TÜRKİYE'NİN
DIŞ POLİTİKASI VE DIŞ İLİŞKİLERİ (*)
Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. y.y. boyunca izlediği
dış politika, genellikle büyük devletler arasındaki çıkar çatışmalarından
ve dengelerden yararlanmak esasına dayanıyordu. Büyük devletlerin Osmanlı
İmparatorluğu üzerinde çok sıkı kontrol etkileri vardı. Ekonomik ve mali
yönden Batılıların kontrolünde olan imparatorluk, siyasi yönden de onların
etkileri altında idi. Bir yabancı devletin, elçisinin Osmanlı Devlet adamlarını
azarladığı, hatta Dışişleri gibi önemli bakanların atanması ve görevlerinden
alınmasında söz sahibi oldukları sık sık görülen bir durumdu. Uzun bir süre
İngiliz himayesinde varlığını sürdüren ve dış politikasını da buna göre
ayarlayan Osmanlı Devleti, İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğü
politikasından ayrılması üzerine, Alman himayesine ve etkisine girdi. Alman
etkisi Osmanlı Devleti'nin dış politikasını da değiştirdi. Birinci Dünya
Savaşı'na da bu etkiyle girildi. Hatta Türk Orduları'nın önemli kısmının
komutası Alman subaylara bırakıldı. Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Hıristiyan azınlıklar ise ayrı bir konu idi. Büyük Avrupa devletleri bu
konuda Osmanlı İmparatorluğu'nun sık sık içişlerine karışıyorlardı. Azınlıkların
bu sebeple Türklerden aynalıklı hakları bulunuyordu.
Osmanlı Devleti, devlet ideolojisi olarak, İslamcılık,
Osmanlıcılık, Türkçülük (Turancılık) gibi programları uygulamış,
sonunda her üçü de etkisiz olmuştu. Yalnız Türkçülük akımı Birinci
Dünya Savaşı sonunda Turancılık etkisinden kurtulabilmişti. Birinci Dünya
Savaşı'na, bağımsızlık isteği ile giren İmparatorluk savaşta yenilip
Mondros Ateşkesi ile teslim oldu. Padişah ve Hükümet tam anlamıyla
teslimiyetçi ve özellikle İngiliz isteklerine uygun bir politika izlemeye başladılar.
Ulusal olmayan bu politika ümmi ve Hanedan çıkarlarına dönüktü. Oysa İtilâf
Devletleri Ocak 1919'dan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nu nasıl paylaşacaklarını
görüşmeye başlamışlardı. Mayıs 1919'dan itibaren de paylaşma, yağmaya
dönüştü. Buna karşılık Osmanlı Devlet adamları ve Padişah, her
isteneni yerine getiren, kaderini İngiltere'nin eline terk eden bir politika içinde
idi. Osmanlı Devleti'nin bu politikasının dışında, ülkenin kurtuluşu için
başka politikalar da oluşmuştu. Amerikan mandası isteyenler ve yöresel
kurtuluş çaresi arayanlar. Bunların izlediği politikanın esasını da yine
Osmanlı İmparatorluğu ve Padişah kavramları oluşturuyordu.
Bu durum karşısında M. Kemal Paşa Anadolu'ya çıktığında
bütün bu politikaların dışında, yeni inanç ve programa dayanan bir
politikanın esaslarını ortaya koydu. M.Kemal bu politikanın esaslarını
"Hakikat-ı
halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş,
ömrü tamam olmuştu... Osmanlı Devleti onun bağımsızlığı, Padişahı,
Halife, hükümet, bunlar hepsi kavramı kalmamış bir takım anlamsız sözlerden
ibaretti... O halde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu vaziyet
karşısında bir tek karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız
şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak." sözleriyle ortaya açıkça koydu. Görülüyor ki Atatürk'ün
politikasının esasını tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak düşünce
ve eylemi oluşturuyordu. Amasya Genelgesi ile ulusal bağımsızlık ve ulusal
egemenlik düşünceleri açıklanmış, Erzurum, Sivas Kongreleri ile ilan
edilmiş ve B.M.M.'nin açılışı ile meşru bir temelde somutlaştı. Yeni
Turk Devleti tam bağımsızlık ilkesini esas alırken, Misak-ı Milli ile de sınırlarını
gerçekçi bir biçimde çizdi. Ulusal sınırlar içinde tam bağımsız bir
devlet kurulması için, ulusal ilkelerden ödün vermeden savaşa başlandı ve
dış ilişkiler kuruldu.
1921 yılı Türkiye'nin cephelerde ve dış
politikada büyük başarılar elde ettiği bir yıl oldu. I. ve II. İnönü
Savaşları ve Sakarya Savaşı'nın kazanılması dış politikada çok olumlu
sonuçlar verdi. Sovyetler Türkiye ile Moskova Antlaşması'nı, Fransa da
Ankara Antlaşması'nı imzalayarak Türkiye'yi resmen tanıdılar. Türkiye'nin
dış ilişkilerinde izlediği politika tam ulusal bağımsızlık idi. Bu
politikanın esaslarını Atatürk şu sözleri ile açıklıyordu:
"Biz hayat ve
bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız bunun için canımızı veririz."
"Ulusal sınırlarımız
içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı sürdürmek
ulusun ve ülkenin gerçek mutluluğuna, kalkınmasına çalışmak... Gelişigüzel
büyük hayaller peşinde ulusu uğraştırmamak, harcamamak... Uygarlık dünyasından
insanca karşılık ve dostluk görmeyi beklemek..." Atatürk'ün İstiklal Savaşı'nda kurduğu
bu ulusal politika bencil değildir. Bütün mazlum uluslar için idi. Atatürk'ün
Erzurum Kongresi sırasındaki "Anadolu
bu savunmasıyla yalnız kendi hayatına ait görevi yerine getirmiyor, belki bütün
doğuya yönelik saldırılara set çekiyor..."sözleri bunu belirtmektedir.
