TARHAN BİN UZLUG EL-FARABİ 879 - 950

Ebu Nasır Muhammed bin Muhammed bin Tarhan
bin Uzlug El-Farabi (879-950) (batıda
Alpharabus), Sır-ı Derya’da Faraba şehrinde doğdu. Aristo’nun derin bilgiç
çalışmacısı,
matematikçi ve doktor olarak ün kazandı. Aristo’nun ve yeni platoncuların
çalışmalarının
Suriye’li çevirmen ve yorumcularıyla daha yakından tanışmak için Bağdat, Şam,
Harran ve
Halep’i ziyaret etti.
Yakın ve ortadoğunun ilerici düşünürleri, Aristo’ya büyük bir saygı ile
davrandılar.
El-Farabi, gerçek Aristo’yu tanıdı ve felsefenin gelişme yolunu aristotelesçilik
tarafına çevirmeyi amaç edindi. Onun çeşitli yorumcular tarafından ileri sürülen
mistik
katmanlardan Yunan düşünürlerin öğretisini serbest bırakmayı başardığını
söylemek
gerekir. Ona henüz hayattayken ortadoğuda “İkinci Aristo” adını vermeleri bir
tesadüf
değildir.
El-Farabi’nin mirası son derece büyük ve çeşitliydi. O zamanlar tanınmış
bütün
bilimadamlarının yanısıra ahlâk, politika, psikoloji, doğa ve müziği öğrendi.
Ama ilk
sırada felsefe ve özellikle mantık vardı. Onun mantık alanındaki çalışmaları,
kendisine
yakındoğunun bütün ülkelerinde geniş bir ün kazandırdı.
El-Farabi, henüz bazılarını tanıdığımız doğa bilimleri ve felsefe tarihi
alanında
yaklaşık 100 eser yazdı. Felsefi çalışmalarının önemli bir kısmı, Aristo
felsefesinin
öğrenimiyle bağlantılıdır. Yeni platoncu Porfiri’nin “İsagog”unun yorumu da ona
aittir.
Bütün bu çalışmalar, El-Farabi’nin dikkatini Platon ve yeni platoncuların
idealizmine
değil, Aristo’nun ansiklopedik mirasına ayırmasıyla oluşur.
Ama El-Farabi’nin hareketleri, yalnızca yorumla sınırlanmadı; çok sayıda
orijinal
çalışmalar da yaptı. En ünlüsü, onun öğretisinin bütün özünü kısa bir biçimde
anlatan
“Aklın İnci Tanesi” adlı küçük tezidir. Platon’un devlet hakkındaki
çalışmalarını
etkisiz kılmayan “Namuslu Şehrin Yerlilerinin Görüşleri” adlı tezi de büyük ilgi
uyandırır. Bunda yazar, devletin oluşumu ve sosyal eşitsizliğin nedenleri gibi
önemli
sorulara cevap vermeye çalışır.
“Cevher”, “Zaman”, “Boşluk”, “Platon ve Aristo Felsefesinin Tekliği” tezleri
de ona
aittir. “Galenos’a Karşı” ve “İon İelopeneski’ye Karşı” adlı eserlerinde Galenos
ve
İon’u eleştirerek ve Aristo’yu savundu.
El-Farabi, “Gökyüzünün Hareketi” adlı çalışmasını ve psikoloji alanında “Ruh
Hakkında”, “Ruhun Gücü Hakkında”, “Çokluk ve Teklik Hakkında”, “Akıl ve Bilinç”
tezlerini de yazdı. Bu eserlerin bir kısmı Latince’ye çevrildi ve XVII. yy.a
kadar
geldi. El-Farabi, yakındoğuda ünlü olan müzik eserleri de verdi.
El-Farabi’nin felsefi görüşlerinin analizi için, onun biliminin bölümlerini
incelemek
gerekir. El-Farabi şöyle yazar : “Bütün bilimlerin başı olarak eşyalara isim
veren, yani
cevher kazandıran dilbiliminin olduğunu iddia ediyorum. İkinci bilim gramerdir :
O,
belirtilen eşyalara nasıl isim verileceğini, konuşma ve sözün nasıl oluşacağını,
cevher
durumunun ve bu sonuçtan çıkan aksanın nasıl ifade edileceğini öğretir. Üçüncü
bilim
mantıktır : O, mantık figürlerine göre bilinmeyeni bilmemiz ve neyin gerçek,
neyin yalan
olduğunu anlamamız sayesinde onlardan yargı çıkarmak için hikâye cümlelerinin
nasıl
kullanılacağını öğretir. Dördüncü bilim şiirdir.” Sonra El-Farabi öğretim
bilimlerini
sayar :
“Sayı bilimleri (teorik ve pratik), Geometri, Seyir bilimi, Astroloji,
Ağırlık
bilimi, Beşinci bilim, fiziksel cisimler ve olayların (fiziksel cisimler gök,
toprak ve
onların arasında bitkiler ve hayvanlardır) bilimi olan fiziktir. Onda doğal
ahengini
sürdüren 7 kısım vardır : Gök, toprak, ölüm, mineraller, bitkiler, hayvanlar ve
ruh.
Altıncı bilim, üç kısımdan oluşan metafiziktir :
Gerçek eşyalarla oluşan gerçek dünyanın incelenmesi, Özel teorik bilimlerde
kanıt
prensiplerinin incelenmesi, Cisimden oluşmayan ve cisimde son bulmayan gerçek
nesnelerin
incelenmesi.
Yedinci bilim, çeşitli hareket tiplerini ve insan isteklerinin hareketlerini,
hareketi oluşturan ve gelenekleri kullanan belirli amaçları inceleyen devlet
bilimidir.
Bu bilim iki kısımdan oluşur : Mutluluğun belirlenmesi, Karakter özelliklerinin,
hayat
ve hareket yapısının belirlenmesi.
Sekizinci bilim Müslümanlık hakkı ve dokuzuncu bilim de ilahiyattır.”
El-Farabi’nin ileri sürdüğü bilimlerin sınıflandırılması, Aristo’nun
incelediği
tarzın aynısıdır. Aristo’nun bilim sınıflandırmasını güçlü bir şekilde
destekleyen El-
Farabi, tarihi duruma göre Müslümanlık ve ilahiyat bilimlerini içine alır. Bu,
en
şiddetli fikir savaşı halini alanların çevresinde felsefi problemler içinde,
Yunan
okullarında doğa bilimleri örneğinde temelde çözümlenen, yakın ve ortadoğu
ülkelerinde
de İslâm dinine göre çözümlenen tek ve genel problem olmasıyla açıklanır.
