla Türk
siperlerine bir kağıt atarak selam yollamanın
yanında o yanık sesli Mehmetçiği sormaktadırlar
ve aldıkları yanıtta ‘o arkadaşımızı geçen
hafta vurdunuz.’(12) denilmekteydi.
Tüm bu duygusal hadiselerin yanında maalesef
emperyalist güçlerin kuklaları olan Müslümanlar
da bilmeden kendi dinlerinden olanlarla
savaşmalarına rağmen bunun farkında
olamamışlardı. Ancak Türk siperlerinden okunan
ezanların karşı siperlerden duyulması üzerine
hemen bir kağıt parçası atılmış ve ‘Bizler
Hindistanlı Müslüman askerleriz. İngilizler
bize, Almanlar’a karşı Osmanlı yanında
savaşacağımızı söylediler. Biraz önce ezan sesi
duyduk, siz kimsiniz.’ Ve aldıkları yanıt
ise; ‘Burası Osmanlı payitahtının kapısı,
bizler de Asakir-i Osmanî’yiz.’ Evet,
maalesef Hindistan bölgesinde birçok Müslüman’ı
‘Osmanlı halifesi zor durumda, O’nu
kurtarmaya gidiyoruz’ (13) diye
aldatmışlardı. Nitekim savaş sırasında
karşılarındakilerin Müslüman olduklarını öğrenen
Hindistanlı Müslümanları geri hizmete
almışlardır. Bunun gibi daha yüzlerce hadiseye
şahit olan Çanakkale’de bir de fizik kurallarını
ihlal eden Seyyid onbaşının 276 kiloluk mermiyi
3 defa kaldırarak ‘Ocean’ zırhlısını
vurmasıdır. (14) İşte biz ve çocuklarımız
bu ruh halini bugün damarlarımıza kadar hissedip
atalarımızın canlarını feda etmekten
kaçınmadıkları bu kutsal topraklara layık
olduğumuzu kanıtlamak zorundayız. Zira bunun
için de kuru bir milliyetçilik zihniyetiyle
değil bilakis tamamen gerçekçi idealler ve
terakkilerin yanında ortak bir kültür etrafında
birleştirmemiz gerekmektedir. Bundan dolayı da
son sözü Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik
anlayışını belirtmenin faydalı olacağı
muhakkaktır.
Zira Atatürk’e göre: “Türk milliyetçiliği,
terakki ve inkişaf yolunda ve milletlerarası
temas ve münasebetlerde, bütün çağdaş milletlere
paralel ve onlarla bir ahenkte yürümekle beraber
Türk içtimai heyetinin hususi seciyelerini ve
başlı başına bağımsız hüviyetini korumuş
bulunmaktadır.” (15)
DİPNOTLAR
1- Ahmet Hurşit Tolon, Birinci Dünya
Savaşı Sırasında Taksim Anlaşmaları ve
Sevr’e Giden Yol, Atatürk Araştırma
Merkezi, AKDTYK, Ankara, 2004, s.34–36.
2- Mustafa Turan, Destanlaşan Çanakkale,
Sarı Papatya Yayınları, İstanbul, 2006,
s.9-11.
3- A.g.e., s.32
4-TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, C.1,
İçtima 2, 9.5.1920, s.241–242; Tekin Şeker,
“Demokrat Parti Dönemi Din Politikaları
(1946–1954)”, Yayınlanmamış Uzmanlık
Tezi, Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Kütahya, 2006, s.44..
5- Turan, s.36.
6-
www.canakkale.gen.tr
7- Turan, s.36-37
8- A.g.e., s.51,82.
9- A.g.e., s.62.
10-
www.canakkale.gen.tr
11- Turan, s.79.
12- A.g.e., s.103.
13- A.g.e., s.92.
14- A.g.e., s.111.
15- Mustafa Keskin, Atatürk’ün Millet ve
Milliyetçilik Anlayışı, Atatürk
Araştırma Merkezi, AKDTYK, Ankara, 1999,
s.100.
KAYNAKÇA
1-
www.canakkale.gen.tr
2- KESKİN, Mustafa, Atatürk’ün Millet
ve Milliyetçilik Anlayışı, Atatürk
Araştırma Merkezi, AKDTYK, Ankara, 1999.
3- ŞEKER, Tekin “Demokrat Parti
Dönemi Din Politikaları (1946–1954)”,
Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi,
Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Kütahya, 2006.
4- TBMM Zabıt Ceridesi, Devre
1,C.1, İçtima 2, 9.5.1920.
5- TURAN, Mustafa, Destanlaşan
Çanakkale, Sarı Papatya Yayınları,
İstanbul, 2006.
6- TOLON, Ahmet Hurşit, Birinci Dünya
Savaşı Sırasında Taksim Anlaşmaları ve
Sevr’e Giden Yol, Atatürk Araştırma
Merkezi, AKDTYK, Ankara, 2004.