Türkiye'nin dış ilişkileri de tam bağımsızlık,
karşılıklı haklara saygı,iç işlerine karışmamak ve karıştırmamak, bu
esaslar içinde komşularıyla ve bütün dünya ile iyi ilişkiler kurmak
esasları ile belirlendi.
T.B.M.M-SOVYET
RUSYA İLİŞKİLERİ
Sovyetler Birliği'nin Türkiye'ye
ilgisi, T.B.M.M.'nin kurulmasından çok daha önce başlamıştı. Sovyetler
gizli anlaşmaları ilan ederek Türkiye konusunda Çarlık Rusya'sının
politikasını gütmediklerini belirtmek istemişlerdi. Anadolu'da M. Kemal Paşa
önderliğinde başlayan Ulusal Mücadele Sovyetler tarafından iyi karşılanmıştı.
Türkiye, emperyalizme karşı Ulusal
Bağımsızlık Savaşı
verirken, Sovyetler de İtilaf Devletleri'nce desteklenen karşı devrimci güçlerle
ve Polonya ile savaşıyordu. Bu bakımdan her iki ülke de aynı düşmana karşı
savaştıkları için birbirlerini doğal müttefiki olarak görüyorlardı. Türkiye'nin
bağımsızlık savaşının Sovyetler Birliği'nin kendi çıkarları açısından
çok büyük önemi vardı. Çünkü Mondros Ateşkesi'nden sonra İngiltere İstanbul'a,
Boğazlara, Kafkasya'ya, Afganistan'a egemen olarak Sovyetleri güneyden kuşatmıştı.
Ayrıca İngilre Batı Anadolu'yu Yunanistan'a vererek, Ege Denizi'ne egemen güçlü
bir Yunanistan ve Doğu Anadolu'da da İngiltere'nin güdümünde bir Ermenistan
ve Kürdistan kurmak, böylece Sovyetleri sıkıştırmak istiyordu. Aynca
Kafkasya'da İngiltere'nin kurduğu bağımsız devletler (Ermenistan, Gürcistan,
Azerbeycan) aracılığı ile Sovyetler Bakü petrollerinden de yoksun bırakılmıştı.
İşte Sovyetler Boğazlar ve Anadolu'ya sahip dost veya hiç değilse kendisine
düşman olmayan bir Türkiye'nin varlığını kendi çıkarları açısından
yararlı görüyordu. Kafkasya'da kurulan baraj ancak Türkiye ile işbirliği
yapılarak yıkılabilirdi. Ayrıca Sovyetler Birliği, Türkiye'nin
emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı yapmasının, Türkiye'nin
Sovyetleşebileceğini, böylece bütün islam dünyasının da kazanılabileceğini
düşünerek umutlanıyorlar ve Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nı sevinçle
karşılıyorlardı. Bakü de yapılan III. Enternasyonal'in kararları da
Sovyetler'in bütün Müslüman uluslar üzerinde etkili olması için Türkiye'yi
desteklemesine başka bir nedendi. Sovyetler Birliği, Türkiye'nin emperyalizme
karşı bağımsızlık savaşını kazanmasının, bütün sömürgelere örnek
olabileceğini ve sömürgelerin de ayaklanması sonucu, buraları sömüren
Avrupa ülkelerinin fakirleşerek, kapitalizmin çökeceğini düşünüyorlardı.
Görülüyor ki Sovyetler Birliği'nin Turkiye'yi desteklemesi için kendisi açısından
büyük çıkarları bulunuyordu.
Türkiye, İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya,
A.B.D.) ile savaş durumunda idi. Toprakları İtilaf Devletleri'nin orduları
ve Yunan Orduları tarafından işgal edilmişti.Bu bakımdan Türkiye'nin
Avrupa'dan yardım alması söz konusu olmadığı gibi, onlarla savaş
durumundaydı.
Dışişleri Bakanı Muhtar Bey Meclis'te yaptığı
konuşmada, "Ankara
Ulusal Hükümeti'nin, gereksinim duyduğu dış dayanağı, batıda bulmasının
olanağı yoktur. Hariciye Vekili olmak sıfatı ile resmen ve alenen beyan
ediyorum ki, şimdiye kadar batıda bize sağlam bir dayanak olacak ve ümit
verecek hiçbir kesin değişiklik vaki değildir. Buna rağmen, Hükümetimiz
mutlaka ve mutlaka bu büyük mücadelede kendisine yardımcı olarak büyük
bir dış kuvvete dayanmak zorundadır.", sözleriyle Türkiye'nin doğal olarak Sovyetler
Birliği ile anlaşması gereğini belirtiyordu. Ancak bir yardım söz konusu
ise bunun ilkeleri de açıkça belirtilmeliydi. M. Kemal, Meclis'te Sovyet yardımı
sözkonusu olduğunda, dış yardımın ulusal bağımsızlık ilkelerimize aykırı
olmaması gerektiğini ortaya koymuştu. Ulusal geleneklerimizden ve bağımsızlığımızdan
ödün vermemek koşuluyla dıştan gelen her yardımın kabul edileceğini
belirten M. Kemal'in tezi hiç kuşkusuz Sovyetlerin niyetine ters düşüyordu.