Filozoflar, o zamanlar Allah’ın doğayı, nitelikleri ve onun hayat ilişkisi
hakkında
sert bir şekilde tartışıyorlardı. El-Farabi, bu konuda hangi durumu tutuyordu?
El-Farabi, her varlığı iki tipe ayırmıştır. Şöyle yazar : “Varlıklar, iki
tipten
oluşur. Birinci tipe, varlıkları gereksiz olmayan özden çıkan maddeler aittir.
Bu tip
maddeler «olası gerçek» adını alırlar. Diğer tipe, daima ve gerekli varlıkları
ortaya
çıkan özden oluşan maddeler aittir. Bu tip maddeler «gerekli gerçek» adını
alır.” Olası
gerçek nedir?
El-Farabi, var olmak için neden olması gerektiğini; eğer bir şey var
olacaksa,
kesinlikle diğerinin yardımıyla olacağını söyler. Işık, gerçekte sadece güneş
olduğunda
var olur. O, güneş varsa var olabilir, ama kendi doğasında gerekli varlık olmaz.
Eğer
güneş varsa, o zaman ışık kesinlikle var olur. Bu olası varlık, birinci nedenin
varlığını gösterir, zira olası maddeler sürekli zorunluluğa, yani birinci
varlığa gelir.
Demek ki olası maddelerin amacı, sanki uzak değilmiş de, ona varlık verene
gerekliymiş
gibidir. Çünkü maddeler, kendi kendine varlık veremez; onlar için sürekli onlara
varlık
veren kesin bir varlık olmalıdır.
El-Farabi mutlak varlıktan ne anlıyordu? Filozof şöyle cevap verir :
“Doğasıyla
belirtilen varlık, eğer var olmayan olarak farzedilirse, bu soyuttur. Onun
varlığı, onun
dışında olamaz. O, maddelerin varlığı için birinci neden olur.”
El-Farabi, mutlak varlıktan soyut varlık, yani nedensiz varlık, her tür
eksiklikten
özgür, en değerli ve en eski varlık, her tür madde ve biçimden bağımsız olarak
tanımladığı Allah’ı anlıyordu. “O, sentezle olmaz. Allah tektir ve O’nun ortağı
yoktur.
Eğer tek olmasaydı, o zaman diğerleri hayatın mükemmelliğinde ona benzerlerdi;
ama bu
mümkün değil; O, bir yönden farklıdır. Bu bakımdan onlardan her biri diğerinden
farklıdır, onların varlığının parçasını oluşturur, öyle ki onlarda genel olan
diğerinde
özeldir. O zaman parça (sentez) birliği olurdu, bu da imkânsızdır. Allah sadece
olur,
onu belirlemek (sınırlamak) mümkün değildir, zira belirleme sentezdir.” Allah,
El-
Farabi’ye göre yarattığı dünyadan uzaktır. El-Farabi, Aristo’nun, Allah’ın kendi
varlığı
dışında kalan ayrıntılarını bilmediği düşüncesini benimsedi.
Bu şekilde felsefenin genel sorununu ideolojik ve teolojik ruh içinde çözen
El-
Farabi, sonradan çözümünü ilk baştaki kararında değişiklik yapan ve idealist
karardan
ayrılan, teolojik katmanlar kütlesi arasında materyalist fikirlerini
gerçekleştiren
kayıtlar ve yorumlarla donattı.
El-Farabi, bütün hayat sistemini Yunanistan’ın eski filozoflarının
benimsediği
teoriye uygun olarak kurar. Hayat, birbirini tamamlayan, yıldızların
gösterdiğinden daha
uzak karesel biçimli gökyüzünün bileşimidir. Geri kalan gök yüzlerinden her
biri,
gezegenlerden birini içine alır. Dünyanın sekiz gökyüzünün hepsi merkezindedir.
El-
Farabi, bu sisteme hareketsiz yıldızların gökyüzünde yayılan gökyüzünü ekledi ve
ona ilk
gökyüzü dedi. Aristo, göğün hareket nedeninin Tanrı olduğunu söylüyordu. “Her
gökyüzü
akla, her hareketsiz gezegen de akıllı ruha sahiptir.”
El-Farabi, gök yüzlerinin hepsini, onların hareket etmesini düzenleyen bir
ruhu
olduğunu sanıyordu. Bu ruhlar, gücünü göğün aklından alır, zira bütün akıllar,
güçlerini
hareketin ilk uyarıcısından alırlar. El-Farabi şöyle der : “Daha gökyüzünün ve
yıldızların hareketinde herhangi bir rol oynamayan onuncu hareket bilinci
vardır.
Hareket bilinci, ayın yörüngesinde bulunan, yani varlık ve yokluk dünyasının
yörüngesinde olan dünya anlamına gelir. Bu bilinç bir taraftan dünya ruhlarının
varlık
nedeni, diğer taraftan dört temel elementin (yani suyun, havanın, ateşin ve
toprağın)
gökyüzü yardımıyla varlık nedeni olur. Gökyüzünün hareketinden ve onlardan
birinin
diğeriyle ilişkisinden çeşitli oranlarda ve karakter bakımından çeşitli
hareketlerle
karışan dört element ve sonuçta beden oluşur. Dört elementten oluşan beden, onun
tarafından hareket yeteneği veren sıcak ve soğuk gücüne, bir de onun tarafından
hareketi
kavrama yeteneği veren nemlilik ve kuruluk gücüne sahiptir.”
El-Farabi’ye göre bütün beden, ilk madde ve biçimden oluşur. Biçimin temeli,
biçimi
taşıması için yaratılan maddedir. Madde, değişim ve gelişimi içinde ilk nedenden
bağımsız ve sonsuzdur. Burada El-Farabi, Aristo’nun ebedi dünya teorisini
izlemiştir.
Ama İslâm dogmasının sınırlarını aşmamak için, Aristo’nun dünyanın ebediliği
teorisini,
dünyanın yaratılması dini öğretisiyle uzlaştırmayı denemiştir.
