|
GİRİŞ |
Osmanlı Beyliği ile, 13.yüzyıl sonunda Söğüt dolaylarında bir imparatorluğa doğru gidişin adımları atılmıştır. Osman Gazi tarafından kurulan Osmanlı Beyliği 1299’dan itibaren Söğüt sınırlarını aşıp, Anadolu’daki tüm beylikleri egemenliği altına almıştır.
1453'te İstanbul’un fethinin ardından Avrupa sınırlarını zorlayan Osmanlı İmparatorluğu, 1699'a gelindiğinde Viyana kapılarına kadar ulaşmıştı. Güçlü olduğu dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu, egemenlik alanını ve sınırlarını Anadolu'nun dışında, Avrupa ve Arap Yarımadası’na kadar genişletti. İmparatorluğun büyümesinde, ilk on padişahın başarıları etkendi. Bir aşiretten, imparatorluğa ulaşan Osmanlı devleti, yöneticilerinin oluşturduğu güçlü bir yönetim geleneği ve onun da temelinde yer alan çağı ve gereklerini kavrayan eğitim ve devlet anlayışı ile ortaya çıktı. Bu eğitim, sadece Saray mensuplarının eğitildiği "Enderun" denilen Saray okulunda kazanılıyordu. Enderun’da fizik, kimya, matematik, astronomi, cebir ve coğrafya gibi doğanın bilinmezlerini bilinir hale getiren ve dünyayı herşeyi ile kavramayı öğreten temel bilimler veriliyordu. Enderun'daki eğitim, sadece fen ve sosyal bilimler değil, edebiyat eğitimini de içeriyordu.
Fetih politikasını temel alan bu devletin başına geçmeye aday olan kişilere aynı zamanda komşularının sorunlarını da kavrayabilmeleri için yabancı dil de öğretiliyordu. Bu eğitimin yöneticiler üzerindeki etkisi, imparatorluğun 16.yüzyıla kadar çağdaşı diğer imparatorluklara göre her alanda önemli gelişmeler kaydetmesini sağlamıştı.
İmparatorluk teokratik temelli olduğu için, İslam dininin kuralları olan şeriat kanunu ile yönetiliyordu. Ancak, imparatorluk çok geniş bir alana yayıldığı ve bu coğrafya üzerinde farklı etnik ve dinsel yapıda insanlar yaşadığı için gelenek ve ihtiyaçlara göre belirlenen, yani insan aklından kaynaklanan düzenlemeler (Örfi hukuk) de yönetimin temelini oluşturmaktaydı. Bu sayede Osmanlı devleti ileri giderken, Avrupa dinsel baskılarla ortaçağ karanlığını yaşamaktaydı. Fakat, bir süre sonra, tersi bir durum yaşanmaya başlandı. Eğitim kurumlarından bilimsel bilgilerin dışlanması, dinsel bilgilere ağırlık verilmesi, hoşgörüsüzlüğü ve çöküntüyü getirdi. İmparatorluk, çağı kavramaktan uzak yöneticiler ve ülke içindeki ekonomik ve sosyal problemler ile Avrupa'da değişen dengelerin etkisiyle 16.yüzyılın sonlarından itibaren zayıflamaya başladı. Çözüm arayışlarına giren yöneticiler, problemi askeri yetersizlik olarak görüyorlardı. Oysa, karşılarında teknik alanda gelişmeye başlayan Avrupa devletleri vardı. Osmanlıdaki geleneksel anlayışla modern silahlara ve gelişmelere karşı "silah icad oldu, mertlik bozuldu" gibi tepki gösterilmesi, devletin teknik açıdan gelişmesini engellediği gibi, dışındaki teknik gelişmelerden ve politikalardan da uzak kalmasına yol açtı.
