II. TURKIYE CUMHURIYETINDE SIYASAL REJIMIN DAYANDIGI ILKELER

Büyük davamız , en uygar ve en gelişmiş bir ulus olarak varlığımızı yükseltmektir.

                                                                              M. Kemal Atatürk

  a) Cumhuriyetin Tarihsel Gelişimi

   Devlet yönetimi biçimlerini, egemenliğin kullanılış durumuna göre, üç ana başlık altında toplamak olasıdır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz;

  1.Monarşi (Hükümdarlık); Bu yönetim biçiminde egemenlik  Kral, Kraliçe, İmparator, Şah, Padişah, Prens, Emir gibi çeşitli unvanlar alabilen tek bir kişiye aittir. Bu kişilere "halk üzerinde egemenliği kullanma hakkının,Tanrı tarafından verildiği " varsayımı ortaya atılmıştır. Bu görüş, bütün monarşilerin tarihsel dayanağını oluşturmuştur. Egemenliğin halk üzerinde kullanılmasını sağlayan kişiler, bunlardan emir alırlar ve egemenliği onun adına kullandıklarını iddia etmişlerdir. Yönetme yetkisini halktan almadıkları için de, kendilerini halka karşı değil, Tanrıya sorumlu  saymışlardır. Bu kişilerin, mutlak sorumsuzluğu söz konusuydu. Bu kişilerin  hiçbir kimseye, ya da kuruma hesap verme zorunluluğu yoktu. Bu tür yönetimler, mutlak monarşi ya da mutlakiyet adını almışlardır. Eğer egemenliği kullanan kişi, bu gücü bir meclis ile paylaşıyorsa ve kabul edilen bir anayasaya uymak zorunluluğu varsa, bu durumdaki yönetim biçimine de" meşruti monarşi" ya da"meşrutiyet" denilmişti. Osmanlı Devleti kuruluşundan 1876 yılına kadar mutlak monarşi; 1876-1878 ; 1908-1918 yılları arasında ise, meşruti monarşi ile yönetilmiştir.

  2.Oligarşi  : Egemenlik, birkaç kişinin, birkaç ailenin, veya bir sınıfın elinde ise; bu yönetim biçimine de oligarşi adı verilmiştir. Aristokrasi de oligarşinin başka bir biçimidir. Bu tür yönetimlerde egemenlik, genellikle soylu bir sınıf tarafından kullanılmıştır.
  3.Demokrasi : Demokrasilerde ise; egemenlik, halkın çoğunluğunun elindedir. Halk, kendini yönetecek, yani egemenliği yine kendi adına kullanacak insanları sınırlı bir süre için seçer. Bu kişileri değiştirme, bunlardan hesap sorma, hatta yasalara uygun şekilde hareket etmedikleri zaman, yöneticileri cezalandırabilme haklarına  sahiptir. Bundan dolayı yöneticiler, halkın gereksinimlerine göre ona hizmet vermek zorunluluğunu duyarlar. Demokrasiler ; halkın, halk için, halk adına yönetildiği çağımızın en ileri hükümet biçimleridir.

   Cumhuriyet sözcüğü, Türkçe'de halk anlamına gelen, Arapça "cumhur" kökünden türemiştir. Bu nedenle cumhuriyet, halkın katılımının sağlandığı yönetim biçimi olarak da anılmıştır. Gerçekten de devlet başkanlığı makamına kalıtım yoluyla değil de, seçim yoluyla gelinen her yönetim şekline, genel anlamda, Cumhuriyet adını vermek yanlış olmaz. Böyle düşünüldüğü zaman, devlet başkanlığı makamına seçim yoluyla değil de, kalıtım yolu ile gelinen bütün monarşiler, cumhuriyet sayılamazlar. Örneğin; İngiltere, İsveç, Hollanda, Danimarka, Belçika, İspanya vb. devletler, cumhuriyet değil, krallıktır. Başka bir deyişle, monarşidirler. Ancak bu devletler, demokrasi ile yönetilmektedir. Demek ki, demokrasi, bir hükümet biçimidir. Cumhuriyet ise, bir devlet yönetim şeklidir.

   Cumhuriyet, demokrasi ile birlikte uygulandığı zaman daha değerlidir. Çünkü böyle bir sistemde, hem devletin yöneticisi, hem de meclis ve hükümet, halk tarafından seçilmektedirler. Demokrasilerde kuramsal olarak da olsa, halkın egemenliği üzerinde, hiçbir gölge bulunmaması gereklidir. Yukarıdaki açıklamadan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, cumhuriyetin olduğu yerde, demokrasinin mutlaka varolması söz konusu olmayabilir. Öyle cumhuriyetler vardır ki, demokratik değildir. Ya da tam tersine, demokrasinin tam olarak uygulandığı bir devlet,  cumhuriyet  değil, krallık olabilmektedir.

   İlk Çağ’da eski Yuna ve Roma’da da cumhuriyetin uygulandığı öne sürülmüştür. Oysa bu toplumlarda, küçük bir yurttaş topluluğu seçme ve seçilme hakkına sahipti. Bu toplumlarda siyasal eşitlik yoktu. Bunlar, siyasal ve ekonomik bakımdan sınıflı topluluklardı. Cumhuriyet, Fransız İhtilâli ile gerçek anlamına kavuşmaya başlamıştır. Fransız Cumhuriyeti'nde bile, genel ve eşit oy uygulamasının gerçekleşmesi, uzun bir süre almıştır. Ancak doğal haklar sistemine dayanması  bakımdan Fransız Cumhuriyeti, çağdaş cumhuriyetlere önemli bir örnek olmuştur.

   Osmanlı Devleti’nde ise, Tanzimat dönemiyle beraber, cumhuriyet düşüncesinden söz edilmeye başlanmışsa da, hiç kimse böyle bir rejimin Osmanlı'da kurulabileceğine inanmamış, Osmanlı aydınları meşrutiyetin kurulmasını yeterli görmüşlerdir. Daha da ötesi, Cumhuriyetçi olmak büyük bir suç sayılmıştı.
 

Cumhuriyetçilik

        

Cumhuriyet birbirine bağlı iki anlamda kullanılmaktadır;

         1. Devlet şekli olarak Cumhuriyet; egemenliğin bir kişi veya zümreye değil, milletin bütününe aid olduğunu ifade eder. Bu manada Cumhuriyetin ilânına kadar TBMM’sinin idare şekli Cumhuriyetti.

         2. Hükûmet şekli olarak Cumhuriyet; başta devlet başkanı olmak üzere devletin başlıca temel organlarının seçim ilkesine göre kurulmuş olduğu, özellikle verâset sisteminin rol oynamadığı bir hükûmet sistemidir.

 

         Cumhuriyetçilik ilkesi, millî egemenlik ilkesinin tabii bir sonucudur. Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı sadece hükümdarlığın reddi anlamına gelen cumhuriyetçilik değil; fakat DEMOKRATİK CUMHURİYETÇİLİKtir.

 

İngiltere demokratiktir fakat hükûmet şekli olarak Cumhuriyet değildir. Irak, İran hükûmet şekli olarak Cumhuriyettir fakat devlet şekli olarak Cumhuriyet değildir. Ama Türkiye hem devlet şekli, hem de hükûmet şekli olarak Cumhuriyet olduğu için Demokratik Cumhuriyettir.