El-Farabi’ye göre dünya, gerekli bir sıra halinde basamaklar yoluyla biçim ve
maddenin oluştuğu ilahi bir yerdir. El-Farabi, Tanrı’yı doğanın kendi kendine,
onun
süreçlerinin ise karakter bakımından doğal olduğunun altını çizerek ilk nedenden
dünya
yapısı olarak farzeder. Maddenin, biçiminin değişmesine rağmen sürekli bir
temeli
olduğunu söyler.
Bu şekilde El-Farabi’nin felsefesinin başlangıç prensipleri, doğa olaylarının
açıklanmasında acıyı ve Tanrı’nın mutlak kudretini dogmatik olarak örnek
göstermekten
ileri gitmeyen İslâm skolastiğine karşı yönelmiştir.
Dünya, El-Farabi’ye göre maddi cisimlerden oluşur : Ateş, su, toprak ve
onlarla aynı
türden buhar, alev, taşlar ve onlarla aynı tür cisimler, bitkiler, hayvanlar.
Akıldan
yoksun ve akıllı canlılara doğal cisimler adını verir.
El-Farabi’ye göre ilk elementlerin çeşitli karışımları, evreni biçimlendirir.
El-
Farabi şöyle der : “Bu şekilde gök cisimlerinin hareketi, bu oluşumların
birbirine
etkisiyle birleşir ve bu birleşimden büyük diğer karışımların ve birleşimlerin
çokluğu
ortaya çıkar. Bu karışımların her tipinde çok sayıda bireysel cisim oluşur. Gök
alanı
altında bulunan doğal cisimlerin varlığının nedenleri bunlardır.”
El-Farabi, bütün doğa olaylarını, doğa kanunlarından yola çıkarak açıklamaya
çalışır.
Şöyle yazar : “Bütün gök cisimleri, özellikle harekete geçmeleri sayesinde genel
bir
doğaya sahiptirler.”
Bilimadamı, bütün doğa olaylarının nedenlerini gök cisimlerinin yer
değiştirmelerinde
arayan astrologları eleştirir. Sanki bazı yıldızların mutluluk, diğerlerinin de
mutsuzluk getirdiği düşüncesini yanlış sayar. Gökyüzünün doğası her yerde
ayrıdır. Onun
fikrine göre sadece astronomi ve matematik gerçek bilgiler verir. El-Farabi,
Aristo’nun
“Ahlâk” eserinin yorumunda en yüksek yararın, sadece bizim dünyamızda olduğunu
yazar.
El-Farabi’nin akıl öğretisi büyük ilgi çeker. “Akla Dair” adlı tezinde,
ilahiyatın
rasyonalist ruhunun oluşumu olarak insan aklını inceler. “Ruh sadece o zamana
kadar
ihtimal durumunda olan harekete yönelir, sonuncu ise gerçeğin varlığında oluşur.
İhtimalin gerçeğe bağımlılığı, insan aklının özünü karakterize eder.” Bu durum,
El-
Farabi’yi faal insan aklını insanın sağlıklı düşünceye sahip olması ve aklını
iyiyi
kötüden ayırmak için kullanmasına göre kavramaya götürür.
El-Farabi şöyle yazar : “Eğer insan, teorik düşünce yeteneğinin sonucuyla
mutluluğu
kavrasaydı, önüne belli bir amaç koyar, hırsı doğuran gücünün etkisi altında ve
düşünce
yeteneğinin sonucuyla, tasavvur ve duygu gücünün sonucuyla yeterlilik için
gerekeni
yapar, sonra da hırsı doğuran, gücünü yöneten organlarının sonucuyla bu
hareketleri
gerçekleştirdi. O zaman insanın bütün hareketleri erdemli, ve harikulâde
olacaktır.”
El-Farabi, kavrama teorisi sorunlarıyla da uğraşıyordu. Bilimin, dünyayı
kavrama
aracı görevi yaptığını söyler. Bilimleri, teorik ve pratik olarak ayırır. Teorik
olanlar
mantık, doğa bilimleri, metafizik; pratik olanlar da ahlâk ve politikadır. Bilim
üç
temel elementi içerir : Tam konu, inanılır gerçekler ve kanıt. Bunlar, üç
kaynağa
sahiptir : Duyu, akıl organları ve akıl olgunluğu. Duyu ve akıl organları
yardımıyla
dolaysız bir kavramaya erişilir. Akıl olgunluğu ise, cisimlerin temelini
korumaya imkân
verir. Onun fikrine göre gerçek bilim, akıl olgunluğunda kurulur.
El-Farabi, mantıkta gerçeği yalandan ayırmak için gereken silahı gördü.
Mantık
öğrenimini bu nedenle son derece değerli sayıyordu. “Mantık, aklın temelidir;
çünkü
inanç yolunda gider ve hatalardan sakınır. Mantık, sentaksın dile ait olduğu
gibi akla
aittir.”
Mantık, El-Farabi’ye göre gerçekle ilişkisine bağlı olarak iki kısma ayrılır.
Birinci
kısım kavrama ve belirleme teorisini içerir, ikinci ise hüküm, sonuç ve kanıt
teorisidir.
Gerçek hükümler için temel olmak üzere bilimadamı, belirli bir durumdan sonuç
ve
kanıt süreci yoluyla geçmenin gerekli olduğunu söyler. Mantığın amacı, kanıtları
öğrenmektir; çünkü kanıt, gerekli bilgiye ulaştırır. El-Farabi, “kanıt
teorisinde gerçek
için bilime doğru yolu gösteren mantığın metodolojisi” der.
El-Farabi, mantığın en yüksek prensibi olarak karşıtlık kanununu
gösteriyordu. Bu
kanuna göre her durumun adalet ve gerekliliğinin ve aynı zamanda karşıt
adaletsizlik ve
imkânsızlığının bir algılama parçasında açık olduğunu söyler. El-Farabi’ye göre
“tek ve
aynı madde var olmaz ve tek aynı zamanda var olmaz”. Sonraki bütün bilimlerin
öğrenimi
ve doğru düşünmesine yardım eden bilim olarak mantığa ve bu arada felsefeye
bakış, o
dönem için cesur ve ilerici sayılırdı.
El-Farabi’nin kavrayış teorisiyle ruh öğretisi psikolojisi, sarsılmaz olarak
birbirine bağlıdır. Düşünürün açık materyalist durumları, idealist ve teolojik
görüşleriyle birleşir.