Rönesans ve Reformun etkisiyle Ortaçağın dogma düşünce kalıplarını kıran Avrupa artık her alanda Osmanlı Devleti'ne karşı güçlenmeye hatta içişlerine müdahale etmeye başlamıştı. Avrupa, özellikle, askeri açıdan güçlü olduğu gibi, Fransız İhtilali ile etkili olmaya başlayan Milliyetçilik ideolojisiyle de Osmanlı devletini zayıflatmaya başladı. Bu da çok uluslu Osmanlı devletinin bütünlüğünün bozulmasını kaçınılmaz hale getirdi. İnsanoğlunun, Antik dönem filozoflarının eserleriyle yeniden uyanışa geçtiği ve insanı ve doğayı keşfettiği Rönesans ile sanatta ve edebiyatta kaydettiği gelişmeler, Avrupa’da yeni bir çağın kapılarını açıyordu. Sanat ve edebiyattaki insanı temel alan düşünceyi "Hümanizma"yı yaratan Rönesans ile onun getirdiği düşünceler, hristiyan dininde katolik mezhebinin tekelini kırdı. Katolik mezhebinin karşısında Protestanlık, Calvinism ve Anglikan Kilisesinin savunduğu inançlardan oluşan yeni mezhepler ve onların doğuşunu sağlayan Reform hareketleri çıktı. Bu gelişmeler, karanlık çağ diye nitelendirilen Orta Çağın yerine Aydınlanma Çağı’nın başlamasını sağladı. Aydınlanma felsefesi ile Tanrının varlığı sorgulanıyor ve insan doğanın temeli olarak kabul ediliyordu. Herşeyin çıkış noktası olarak insanoğlunun ön plana çıkarılması, Avrupa’da teknik gelişmelerin ve yeni siyasal rejimlerin önünü açmıştır. Elde edilen buluşlar, eskiden olduğu gibi, şeytanın icatları olarak algılanmıyor ve yapılan deneyler şeytanca kabul edilmiyordu. Ortaçağ’da, teknik buluşlar elde ettiği için şeytan kabul edilen ve yakılan bilginlerin buluşları, artık değer kazanıyordu. Bilginleri yakan ilkel ve taasub düşünce geride kalmıştı. 18.yüzyıl Aydınlanma Felsefesi, yeni bir çağın başladığını müjdeliyordu.
Aydınlanma
düşüncesi insan haklarını temel alan özgürlükçü düşünceyi ve onunla
gelişen Cumhuriyet rejimini öne çıkarmıştır. Bununla birlikte, milliyetçilik
ideolojisi de ulusların kendi milliyetleri temelinde bağımsız devletler
kurmaları için bir zemin hazırladı. Avrupa bu gelişmeleri 18.yüzyılda
yaşarken, Astronomide, coğrafyada ve tıpta önemli gelişmeler kaydeden Türk
Dünyası, bilginleriyle Orta Asya’dan daha 13.yüzyılda sesini duyuruyordu.
Ali Kuşçu, Takiyüddin Efendi gibi önemli Türk bilginleriyle Türk rönesansını
yaşamış olan Osmanlı İmparatorluğu neredeyse dünyaya egemen hale gelmişti.
Ancak, temel bilimlerden yoksun eğitimleriyle ülkesini tanımayan ve Enderun eğitimi
gereği eyaletlere staja gitmeyen veliahtların yetiştirilmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nu
çöküntüye götüren süreci de hazırlamıştı.
18.yüzyılda savaşlar ve antlaşmalarla
toprak kaybına uğrayan Osmanlı İmparatorluğu, bozulan güç dengesini
yeniden eski haline getirmek amacıyla çözüm arayışlarına girdi. 17.yüzyılın
sonlarından itibaren başlayan çözüm arayışları, karizmatik yöneticilerin
askeri tedbirleri olarak ortaya çıktı. Ancak, çöküşü engelliyemedi.18.yüzyılda
Lale Devri'nde olduğu gibi İmparatorluğu eski gücüne kavuşturmak için dış
temaslar başlatıldı ve orduda düzenlemelere gidildi. Bu düzenlemeler de büyük
ölçüde Avrupa devletlerinden gelen ordu mensupları ve teknik adamların
desteği ile yapıldı. III.Selim, II.Mahmut, Abdülmecit gibi 19.yüzyıl padişahları,
askeri, idari, sosyal, siyasal alanlarda yenilikçi girişimlerde
bulundular. Nizam-ı Cedit ile başlatılan bu girişimler, bir ölçüde Osmanlı
İmparatorluğu'nun din taasubundan kurtularak, Avrupa'daki teknik ve sosyal
gelişmelerden alıntılar yapmalarını sağlamıştı. II.Mahmut gibi otoriter
bir padişahın son döneminde Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nu hazırlatması,
insan hakları alanında da Osmanlı devletinin katettiği mesafeyi gösteriyordu.