 

Atatürk’e göre “demokrasi prensibinin en asrî ve mantıki tatbikini temin eden hükûmet şekli cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir...Cumhuriyette meclis, Cumhurbaşkanı ve hükûmet, halkın hürriyetini, emniyetini ve rahatını düşünmek ve temine çalışmaktan başka bir şey yapamazlar...Millete karşı vaziyet ve vazifelerini suistimâl eyledikleri takdirde şu veya bu tarzda, millî irâdenin kendi haklarında dahi tecellisine mâruz kalabilirler.”

 

Atatürk’e göre Cumhuriyetin sultanlıktan farkı; “Cumhuriyet idaresi faziletli ve nâmuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide müstenid olduğu için korkak, zelil, sefil  insanlar yetiştirir.”

 

         Cumhuriyet idaresi “vatandaşlık” kavramına dayanır. Monarşi ise “uyrukluk” kavramına dayanır.

 

Cumhuriyet bütün vatandaşların eşitliği ve devlet yönetimine eşit olarak katılmaları esasına dayanır. Monarşide ise ne kadar  sınırlandırılmış ve anayasallaştırılmış olursa olsun birtakım ayrıcalıklar vardır. Meselâ demokrasinin beşiği İngiltere’de “Kral hata yapmaz.” anlayışı hâkimdir.

 

  e) Cumhuriyetçiliğin Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar

    Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kabul edilmesiyle beraber, kişi egemenliğine dayanan bir yönetim son bulmuş ve ulus, kendisine ait olan gücü kullanma fırsatını ele geçirmiştir. Başka bir deyişle, Osmanlı düzeninde "kul" olan insanlar, "vatandaş" olma hakkını elde etmişlerdir. Osmanlı düzeninde siyasal ve hukuksal bakımdan varolan ayrıcalıklı toplumsal yapı son bulmuştur. Cumhuriyet, insan hakları uygulamasına dayanan demokratik hakların uygulanmasında bir ön aşama olmuştur. Kadın ve erkek eşitliğinin yanı sıra, siyasal alanda, ekonomik ve toplumsal alanda fırsat eşitliği gündeme gelmiştir. Daha da önemlisi, kişi adı ile anılan Osmanlı Devleti yerine, Türk Ulusu'nun  kendi adı ile anılan ulusal bir devlet kurulmuştur.
 


 

Halkçılık

        

Halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin milliyetçilik, millî  hâkimiyet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Millî Mücâdelenin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlarından biridir.

 

Halkçılık, Atatürk’ün Millî Mücâdele yıllarında yaptığı sayısız konuşmalarında yeni rejimin  yönlendirici ilkelerinden biri olarak yer almıştır.  “Bugünkü mevcudiyetimizin aslî mahiyeti milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir, o da halkçılıktır ve Halk hükûmetidir. Hükûmetlerin halkın eline geçmesidir. İdareyi halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün müşküllerin ortadan kalkacağına kâniyim. İç siyâsetimizde şiârımız olan halkçılık, yani milleti bizzat kendi mukadderatına hâkim kılmak esası Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’muzla tesbit edilmiştir.  Bizim nokta-ı nazarımız -ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır. Bir kelime ile ifade etmek lâzım gelirse diyebiliriz ki yeni Türkiye devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.”

 

         Atatürk NUTUK’da Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na kaynak oluşturan programı “Halkçılık Programı” adı altında yayınladıklarını belirtir.; “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir.” demek  suretiyle halkçılık ilkesine ön plânda yer vermiştir. Daha sonra bir siyâsî parti kurmayı tasarlarken “Halkçılık esasına müstenid ve Halk Fırkası nâmıyla siyâsî bir fırka teşkil etmek” niyetinde olduğunu açıklamıştır.

        

Halkçılık ilkesinin birbirini tamamlayan üç unsuru vardır;

         Birinci unsur, halk yönetimi yani siyâsî demokrasi,

         İkinci unsur, kanun önünde herkesin eşit olması,

         Üçüncü unsur, sınıf mücâdelesinin reddi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesidir.

        

1. Halkçılık ve Siyâsî Demokrasi: Halkçılık millî egemenlik ilkesinin tabii sonucudur. Atatürk, demokrasiye ters düşen çağdaş siyâsî  akımları eleştirerek bunlardan hiçbirinin Türkiye için uygun olmadığı sonucuna varmıştır.

 

 Bolşevik teorisine göre; Rusya’da işçi sınıfı temsilcileri, deniz ve kara kuvvetleriyle birlikte Komünist Partisi adı altında ekonomik esaslara dayanan bir azınlık diktatörlüğü oluşturmuşlardır. Gâyelerinde millî değildirler, Kişisel hürriyet ve eşitlik tanımazlar, halk egemenliğine saygı göstermezler. Çoğunluğu zor ve baskı ile görüşlerine uymaya zorlarlar.

 

Bolşevik hükûmet şeklinde baskı vardır. Bir toplumu, bir kısım insanların görüşlerinin zorla esiri ve zebûnu  olarak yaşatmak şekline, tabii ve makul bir hükûmet sistemi nazarıyla bakılamaz.

 

         Atatürk, Avrupa’nın bazı ülkelerinde güçlü olan “ihtilâlci sendikalizm” ve “korporatizm” akımlarını da eleştirmiştir. Ona göre “biz, memleket halkı fertlerinin ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve mahiyette görürüz. Bizim görüşümüzde çiftçi, çoban, işçi, tüccar, sanatkâr, doktor, kısaca herhangi bir sosyal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile yardımcı olmak  ve milletin güven ve iradesini yerinde kullanabilmek bizce halk hükûmeti idaresi ile mümkün olur.”

 

         Millî Mücâdele yıllarında TBMM’nin açılarak millet egemenliğinin sağlanması, Cumhuriyet döneminde Halk Fırkası’nın kurulması ve çok partili hayat denemeleri halkçılık ilkesinin hayata geçirilmesi safhalarıdır.

 

         2. Halkçılık ve Eşitlik: Bu unsur siyâsî demokrasinin bir sonucudur. Bir demokraside vatandaşların kanun önünde eşitliği ve hiçbir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınmaması doğaldır.

 

         3. Sınıf Mücâdelesinin Reddi ve Sosyal Dayanışma: Atatürk, Halkçılığı Türk toplumuna vermek istediği yeni sosyal ve ekonomik düzeni ifâde etmek için de kullanmıştır. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği Halkçılık Beyannâmesinde “ TBMM. halkın öteden beri mâruz bulunduğu sefâlet sebeplerini yeni vasıtalar ve teşkilât ile kaldırarak yerine refah ve saadet koymayı başlıca hedefi sayar.. Bunun için de siyâsî ve sosyal ilkelerini milletin ruhundan almak ve uygulamada milletin eğilimlerini ve geleneklerini gözetmek fikrindedir.”

 

         Atatürk, toplumun ekonomik bakımdan güçsüz kesimlerinin, özellikle köylülerin refah düzeyini yükseltmeye büyük önem vermekle beraber sınıf mücâdelesini reddetmekte ve toplumun gelişmesinin çeşitli sosyal gruplar arasında iş bölümü ve dayanışma ile mümkün olacağına inanmaktadır.

 

Atatürk, Millî Mücâdelenin ilk günlerinden itibaren halkçılık anlayışının komünizmle ilgisi olmadığını vurgulamıştır.