Ruh hakkındaki fikirlerinde El-Farabi, idealist ve materyalist bakış açısına,
bilimsel ve dini olarak sorunların çözümüne tercih yaparak doğrudan karşıt
fikirleri
birleştirir. Gökyüzü ve dünya, El-Farabi’ye göre çeşitli ruhlara sahiptir.
Yıldızlardan
her biri, kendi ruhuna sahiptir. Ayrıca ruh; hayvanlara, bitkilere ve insana
özgüdür.
İnsan ruhunu belirleyen El-Farabi şöyle yazar : “İnsan, bütün hayvanlardan
farklı
özellikleriyle ayrılır; çünkü onda gücü ortaya çıkaran, madde organları yoluyla
hareket
eden bir ruh ve bunun dışında madde organları olmadan hareket eden bir güç
vardır; bu
güç akıldır. Yukarıda belirtilen güçlere, onlardan her biri için görev gücü olan
beslenme, büyüme ve çoğalma gücü dahildir. Kavrama güçlerine dış güçler ve iç
duygu,
özellikle hayâl gücü, tahmin gücü, hafıza gücü, düşünce gücü ve vücudu harekete
geçiren
hareket güçleri, ihtiras ve nefret dahildir. Saydığımız bu güçlerden her biri
belli bir
organ yardımıyla hareket eder, aksi takdirde iş olmaz. Bu güçlerden biri bile
maddeden
ayrı gerçekleşmez”.
Burada El-Farabi, ruhun kavrama ve gelişimini maddenin hareketiyle
şartlandıran
materyalist bir pozisyondadır. İlk olarak ruhu ve önceki bedeni ortaya
koyduğunda,
Platon’un da bu konuda yazdığını sanarak Platon’un ruh öğretisine karşı çıkar.
El-Farabi
şöyle yazar : “Ruh, Platon’un iddia ettiği gibi bedenden önce oluşmaz.”
Platon’un
öğretisine karşı eski düşünürlerden Stoy, Zenon, Hrizip’in bilindiği gibi ruhun
bedeni
sevmediğini ve öbür dünyada bir yerde doğana kadar haberi olmadığını, aynı
zamanda
bedenle doğduğunu saydıklarını ileri sürer. Bu nedenle El-Farabi, ruhun iki
duruma sahip
olamayacağını ve bir bedenden diğerine geçemeyeceğini düşünür. El-Farabi şöyle
yazar :
“Ruh, ruhun geçiş öğretisi taraftarlarının desteklediği gibi bir bedenden
diğerine
geçemez.”
El-Farabi’nin ruh öğretisinin belirli durumu, ölümden sonra ruhun kaderi
sorunudur.
Bu sorun, ortaçağ döneminde en keskin sorundu; onun çevresinde sert tartışmalar
yürütülmüştür. Bu soruna felsefi yaklaşım ve İslâm’ın dogmatik hedefleri
arasında
manevra yapan El-Farabi, idealizm ve materyalizm arasında tereddüt etti. Ancak
sonuçta
bu konuda materyalist pozisyonda kaldı.
Bu konuda büyük Arap ortaçağ düşünürleri İbn-i Tufeyl ve İbn-i Rüşd’ün
söyledikleri
en değerlileri olmaktadır.
İbn-i Tufeyl “Hayy ibn-i Yekzan”ın önsözünde şöyle der : “Ebu Nasır’ın bize
ulaşan
yazıların büyük kısmı mantık hakkında; felsefeye değinen eserlerinde şüpheli
yerleri
çok. «Mükemmel Topluluk» eserinde kötülerin ruhunun daima ölümünden sonra sonsuz
karanlıklarda olacağını iddia ediyor; sonra açıkça politikada onların kurulduğu
ve var
olmayan duruma geçtiğini, sadece iyi ve mükemmel ruhların ebedi olduğunu
gösteriyor.
Ahlâk yorumunda insan mutluluğunun bazı tasvirlerini verir, sadece bu hayatta ve
bu
yerleşimde gösterir; sonra bundan dolayı daha birkaç söz ve düşünceler ekler :
«Bundan
bahseden bütün diğerleri, eskilerin uydurmalarıdır». Daha sonra iğrenç fikirleri
ve
sözde kavrama gücüyle olan ve ona felsefeyi üstün tutan, maddeye erişen, bize
gereksiz
şeyler verenleri destekleyen egemenliği gösterir.”
İbn-i Rüşd “Materyalist Bilinç ve Gerçek Bilinçle Bağlantısı” adlı tezinde,
El-
Farabi’nin ruhun ölümsüzlüğü reddettiğini ve insanın azami mutluluğa teorik
bilimi bilme
ve anlama yardımıyla erişebileceğini yazar. Ancak insanın maddeden ayrı öz
olmasını
savunan her şey, masal tipinden daha fazla bir şey değildir.
Bu şekilde El-Farabi’ye göre ruh, vücudun önünde meydana gelmez, onunla aynı
zamanda
ortaya çıkar ve yok olur.
El-Farabi’nin öğretisinin önemli bir kısmı da, onun, ruhun maddenin gelişim
düzeyine
karşılıklı bağımlılığı düşüncesidir. Ona göre hayatın ilk aşamalarında madde,
ruhun
bitkisel ve hayvansal daha az mükemmel biçimlerinin taşıyıcısıdır. Sadece
maddenin
gelişiminin sonraki aşamalarında akıllı ruhun taşıyıcısı olur. El-Farabi’ye göre
akıllı
ruh, sadece insana özgüdür. İnsan, hayvanlardan ayrı olarak ayırıcı niteliklere
sahiptir; onda ruh vardır, ondan da vücut organları yardımıyla hareketi
oluşturan güç
çıkar. Ama El-Farabi, insanda vücut organları yardımıyla hareket edenden daha
fazla
hiçbir şey olmadığını, bu gücün de akıl olduğunu söyler.
Aristo’dan sora El-Farabi, akıl gücünün iki kısmı olduğunu söyler : “İnsanın
bilgiye
hakim olabilmesi yoluyla teorik ve insanın meslek ve zanaatlara hakim olması
yoluyla
pratik akıl gücü.” Bu şekilde akıllı ruhun temel fonksiyonu, El-Farabi’ye göre
dünya
anlayışı olur. Ancak insanın aklı, organların duyguları göstermesinin temelinde
maddeyi
kavrar ve kendi içeriğini tamamlar.