II.Mahmut'un ardından tahta çıkan ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nu ilan eden
padişah Abdülmecit de Tanzimat dönemini başlattı ve haklar alanında olduğu
gibi eğitim ve kültür alanında da yeniliklerin önünü açtı ve bu dönemde
Avrupa'dan alıntı yapılarak hazırlanan kanunlarla laikliğe doğru gidişin
adımları da atıldı.19.yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'nın
etkisine girmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, bir yandan yenilik
hareketlerine sahne olurken, bir yandan da bu yeniliklere karşı gelişen
muhalefeti bastırmaya çalışıyordu. Öte yandan, Avrupalı devletlerin
Osmanlı içişlerine müdahalesi ile gelişen milliyetçilik ayaklanmaları ve
bunların yarattığı siyasi, sosyal ve ekonomik problemler de imparatorluğun
sınırlarını zorluyordu. Osmanlı toprakları içinde yaşayan farklı
ulusların bir bir bağımsızlıklarını elde etmeleri, toprak kaybını da
beraberinde getirdi. İmparatorluğun egemenlik alanı daralmaya başlamıştı.
İmparatorluğun çöküşünü engellemek amacıyla değişik çözümler üretilmeye
başladı. Bu çözümler, Padişah Abdülmecit'in ardından tahta çıkan
padişah Abdülaziz döneminde kurulan Genç Osmanlılar Cemiyeti tarafından
ortaya atılan siyasi rejimin değiştirilmesi ve meşrutiyet yönetimine geçilmesinin
mücadelesi şeklinde oldu. Genç Osmanlılar Cemiyeti'nin mücadelesi, Abdülaziz
tarfından tepkiyle karşılandı ve cemiyet dağıtıldı. Padişah II.Abdülhamit
döneminde yeniden oluşturulan cemiyet, bu defa İttihat ve Terakki adıyla
siyaset sahnesine çıktı. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine damgasını
vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde barındırdığı Osmanlıcılık, Türkçülük
ve Batıcılık gibi akımlarıyla ülkenin bütünlüğünü sağlamaya çalıştı.
Ancak, önceki yüzyıllarda yapılan hataları tekrar ederek devrimci çözümler
yerine eskiyi muhafaza ederek yenilikler yapmaya çalışmakla bir sonuca ulaşamadı
ve karşısında hep eski düzenden fayda sağlayan muhalefeti buldu. Bu
muhalefeti önlemek ve bir zamanlar sınırları üç kıtaya yayılmış bir
imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu'nu, yeniden eski gücüne kavuşturmak
amacıyla I.Dünya Savaşı'na girilmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun da
sonunu hazırladı.
Sonuç olarak, 13.yüzyıl
sonlarında bir aşiretten İmparatorluğa doğru atılım yapan ve üç kıtaya
yayılan Osmanlı İmparatorluğu, değişen çağın koşullarına ayak
uyduramayınca, 17.yüzyıldan itibaren zayıflamaya başlamıştır. Çeşitli
dönemlerde geliştirilen çözümler aşağıdaki sebeplerden dolayı;
|
1-eksik olarak tesbit edildiği için ve kadro desteğinden yoksun
olarak yapıldığı için,
2-çöküntünün
sebeplerinin, sosyal, siyasal, kurumsal, askeri, idari ve eğitim
alanlarındaki yetersizliklerden 3-Avrupa'daki teknik, kültür, siyaset ve eğitim alanlarındaki gelişmelerin Osmanlı Devleti'nde uygulanmasına çok geç başlanıldığı için, |
4-18.yüzyıl ve sonrasına damgasını vuran 1789 Fransız İhtilali’nin yarattığı milliyetçilik, ulusal devlet, insan hakları ve özgürlük gibi kavramların Osmanlı Devleti sınırları içinde hayata geçirilememesi ve Osmanlı yasalarında yer alamamasının yarattığı etkilerle sarsıldığı için,
5-Yenileşme hareketleri, devrimci hareketler olmadığı, eski geleneksel yapıyı muhafaza ederek yapılmaya çalışıldığı ve eski düzenin çarpıklığı ve bu düzenden faydalanan çıkar gruplarının tepkisiyle uğraşmak zorunda kalındığı ve zaman kaybedildiği için, bir sonuç getirmemiş, sadece, imparatorluğun çökme sürecini bir süre yavaşlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, yenik çıktığı I.Dünya Savaşı'nın ardından topraklarının İtilaf devletleri tarafından işgal edilmesi ve buna karşı Türk halkının başlattığı Milli Mücadele'nin ardından yerini Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakmış ve tarih sahnesinde yerini almıştır.