 

Ağustos 1920’de,  “Bizim görüşlerimiz bizim prensiplerimiz cümlece mâlumdur ki Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için  şimdiye kadar hiç düşünmedik...Yurdumuzda bu doktrin için herhalde zemin mevcud değildir. Çünkü gerek dinimiz ve âdetlerimiz, gerekse sosyal teşkilâtımız, onun bize mal edilmesine tamamıyla elverişsizdir.” demektedir.

 

Milliyetçilik

 

         Yeni Türk devletinin temellerini oluşturan millî devlet ve millî egemenlik ilkeleri Türk milliyetçiliğinin de temel ilkeleridir.

 

 Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını anlayabilmek için Atatürk’e göre millet ve kültür kavramı üzerinde durmak gerekir.  Atatürk’e göre millet; Bir kültürden olan insanlardan oluşan cemiyet’ e denir. Atatürk’e göre kültür; “Bir insan topluluğunun devlet hayatında, fikir hayatında, güzel sanatlarda iktisadî hayatta yapabildiği şeylerin toplamıdır.” Bu tanımda ahlâk değerleri yer almamıştır. Ama Atatürk bir konuşmasında; “Kültür, zeminle orantılıdır. O zemin milletin seciyesidir” yani yaratılışıdır, huyudur, ahlâkıdır, demek suretiyle ahlâkı temel almıştır.

        

Bütün bu ön açıklamalardan sonra Atatürk’e göre milliyetçilik;

         “İlerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk milletinin özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.”

        

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının özellikleri ise;

         a. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır.

         b. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ırkçılığa karşıdır.

         c. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı laiktir.

         d. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı sınıf kavgasına karşıdır.

         e. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı barışçı ve insancıldır.


 

    Atatürkçü Düşünce Sisteminde Milliyetçilik Kavramı

    Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, din ve ırk birliğine dayanmaz. Atatürk, ulusçuluk anlayışını, çağdaş bilim adamlarının da kabul ettiği temel ilkeler çerçevesinde belirlemiştir. Bu ilkeler; coğrafi ve siyasal birlik, kültür, tarih birliği ve ülkü birliği olarak başlıklandırılabilir. Daha açık bir anlatımla; aynı vatanı paylaşan, aynı siyasal yönetim altında yaşayan, aralarında tarihin derinliklerinden gelen birliktelik olan ve bu ortaklıklarını sürdürmek isteyen insanların oluşturduğu toplum, ulus olmaya hak kazanmış demektir. Bu nedenledir ki  Atatürk; Türk Ulusu'nun oluşumunda etkili olan ögeleri şöyle sıralamaktadır :

   -Siyasal varlıkta birlik

    -Dil birliği

    -Yurt birliği

    -Köken birliği

    -Tarihsel yakınlık

    -Ahlaksal yakınlık

    Bir ulusun oluşumunda, bu öğelerin tamamının bulunması zorunluluğu yoktur. Ancak Türk Ulusu'nun oluşumunda bu öğelerin bir bütün olarak varlığı, ulusun bireyleri arasında , daha zengin ve güçlü bir bağ kurulmasında çok etkili olmuştur.
    Bir ulusun tarihinde geçirdiği büyük felaket ve acılar, o ulus içinde yer alan farklı etnik grupların birbirleriyle kaynaşmasını sağlar. Bu süreç, ulusun oluşumunda çok etkili olur. Türk  Tarihi'nde yaşanan Milli Kurtuluş Savaşı da bunun en somut örneğidir. Bu yüzdendir ki; Atatürk, "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir." şeklinde bir tanım yapmıştır. Atatürk, "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü söylerken de, bu noktayı göz önünde bulundurmuş ve tek bir etnik grubu ifade etmediğini açıklamak istemiştir. Eğer Atatürk bu sözünde etnik bir amaç gütseydi, “Ne mutlu Türk olana” şeklinde bir yaklaşımda bulunması gerekirdi.
   Bugünkü topraklar üzerinde yaşayan ve Türk Ulusu olarak adlandırılan insanların, en az bin yıllık bir geçmişe dayanan zengin bir kültür, tarih, vatan, siyasal birlikteliği vardır. Günümüzün en güçlü devleti olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bile, iki yüz yirmi yıllık bir tarihe sahip olduğu göz önüne alınırsa, bu ortaklığın önemi daha iyi anlaşılır. Atatürk, ulusun  başka bir tanımını yaparken de; “Ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir bütündür.” diyerek,  ulus için genel bir tanım yapmıştır. Bir ulusun oluşumunda kültürel birliğe Atatürk kadar önem veren başka bir lidere tarihte rastlamak olanaksızdır. Bu duruma işaret eden Atatürk, ulus için şu kısa tanımı yapmayı uygun bulmuştur: “Aynı kültürden olan insanlardan oluşan topluma ulus denir.”
    Türkiye Cumhuriyeti için 1924’te yapılan Anayasa’da, hiçbir biçimde din, mezhep ve ırk ayrımı gözetilmemiş ; “Türkiye halkına din ve ırk ayrımı olmaksızın Türk denir” şeklinde bir yaklaşım içinde bulunulmuştur.
    Atatürk ulusçuluğunun; başka ulusların da mutluluğunu düşünen, insancıl, çağdaş, barışçı, laik saldırganlığı ırkçılığı ve sınıf kavgalarını reddeden niteliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlayış,Türk Ulusu'nun öz değerlerinin korunmasını ve dünya uluslarının yararlı bir öğesi olmayı da ön planda tutmaktadır.


 

Laiklik;

 

         Laik kelimesinin aslı Latince  “laicus” olup Fransızca’ya “laic” olarak geçmiştir.  Kelime “ruhânî olmayan kimse, dinî olmayan şey, fikir, kurum” manâsındadır. Bu kelime bize Meşrutiyet yıllarında girmiş ve  lâdini-dinî olmayan manâsını kazanmıştır.

 

         Laiklik, laisizmden farklıdır. Laiklik daha çok hukukî bir kavram olmakla birlikte laisizm bazı dinî çevrelerde “dine aykırı dine düşman bir hareket” anlamı taşır. 

 

          Laikliğin, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile, din ve vicdan hürriyetinin sağlanması olmak üzere iki yönü vardır.

        

Laikliğin nitelikleri:

         1. Laik devlette, devlet dini yoktur.

         2. Dinleri ne olursa olsun bütün vatandaşlar ana hak ve hürriyetlere eşit olarak sahiptir.

         3.Ayrı dinlere mensup olanların eşitliği yanında aynı dine mensup olanlar arasında mezhep eşitliğine de yer verir.

         4.Laik devlet anlayışı ancak, din ve vicdan hürriyeti ile bir arada yürüyebilir.

 

         5.Dinî makamlar devletten tamamen ayrılmıştır. Din işlerinin düzenlenmesi özel kuruluşlara terk edilmiştir.

         Ancak, Türkiye’de din işleri bir kamu hizmeti sayıldığı için dinî işlere ve faaliyetlere  devlet bütçesinden ödenek ayrılmaktadır. Cemaatların insanları devlet düzeni aleyhine kışkırtma endişesi de devletin dinî hizmetleri kendi kontrolünde tutmasını gerektirmiştir.

        

Tarihte devletle din kurumu arasındaki ilişkiler üç şekilde ortaya çıkmıştır;   

         1. Dine bağlı devlet sistemi: Dinî reis aynı zamanda devletin de reisidir. Halifeliğin Osmanlılara geçmesinden sonra Osmanlı devleti de dine bağlı bir devlet halini almıştır.

         2.Devlete bağlı din sistemi: Bu sistemde din devlet otoritesinin baskısı altındadır.