M. Kemal daha Amasya Genelgesi'nin ilan edildiği tarihte Sovyetlerle iyi ilişkiler
kurulmasının önemini görmüş, fakat Sovyetler'in Türkiye'yi Bolşevikleştirmek
isteklerini sezdiği için, ulusal bağımsızlık ilkesine ters düşen bu
istekleri çok dikkatli bir şekilde engellemişti. Erzurum, Sivas, Kongreleri
ve Misak-ı Milli kararları ile Türkiye'nin tezi açıkça belirince Sovyetler
bundan hoşlanmadılar.
T.B.M.M.'nin kurulduğu tarihte Türkiye, büyük
tehdike içinde idi. Özellikle dış yardım konusu ağırlık kazanmıştı.
Yukarda belirttiğimiz gibi M. Kemal dış yardım konusunda ulusal bağımsızlık
ilkesinin dışına kesinlikle çıkılmamasını ortaya koydu. Meclis'in açılmasından
üç gün sonra 26 Nisan 1920'de M. Kemal, Lenin'e bir mektup yazarak, asker ve
siyasi bir ittifak yapılarak batı emperyalizmine karşı, birlikte mücadele
edilmesini, ayrıca "Bolşevikler" Gürcistan'a askeri harekat yaparak İngilizleri
buradan çıkarmaya çalışırlarsa, Türkiye Hükümeti'nin de emperyalist
Ermeni Hükümeti üzerine askeri harekat yapmayı kabul ettiğini, başlangıç
olarak 5.000.000 altın ve askeri silah, cephane, malzemenin gönderilmesini
istedi. 1920 yılı başında Sovyetler ile yardım antlaşması için "Türkiye
Ulusal Kuvvetleri'nin Temsilcisi" olarak gönderilen Halil Paşa'ya Sovyetler Birliği, yardım karşılığında
"Bitlis, Van,
Muş vilayetlerinin Ermenistan'a verilmesini"
şart koşmuşlardı. Bu arada, yazılan mektubun yanıtı beklenmeden Bekir
Sami Bey başkanlığında bir heyet 11 Mayıs 1920'de Sovyetler Birliği'ne
gitmek üzere hareket etti. Fakat Sovyetlerdeki iç savaS ve ulaşım güçlükleri
yüzünden heyet Moskova'ya ancak 19 Temmuz'da varabildi. Bu heyetin 11 Mayıs'ta
hareket ettiği gün B.M.M.'nde Lenin'in bir mektubu okundu. Lenin mektubunda
Ermeni haklarından söz ediyordu. M. Kemal'in 26 Nisan tarihli mektutuna ise
Sovyetler'in Çiçerin imzası ile (tarih 2 Haziran) yanıtl ancak 15 Haziran'da
geldi. Çiçerin mektubunda Ermenilerin yerlerine dönmesi ve bundan sonra
"Türk
Ermanistan'ında, Kürdistan'da, Lazistan'da, Batum'da plebisit (halk oylaması)
yapılmasını"
istiyor ve yardımı bu şarta bağlıyordu. Garülüyor ki dostluk ilişkileri
ve yardım isteği ile başvurulan Sovyetlerin, Türkiye'yi Sovyetleştirmek
isteklerinden başka, Ermenilerin geri dönmesini sağlayıp, Doğu Anadolu'yu
Ermenistan'a vermek, Türkiye'yi parçalamak ve bunları kolayca yutmak
niyetleri vardı. Sovyetler bu görüşlerinde ısrar ettikleri için de Türk-Sovyet
ilişkileri gecikti. Türk Heyeti Lenin ve Çiçerin ile Ağustos 1920'de görüştüklerinde
Sovyetler isteklerinde ısrar ettiler. 24 Ağustos'ta`bir antlaşma tasarlsı
hazırlandıysa da Sovyetlerin Ermeniler konusundaki ısrarları yüzünden
etkili olmadı. Türk Heyeti, Türkiye batıda Yunanistan'a ve doğuda
Ermenilere toprak vermemek için savaştığı yanıtını vererek bu istekleri
red etti. Türkiye Sovyetler ile iyi ilişkiler kurulması için, Haziran ayında
başlaması gereken Doğu Cephesi'ndeki Ermeni harekatını da bu yüzden
ertelemişti. Fakat Sovyetlerin bu tutumu ve Kızılordu'nun Kafkasya'ya girmesi
üzerine Türk Ordusu ileri harekata geçti. 1 Eylü! 1920'de Bakü'da toplanan
"Şark
Milletleri Kurultayı"nda
Zinovyev açış konuşmasında Türkiye'ye değinerek "Başında
M. Kemal bulunan hareketin komünist harekatı olmadığını bir dakika bile
unutmuyoruz.", "Fakat İngiliz Hükümeti'nin aleyhine yüriyen her
devrim mücadelesine yardım etmeye hazır olduklarını."
söyledi. M. Kemal Paşa Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkilerinin, Türkiye'nin
tezi çerçevesinde sağlanması için Ali Fuat Paşa'yı Moskova Elçiliği'ne
atadı. 16 Ekim 1920'de Moskova'da bulunan Türk heyetine de Ruslar'ın, Misak-ı
Milli'ye aykırı isteklerinin kesinlikle red edilmesini ve emperyalizme karşı
birlikte mücadele etme konusunda da Ruslardan şüphelenildiğinn kendilerine
bildirilmesi emrini verdi. Türk Ordusu'nun Ermenileri yenip barışa zorlaması
Sovyetleri rahatsız etti. Ermenistan'ı Sovyetleştiren Sovyetler Birliği,
Ermenilerle Türkiye arasındaki anlaşmayı beğenmediklerini belirtip değiştirilmesini
istediler. Türkiye bu istekleri de red etti. Sovyetlerin Kafkasya'yı ve Doğu
Anadolu'yu bu şekilde ele geçirmek istedikleri çok açıktı. Bir yandan da,
Türkiye'yi oyalamışlardı. Azerbeycan ve Ermenistan'da birer Bolşevik Hükümeti
kurmayı başaran Sovyetler, Gürcistan'ı ele geçirmeye çalışıyorlardı.
