Gurbetine Düşmek ve Vuslatına Ermek...
/
Yusuf
ÇETİNDAĞ
Gurbet,
hem gurbette olma hâli olan gariplik ve yabancılık; hem de gurbet
yeri ve yabancı memleket anlamlarına gelir. Gurbete çıkan gurbetçi,
garip, yabancı ya da gurbetzededir. Yani asıl vatanından ayrı kalma
hâlidir gurbet ve insan gurbette garip olur. Vatanından, aşina
olduğu yerlerden ve sevdiği insanlardan ayrılanın ruhunda, kimi
zaman hayret ve hayranlık, kimi zaman hasret ve hüzün, kimi zaman
özlem ve heyecan, kimi zaman da yeni macera ve dünyalara yelken
açıyor olma mutluluğu ve kıpırtısı vardır. Diğer bir ifadeyle
Mevlana ve Hallac-ı Mansur’un çıktığı da gurbettir, Babür ile
Bülbül’ün çıktığı da gurbettir, Hz. Muhammed’le Hz. Yusuf’un çıktığı
da gurbettir, Mecnun ile Aşk’ın çıktığı da gurbettir ya da Marco
Polo ile Evliya Çelebi’nin çıktığı da gurbettir.
Demek ki gurbet denince akla sadece hüzün ve acı gelmez, ya da bütün
garipler mutsuzdur demek doğru olmaz. Tabi ki gurbettekiler de mutlu
olabilir, sevinebilir. Ancak bu mutluluk bizim anladığımız manada
dört başı mamur bir mutluluk değildir. Hangi şartlarda olursa olsun
gurbetteki mutluluk buruk bir mutluluktur ve insan, en sevinçli
anında bile hüzünlüdür. Burada sevinç sahtedir ve yüze takılan bir
maske gibi eğreti durur. Bu yüzden gurbetzedenin tebessümlerinin
altında daima derin bir hüzün hissedilir, hatta onun sevinçleri ve
gülücükleri bu tatlı hüznün ortaya çıkmasına sebep olur.
Gurbet denince ilk anda akla yol gelir, çile gelir ve çilekeş yolcu
gelir. Diğer bir ifadeyle yola düşmeden garip olunmaz, gurbet yolla
başlar. Ayrılmak için, garip olmak için adım atmak, yola düşmek
gerekir. Bir de gurbet çeşitleri gibi yol çeşitleri de sayılamayacak
kadar çoktur. Her gurbetin bir hali, her yolun da bir yordamı ve
azığı vardır. Demek ki yolcu da yol gibi gurbetin ayrılmaz bir
parçasıdır. Ancak yola düşen her gurbetzede hedefe ulaşamadığı gibi,
yola düştükten sonra hedefini unutan ya da değiştiren veyahut da
sapıtan gurbetzedeler de çoktur. Gurbeti kabaca maddî ve manevî
gurbet olmak üzere ikiye ayıracak olursak; gurbetzedeyi mecazî ve
hakikî gurbetzede, yolları mecazî ve hakikî yol, çekilen meşakkati
mecazî ve hakikî meşakkat, yaşanan ayrılığı mecazî ve hakikî
ayrılık, vuslatı da mecazî ve hakikî vuslat şeklinde ayırabiliriz.
Ancak bu tasnifleri yaparken gruplara ayırarak aynîleştirmek de
istemiyoruz. Yani aynı gruptaki tüm gurbetzedelerin aynı duygu ve
düşünceyi ya da hali yaşadığını söylemek istemiyoruz. Çünkü
gurbetzede sayısı kadar gurbet vardır ve hiç bir gurbetin diğerine
benzemesi mümkün değildir. Hatta gurbete toplu olarak çıkılsa ve
hedef aynı olsa bile her gurbetzede kendi ferdî gurbetini yaşar ve
diğerlerinden birçok yönden ayrılır. İmam Rabbanî, yola düşenlerin
yaşadığı bu farklılığı şu sözleriyle vurgular: “Aşkına düştükleri
kadardır insanların yolları.”