         3. Laik sistemde: Burada dinî ve dünyevî otoriteler ayrılmıştır.

 

         Dünya tarihinde Yakın çağlara kadar din, toplum hayatında etkili olmuş, resmî nitelik kazanarak günlük hayata karışmıştır. Özellikle Ortaçağ Avrupa’sında kilise; devlet otoritesinin tamamen üstüne çıkarak ayrı bir feodal unsur halinde kendi otoritesi üstünde güçlü devletlerin çıkmasını engellemişti.

 

         Osmanlı devleti, dinî bir devlet olmasına karşılık devlet yönetiminde Müslüman olmayanlar hoşgörü ile karşılanmıştır. Diğer taraftan dinî işleri Şeyhülislâmlık gibi bir kurumun yürütmesi, güçlü padişahların dinî otoriteyi kontrol altında tutmaları, dinî kanunlar yanında, örf hukuku dediğimiz hukuka daha fazla işlerlik kazandırmaları gibi sebepler, Osmanlı Toprak Sistemi üzerinde geniş araştırmalar yapan İktisad tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın Osmanlı devletini laik olarak yorumlamasına dahi yol açmıştır.

        

-Laikleşme Sürecindeki İnkılâplar

         Osmanlı devletinde laiklik, Tanzimatla birlikte gelişme göstermiştir. Tanzimat ve Islahat fermânları, Birinci ve İkinci Meşrutiyet hareketleriyle devlet yarı teokratik bir devlet olma yolunda adımlar atmıştır.

 

Türk inkılâbında laikliğin gelişmesi kademeli bir yol takip etmiştir. Laikliğin gerçekleştirilmesi için toplumun ihtiyacına göre yeni kanunlar kabul edilmiştir. Laikliği aşama -aşama gerçekleştirme yolunda yapılan inkılâplar;

 

         -Saltanatın kaldırılması,

         -Halifeliğin kaldırılması,

         -Tevhid-i Tedrisat Kanunu,

         - Kılık kıyâfet ve şapka kanunu,

-Tekke ve zâviyelerin kapatılması,

-Latin harflerinin kabulü

         -Anayasanın laiklik çerçevesinde değiştirilmesi.

 

Devletçilik

        

Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan liberal ekonomi politikası özellikle 1929 Dünya ekonomik bunalımı karşısında beklenen sonucu vermedi. 1930 yılı plânlı devletçilik politikasının ve millî ekonomi kavramının başlangıcı sayılabilir. Temel amaç devlet eliyle sanayiyi gerçekleştirmekti. Türkiye’de liberalist düzende değişiklik öngörmeyen bir devletçilik modeli uygulanarak mâlî tekeller dışındaki üretim faaliyetlerinin tamamı özel sektöre açık kalmıştır.

         1931 yılında Devletçilik CHP programına, l937 yılında da Anayasaya girmiştir.

Bu ilke çerçevesinde devletin kalkınmada hareketli bir rol oynaması gerekiyordu. Bu gayeyle beş yıllık kalkınma plânları hazırlandı.

Atatürkçü Düşünce Sisteminde Devletçilik

   1)Atatürk'e göre Devletin Ekonomik Yaşamdaki Rolü

    Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan süratle gelişmişliğinin ve çağdaşlığının sağlanması sorunu, Atatürk'ü, Milli Mücadele'nin başından itibaren Türkiye'ye özgü bir devletçiliğe yöneltmiştir. Daha 1 Mart 1922'de devletçiliği dile getiren Atatürk, "Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de; toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir." diyerek, devletin ekonomik yaşamadaki rolünün ne olması gerektiğini ortaya koymuştur.

      Ancak uygulama 1930'lu yılların başına kadar, İzmir'de 1923'te Türkiye İktisat Kongresi'nin belirlediği ekonomik esaslar çerçevesinde oldu. Buna göre; devlet doğrudan üretici olarak ekonomik hayata karışmayacak, bireysel girişimin öncülüğünde Türkiye'nin kalkınmasını isteyecekti. Yabancıların elindeki ve toplumun genelinin faydasını gerektiren kurum ve kuruluşları da millileştirecekti. Yani, bu konuda da devlet 1930'lu yıllara kadar devletçilik yerine, millileştirme politikası uygulayarak, kendisi üretici olmadı. Bu konuları, Türk vatandaşlarının kurdukları şirketlere bıraktı. Bu dönem, devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmeler, varolan uygulama ile Türkiye'nin istenilen düzeyde ilerlemesini sağlamadığını gösterdiğinden, devletin ekonomik hayata doğrudan girmesini gerektirdi. 

    2) Devletçiliğe Geçiş Nedenleri
    Bu dönemde devlet müdahalesini zorunlu kılan iç ve dış nedenler şunlardır. 

    Dış Nedenler:

  •  1929'da, sanayileşmiş ülkelerde patlak veren "Dünya Ekonomik Buhranı" liberalizme güvenilirliği azaltmıştı. Buhran nedeniyle sanayileşmiş ülkeler, ellerindeki sanayi mallarını satamaz hale gelmişlerdi. Az gelişmiş ülkeler ise, buhrandan tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli biçimde düşmesi şeklinde etkilendi. Türkiye o yıllarda tarım ürünleri ihracatçısı bir ülke olduğundan, ihracatı olumsuz etkilendi. Dünya ekonomik buhranı, Avrupalı ülkeleri, otarşi politikasına (kendi kendine yeterlilik ya da diğer ülke o ülkeden ne kadar mal alıyorsa, onun da diğerinden aynı değerde mal almasına dayanan ekonomik uygulama) yöneltti.
  • Lozan Antlaşması'nın 5 yıl süreyle, 1916 Osmanlı Gümrük tarifelerini bazı ülkelere uygulama zorunluluğu getirmesi, Türkiye'yi, yabancı malların istila etmesine yol açmıştı. Bu durum, emperyalizme karşı kendini daha iyi savunabilmenin tek yolunun, bir an önce devlet eliyle sanayileşmek olduğu düşüncesinin haklılığını ortaya koymuştur.
     İç Nedenler:
  • 1927'de çıkarılan "Teşvik-i Sanayi Kanunu" özel girişimcilere büyük kolaylıklar sağlamasına rağmen, özel yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Üstelik özel sektör, halkın ihtiyacı olan alanlara değil de, kendilerine daha çok kar getirecek alanlara yöneldi.
  • Devletin, Türk tarihindeki geleneksel önemi ve ağırlığı halkı birçok şeyi "Devlet'ten" bekleyen bir psikoloji içine itmişti.
  • Halk yığınlarının ilk on yılın gelişmesinden hoşnut olmaması ve bu nedenle de "Serbest Fırka'ya" yönelmesi de daha farklı bir ekonomik politika uygulamayı zorunlu hale getirecekti.
  • !930 yılının Kasım'ı ile 1931 Mart'ı arasında Atatürk, çıktığı büyük yurt gezisinde uygulanan ekonomik sistemin, coğrafi dengesizlikleri ve sosyal adaletsizlikleri gideremediğini görmüştü. Bunları sağlamak için, devletin ekonomik açıdan geri kalmış bölgelerdeki etkinliğinin bir an önce her yönden artırılmasını istedi.
  • Henüz yeterince kadroların ve kişilerin yetiştirilememiş olması; yani, "teknik bilgi yetersizliği", sanayi ve ticaretin azınlıkların elinde olması, devletin devreye girmesini gerektirmekteydi.
  • Ülkede yeterli sermaye birikiminin olmayışı büyük çaplı girişimleri önlemekteydi.Geri kalmışlıktan kurtulmak için devlet, yatırımlarda önderlik rolünü yüklenmeliydi.
    Devletçilik, aynı zamanda hallkçılık ilkesinin bir gereği olarak görülmüştür. Bu iki ilkenin uygulanması ile sosyal devlet anlayışının gerçekleştirilebileceğine inanılmıştır.
     