El-Farabi, insanın bütün hareketlerinin akıl ve yapıcı aktif faaliyetle
yönetildiğini
söyler. Bu nedenle ne cenneti ne de cehennemi kabul eder. İnsanı hareketiyle
bağlayan
bilimadamı, inancın temel durumlarını şüphe altına koydu ve doğa bilimlerine,
felsefeye
hakettiği yeri verdi. El-Farabi, inancı bilgiden ayırmadan insan sürecinin
mümkün
olmadığını sezdi. Yalnız bu, onun bilimsel bilgileri ve insanın biçimlenmesinde
felsefeyi önceden sezerek çağdaşlarından daha yüksekte olduğunu gösterir.
Diğer eski filozoflar gibi El-Farabi de, felsefeyi beşeri bilimlerin bütün
taraflarını kuşatan tek bir bilim sanıyordu. Bu nedenle ahlâk ve politika
kitaplarında
mantık, psikoloji, metafizik ve fizik bölümlerine rastlanır. Ama bundan açıkça
görülüyor
ki politik öğreti hakim durumdadır. El-Farabi’nin temel eserleri “Namuslu Şehrin
Yerlilerinin Görüşleri” adlı tezi, “Politikaya Dair”, “Devlet politikası”,
“Mutluluğa
Erişme” ve “Mutluluğa İnananlara Yol Gösteren” adlı tezidir.
El-Farabi, ahlâk alanında birçok eser yazdı; fakat bunların çoğu kayboldu.
Onun
dediğine göre, mantığın insan anlayış prensiplerini açıklamasına uygun olarak
ahlâk,
insan hareketinin temel kurallarına sahip olmalıdır. Teologlardan ayrı olarak
El-Farabi,
sadece insan aklının neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verdiğini iddia eder.
Bilimadamı, insan aklının önemli yeteneklerinden biri olarak önseziden söz
eder. Ama
doğru bir şekilde önceden sezmek için, öncelikle bilimsel bilgilere sahip olmak
gerektiğine, çünkü kehanetin doğuştan bir hediye ve mistik içgüdü olmadığına
dikkat
çeker.
El-Farabi, ahlâkın başlıca amacı olarak Platon’un cumhuriyetinde anladığı
mutluluğa
erişme yolunu öğrenmek sayıyordu. “Mutluluğa İnananlara Yol Gösteren” adlı tezi
de,
mutluluğun insan isteklerinin son amacı olduğunu yazar. İnsanın heveslendiği her
şey iyi
ve azami derecede mükemmeldir. Mutluluk, yüksek bir yarara sahiptir; insan ne
kadar bu
yarara erişmek isterse (özündeki güçte), bu mutluluk da o kadar tam olacaktır.
El-Farabi, insan hareketlerinde ne övgü ne de sitem görevi yapan bir sistemin
bulunduğunu söyler. Mutluluk denen şeye, iyi ve övülecek hareketler yaparak
erişilebilir. İnsan iyi harekette özgürdür. Bu, yeteneğe dönüşebilen potansiyel
bir
ayırıcı niteliktir.
El-Farabi, övülecek huyların ve ayıplamaya değer huyların kazanıldığını
pratikte
öğretir. İnsanda övülecek huylar olmayabilir, ama onları alışkanlık yardımıyla
taşıma
durumundadır. İyi hareket orta derecede bir harekettir, zira ruha ve vücuda
ölçüsüzce
zarar verir. Ama orta derecede hareket bilgisine nasıl ulaşılır?
El-Farabi “hareketin zamanını, hareketin yerini hesaba katmak, hareketi
gerçekleştiren kişiliği, onun amaçlarını, niyetini dikkate almak, bütün bu
şartlarla
birleşimde araç ve hareketi kullanmak” gerektiğini söyler. Övülecek hareketleri
gerçekleştirmeye uygun en önemli spesifik nitelikler, sert bir kararlılık ve
doğru
belirlemedir. Doğru belirleme, insanın algılayabileceği bilgiyi verir.
Algılayabilirlik
iki kategoriye ayrılır :
Kendi doğasında algılanabilir, ama gerçekleşmez; örneğin dünyanın sadece
Allah
tarafından yaratıldığı,
Algılanabilir ve gerçekleşebilir; örneğin aileye itaatın iyi olduğunun
bilinmesi.
Bu iki bilgi tipi (teorik ve pratik), insanın mutluluğa erişmesi yoluyla
felsefeyi
oluşturur.
“Mutluluğa Erişme” kitabında El-Farabi, insan davranışlarının dört
kategorisinden söz
eder : Teorik yeterlilik, entellektüel yeterlilik, ahlâki yeterlilik ve pratik
uğraşı.
El-Farabi, en baştan beri insana gelen, onun nasıl ve nereden aldığını
hissetmediği ve
bilmediği şeyler arasındaki bilgiye teorik yeterlilik der. Bunlar ilk bilgiler,
yani
algının ilk temelidir. Ama onların içinde düşünme, araştırma ve öğrenme yoluyla
oluşan
bilgiler de vardır. Bu son bilgilerin temeli mantık olur.
Bütün varlıkların çok çeşitliliğinin temelinde, El-Farabi’ye göre sayı ve
ölçü
kategorisini kapsayan öğretici bilimi öğrenen ölçü ve sayılar yatar. Buna seyir
bilimleri, hareketli kütleler, gök cisimleri, müzik, ağırlıklı uyum yeteneği
bilimleri
yakındır. Ondan sonra fizik, yani maddeleri oluşturan, cisme özgü, dünyadan ve
eşyadan
ibaret, çeşitli cisimlerde yerleşen cisim bilimi yer alır. Bir de iki bilim
arasında
orta derecede bilim vardır : Fizik ve metafizik; bunlar ruhu, aklı ve algıyı
inceler.
El-Farabi’ye göre insan, başka insanın yardımı olmadan, yalnızlık içinde
bütün
mükemmelliklere erişemez; insan, diğer insanlarla komşuluğa ve birliğe gerek
duyar. El-
Farabi, insanı beşeri ve toplumsal bir canlı olarak tanımlar.