Birkaç örnek verecek olursak, Hz. Mevlana ilk gurbetini daha beş
yaşındayken öz vatanından ayrılarak yaşarken, ikinci gurbetini
Şemsi’ni kaybettiğinde tadar ve peşinden gider. Fakat çok geçmeden
onun gurbeti mücerredden müşahhasa doğru yol alır ve bu tür maddî
gurbetler, yerini manevî ve ulvî olana bırakır. Diğer bir ifadeyle
bu değişim ve dönüşümle beraber Mevlana’nın gurbeti Şems’ten Şemsü’ş-Şümûs’a
yönelir. O, yönü Mutlak Sevgiliye olan bu gurbetin sona ereceği günü
büyük bir heyecanla bekler ve vuslat gününe şeb-i arûs diyerek
muzaffer bir gönül hükümdarı edasıyla o günü muştular.
Hallac, Mutlak Sevgiliden ayrı kalmanın gurbetini iliklerine kadar
hissederken, hayalleri uğruna dillerini, dinlerini ve yaşayışlarını
bilmediği bir ülkeye, Hindistan’a giderek dünyalık gurbetini yaşar.
Bu gurbet sayesinde birçok Hintlinin hidayetine (Hindistan’da
Mansurîler diye bilenen Müslüman bir topluluk halen yaşamaktadır)
vesile olur. Ancak o, büyük dünya gurbeti karşısındaki duygularını
ve Mutlak Sevgiliye olan özlemini doğru anlatamamaktan ya da yanlış
anlaşılmaktan dolayı eziyetli bir yolculuktan sonra büyük vuslata
gidebilir.
Babür, hayatının gayesi olarak gördüğü Orta Asya imparatorluğunu
elde edemeyince büyük çilelere katlanarak bir avuç has adamıyla önce
Hindukuş dağlarını aşar ve Afganistan’ı fetheder. Bununla da
yetinmez, kendisine yeni bir hedef, yani yeni bir gurbet seçer:
Hindistan. Ayrıca Babür, oğlunun adını Hindal koyarak da bu gurbetin
onun nazarındaki değerine işaret eder. Zaten Babür asıl büyük
gurbetini Hindali’ni ve ailesini Afganistan’da bırakarak çıktığı
Hindistan’da hisseder. O, Babürnamesi’nde (ve kızı Gülbeden Hatun da
Hümayünnâme’de) ideali uğruna katlandığı bu gurbeti ve zorluklarını
anlatırken bir kaçak olarak samanlıklarda aç susuz kalışını, en
yakın adamlarının ihanetlerini, açlıktan atını kesip yemek zorunda
kalışını ve Hindistan’dayken vatanından gelen bir kavunla nasıl
hüzünlenip ağladığını bütün ayrıntısıyla nakleder. Fakat Babür gibi
garipler sayesinde Hindistan, uzun yüzyıllar Türklerin yaşadığı bir
vatan olabilir.
Evliya Çelebi de gurbete düşenlerdendir, hem de elli yıllık uzun bir
gurbet. Ancak o, gurbete sevdalıdır ve bu sevdasından dolayı
rüyasında gördüğü Hz. Muhammed’den şefaat yerine sürç-i lisanla
seyahat dilenir. Bu dilenmeyle de elli yıl boyunca hiç bıkmadan
dünyanın neredeyse üçte birini gezer, zaten son ve ebedi yolculuğuna
da son seyahatinde yürür ve geriye ziyaret edilebilecek bir mezar
bile bırakmaz. Bu gurbetin neticesinde ise aynı rüyada gördüğü Sa’d
b. Vakkas’ın “Gördüğün yerleri muhakkak yaz” tavsiyesine uyar ve
neredeyse dünya seyahatname tarihinin en değerli eserlerinden birini
yazar.
Verdiğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı üzere her gurbetzedenin
hayali, menzili, maksudu, hedefi ve halet-i ruhiyesi farklı da olsa
yaşadığı şeyin adı hiç şüphesiz gurbettir. Ve hemen her gurbet ayrı
düşüştür, garipliktir, yalnızlıktır, kimsesizliktir, elem ve
ıztıraptır. Özellikle de şairlerin bu hali çok güzel tasvir
ettikleri görülür. Mesela Necâtî, gurbetin bu yalnızlığını çok
samimi ve hüzünlü bir beyitle anlatır: “Beni ağlan beni kim üstüne
gelmez ölicek / Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı” Leskofçalı
Gâlib, ayrı düşmenin elemini ve zorluğunu “Ne bîm-i dûzaha benzer ne
havl-i câna firâk” mısraıyla dillendirir. Nişanî, sevdiğinden ayrı
düşmeyi bölümleri dert ve elem olan bir kitaba benzetir: “Metni derd
ü faslı hicrân ile dolmuş bir kitâb”
Ancak Necatî’nin dile getirdiği bir gurbet hali vardır ki
diğerlerine hiç mi hiç benzemez. Çünkü bu gurbette öz vatan özge
olmak vardır: “Dimez nice sürinürsin kapumda sen de garîb / Kimesne
bencileyin olmasun vatanda garîb” Bu gurbette yol yoktur, yolcu
yoktur, yorulmak yoktur. Fakat aynı mekanda ayrı düşüş vardır, ruhî
mesafeler vardır, gönül gurbeti vardır, onulmaz yaralar vardır. Bu
yüzden şair “öz vatanında garip” olmaktan bahseder ve bu gurbetin
özgeliğine vurgu yapar. Eğer bu gurbeti yaşayan bir aşıksa, belli ki
yanı başındaki sevgilisinden ne kadar uzak olduğunu anlatmakta, ona
“men tâ senin yanında bile hasretem sana” demekte ve fark edilmek
için eşiğinde sürünmektedir. Ancak gayretleri boşunadır, çünkü
gönüller arası bağlantı kesik, köprüler yıkıktır.
Meseleyi daha da somutlaştırabilmek için büyük gurbetzedelerden
vereceğimiz örneklere, biraz da felsefî bir boyut katarak devam
edelim. Gurbetin tarihi insanlık kadar eskidir, hatta insanın
şehadet alemi denen bu varlık alemine nüzulünden de eskidir.
Yaratılanın gurbeti, ruhu ilk yaratılan Hz. Muhammed’in makamıyla,
yani Taayyün-i Evvel’le başlar. Yani Hz. Muhammed’in ruhu
yaratıldığı için Mutlak Sevgili’den ayrılmış olur. Bu durumda ilk
gurbet ilk yaratılışla başlamıştır denilebilir. Diğer bir ifadeyle
yaratılış, bir ayrılıştır ve gurbete düşüştür; ancak bu ayrılış,
özünde kötü bir ayrılış değildir; çünkü bu ayrılış başka bir açıdan
bakıldığında aşkı ve Hz. Muhammed’i doğurmuştur. Hz. Mevlana’ya göre
onlardan da kâinat doğmuştur: “Pak, temiz aşk, Hz. Muhammed’e eş
oldu, dost oldu. Allah, bu aşk yüzünden Peygamber Efendimize; “Sen
olmasaydın bu gökleri, bu kâinatı yaratmazdım!” diye buyurdu.
Hasılı, Allah onun hakkında; “Tertemiz aşk olmasaydı, sen benim
habibim olmasaydın hiç gökleri yaratır mıydım?” dedi.” Özetle Hz.
Muhammed, aşk ve kâinat gurbete düşüşle doğmuştur.