 Devletçiliğin Nitelikleri

    Devletçilik, CHP programına 1931'de konulmuş, 5 Şubat 1937'de de diğer ilkelerle birlikte Anayasa'da yer almıştır. Devletçiliğin temel niteliklerini kısaca şu başlıklar altında toplayabiliriz:

    1. Müdahalecidir : Atatürkçü Düşünce, az gelişmiş bir ülke için devlet müdahalesini  zorunlu olarak görmektedir. Bu müdahale, genel çıkarı korumak için de gereklidir.

    2. Plancıdır : Kalkınmada belli bir planın uygulanmasını öngörür. Yatırım ve üretimin gelişi güzel değil, genel çıkar doğrultusunda olması esastır.

    3. Gerçekçidir : Eldeki olanakların değerlendirilmesini, hayaller peşinde koşulmamasını öngörür.

    4. Eklektir (Seçmeci) : Kalkınmada, kamu ve özel kesimin birlikte yer almasını öngörür.

    5. Eşitlikçidir : Sınıf ayrımcılığının karşısındadır. Sosyal adaletin sağlanarak, sınıf çatışmalarının önüne geçilmesini öngörür.

    6. Bağımsızlıkçıdır : "Ulusal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık ile sağlanır." görüşü egemendir. Yabancı sermayeyi kendi bağımsızlık anlayışı çerçevesinde kabul eder.

    7. Açık rejimdir : Özgürlükçü ve demokratik ilkelerin yer aldığı siyasal içerik, bunu kanıtlar. Bu yönüyle, sosyalizm ve kapitalizmden ayrılır.

   8. Hümanisttir : Ekonomide insan öğesini ön planda tutar. Tüketicinin korunmasını benimser.

    9. Sömürücü değildir : Gerek iç ve gerekse dış sömürüye karşı olan Atatürkçü devletçilik anlayışı, emeğin önemine inanır. 

 İnkılapçılık

İnkılâpçılık

        

İnkılâpçılık ilkesi milletimizin sayısız özverilerle başarmış olduğu inkılâplardan doğan ve olgunlaşan prensiplere bağlı kalmak ve onları korumak esasıdır.

 

Bu ilke üzerinde Atatürk’ün çevresinde “mevcut prensiplerimizi yürütmenin yeterli olacağı” şeklinde görüşler vardı. Bu düşünceler karşısında şöyle denilebilir:

 

 “Bu  prensipler bugünün icaplarına göre milletimizin medeniyet yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır.Ancak sosyal bünye, sürekli olarak gelişme durumdadır. İlim ve teknik her an yeniliklere açıktır. İnsanların istek ve ihtiyaçları da hem maddî hem manevî olarak daima çoğalan bir şekilde gelişir. İnkılâpçılık prensibine bağlı oldukça Türk Milleti, medeniyet âleminde geri kalmama yolunu bulacaktır. Ancak bunda dikkat edilecek nokta, yurt bütünlüğümüzü ve millî menfaatlerimizi, millî benlik şuuru içinde en titiz bir itina ile korumaktır. İnkılâp hareketi, yıpranmış ve geri kalmış durumda olan kurumları sadece devirerek değil, yapıcı yeniliklere uygun ve ilerleyebilen kuruluşlar oluşturduğu zaman bir değer taşır.”

 

         Atatürk’ün deyimi ile inkılâp fert ve topluluklara gerçekçi ve hareketli bir karakter kazandırır.

         Atatürk, Cumhuriyetin ilk on beş yılı içinde çeşitli konularda çıkarılmış inkılâp kanunlarını bir bütün olarak kabul eder.

 

 Konulan inkılâp kanunları, halkımızın yararına ve bütünü için düşünülmüştür. Böyle olduğu için başarılmıştır. Oysa Osmanlı dönemindeki ıslahatlar ve inkılâplar  halka yönelik olmadığı için başarılı olamamıştır.

 

Atatürk, inkılâp yapmadan önce halkı bu inkılâp hareketine hazırlayarak millî bünyeye uyup uymadığını belirlemiştir. Bunun en güzel  örneği şapka inkılâbı öncesi Kastamonu’daki hareketidir.

BÜTÜNLEYİCİ  İLKELER

 

         1. Millî Egemenlik

        

Mustafa Kemal, kayıtsız şartsız  millî hâkimiyete dayanan bağımsız bir Türk devleti kurmayı Samsun’a çıkmadan önce plânlamış ve adım-adım hedefe ulaşmıştır. TBMM’nin açılmasına kadar millî egemenliği kurma aşamaları:

 

-Amasya Genelgesi,

-Kongreler,

-Meclis-i Mebûsanı toplamak için İstanbul Hükûmeti ile yapılan Amasya görüşmeleri,

-Meclis-i Mebûsan’ın toplanması ve Misâk-ı Millî kararlarının alınması,

-Nihayet İstanbul’un işgâlinden sonra yeni meclisin Ankara’da toplaması

         (Tablo halinde egemenliğin millete geçişi verilebilir)

 

2. Millî Bağımsızlık

        

Bağımsızlık; bir ülkenin başka bir ülke veya ülkelerin yönetimi veya denetimi altında olmaması demektir. Bağımsız Devletin özellikleri:

-Devletler arasında eşitlik söz konusudur.

-Tek yanlı işlem olmaz.

-Bir devlet başka bir devletin izni veya onayı olmadan başka devletlerle diplomatik ilişki kurabilir.

-Devletlerarası dostluklarda devletin çıkarları gözetilir.

-Bağımsız yönetim organları, hukuk sistemi ve para sistemi vardır.

-Hâkimiyet sembolleri vardır; Sancak, bayrak ve millî marş.

        

 

3. Millî Birlik ve Beraberlik, Ülke Bütünlüğü

        

Millî birlik ve beraberlik ve ülke bütünlüğü ilkesi, Atatürk milliyetçiliğinin temel unsurudur. Atatürk, Türk milletini bir bütün hâline getirmeden Millî mücâdeleyi başlatmamıştı. Bölücü akımları ve ayaklanmaları bastırdıktan sonra düşmana karşı harekete geçti.

 

Millet aynı kültüre mensup insanlardan oluşmuş ise, bu insanların barındıkları toprak onların ortak vatanı olmalıdır.

 

Vatanın bölünmezliğini Misâk-ı Millî’de açık bir şekilde görmekteyiz. Atatürk, Misâk-ı Millî sınırlarını Türk milletinin bu coğrafyadaki vatanı olarak görmüştür. Bölücü hareketlere  karşı her zaman yapıcı yaklaşarak millet ve vatan bütünlüğünü sağlamıştır.

 

 

         4.Bilimsellik ve Akılcılık

        

 Atatürk’ün “dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” sözleri ilme ne kadar önem verdiğinin en büyük göstergesidir.

 

         Atatürk, l922’de öğretmenlere hitâben yaptığı konuşmasında;  “kazanılan askerî zaferin  gerçek kurtuluş için yeterli olmadığını, milletin, siyasî, sosyal hayatında ve eğitiminde bilim ve teknik önder olmadıkça asıl kurtuluşa erişilemeyeceğini” anlatıyordu.