Sovyetler Birliği bu sırada İngiltere ile ticaret antlaşması imzalamak üzere
olduklarından Türkiye ile antlaşmayı, İngilizleri kızdırmamak için de
geciktiriyorlardı. Fakat İngiltere'nin Sovyetlerden istediği, Türk İstiklal
Savaşı'na yardım etmemeleri şartını red ettiler. Yine bu sırada Türkiye'nin
Londra Konferansı'na (Şubat 1921) katılması Sovyetler'i, Türkiye'nin İngiltere
ile anlaşmak üzere olduğu endişesine düşürdü. Bir yandan bu ilişkiler sürerken,
diğer yandan Sovyetler Kafkasya'yı ele geçirmek için ilerliyorlardı. Gürcistan
1921 yılı başında Türkiye ile ilişki kurup, Ankara'ya bir elçi gönderdi.
Elçi M. Kemal ile görüşerek, Gürcistan'ın Sovyet tehdidi altında bulunduğunu,
Gürcistan'ı Sovyet işgalinden kurtarmak için Türk kuvvetlerinin Gürcistan'ın
bazı bölgelerini geçici olarak işgal etmesini istedi. 20 Şubat 1921
tarihinde Sovyet Orduları Gürcistan'ı işgale başladılar. Türkiye de 22 Şubat'ta
Gürcistan'a bir nota vererek, Brest-Litowsk Antlaşması gereğince Ardahan ve
Artvin'in iadesini istedi. Gürcü Hükümeti bu isteği kabul edince, bu bölgeler
Türkiye'ye devredildi. Kazım Karabekir Paşa da Sovyetler Batum'a yaklaşmadan
11 Mart'ta Batum'u kayıtsız şartsız işgal etti. Fakat aynı sırada Gürcü
Hükümeti Sovyetlerle bir antlaşma imza ederek (17 Mart), Batum'un Sovyetler
tarafından işşalini kabul etmek zorunda kalmışlardı. Bu durumda Batum'da
bulunan Türk kuvvetleri ile Kızılordu arasında çatışma tehlikesi belirmişti.
Bu tehlikeli durum 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova AntlaŞması ile
ortadan kalktı. Batum Gürcistan'a (dolayısıyle Sovyetlere) bırakıldı.
Fakat bunun dışında, Sovyetler Birliği M. Kemal Paşa'nın bütün tezini
kabul etti. Sovyetler Birliği Sakarya Savaşı sonuna kadar yeterli yardımda
bulunmadılar. Bu tarihten sonra başlayan Sovyet yardımı konusunda ayrıca
durulacaktır.
T.B.M.M.-FRANSA
İLİŞKİLERİ
Türk-Fransız ilişkilerinin
tarihi oldukça eskidir. Kanuni Devri'ne kadar uzanır. Napolyon'un 1798'de Mısır'a
seler yapması dışında genelde iyi bir gelişme göstermiştir. 19. y.y.da da
bütün Avrupa Osmanlı İmparatorluğu'nun içişlerine karışmaya ve hasta
adamın mirasına sahip çıkmaya çalışınca, Fransa uzun süre İngiltere'nin
yanında yer alıp, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rusya'ya karşı toprak bütünlüğünü
korumaya çalıştı. Fakat bu arada Osmanlı İmparatorluğu'na ait birçok
Kuzey Afrika toprağını da ele geçirdi. Diğer yandan da Osmanlı Devleti'ne
borç vererek, onu ekonomik ve mali denetim altına almada İngiltere ile
birlikte hareket etti. Almanya'nın güçlenmesi üzerine İngiltere'ye daha çok
yanaşan Fransa, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan büyük parçalar
koparmak için gözünü Suriye, Lübnan, Adana, Mersin, İskenderun topraklarına
dikti. Birinci Dünya Savaşı içinde de İngiltere ile bu konuda anlaştı.
Rusya'nın doyurulması için Boğazlar'ın ve Doğu Anadolu'nun Rusya'ya
verilmesine razı oldu. Birinci Dünya Savaşı sonunda Rusya savaş dışı
kaldığından İngiltere ile Orta Doğu'yu istedikleri gibi paylaşma fırsatını
buldu.
Fransa Birinci Dünya Savaşı'nda bütün gücünü
Avrupa'da Almanya'ya karşı kullandı. Bu sebeple İngiltere'nin tek başına
Orta Doğu'ya egemen olmaması için Türkiye konusundaki görüşme ve işlemleri
geciktirmek istiyordu. Savaş sonunda Fransa'nın en büyük sorunu Almanya barışı
idi. Fransa Almanya'nın iyice ezilmesini ve bir daha kendini toplayamayacağı
ağır yükümlülükler altına sokulmasını ve Fransa'da yapılan yıkım için
Almanya'nın Fransa'ya büyük bir tazminat ödemesini istiyordu. Bu sebeple de
Clemancau, Lloyd George'un dümen suyunda bir politika izleyerek, Paris Barış
Konferansı'nda, İngiltere'nin Orta Doğu ile ilgili hemen bütün isteklerini
onayladı. Kendi çıkarlarına aykırı olmasına rağmen Yunanistan'ın
Anadolu'ya çıkmasına ve büyümesine razı oldu. Orta Doğu'da İngiltere'nin
en büyük güç olmasına yardımcı oldu. Fakat İngiltere Fransa'nın Almanya
konusundaki isteklerine yardımcı olmadı. Almanya'nın bütünüyle çökmesinin,
Fransa'nın güçlenmesine yarayacağı ve Avrupa'da üstün duruma gelip,
Avrupa dengesini bozacağı için Fransa'ya karşı Almanya'yı korudu. Alman
donanması imha edilip, ordusu dağıtılmış ve ekonomisi büyük borç altına
sokulmuştu. Bu da İngiltere için yeterliydi. Bu sebepten dolayı Fransız
kamuoyu İngiltere'ye karşı`çıkmaya başladı ve Fransa giderek İngiltere'den
koptu.