Bu anlamda gurbete düşüşü -hakikat penceresinden bakınca- önceleri
Mutlak Sevgiliye kurbiyeti ve yakînliği olan insanın, tekrar kavuşma
sözünü alarak geçici bir gurbete düçar olması şeklinde
yorumlayabilir ve gurbetin iki ayağından söz edebiliriz: Nüzûl ve
urûc. Nüzûl, hakikat âleminden yola çıkan insanın, çeşitli âlemleri
geçerek beden elbisesine bürünmesiyle noktalanan yolculuğuna
denirken, urûc şehadet âlemine inen insanın iki ayrı ölüm veya yolla
asıl vatanına yükselmesine denir. Geriye dönüşün ya da vuslatın,
birinci yöntemi insanın beden elbisesinden ayrılmasıyla, yani
ölümüyle gerçekleşir ki bu her insanın başına gelecektir. İkinci ve
tavsiye edilen yol ise insanın henüz beden elbisesine bağlıyken
çeşitli yöntemleri kullanarak gerçekleştirdiği vuslattır. Bu vuslat
“ölmeden önce ölünüz” emri gereği, insanın daha yaşarken maddesinden
sıyrılması, mana âlemine yelken açmasıyla mümkün olabilmektedir.
İşte Hz. Peygamberden başlayarak ilk zâhidlere, oradan varlığı
“aşk”la yorumlayan mutasavvıflara kadartasavvuf, tarihi boyunca bu
gurbeti yarıda kesmenin ve ondan bir an evvel kurtulmanın yollarını
soluklamış ve kendi özel diliyle anlatmaya çalışmıştır. Bu zor yolun
sonunda hedef hamlıktan kurtulmak, yanıp piştikten sonra ikinci ve
asıl vuslata ehil hale gelmek, kemale ermektir. Mutasavvıfların
kendi özel dillerinde insan-ı kâmile doğru yelken açmak şeklinde de
yorumlanan bu olgunlaşma süreci; insan aynasının mükemmelleşmesi
sonucu isim ve sıfatlara ve hatta zatî tecellilere kabiliyet
kazanmak anlamına gelmektedir. İnsan-ı kâmilin timsali ve zirvesi
ise Hz. Muhammed’dir. O, ayna alegorisine göre en mükemmel aynayken,
güneş-ay alegorisinde nuru menbaından alıp yansıtan bir nurdur.
Ayrıca gurbettteyken vuslata ermesi “ölmeden önce ölmek” olarak da
değerlendirilebilecek olan miraçla simgelenmektedir. Zira miraç
huzura çıkmanın en müşahhas delilidir. Hz. Muhammed miraçta huzura
çıkarak arkadan gelenlere cisimle olmasa da –çünkü maddi olarak
huzura çıkmak sadece ona nasip olmuştur- cismi bertaraf ederek gönül
yoluyla miraçlar yaşayabileceklerine, erken vuslatı elde
edebileceklerine işaret etmiştir.
Birçok büyük şair ve mutasavvıf bu büyük gurbetten kurtuluş yolunu
izin verildiği ve sözün imkanları ölçüsünde özge bir lisanla
anlatmaya gayret etmiştir. Kimileri bunu ney allegorisiyle
anlatırken, kimileri kuşdiliyle, kimileri de Aşk diliyle atlatmaya
çalışmıştır. Mesela Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ta Aşk’ı gurbetzede,
Hüsn’ü de Mutlak Sevgili olarak simgeler ve bu gurbeti bir an evvel
sonlandırmanın yollarını alegorik bir tarzda anlatır. Hüsn’le
vuslatı elde etmek için gurbete düşen Aşk kuyuyu, cadıyı, mumdan
gemilerle ateşten denizi, Zâtü’s-Süver kalesini ve Hoşrubâ’yı geçer.
Seyahatin sonunda maddesinden sıyrılmış ve kıl gibi incelmiş olduğu
halde fenâya ulaşır; ardından son merhaleyi de aşıp vuslatı kazanır.
Aslında bu yolculuk, mecazi Hüsn’ün değil de hakiki Hüsn’ün
memleketine, yani bedenin değil de ruhun memleketine doğru yapılan
bir yolculuktur. Hz. Mevlana’nın deyişiyle beden topraktan, ruh ise
Asıl Vatan’dan gelmiştir ve insan hangisinin sesine kulak verirse o
yöne gider. Bu yüce hakikatin farkına varan salik; ney misali asıl
vatanını hatırlayacak ve aslına dönmek için hamlıktan kurtulacak,
yanacak, pişecek ve üflenen sesle ayrılık derdinin sırlarını açığa
vuracaktır.