 

         Atatürk, bilime ve akla  değer veren bir anlayışın da öncülüğünü yapmıştır. Türk milletini medenî ve huzurlu yaşayışın sağlandığı örnek bir toplum hâline getirmenin mücâdelesini yapmıştır.

 

Atatürk, Avrupalılara bilim silâhı ile karşı konulabileceğini görmüş, Türk Tarih ve Dil kurumlarını bu maksatla kurdurmuştur.

        

5. Yurtta Sulh (Barış), Cihanda (Dünyada) Sulh (Barış)

        

Barış (sulh); insanların ve milletlerin bir arada güven içinde yaşamaları demekse Atatürk’ün başından sonuna kadar mücâdelesinin hedefi buydu. Atatürk, dünya milletler câmiasında Türk milletine yaşayacak yer bırakmamak kararında olan gâliplere karşı en başta barış mücâdelesi yaptı. Atatürk  -değil milletler içinde-  kendi içinde  de huzura, barışa ve güvene muhtaç milletini barışa kavuşturdu.

 

         Onun barış anlayışının en güzel ifâdesini milliyetçilik tarifindeki “ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde” ifâdelerinde görmekteyiz. Atatürk’ün barışçılığı; sınıf kavgasına ve ırkçılığa karşı oluşunda da ortaya çıkmaktadır.

 

         Atatürk, işgâl devletlerine, Türk milletinin hürriyet mücâdelesini anlatırken hep barışçı davrandı:

-İstanbul’un işgâlini protesto ettiği telgrafında “Bu işgâl yirminci yüzyıl uygarlık ve insanlığının kutsal saydığı bütün ilkelere indirilmiş darbedir” derken şüphesiz bu ilkelerin en büyüğü olan “barış”ı kastediyordu.

-TBMM’nin açılışının ertesi günkü konuşmasında “uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemek” ifâdeleriyle  Yeni Türk Devleti’nin izleyeceği millî, barışçı ve gerçekçi politikayı açıklıyordu.

        

Atatürk, barışın tek taraflı olmadığını, barışı korumak için her milletin ayrı-ayrı gayret göstermesi gerektiğini de belirtmekteydi.

 

6. Çağdaşlık ve Batılılaşma

        

Dünya milletleri arasında itibarlı bir yer edinmenin şartı; çağdaş uygarlık seviyesini yakalamaktır. Zamanımızda uygarlığı temsil eden Batı toplumları olduğuna göre onları yakalamak, onların kullandıkları bilimsel ve teknik metotları kullanmak gerekir. Lüks arabalara binmek, bilgisayar kullanmak, modern görünüm almak çağdaşlığın nimetlerinden  faydalanmaktır.

 

Ancak asıl çağdaşlık; o arabayı yapabilmek, yapabilecek tekniğe ulaşma çabası göstermek, bilgisayarın programlarını geliştirmek, teknolojik gelişme aracı olarak onu kullanabilmektir.

 

         Şair: “Sen asrın üstünde izin varsa benimse” aksi halde sömürülürsün.

 

7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi

        

Dünyanın en büyük komutanlarından olan Atatürk; yine dünyanın yüreği insan sevgisi ile dolu en büyük insanıydı. İstiklâl mücâdelesiyle esir milletlere ilham kaynağı olan kişi, elbette dünyanın  sevgi dolu insanı olmalıydı.

 

 Atatürk, savaşı bir amaç olarak değil; barışın sağlanmasında bir araç olarak görmekteydi;  “Şuna da inanıyorum ki, eğer devamlı barış isteniyorsa kütlelerin durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.” 

  MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASI FOTOKOPİ VERİLDİ.....

 

CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI

 

         1. Mustafa Kemal Atatürk’ün Dış Politika Esasları

 

         Gerçekçilik, millî güce dayanma ve barışçılık Atatürk’ün dış politika esaslarıdır.

 

         a. Gerçekçilik; amaçlarla araçlar arasında makul bir denge gözetmeyi, eldeki araçlarla gerçekleştirilmesine imkân olmayan hayali hedefler peşinde koşmamayı gerektirir.

 

         b. Millî güce dayanma; Atatürk, “Dış siyaset iç teşkilâtla mütenâsib olmak lâzımdır. Milletimizin güçlü, mesut ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin tamamen millî bir siyâset takip etmesi ve bu siyâsetin iç teşkilâtımıza tamamen mutabık ve müstenid olması lâzımdır.” demekte ve ona göre; Millî dış politikada asıl unsur, millî güce dayanmakla beraber, başka devletlerle dostluk ve ittifak ilişkileri kurmaya engel değildir.

 

         c.  Barışçılık; Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesiyle ifadesini bulmaktadır. Atatürk’ün barışçı dış politikası her şeye rağmen barış veya hayatî millî menfaatlerden fedakârlık pahasına da olsa barış değildir. Atatürk, barışın korunmasında “İster isen sulh ü salâh, hazır ol cenge” prensibiyle de hareket ederek askerî hazırlıklarını da yapmıştır.

  

2. Lozan’ın Bıraktığı Meselelerin Çözümü

        

         Lozan’da Türk devleti ve Türk millî varlığı milletlerarası platformda tanınmıştı. Fakat Türk vatanını paylaşmak isteyenlerle ilişkiler hemen düzelmedi. Bunun sebepleri iki taraf arasındaki güvensizlik duygusu ve Lozan’da çözümlenemeyen meselelerin çözümü sürecinde ortaya çıkan buhranlardır.

 

         Lozan’da çözüme kavuşmayan üç mesele vardı;

- İngiltere ile Musul meselesi,

- Fransa ile Borçlar ve Hatay meselesi,

- Yunanistan ile nüfus mübâdelesi meselesi.

        

         a. İngiltere ile İlişkiler ve Musul Meselesi

         Musul petrolleri, Doğu ticaret yollarının güvenliği dolayısıyla Batı devletleri ve Amerika arasında rekâbet konusu olmuştur. I.Dünya Savaşındaki gizli anlaşmalarda Fransa’ya bırakılmış. Fakat San-Remo Konferansı’nda İngiltere’nin Suriye ve Lübnan’da Fransa’yı desteklemesine karşılık İngiltere’ye bırakılmıştı.

 

         Türkiye, Lozan’da, Musul bölgesinin Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığı sırada Türklerde olduğu ve Türk çoğunluğu bulunduğu için kendisine verilmesinde ısrar etmişti. Bunun üzerine meselenin çözümü Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakılmıştı.

 

         1924 İstanbul Konferansı’nda mesele çözümlenemedi. İngiltere, meseleyi Milletler Cemiyetine götürdü. Bu arada İngiltere, Türk-Irak sınırında karışıklıklar çıkararak Türkiye’nin siyasî istikrara kavuşmamış bir ülke olduğunu Milletler Cemiyeti’ne göstermeye çalıştı. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin Hakkari’yi Türkiye’ye, Musul’u Irak’a bırakan tavsiye niteliğindeki kararını kabul etmek zorunda kaldı.

 

         İngiltere ile ilişkiler 1929’a kadar soğukluğunu korudu. Bu sürede Türkiye, Sovyet Rusya’ya yakınlaştı.