Diğer yandan Türkiye'nin Güney Doğu topraklarını
ele geçiren Fransa burada çok sert bir Türk direnişiyle karşılaştı.
Ermenileri Türkler'e karşı destekledi ve Ermeni politikasına sahip çıktı.
Bu cephedeki Türk direnişinin Fransızlara çok ağır kayıplar verdirtmesi
ve Suriye mandasını tehlikeye sokması, Fransız kamuoyunda İngiltere'yi suçlu
bulma eğilimini güçlendirdi. Fransız basını kendilerinden önce burayı
elinde bulunduran İngiliz Ordusu'nu, Türkleri silahsızlandırmamakla suçluyor
ve Türk direnişi konusunda İngiltere'yi suçluyordu. Fransa'da Clemenceau Başbakanlıktan
ayrılıp Ocak 1920'de barış yanlısı bir insan olan Briand'ın Başbakan oluşu
da Fransız politikası üzerinde etkili oldu. Kilikya, Antep-Urfa, Maraş,
direnmeleri üzerine buraları kaybedeceğini anlayan Fransa, Batı Anadolu'da,
İngiltere'nin desteğinde kuvvetli bir Yunanistan'ın bulunmasını da kendi çıkarlarina
aykırı bulmaya ve Türkiye'nin varlığını sürdürmesinin kendisi için
daha yararlı olduğunu görmeye başladı. Çünkü Türkiye'nin dış borçlarının
% 60'ı ve Türkiye'deki yatırımların % 50'si Fransa'ya aitti. Ayrıca Türkiye
Fransız ekonomisi için önemli bir hammadde kaynağı ve pazar idi. 1921 Şubat-Mart
ayında Londra'da Bekir Sami Bey ile imzaladıkları ekonomik anlaşmada
Fransa'nın isteklerini gösteriyordu. Bu antlaşma bilindiği gibi M. Kemal
tarafından red edildi.
Türk Kurtuluş Savaşı'nın Fransa'yı en çok
ilgilendiren yönü, Türkiye'nin Kapütilasyonları
kaldıracaklarını söylemeleri ve tam bağımsızlık istekleri idi. Bu
sebeple Fransa Türkiye konusunda, 1921 yılından itibaren bir yandan iyi
niyetli bir politika izlerken, diger yandan endişe de duyuyordu. Yeni Fransız
Hükümeti İskenderun Körfezi'ne büyük önem verdiğinden, oraya sahip olmanın
Fransa için şart olduğunu belirtti. Öyle görülüyor ki Fransa İskenderun
dışında Türkiye topraklarını boşaltmaya razı olacaktı.
Fransa'nın 1920 yılı ilk baharından itibaren Türkiye
konusundaki politikası değişmeye başladı. Türk direnişinin gücü
Fransa'yı yıpratmıştı. İngilte,re Almanya konusunda Fransa'ya oyun oynamıştı
ve Fransa da doğuda İngiltere'ye Yunanistan'a karşı Türkiye lehine politika
izlemekle oyununu oynayabilecekti. Türklerin İngilizlerin dostu Yunanlılara
iyi bir ders vermesi isteği Fransız kamuoyunda bu sebeple yaygınlaşıyordu.
Türk Orduları'nın Yunan Orduları'n I. ve II. İnönü Savaşları'nda
yenmesi de Fransa üzerinde Türkiye lehine büyük etki yaptı. 1921 Haziran ayından
itibaren İtalya'nın Güney Batı Anadolu'yu sessiz sedasız boşaltması da Türkler'e
silahla isteklerinin kabul ettirilmesinin mümkün olmadığı konusunda
Fransa'yı uyardı. Bütün bu gelişmeler sonunda, Mayıs 1921'de başlamış
olan Türk-Fransız yakınlaşması, Haziran'da Ankara'da başlayan görüşmelerle
gelişti. Fakat Yunan Ordusu'nun Eskişehir-Kütahya saldırısı yüzünden görüşmeler
askıya alındı. Sakarya Savaşı'nda Yunan Ordusu'nun bozuluşu Fransa'nın Türkiye'ye
yaklaşmasını çabuklaştırdı. Türkiye'nin komünist olmayacağına da
kanaat getiren Fransa, Türkiye ile 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Antlaşmasını
imza etti. Böylece Türkiye karşısındaki İngiliz-Fransız bloku parçalanırken,
Fransa İngiltere'den de intikam alıyordu. İngiltere bu yakınlaşmayı hiç
hoş karşılamayıp, karşı çıktıysa da etkili olamadı.
