Hükümdar Sanatçılar /
Yusuf ÇETİNDAĞ
Türkler
XIII. yüzyıla kadar tek bir yazı dili, yani tek bir edebî dil
kullandı, dolayısıyla da sanat ve edebiyat açısından çok büyük
farklılıklar oluşmadı. Bu yazı dilinin merkezi başlangıçtan itibaren
IX. yüzyıla kadar Ötüken idi. Daha sonra tarım havzasındaki Hoço ve
Turfan şehirleri merkez oldu. X. ve XI. yüzyılda Kaşgar ve Balasagun
yeni merkezler olarak ortaya çıktılar. Ama bu farklı merkezlere
rağmen yazı dili tekti. XI. yüzyıldan itibaren çeşitli sebeplerle
Oğuzlar Horasan ve İran’a doğru göç ettiler. Daha sonra Anadolu’ya
kadar uzandılar. Tanıştıkları yeni kültürün etkisiyle uzun bir süre
eserlerini Farsça ve Arapça verdiler.
Bu yüzyıllarda Şarkta -biraz da hükümdarların kabiliyet ve
teşvikiyle- bazı okullar ve ekoller kurulmuştur. Bunlardan Bağdat,
Tebriz ve Şiraz okulları dönemin en önemli sanat ve edebiyat
merkezleriydi. Bu dönemde Bağdat ve Tebriz’de "Celayirli Okulu" ile
Güney İran’da Muzafferîlerin "Şiraz Okulu" hüküm sürmekteydi.
Timur’un sahneye çıkmasıyla da Semerkant ve Herat yeni cazibe
merkezleri haline geldi
.
Timur’dan sonra oğulları Şâhrûh Mirzâ ve Uluğ Bey ile Timur’un
hanımı Gevherşad ve torunu Mirzâ Baysungur’un katkılarıyla İslâm
sanatları yeni bir döneme girdi ve ardında yeni bir ekol kuruldu: "Herat
Ekolü". XV. yüzyılın ilk yarısında gelişimini sağlayan bu ekol,
yüzyılın ikinci yarısında meyvelerini vermeye başladı. Şarkın
sanatkâr hükümdarlarından Hüseyin Baykara ve nedîmi Ali Şîr Nevâî
himayesinde çok yoğun bir döneme giren Herat, hem Fars edebiyatı,
hem Türk edebiyatı ve hem de Türk-İslâm sanatları açısından altın
devrini yaşıyordu. Diğer bir deyişle Türk edebiyatında ilklerin
temsilcisi Ali Şîr Nevâî, Fars edebiyatının son büyük şâiri Molla
Câmî ve Türk-İslâm sanat tarihinin en büyük ressam ve minyatürcüsü
Bihzad gibi gelecek yüzyılları etkileyecek büyük şahsiyetler
yetişti.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Şark-İslâm coğrafyasında kurulan bu
okul ve ekollerde, şüphesiz en büyük katkı devrin hükümdarlarına
aittir. Bağdat-Tebriz-Şiraz-Herat-İstanbul hattına bakacak olursak,
bu okulların kurulmasında en büyük payın, hükümdâr ve diğer bazı
devlet adamlarına ait olduğu görülecektir. Mesela Herat’ın alt
yapısını oluşturan ve besleyen Celayirlilerin Tebriz Okulu,
Celayirli hükümdarlarının ve özellikle de Sultan Ahmed Hân’ın
sanatçı kişiliği sayesinde kurulmuştur. Yine Herat Okulunun
kurulmasında Mirzâ Baysungur ile Hüseyin Baykara’nın katkıları çok
büyüktür.
Bu okulların diğer bir önemli tarafı ise belli bir devamlılık arz
etmesiydi. Bilindiği gibi Şark-İslâm dünyasında, dinin de tesiriyle,
hem düşünce hayatında, hem de sosyal hayatta çok büyük
değişiklikler, inkılaplar ve çalkantılar yaşanmamaktaydı. Hayatın
birçok alanında yaşanan bu devamlılık, sanat ve edebiyata da
yansıdı; Türk-İslâm coğrafyasında hükümdarlar ve devletler değişse
de, düşünce, sanat ve edebiyat dünyasında çok büyük bir değişiklik
gerçekleşmedi, sonra gelen öncekinin mirasını gönüllü olarak aldı,
aynı çizgi üzerinde gelişimini sürdürdü. Başa geçen veya başa
oynayan her yeni hükümdâr, devrin büyük sanatçı, bilgin ve
şâirlerini kendi başkentine götürmek istiyor, onları çekebilmek için
de her yola başvuruyordu.
Çok çarpıcı birkaç örnek verelim:
1.Timur her seferden sonra fethettiği yerlerdeki âlim, sanatçı ve
şairleri Semerkant’a gönderirdi. Mesela Tebriz ve Şiraz’daki bazı
sanatçı ve edebiyatçıları Semerkant’a zorla götürmüştü.
2. Şah İsmail de sanatçı ve edebiyatçılara çok kıymet verirdi.
Mesela Yavuz Sultan Selim’le Çaldıran ovasında savaşa girişmeden
önce düşmanın eline geçmesinden korktuğu ve değer verdiği birkaç
emaneti, güvenli bir mağaraya saklamıştı. Bunlar arasında Herat’tan
getirdiği büyük minyatürcü Bihzad da vardı.