 

         b. Fransa ile İlişkiler, Suriye Sınırının Çizilmesi Borçlar ve Hatay Meselesi

         Fransa ile meseleleri;

         -Türkiye Suriye sınırının tesbiti,

         -Türkiye’deki Fransız misyoner okulları,

         -Dış borçlar meselesi,

         -Adana-Mersin demiryolu meselesi,

         -Hatay meselesi.

        

-Suriye Sınırının Tesbiti: 1921 Ankara İtilâfnâmesine göre Türkiye-Suriye sınırını kesin olarak tesbit edecek komisyon ancak l925 Eylül’ünde kurulabildi. Mesele 1926 yılında çözüldü, fakat Musul meselesinde Fransa’nın İngiltere’yi desteklemesi üzerine imzayı Musul meselesinin çözülmesinden sonra attı.

 

         -Fransız Misyoner Okulları: Türk hükûmeti yabancı okullardaki Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türk öğretmenler tarafından Türkçe olarak okutulmasını kararlaştırdı. Fransa ve Papalığın karşı çıkması netice vermedi fakat bu durum ilişkileri zayıflattı.         

         -Dış Borçlar meselesi: Osmanlı devleti en fazla Fransa’dan borç almıştı. Lozan’da, borçları ödeme şekli, borç tahvilleri sahipleri ile Türkiye arasındaki görüşmelere bırakılmıştı. Haziran 1928’de borcun mıktarı ve ödeme şekli belirlenmiş, 1929 Dünya ekonomik buhranı ardından 1933’de Türkiye’nin lehine yeni borç sözleşmesi imzalanmıştır.

 

         -Adana-Mersin Demiryolu: Türkiye Cumhuriyeti’nin kapitülasyonların kalıntılarını temizlemek amacıyla bir Fransız şirketi tarafından işletilen Adana-Mersin demiryolunu satın almak istemesi Fransa’nın tepkisine yol açtı. Fransa Misâk-ı Millî’yi ilk tanıyan itilâf devleti olmasına rağmen hâla mesele çıkartmaktaydı. Fakat Fransızlar işi fazla uzatmadan demiryolunu 1929’da Türkiye’ye devretti.

 

         Fransa ile ilişkiler meseleler çözümlendikten ve Almanya’da Naziler iktidara geçtikten sonra gelişti. Fakat Hatay meselesi ilişkileri yeniden gerdi.

        

         -Hatay Meselesi; Hatay, Ankara anlaşmasında Fransa’nın mandasındaki Suriye’ye bırakılmıştı. Fransa 1936’da Suriye’nin bağımsızlığını tanıyınca Hatay’daki yetkilerini de Suriye’ye terk etti. Fakat Türkiye bu duruma itiraz etti. Türkiye daha önce özel bir idare ile yönetilen Hatay’a da bağımsızlık verilmesini istedi. Atatürk; Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca mesele hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havâlisinin mukadderatıdır” diyerek konunun ciddiyetine değinmiştir.

 

         Mesele Milletler Cemiyetine havâle edildi ve cemiyet bölgeye ayrı bir statü vererek Sancak adı “Hatay” a dönüştürüldü. Fakat Fransız temsilcisi Hatay’daki anlaşma ve anayasanın uygulanmasına engel oldu. Halk Fransızlara karşı gösteride bulundu. Polisle halk arasında çatışma çıktı. Fransızlar da azınlıkları Türkler aleyhine kışkırtınca Türk kamuoyu galeyana geldi.

 

Milletler Cemiyeti, Türkiye’nin itirazı üzerine Hatay’da seçim yapılmasına karar verdi. Seçimi de engellemek isteyen Fransa, Avrupa’daki olayların aleyhine gelişmesi üzerine yumuşadı. Çünkü Fransa’nın, Berlin-Roma  mihverinin ağırlığını arttırdığı bir sırada Doğu Akdeniz’de stratejik bir önemi olan ve Boğazların kuvvetli bekçisi bulunan Türkiye’ye ihtiyacı artmıştı.

 

1938 seçimlerinden  sonra Hatay Cumhuriyeti kuruldu. 1939 Martından itibaren Avrupa’daki olayların savaşa doğru gitmesi karşısında Fransa, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti.

 

Böylece 1939 Temmuz’unda Hatay Türkiye’ye katılarak Atatürk’ün çabaları ile olgunlaşan mesele, ölümünden sonra çözüme kavuştu  ve Misak-ı Millî’nin gerçekleşmesi  yolunda atılan  son adım oldu.   

        

         c.Türk-Yunan Münâsebetleri ve Nüfus Değişimi

        

Lozan Konferansı’nda Türkiye’de kalan Rumlarla, Yunanistan’da kalan Türklerin değişimi kararlaştırılmıştı. Yunanlıların amacı İstanbul’da mümkün olduğu kadar Rum bırakmaktı.

 

Haziran 1930 anlaşması ile yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türklerinin hepsi “etabli-yerleşmiş” sayılarak yerlerinde bırakıldı. Arkasından iki ülkenin azınlıklarına ait mallar konusunda da düzenleme yapıldı.

 

         Bu anlaşma, iki ülkeyi birbirine yakınlaştırdı. Başbakanlık seviyesinde karşılıklı ziyaretler yapıldı. 1954 yılındaki Kıbrıs meselesine kadar Türk-Yunan münâsebetleri iyi havada devam etti.

 

3. Montreux Boğazlar Sözleşmesi

        

Lozan’a göre; Boğazlar bölgesi ve Marmara adaları askersiz hale getirilmişti. Türkiye’nin geçiş üzerinde denetimi yoktu. Kollektif güvenlik alanında Milletler Cemiyeti etkili olacak ve silahsızlanma gerçekleşecekti.

 

Japonya’nın, Mançurya’ya saldırısı karşısında Cemiyetin bir şey yapamaması Türkiye’yi harekete geçirdi. Almanya’nın 1934’den itibaren silahlanmaya başlaması, İtalya’nın, Habeşistan’a saldırması ve son olarak Almanya’nın Ren’e asker yerleştirmesi üzerine Türkiye, Boğazlar Sözleşmesini imzalamış ülkelere nota verdi.

 

Anlaşmaların hiçe sayıldığı bir sırada Türkiye’nin barışçı isteklerine ilk olumlu cevap İngiltere’den geldi. Sovyetlere karşı Akdeniz’de kuvvetli bir Türkiye İngiltere için gerekli idi.

 

         İtalya haricindeki devletler Türkiye’nin isteğini kabul etti. 22 Haziran 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalanarak Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenliği kabul edildi.

 

         Sözleşme Türk-İngiliz yakınlaşmasını sağlarken, Türk-Sovyet ilişkilerinde de soğuk bir dönemin başlangıcı oldu.

 II. Dünya Savaşı öncesi Türkiye, askerî yönden zayıf  Sovyetler yerine, özellikle denizlerde üstün İngiltere’ye kaymıştır. Buna rağmen Türkiye,Almanya ile de sıkı ticârî ilişkide bulunmuş, Sovyetlere de tamamen sırt çevirmemiştir.

 

 

         MİLLETLERARASI BİRLİKLER

 

         1930’lu yıllarda II. Dünya Savaşı öncesinde devletler, ortak tehlike karşısında birlik olma gereği duymuşlardır. Lozan’da halledilemeyen konuların bir-bir çözüme kavuşması Türkiye’nin devletlerle ilişkilerini geliştirmesini sağlayacak güven ortamını oluşturmuştur.

 

Türkiye, Atatürk’ün son yıllarında bir yandan uzlaşma politikası güderken tehlikeleri de iyi sezmiş ve tedbirlerini alma yoluna gitmiştir. Özellikle Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin ciddiyetini ve dünya barışı konusundaki samimiyetini göstermiştir. 