Mevlana, insanın Mutlak Sevgiliye doğru olan serüvenini başka bir
yerde şu ifadelerle özetler: İnsanın ana karnında iken gıdası
kandır. Kan damarından gelen gıda ile beslenmektedir. Kan pis bir
şey iken o yavruya gıda olmuştur. Çocuk anasından doğup da kan
içmekten kesilince bu defa gıdası süt olur. Sütten kesilince de
lokma yemeye başlar. İnsan kemale gelince, olgunlaşınca lokmadan
yani nefsanî gıdalardan kendini çekince, Lokman olur, gizli
sevgiliyi açıkça istemeye koyulur.
İnsanın asıl vatanından ayrılarak gurbete düşüşünü ve erken
terhisinin yol ve yöntemlerini Attâr da anlatır. Ancak o da başka
bir lisan tekellüm ederek Kuş Dili’ni (Mantıku’t-Tayr) tercih eder.
Onun kodlamasına göre insanın çıktığı bu zor yolculukta hedef Mutlak
Sevgili olan Simurg’tur. Ancak gurbete düşmek, vadileri aşmak ve
erken vuslatı elde etmek hayli güçtür, zaten binlerce kuşun çıktığı
bu yolculukta sadece otuz kuş Simurg’a erecektir. Diğer kuşlara
gelince kimileri kendi bedenlerine, kimileri geçmek zorunda
oldukları dünyanın güzelliklerine, kimileri de sarp vadilere
takılarak helak olacaktır.
Gurbet, gurbetten doğan ayrılık ve tekrar vuslata erebilmek, Şark’ın
en çok okunan ve bilinen mesnevilerinin de konusudur. Tasavvufî
açıdan bakıldığında insanın önce cennette Asıl sevgiliyle beraber
olması, yani ilk vuslatı yaşaması, ardından cennetten çıkarılması,
yani gurbete düşüşü ve tekrar kavuşmak için çabalaması; bu aşk
mesnevilerinin çeşitli katmanlarında şifrelenmiş ya da yapısına
sirayet etmiştir.
Mesela bütün aşk mesnevilerinde ilk vuslat vardır, ancak aşık bu
vuslattan sonra gerçek vuslatı istediğinde buna ehil hale gelebilmek
için gurbete düşer ve ancak uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra
ikinci vuslatı, yani gerçek vuslatı kazanır. Vuslata ehil hale
gelebilmek için gurbette çekilen meşakkat ve sıkıntılar aşıkta büyük
değişim ve dönüşümlere sebep olur. Şu halde gurbet ve gurbette
yaşanan ayrılık derdi aşıkların aleyhine değil lehinedir, çünkü
onları olgunlaştırmaktadır.
Sözümüzü Gazali’nin insanın yaşadığı gurbeti ve bu gurbetten
kurtuluşun yolunu anlattığı şu sözleriyle bitiriyoruz: “Mutlak
Sevgiliye giden yolun sonunda kurb makamı vardır. Tasavvuf Allah’a
giden yoldur; bu yolda marifet esastır, marifet de muhabbete
götürür. Bu mertebeye ulaşan kul Allah’ı gerçekten sever, çünkü en
büyük iyi ve hayır Allah’tır. Buna karşılık Allah, kulu mecazen
sever, çünkü O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Suret ve şekil
olmaksızın kul ile Allah arasında batınî bir münasebet yaşanır. Bu
sevginin bir kısmını ifşa etmek uygun iken, bir kısmını ifşa etmek
uygun değildir, bu kısmı kurb makamına erenler anlayabilirler.
Allah’a yakınlık mekân bakımından değil, sıfat bakımındandır.”
NOT: Bu makale Yağmur Dergisinde Yayınlanmıştır.