El-Farabi, asıl amaçlar içinde en yararlı olanları inceleme imkânı veren
şeylere
entellektüel meziyetler diyordu. Entellektüel devlet meziyeti, temel kanunları
belirlemeye yetenekli olmaya en yakındır. Entellektüel meziyetler, teorik
meziyetlerden
ayrılmaz. Ahlâki meziyetler, iyiye heves amacına sahip olan şeyleri içerir. Bu
meziyetler, entellektüel meziyetlerden sonra oluşur.
Pratik meziyetler ve pratik bilimlerde kastedilen, El-Farabi’nin düşüncesine
göre ona
iki yolla gelebilir : Onlardan biri inandırıcı düşünceler ve uyarıcı
düşüncelerde son
bulur; ikinci yol ise zorlama yoludur.“Namuslu
Şehrin Yerlilerinin Görüşleri” ve “Devlet Politikası” eserlerinde El-Farabi,
ortaçağ yakın ve ortadoğusunda ilk olarak felsefe yardımıyla sosyal
karşıtlıkların
kemirdiği feodal toplumun politik ve ahlâki durumunu düşünmeye çalışır.
İnsanların son
amacı olarak namuslu işler yardımıyla mutluluk meziyetini sayıyordu. Ama namuslu
insan,
diğer insanlarla ortak olmadan yalnızlık içinde oluşamaz. Diğer insanlarla heves
ettiği
ilişkide bulunması, her insanın doğuştan özelliği olur. Her insan, bu
mükemmelliğe
erişmek için diğer insanların komşuluğuna ve onlarla birliğe gerek duyar. Bu
nedenle
insan, onun karşılıklı işbirliğiyle birleşen özel ve doğal özelliklerini
oluşturması
için mükemmelliğe erişebilir.
El-Farabi şöyle der : “Her insanın kendi varlığı ve en yüksek mükemmelliğe
erişmesi
için yalnızlığına neden olmayacak ve isteklerini denediği toplumdan ayrı olarak
ona
erişen her insanın topluluğunda gerek duyduğu erişme için pek çok şeye gerek
duyar. Bu
bakımdan her insan diğeriyle ilişkisi bakımından tam olarak böyle bir
durumdadır. İşte
bu nedenle onun varlığı için gerekli payı herkesin diğerine verdiği, insanların
birbirine yardım birliği yoluyla insan doğasında ayırdığı mükemmelliğe
erişebilir. Bu,
toplumun bütün üyelerinin faaliyeti toplu olarak onlardan her birine varlığa ve
mükkemmelliğe erişmesi için gerekli her şeyi verir. İşte bu nedenle insan
bireyleri
çoğaldılar ve yerleşim bölgeleri oluşturdular. Sonuçta insan toplumları ortaya
çıktı.
Bazıları tam bir toplum, diğerleri ise tam olmayan toplumları oluşturur. Bu
bakımdan
tüm toplumlar üç tipten oluşur : Büyük, orta ve küçük.” Bu şekilde insanların
birliği
bütün değil, orta olur. Hayatta, mutluluğun oluşmasından mükemmelliğe erişme
amacı
oluşur.
El-Farabi, insan toplumlarının birbirinden ayrılabileceğini anlamıştır.
Onların
arasında tam ve tam olmayanlar vardır. Tam toplumların üçü bilinir : Büyük, orta
ve
küçük. Büyük toplum, “toprağa yerleşen bütün insanların toplumunun bütünü”, orta
toplum
“herhangi bir halktan oluşan toplum”, küçük toplum ise “herhangi bir halkın
yerleştiği
yerlerde herhangi bir şehrin yerlilerinden oluşan toplum”dur.
El-Farabi, o dönemde kabul edilen insanların idealist hayat çeşitliliği
yorumundan
uzaklaşmaya çalıştı. “Devlet Politikası”nda halkın iki doğal gruba ayrıldığını
yazar :
“Doğal kurallar ve doğal özellikler, bir üçüncü şey de dildir”. Doğal kural ve
özellikler, onun fikrine göre, halklarda herhangi bir coğrafi çevrenin etkisi
altında
ortaya çıkar. El-Farabi’nin bu düşünceleri, bilindiği gibi El-Farabi’nin güçlü
etkisi
altında olan filozof ve sosyolog İbn-i Haldun tarafından derinleştirilerek
geliştirildi.
Toplumsal birliklerin çeşitli tiplerini ve halklar arasındaki çeşitliliği
inceleyen
El-Farabi, toplum yapısını da ayrıntılı olarak temellendirir. Toplum, ona göre
namuslu
ve namussuz olarak ayrılan çeşitli gruplardan oluşur. En iyi grup, namuslu
şehirdir
(gruplar “şehir” olarak adlandırılmaktadır).
El-Farabi, hayat biçimini ve çağdaş toplumun çeşitli sosyal tabakalarının
hareketlerini ayrıntılı olarak analiz eder. Onun düşüncesine göre namuslu şehir
olan
sosyal feodal devlet yapısı yönünde sempatisi vardır. Ancak tedbirli bir düşünür
olarak, çağdaş devlet yapısının içinde emek yığınlarının yaşadığı bağımsız şehre
bağlı
olduğunu anlıyordu.
Değişim şehrinin sakinleri, kâr ve zenginlik için birlik amacındadır. Onlar,
bu
zenginlikten başka bir şey için yararlanmazlar; ama zenginlik, kendi kendine
hayatlarının amacı olur. El-Farabi, bu şehirde yağma ve hile olmadan
davranılmadığını
niteler. Şehrin sakinleri tüccarlar, tefeciler ve satıcılardır. Bunlar üretim
işiyle
uğraşmazlar, dolaylı üreticilerin emek ürününün alım ve satımını yaparak
yaşarlar.
El-Farabi’nin eleştiriye uğrattığı şehirler içine “alçaklık ve mutsuzluk”
şehirleri
de dahildir. “Alçaklık ve mutsuzluk şehrinin sakinlerinin yerine duygu ve hayâl
güçlerini harekete geçiren zevklere ve neşe uyandırmaya heveslendikleri ve bütün
tip ve
oluşumlarında eğlenceyle teselli buldukları insanlar olduğunu yazar.
El-Farabi, parazit hayat biçimi getiren, sarhoşluk, işsizlik ve zevklere
teslim olan
feodal toplum temsilcilerinin kusurlarını ortaya çıkarır. El-Farabi’nin
sempatisi,
“gerekli şehir” yönündedir. O, bu şehrin sakinlerine acımasına rağmen onları,
gerekli
ve gereksiz şeylerden kurtarmanın köklü yollarını gösterememiştir.