 

1929 Dünya ekonomik buhranı ardından milletlerarası münâsebetlerde  1931 yılından itibaren buhran dönemi başlamıştır.

 

Türkiye, Lozan’da halledemediği Misâk-ı Millî çerçevesinde birçok konu kalmasına rağmen Revizyonist Avrupa devletlerinin yaptığı gibi  bu buhranlardan faydalanma yoluna gitmemiştir. Dünya barışının ve güvenliğinin savunucusu olarak anti-revizyonist politika izlemiştir. 1936’dan itibaren İtalya’nın Doğu Akdeniz’de çıkardığı tehlike karşısında hem Batı devletleriyle hem de komşularıyla işbirliğine girmiştir.

 

         Türkiye’nin milletlerarası işbirliğine ve ortak barış çabalarına katılması, 1928 Silahsızlanma konferansı çalışmalarına Rusya’nın katkısıyla davetle başlamıştır.

 

-Türkiye’nin 1928 çalışmalarında, 1932 silahsızlanma konferansında savaşı kanun dışı ilân eden Briand-Kellog paktındaki olumlu davranışları dünyanın dikkatini çekmiştir.

-1930 yılında Fransa’nın, Avrupa birliği projesine diğer devletler Türkiye’nin de davet edilmesi konusunda görüş bildirmişlerdir.

         -Türkiye’nin milletlerarası işbirliğine katılmasında en önemli gelişme 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye olmasıdır.

        

1. Milletler Cemiyetine Giriş

        

Milletler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı’ndan gâlip olarak çıkan büyük devletlerin önderliğinde Versailles sisteminin sürekliliğini sağlamak amacıyla kurulmuştu.  Sovyet Rusya gibi Türkiye de Milletler Cemiyetine bir süre güvenle bakamadı. Bunun sebepleri:

 

 -İngiltere’nin egemen durumda olması,

 -Türkiye’nin bu dönemde Batı karşısında Sovyetlere dayanması idi. 1930 yılından itibaren Türkiye’nin dış ilişkileri yeni bir görüntü almaya başlayınca Milletler Cemiyeti ile de ilgilendi.

 

         Türkiye, Atatürk’ün direktifi çerçevesinde Milletler Cemiyeti’ne kendisi başvurarak değil; örgüt tarafından davet edilerek girmek istiyordu. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 6 Temmuz 1932’de İspanya’nın önerisiyle Türkiye’yi üyeliğe davete karar verdi. Türkiye 18 Temmuz’da oybirliği ile üye oldu.

 

         2. Balkan Antantı

        

Türkiye’nin Milletler Cemiyetine üye olduğu sıralarda Balkan devletleri arasında da yakınlaşma başladı.

 

1930 yılında Balkan Antantı fikri ortaya atılmış; ticaret, sanayi, zıraat, denizcilik, turistik, hukukî ve siyâsî teşekküller ortaya çıkmıştır.

 

1933 yılında Almanya’da Nazi Partisinin iktidara geçmesi üzerine Türkiye ile Yunanistan pakt imzaladı. Türk-Yunan paktı Romanya’yı harekete geçirdi. Bu anlaşmalara Bulgaristan’ın sert tepkisi ve İtalya’nın Arnavutluk’taki kontrolünün kendisi için tehlike oluşturması Yugoslavya’nın da birliğe katılmasını sağladı.

 

         İkili anlaşmaların hepsinin eksenini Türkiye oluşturmaktaydı. Bu anlaşmaların hepsi aynı amaca yönelik olduğundan dört devlet (Türkiye-Yunanistan-Romanya ve Yugoslavya) Şubat 1934’de tek bir anlaşma ile birbirlerine bağlandı. Bu anlaşmaya göre;  taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti ve birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devleti ile birlikte bir siyâsî harekette bulunmamayı taahhüt ediyorlardı.

 

         Anlaşmanın ortaya çıkmasında nasıl baş rolü Türkiye oynadıysa sonuna kadar da uyan Türkiye olmuştur.

 

         1936’dan itibaren buhranların şiddetlenmesi, Berlin-Roma mihverinin ağırlık kazanmaya başlaması Balkan Antantı’nı zayıflattı. En son 1939 yılının olayları  antantı parçalayacaktır. 1940’da son toplantısını yapan Balkan Antantı, savaşın Balkanları da içine almasından dolayı bir daha toplanamamıştır.

 

         3. Akdeniz Paktı

        

İtalya’nın, Habeşistan’a saldırması karşısında Milletler Cemiyeti’nin barışı koruma tedbirlerine Türkiye samimi destek vermişti. İtalya zorlama tedbirlerine katılan bütün devletlere -bu arada Türkiye’ye de- protesto notası gönderdi.

 

İtalya’nın sert tutumu İngiltere’yi harekete geçirdi. Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye,  İtalya’nın saldırısı karşısında  kendilerinin yardımına geleceğine dair İngiltere’den Ocak 1936’da garanti  aldı.  Bu üç devlet de İngiltere’ye garanti verdi.

 

İtalya’nın Akdeniz’de doğurduğu tehlike dolayısıyla ortaya çıkan bu karşılıklı garantiler sistemine Akdeniz Paktı denir.

 

Bu anlaşma; Türkiye’nin İngiltere ile olan münâsebetlerinde bir dönüm noktası olmuştur. 1939’da bu yakınlaşma ittifakla kuvvetlendirilmiştir.

 

         Bu yakınlaşma İtalya’yı sinirlendirdi. Türkiye, İtalya ile de münâsebetlerini düzeltmek istediğinden İngiltere’ye verdiği  garanti durumuna tek taraflı son verdi.

 

İtalya ile münâsebetler 1937’de iyileşmeye devam etti. Bunda İngiltere ile İtalya arasındaki anlaşmanın da rolü vardı.

 

Türkiye, İspanya iç savaşı sırasında Akdeniz’deki denizaltı korsanlığı meselesinin ele alındığı Eylül l937’deki Nyon Konferansına katıldı. Bu Türkiye’nin  İtalya ve Almanya karşısında İngiltere’yi desteklediği manâsına gelmekteydi. Bu durum II. Dünya Savaşı öncesi Türkiye’nin yönünü belirlemiştir.       

        

4. Sadabat  Paktı

        

Doğu Akdeniz’deki İtalyan tehlikesi, Türkiye’yi,  İngiltere’ye bağlanmaya götürürken, öte yandan Orta Doğu devletleriyle de birtakım savunma tedbirleri almaya yöneltmiştir. 

 

İtalya’nın sömürgecilik isteklerinin toplandığı alanlar olarak Asya ve Afrika’yı göstermesi  Türkiye ve komşularını tedirgin etti. İtalya’nın Habeşistan’a yerleşmesiyle Arap yarımadası ve daha yukarıdaki memleketler de tehdit altına giriyordu. Bu durumu başta Türkiye olmak üzere diğer Orta Doğu devletleri de görmüştü.

 

Balkanlar üzerindeki Bulgar ve İtalyan tehlikesi Balkan Antantını oluşturmuştu. Şimdi de Orta Doğu için bir savunma sistemi kurmak gerekiyordu.

Türkiye, İran, Afganistan ve Irak kendi aralarındaki anlaşmazlıkların bazılarını çözerek, bazılarını da geri plâna iterek Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabat sarayında paktı imzaladı.