Ermeni ve Rum propogandaları ve basının uzun bir süre
bu propogandaların etkisi altında kalması sebebiyle Fransız kamuoyu başlangıçta
Türk Kurtuluş Savaşı'na karşıydı. Fakat Kongreler ve B.M.M.'nin açılması
etkisini yavaş yavaş gösterdi. Türk direnişinin ulusal bir savaş olduğu
anlaşıldı. Başlangıçta M. Kemal hareketini eşkiya gibi yorumlayan Hükümet,
basın ve muhalefet partilerinin "Hükümeti
eleştirirken sizin eşkiya dediğiniz bu hareketi Fransız kamuoyu
vatanseverlik olarak kabul etmektedir."
diye karşı çıkmaya başladı. Milliyetçilik fikirlerinin beşiği olan
Fransa'da kamuoyu giderek Türkler lehine döndü. Bunda kuşkusuz İngilİere'nin
Fransa'yı kandırmış olmasının da büyük etkisi vardı.
T.B.M.M.-İTALYA
İLİŞKİLERİ
19. y.y.ın ikinci yarısında
siyasal birliğini kurabilen İtalya, sömürgecilik hareketlerine ancak 20.
y.y.ın başlarında başlayabildi. İtalya uzak kıtalarda ve okyanuslarda sömürgecilik
yarışına girebilecek kuvvette değildi. Bu sebeple yakın alanlara göz
dikti. En elverişli topraklar ise Kuzey Afrika, yani Osmanlı İmparatorlugu
toprakları idi. Fakat Cezayir ve Tunus'u Fransa, Mısır'ı da İngiltere ele
geçirmişti. Bu sebeple İtalya'ya yalnızca Trablusgarp (Libya) kalmıştı.
Üçlü İttifaka katılmış bulunan İtalya, diğer yandan Fransa ile gizli
bir anlaşma yapmıştı. İngilere ve Almanya'nın arasındaki rekabetten
yararlanan İtalya 1912'de Trablusgarb'a saldırdı ve ele geçirdi. İtalya
daima ikili bir politika izliyor, rekabetlerden yararlanarak, kim kendisine daha
fazla pay verirse onun yanında yer alıyordu. Birinci Dünya Savaşı'na da bu
politika ile katıldı. Buna karşılık kendisine gizli anlaşmalarla İzmir,
Antalya arasındaki bütün Güney Batı Anadolu vaad edildi.
Birinci Dünya Savaşı'na bu vaadlerle katılan İtalya
Paris Barış Konferansı'nda İngiltere, Fransa ve A.B.D.'ni karşısında
buldu. Müttefikleri, İzmir'i kendisine vermeyip, Yunanistan'a veriyorlardı.
Venizelos'un Paris Barış Konferansı'na sunduğu, Batı Anadolu ile ilgili nüfus
ve tarihi iddiaları ise İtalyan delegesi çürüttü. Oysa hem İzmir'in elden
gidişi hem de Batı Anadolu'yu ele geçirecek bir Yunanistan'ın büyümesi ve
kuvvetlenmesi İtalyan çıkarlarına aykırı idi. Paris'teki görüşmelerde Müttefikleri
ile çatışan İtalya, görüşmeleri terk etti ve 1919 Mayıs'ının başında,
Kuşadası-Antalya arasına asker çıkararak işgal etti. Müttefikleri ise
Yunan Ordusu'nu İzmir'e çıkarttılar. İtalya'nın bu yüzden müttefikleriyle
arası iyice açıldı.
Güney Batı Anadolu'yu işgal eden İtalyanlar, yumuşak
bir işgal politikası izlediler. Bu politikayı şöyle özetleyebiliriz:
*
Türkler'e, Yunan ve İngiliz düşmanlığı telkin etmek ve İtalya'nın Türkler'e
dost olduğuna güven uyandırmak
* Köylülere iyi davranmak
* Alışveriş yaparken fazla para vermek
* Dispanserler açıp, hastalara parasız bakmak ve ilaç vermek (özellikle,
verem, sıtma uyuz gibi hastalıklarla mücadele edildi)
* Çocuklara şefkat gösterip, hediye vermek
* Yunan işgalinden kaçan göçmenlere yardım etmek
* Posta teşkilatı kurmak
* Okul açmak
* Türk kuvvetlerine yardımcı olmak
* Bozuk yolları onarmak vs.
İtalyanlar bunların hepsini tamamen yerine
getirmemekle beraber Türkiye'ye karşı başından beri yardımcı oldular. İzmir'in
işgalini, 20 gün önce haber verdiler. M. Kemal İstanbul'da iken İtalyan Yüksek
Komiseri ile iyi ilişki kurmuş ve onun yardımı ile İngiliz baskısından
kurtulmuştu. İtalyan temsilcileri, İzmir'in işgalini takiben Anadolu'da başlayan
Ulusal Mücadele'nin M. Kemal Paşa gibi bir lider tarafından yürütülmesini
sevinçle karşıladılar. Birçok önemli bilgiyi Anadolu'ya gönderdiler.
Kendi işgalleri altında bulunan yerlerde T.B.M.M.'nin otoritesinin kurulmasına,
buralara İstiklal Mahkemeleri'nin girip asker kaçaklarını ve suçluları
yakalatmasına karışmadılar. Antalya Limanı'ndan her zaman yararlanılmasına
izin verdiler. T.B.M.M. temsilcilerinin Londra Konferansı'na çağrılmasına
ve onların Londra'ya götürülmesine yardımcı oldular. Özellikle Kont
Sforza
gibi ileri görüşlü birisinin Haziran 1920'de İtalyan Dışişleri Bakanı
olması da Türkiye için çok yararlı oldu. Onun Bakan oluşu Llyd George'u
endişelendirmişti. "Uluslar
artık uyanmaktadır. Tahmin ediyorum ki, yirmi sene sonra Afrikalılar hepimizi
kapı dışarı edecektir."
diyen Kont Sforza 10 Ocak 1921'de Roma'da görüştüğü Yunanistan Başbakanı'na
"Yunanistan'ın
iddialarından büyük ölçüde vazgeçmesi gerekir. Çünkü, büyük
devletlerden hiçbirisi Türkiye'ye barrışı kabul ettirecek bir iktidarda
olmadıklarını."
belirterek büyük bir gerçeği söyledi.