3. Fatih İstanbul’u fethettikten sonra Şarktaki birçok sanatçı ve
edebiyatçıyla irtibata geçmiş, onlara çok cazip teklifler
götürmüştü. Mesela Semerkant’ta Uluğ Bey zamanında yetişen, büyük
matematikçi Ali Kuşçu’yu İstanbul’da tutabilmek için çok büyük bir
servet teklif etmişti.
Bu okulların, özellikle de Herat ve İstanbul Okulu’nun, en önemli
tarafları, hiç şüphesiz bir nevi İslâm Sanatları Akademisi
olmalarıdır. Ancak bu akademilerde, İslâm Sanatları yanında edebiyat
da çok önemli bir yere sahiptir. Hatta Herat ve İstanbul Okullarında
sanatla edebiyatın at başı gittiğini söylemek mümkündür.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişik dönemlerde kurulan okul ve
ekoller, birbirlerinden devraldıkları mirasla gelişmelerini
sürdürmüşlerdir. Nasıl ki Celayirlilerin "Tebriz Okulu" ile
Muzafferîlerin "Şiraz Okulu"na, "Bağdat Okulu"nun büyük etki ve
katkısı olmuşsa, aynı şekilde Timurluların "Herat Okulu"na Şiraz ve
Tebriz Okulları"nın, Osmanlıların "İstanbul Okulu"na da "Herat
Okulu"nun etki ve katkısı olmaması düşünülemez.
Osmanlı padişahlarının da sanat, edebiyat ve ilme çok düşkün
oldukları bilinmektedir. Sehî Bey, Fatih’in bu yönüne dikkat çeker
ve: "Onun devrinde toplanan şâirler başka hiçbir padişah zamanında
bir araya gelmemiştir. Arab’dan Acem’den marifetli kimseleri aratır,
buldurur ve korur idi." der. Latifî de aynı konuya dikkat çeker ve
çok ilginç şeylerden bahseder. Latifî’ye göre Fatih’in sanat ve
sanatçıya düşkünlüğü tüm dünyada duyulmuş ve özellikle de Herat ve
Horasan’dan yüzlerce bilgin ve sanatçı İstanbul’a akın etmiştir.
Fakat Fatih’in asıl hedefi Molla Câmî’ydi ve onun İstanbul’a gelmesi
için çok uğraştı, ancak bir türlü muvaffak olamadı. "Bunun üzerine
Fatih, Hint’te Hâce-i Cihan’a, Acemde Mevlana Câmî’ye her yıl bin
filori maaş göndermiştir."
Fatih, hac dönüşünde Molla Câmî’yi İstanbul’a davet etmiş, bu amaçla
Hoca Ataullah Kirmanî’yi 5000 altın hediye ile Haleb’e göndermişse
de Kirmanî varmadan az önce Câmî oradan ayrılmıştı. Fatih ikinci
defa yine değerli hediyelerle Câmî’ye elçi gönderip ondan
kelamcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese
eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Câmî, "Ed-Dürretü’l-Fâhire"
adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere
gönderildiğinde Fatih vefat etmişti. Ayrıca Câmî’nin divanında
Fatih’in fetihlerini anlatan mesnevi tarzında bir şiiri yer
almaktadır, mesnevi şu beyitlerle başlamaktadır:
Ey kuzey rüzgârı ne hoş kokuyorsun,
Kalk emeller kıblesi olan semte yürü!
Rica ve niyaz yüklerini Horasan’dan bağla,
Yolunu Rum diyarına çevir!
Giderken yolda usûl ve kâide öğren,
Ululuk ve saltanat dergâhını sor!
Yüzünü kapıcılarının ayak tozlarına sür,
İzin isteyerek yeri öp ve huzura gir!
O savaş eri Gazi Padişahın önünde
Nükteler saçarak söze başla, de ki:
Ey yüce mesnetlerin en yüce mertebesinde olan padişah,
Sana cihan mülkü, atalarından kalma bir mirastır."
Fatih’in oğlu II.Bayezid ile Molla Câmî arasında karşılıklı yazılmış
mektuplar, sultanın ona beslediği saygı ve sevgiyi açıkça
göstermektedir. II. Bayezid da, babası gibi, Molla Câmî’ye bin
filori göndermeye devam etmiştir. Ayrıca Bayezid mektuplarla beraber
her defasında biner filori altın da göndermiştir. Câmî, II.
Bayezid’in bir mektubuna bir kaside ile cevap vermiş, başka bir
kasidesinde de onu övmüştür. Silsiletü’z-Zeheb’in üçüncü kısmını
yine II. Bayezid adına telif etmiştir.
Görüldüğü gibi Türk devlet geleneğinde padişahtan başlamak üzere
bütün devlet büyükleri sanata ve sanatçıya çok kıymet vermiş,
devletin bekâsı ile sanatçının korunması arasında çok önemli bir
ilişki olduğuna inanmıştır. Özellikle de hükümdarlar, kendi
ülkelerinin ve başkentlerinin cazibe merkezi olması için sanatçı ve
âlimleri davet etmişlerdir. Onların gelmesi için çok ilginç
yöntemlere de başvurabilmişlerdir.
NOT: Bu
makale Yağmur Dergisinde Yayınlanmıştır.