Çağdaş toplumun tabakalarını ayıplayan El-Farabi, “yönetim hırsı olan şehirde
onların okuması, yemesi, ün kazanması, söz ve işle yabancıların ve diğerlerinin
önünde
görkem ve parıltıya erişmesi için birbirine yardım etmeye hevesli sakinlerin
şehri
olduğu”nu, onların “bunu yapmaya çalıştıkları ölçüde bu başarıya erişecekleri”ni
yazar.
Hakimiyetsever şehir, diğerlerinin onlara boyun eğmesi, onların ise hiçkimseye
boyun
eğmemesine heveslenen şehirdir; onların gücü, sadece zaferi elde edecek
mutluluğa
erişmeye yönelmiştir. Şehvetperest şehir, sakinlerinin hepsinin istediklerini
özgürce
yapabildiği, ihtiraslarını hiçbir şeyle frenlemedikleri şehirdir. Cahil
şehirlerin
efendileri, bu şehirler gibidir. Hepsi şehri yönetme işini, kendi tutku ve
eğilimlerinden memnuniyet duymak için yaparlar. Cahil şehirlerin sakinlerinin
uğraşıları, onların hayatının amacı olarak incelenebilir ve bizi yükseğe çıkaran
her
şeyi oluşturur.
El-Farabi; yolunu sapıtmış, doğru yoldan çıkan şehre karşı gelir. “Yolunu
sapıtmış
şehir, bu hayattan sonra mutluluk olacağına inanan şehirdir. Ama onun
düşüncelerinin
değiştiğini, onun şimdi büyük ve üstün güçlü Allah’a, ikinci oluşumlara ve din
için
görev yapmayan, bütün eşyaların biçimine de benzer olarak kabul edilmeyen ayıp
düşüncelerin hareket halindeki aklına sahiptir.”
Yolunu sapıtmış şehrin sakinlerinden söz eden El-Farabi, mistik sufizm
felsefesinin
temsilcilerini dikkate alır. Sufistleri yargılar ve faaliyetin entellektüel
anlayışını,
sosyal hayata aktif katılımı insanın yüksek mükemmelliği sayar, aynı zamanda
insan
hayatının öldürme zevki ve kendine mistik eziyet yoluyla Tanrı’ya kavuşmak için
“vücut
hapishane”sinden ruhu özgür bırakmak düşüncelerini görmüştür.
Gördüğümüz gibi El-Farabi, çağdaş toplumun yapısını ve devletin yayılması
için
tanrısal irade kullanımı amacıyla değil, kendi alçak ihtiraslarını kullanmak
için
hakimiyetini kullanan halk tabakalarına umut bağlayan bütün sorumluluğu akıllıca
analiz
eder. Ama yetersizlikleri eleştirirken, asla feodal düzene karşı çıkmaz.
Tersine,
feodal düzeni güçlendirmek için yol araştırır.
El-Farabi, kendi politik teorisinde dönemin sert sorunlarını, her şeyden önce
de
toplum devlet ilişkisi sorununu ele alarak çözdü. Bu teorinin hareket
kategorisi, bütün
insanlarda aynı derecede yayılmış, yapısal aitliklerinden bağımsız tanrısal
oluşum olan
genel faydadır. Genel faydanın yayılması, devlet egemenliği ve kanun düzeninin
amacı
olur. İnsan isteklerinin yerel ve sosyal yapısı için devleti örgüt olarak
ayırarak
belirleyen bilimadamı, sadece bu örgütün oluşumunu ve gelişim düzeylerini değil,
insan
faydasına erişmenin sosyal yollarını da öğrenmeyi gerekli sayıyordu.
El-Farabi’ye göre insan yararının yayılışı, namuslu şehrin varlığına esas
olarak
bağlıdır. Böyle devlette insanın hareketi, İslâmi emir ve dogma çerçevesiyle
sınırlanmaz. Burada yaratıcı aktiflik, maddelerin var olan durumu ve gelecek
olaylar
olarak herhangi bir zaman anlamaya imkân veren basiret ve sezgiye sahip bilimsel
anlayış okutulur. Ancak El-Farabi, insanın sadece anlayış, zekâ ve ahlâk
keskinleştirmesi için gerekenlere erişemeyeceğini iddia eder. El-Farabi’ye göre
diğer
insanlarla birlik ve karşılıklı ilişki içinde gereken toplumsal öz insandır. El-Farabi,
ortaçağ döneminde Aristo’nun toplumsal öz olarak insan düşüncesini yeniden
kurmuştur.
El-Farabi, her iyi şeye, gerçekten isteğe ve özgür seçime göre erişildiğini
söyler.
İlgi ve isteklerini birleştiren insanlar dürüst şehri oluştururlar. İnsanların
birleştiği şehrin gerçek mutluluğu elde etmek için karşılıklı yardıma sahip
olduğunu,
insanların mutluluğa erişme amacıyla birbirine yardım ettiği toplumun da dürüst
şehir
ve dürüst bir topluma sahip olduğunu yazar. Mutluluğa erişme amacıyla yardım
eden bütün
şehrin insanları, dürüst bir halka sahiptir. Bu şekilde bütün dünya, eğer
halklar, onun
nüfusu mutluluğa erişmek için birbirine yardım ederse dürüst kalacaktır.
Bununla beraber El-Farabi, feodal hiyerarşik merdivenin herhangi bir
basamağında
bulunan toplumun üyesi olan insanı ortaya koyar. Hiyerarşik merdivenin çeşitli
basamaklarında bulunan toplum üyelerini düşünür; çünkü bu, onlar arasındaki
karşılıklı
ilişki ve karşılıklı bağlantıyı düzenleyen belli bir düzen ve sistemin tek
oluşumuna
erişmek için gereklidir.
Dürüst devletten söz eden El-Farabi, devleti, Platon gibi tek bir merkezden
yönetilen bütünlük içinde her organa özgü spesifik fonksiyonların olduğu insan
vücuduna
benzetir. “Dürüst şehrin yaşama özünün varlığını korumak ve onu daha bütün
yapmak için
birbirine bütün organların yardım ettiği çağdaş sağlıklı bir vücuda benzer.