Kuşkusuz, İtalya'yı Türkiye yanlısı bir tutum
izlemeye iten Türk sevgisi değildi. İtalya Paris'te, müttefiklerinin
ihanetine uğramıştı, İngiltere'den intikam almak istiyordu. Türklerin
Yunanlıları yenmesi ile hem Yunanistan zayıflayacak, hem de İtalya İngiltere'den
intikamını almış olacaktı. Ayrıca Türk Ulusu'na iyi davranarak, İtalya'nın
ekonomik çıkarlarını sürdürmeyi düşünüyordu. İtalya Türkiye'ye
(Milliyetçilere) silahla isteklerini kabul ettirilemiyeceğini gören ilk ülke
idi.
Diğer yandan İtalya'nın iç durumu da çok kötü
idi. Savaş, ekonomiyi ve sosyal yapıyı sarsmıştı. A.B.D. Avrupa'dan gelen
göçleri sınırladığı için İtalyanların göç yolları da tıkanmıştı.
İtalya artan nüfusunu besliyemiyordu. İşsizlik ekonomik boyutları aşmış,
sosyal patlamalara yol açmıştı. İşçi hareketleri, grevler yaygınlaşınca
1919'dan itibaren Faşist hareketler de güçlendiler. 1919-1921 yılları arasında
İtalya'nın iç durumu karışıktı. Faşist hareket bundan yararlanarak her
geçen gün kuvvetlendi. İtalya adeta bir iç savaş yaşıyordu. Bu sebeple
Anadolu'da yeterli bir askeri kuvvet bulundurabilecek durumda değildi.
İşte bu sebeplerden dolayı İtalya 1921 Haziranı'nda
Anadolu'yu sessiz sedazsız terk etti. Türkiye'den ekonomik ayrıcalıklar
istedilerse de M. Kemal bu istekleri red etti.
T.B.M.M.-A.B.D.
İLİŞKİLERİ
19.y.y.da ekonomik bakımdan
ilerlemeye başlayan A.B.D.nin Türkiye ile ilişkisi 1819'dan itibaren Türkiye'ye
gönderdiği misyonerler ile başladı. Protestanlık propogandası yapmak için
başlayan bu ilişki ile 1830'da ticari ilişkilere dönüştü. 1834'de Türkiye'nin
başta İzmir olmak üzere, Bursa, Trabzon'da şubelerini açan misyoner okulları
kısa zamanda yayıldılar. 1866'da Robert Kolej, 1890'da Amerikan Kız Koleji açıldı.
Bunu Anadolu'nun birçok şehrinde kolejler izledi. Bu misyoner okulları,
Ermeni konusunda da Türkiye aleyhine büyük faaliyetlerde bulundular.
Amerika'da Ermeniler lehine Kilise tarafından desteklenen kampanyalar büyük
ilgi gördü. Birinci Dünya Savaşı içinde Türkiye'deki faaliyetler durdu,
fakat Mondros Ateşkesin'den sonra tekrar canlandı. Ermenilere ve Rumlara
destek oldukları için Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Amerikan
Kolejlerine (örneğin Merzifon Amerikan Koleji Pontus merkezi idi) casus gözüyle
bakıldı.
Amerika'nın Türkiye ile olan ilişkileri daha çok
kültürel idi. 1917 yılında Birinci Dünya Savaşı'na giren A.B.D. Türkiye'ye
savaş ilan etmeyip, yalnızca ilişkilerini kesti. Amerika'nın Türkiye ile
siyasi konularda ilgilenmesi Wilson İlkeleri ile başladı. Wilson İlkeleri'nde
Türkiye'ye ayrı bir yer verilmişti. Türklerin çoğunlukta bulunduğu
yerlerde bir Türk Devleti kurulacağı belirtilmişti. Boğazların ise bütün
ticaret gemilerine açık olması kabul edilecekti. Böylece Türkiye ve Boğazlar
konusu birlikte ortaya çıkıyordu.
Fakat Başkan Wilson, Paris Barış Konferansı'nda
ilkelerini unuttu ve Türkiye'nin yağmalanmasına yardımcı oldu. Orta Doğu'da
Amerika için ekonomik bir kapı bırakılması karşılığında İngiltere'nin
ve Fransa'nın peşinden gitti. "Cemiyet-i
Akvam"
(Milletler Cemiyeti) çalışmalarına da kapılan Wilson Avrupa diplomasisi karşısında
çabuk yenildi. A.B.D. Dışişleri ise Trakya ve Sakarya'ya kadar Boğazları içine
alan bir bölgede, uluslararası statüde bir devlet ve Doğu Anadolu'da, büyük
bir devletin himayesinde bir Ermeni Devleti ve iç Anadolu'da bir Türk Devleti
kurulmasını istiyordu. A.B.D. adına Amerikan'ın Yakın Doğu Yüksek
Temsilcisi Charles R. Crane'nin de katıldığı King-Crane Komisyonu ise Boğazlar
bölgesi, Ermenistan dahil bütün Turkiye'nin Amerikan Mandası altına alınmasını
istedi. Amiral Bristol ise Ege bölgesinde yaptığı incelemede, burada çıkan
bütün olayların sorumlusu olarak Yunanistan'ı görmüştü ve bunu raporla
bildirmişti. Türkiye konusunda en ayrıntılı araştırmayı ise General
Harbord yaptı. Ermeni ve Türkiye mandalarının çok pahalı olacağını, yüzbinlerce
asker beslemek zorunda kalınacağını, bu kadar çok askerin masrafının
Amerika ekonomisine çok pahalı geleceğini, yerli kaynakların ise bunu karşılayamayacağını
belirlti. A.B.D.'nin Türkiye mandası ile ilgilenmesi Türkiye'deki Amerika
yanlılarını umutlandırdı ve M. Kemal'e baskı yaparak, Amerikan mandasının
(Bunu büyük bir lütuf ve tarihi fırsat sayıyorlardı) bir an önce kabul
edilmesini istediler. Sivas Kongresi'nde konu gündeme getirildi ve A.B.D.'ne
mektup yazıldı. Sivas'ta Harbord ile görüşen M. Kemal, Türkiye'nin tam bağımsızlık
esasına dayanan ulusal politikasını ve bu konudaki inancını açıkladı.