Vücut
organları, doğayı ve yetenekleri bakımından birbirine üstün olarak aralarında
ayrılırlar (başlıca organ olan kalp ve görev bakımından kendisine yakın
organlardan
oluşur). Bunların her biri, doğasından belli bir yetenek verilmiş başlıca organ
ve
diğer organların tek amacıyla uygun faaliyetini gerçekleştiren bir yardım ve
belli bir
yetenekle verilir. Hiçbir şeyin yönetmediği başlıca organla bağlantılı olan
organların
amaçlarına uygun hareket edenlerin yardımıyla bu organlar, ikinci düzeyde olur,
bir de
ikinci düzeyde bulunan organların amacına uygun kendi görevini yapan organlara
varıncaya kadar gerçekleştirir, ama soyut olarak hiçbir şeyi yönetmez. Şehir
birliğinin
üyeleri, birbirleri arasında kendi durumuna göre üstün doğaları bakımından
ayrılırlar.”
El-Farabi’ye göre dürüst şehirde, feodal hiyerarşik merdivenin çeşitli
üyelerinin
bulunduğu emir altında olan bölümler vardır. “Şehirde belli bir insanın ve düzey
bakımından bu bölüme yakın diğer insanların bölümü olduğunu, kendi durumu ve
yeteneklerine göre hepsinin başlıca amacını takip eden hareketleri
gerçekleştirdiği”ni
yazar. “Onlar, ilk düzeyde bulunurlar. Bunların daha altında, ilk amaca uygun
hareket
eden ve ikinci düzeyde uğraşan diğer insanlar vardır. Sonra bu şekilde son amaca
uygun
hareket eden insanlar gerekir. Bu son amaca göre hareket eden ve görev yapanlara
kadar
şehir birliğinin çeşitli üyeleri düzene göre yerleşir, ama görev yapamazlar.
Onlar alt
düzeyde ilgilenirler ve en alt durumun insanları olurlar.”
El-Farabi, insan organizmasının faaliyetine kıyasla hiyerarşik merdivenin
şemasını
kurar. Halkı, kalbin hareketine kapanılmaz derecede bağlı, devletin başı olarak
anladığı yönetimde tamamlanan temel fonksiyonu olan organlara benzetir.
El-Farabi, sadece toplumda insanlar arasındaki eşitsizliği görmekle kalmıyor,
bir de
onu eleştiriyordu. Bu bakımdan bilgili yöneticinin yardımıyla dürüst devlette
bütün
insanların, toplumsal durumlarına bağlılıkları dışında kendi mutluluklarını
bulabileceklerini, zira bu devletin düşünce ve anlayışa istekli insanlar
tarafından
yönetileceklerini seziyordu. Bilge idareci ve bilge insanların yokluğunu, devlet
için
en büyük yoksulluk sayıyordu.
Dürüst devletin oluşumuna, her şeyden önce yetenekli, akıllı, iradeli müşfik
bir
bilimadamı olarak inanıyordu. Dürüst şehrin lideri, onun fikrine göre “doğadan
ayrı
olarak ona söylenen her şeyin söylenenleri dikkate alarak işler yolundaymış gibi
anlamayı ve ortaya koymayı; hafızasında hiçbir şeyi unutmadan anladığı, gördüğü,
duyduğu ve kavradığı her şeyi iyice korumayı; aklıyla her şeyin en küçük
ayrıntısını
farkederek, bu işaretin öğretinin ve anlayışın sevgiyi kabul etmeyi gösterdiğini
hızla
benimseyen, öğretimde yorulmadan, bu emekle birleşen bunu kolayca kavrayan,
gerçeği,
adaleti ve onun savaşçılarını sevme, ona erişen yalandan nefret etme,
adaletsizlik ve
onların adil olma üzerinden ilerlediği tiranlarden nefret eden, ama maymun
iştahlı
olmayan ve adaletin kişileri önünde ısrar etmeyen, inatçı olmayan, ama her tür
adaletsizlik ve alçaklığın önünde tamamen azimli olma, korku ve cesaretsizliği
bilmeyen, cesur ve önemli olmayı gerekli sayan bir yeteneği olan kişidir.”
Dürüst devlet ve bilgili yönetici teorisinin idealist temeli vardı. Bu, erken
ortaçağ döneminin sosyolojik ve ahlâki düşüncesinde ileri bir adımdı. El-Farabi,
bu
düşüncelerin oluşmasına engel olan her şeyi eleştiriyordu. Asgari gelişmenin
bilimsel
ve felsefi bilimlere değer vermeyen nezaket, hırs, açgözlülük ve zorbalığın
hakim
olduğu devlete erişme olduğunu söylüyordu. Filozof, hırsla toplumun ruhsal
gücünü
yıkan, insanların hırs ve yağmacılığında temellenen kendi devletini kuran feodal
yöneticilerin despotluğuna karşı çıktı. Böyle bir devlet, onun fikrine göre
cahil kaba,
namussuz insanların hırsı yoluyla yönetir. Onlar sadece zenginlik, hakimiyet ve
zevke
değer verirler. Dini düşünceler yoluyla böyle insanlar geri kalan halk üzerinde
egemenlik kurmayı denerler. Adaletin yıkıldığı namussuz devlette tiran kurulur,
bilimler ve felsefi bilimler söner, obskurantizm kaçınılmaz olarak zafer
kazanır.
Namussuz devletten söz eden El-Farabi, ortaçağ döneminde ilk olarak Abbasi
halifesinin sosyal karşıtlığını gösterdi ve onları teorik olarak açıklamayı
denedi. El-
Farabi, kötünün eninde sonunda ezileceğine ve dünyada iyi başlangıçların galip
olacağına inanıyordu. Onun sosyal fikirleri, oldukça ilerici ve insancıldır.
Feodal
zulüm ve savaş döneminde toplum fikirlerini hırs olmadan ve bütün dünya halkları
arasındaki barışçıl ve dostça ilişkilerin fikirlerini cesurca ileri sürdü.
Bilimadamı olarak El-Farabi, gerçekten sosyal fikrine erişmek için doğru yolu
bulamadı. Ama İslâmi dönemde yeni sosyal fikrin ileri sürülmesi oldukça cesur ve
ilericiydi. Bu nedenle fikirler, doğu halklarının felsefi düşüncesinin
gelişimine,
ayrıca İbn-i Sina, İbn-i Bacce, İbn-i Rüşd, Nizami ve İbn-i Haldun’un dünya
görüşünün
biçimlenmesine büyük etki etti.