Amerikan Kongresi de bu sırada "Monreo
Doktrini"ne dönerek Avrupa işlerinden çekildi.
Amerika tekrar yalnızlık politikasına döndü.
Gerek Amerika'nın Orta Doğu ilişkilerine karıştığı
tarihlerde, gerekse kendi kıtasına çekildikten sonra da Amerikan basını Türkiye
konusunda önemle eğildi. Manda konusuna ayrıntılı yer veren basın, 1920 yılında,
milliyetçilerin Anadolu'da bütün Türk Ulusu'nu temsil eden tek güç olduğunu,
milliyetçilerin, islamiyete başvurmayı en son çare olarak düşündüklerini
yazıyordu. Türkiye ile ticari ilişkilere de önemli yer veriliyordu. Fakat
Avrupa'nın etkisinde kalan basın, Yunanlıların kazanacağını zannediyor,
Yunan saldırılarına büyük yer ayrılarak, 1920 yılındaki Yunan başarılarına
çok önem veriliyordu. Türkiye'nin düzenli ordu kurma ve I. İnönü Savaşı'nın
kazanılmasından sonra Sovyetlerle Moskova Antlaşması'nın imzalanması,
Ermenilerin etkisiyle Türkiye'nin Bolşevikleştiği ve Ermenistan'ın Komünistlerle
Müslüman Türkler arasında paylaşıldığı şeklinde propogandalara yol açtı
T.B.M.M.-İNGİLTERE
İLİŞKİLERİ
Osmanlı İmparatorluğu'nun
19. y.y.'da yok hızlı bir çöküntü içinde olduğu sırada, İngiltere,
onun toprak bütünlüğünü korumak için çalıştı. Birçok olaya doğrudan
karışarak, özellikle,Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkıp, mirasını
ele geçirmesine karşı çıktı. Doğu Akdeniz ve İngiliz sömürge yollarının
güvenliği için bu politikayı izleyen İngiltere, diğer yandan 1838
Ticaret Anlaşması,
Tazminat ve Islahat Fermanları'nın hazırlanışlarındaki rolü ile giderek
Osmanlı Devleti'ni mali, ekonomik ve siyasi etkisi altına aldı. Rusya'nın
ortaya attığı "Avrupa'nın
Hasta Adamı"nın
mirasını paylaşma önerilerini de red etti. Fakat 1878'den sonra İngiliz
politikası degişti. Hasta Adam'ın ölmek üzere olduğunu görerek, büyük
hisseler koparmaya başladı. 1878'de Kıbrıs'ı ve 1882'de Mısır'ı ele geçirdi.
Ermeniler konusunda Osmanlı Devleti'ne baskı yapmaya başladı. Osmanlı
Devleti bu durum karşısında Almanya'ya yanaştı. Osmanlı-Alman yakınlaşması
ve Almanya'nın 20.y.y. başında Orta Doğu'yu ele geçirme stratejisi İngiliz-Alman
rekabetini kuvvetlendirdikçe İngiliz-Rus-Fransız yakınlaşmasına yol açtı.
Bu ayrılmada Osmanlı İmparatorlugu'nun Almanya yanında yer alması, daha önce
Birinci Dünya Savaşı'nda ayrıntlı olarak belirttiğimiz gibi, İngiltere'nin
işine geldi. Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki tarihi ihtiraslarını
tahrik edip, Almanya'ya karşı Rusya'yı kullandı. Birinci Dünya Savaşı içinde,
Fransa, Rusya, İtalya ile yaptığı gizli antlaşmalarla Osmanlı İmparatorluğunu
paylaştı. Yunanistan'a da büyük lokmalar vaad etti.
Rusya'nın mağlup olarak savaştan çekilmesinden
sonra Rusya'ya vaad edilmiş olan Boğazlar ve Dogu Anadolu'nun durumu İngiltere'nin
istediği biçimde değerlendirilebilecekti. Fransa'yı hemen her istediğine
razı ederek, Doğu Sorunu'nu tek başına çözmek şansına sahip olan İngiltere,
30 Ekim 1918'de Osmanlı Devleti ile müttefikleri adına tek başına ateşkes
imzaladı. Bütün isteklerini dikte ettirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nu bir sömürge
gibi parçalamaya başladı. Doğu'da bir Ermenistan ve İngiltere güdümünde
bir Kürdistan ve gerekirse bir Pontus Devleti kurmak, batıda da Trakya ve Batı
Anadolu'yu Yunanistan'a katarak Yunanistan'ı güçlendirmek ve Orta Doğu'da böylece
egemenliğini sürdurme politikası izledi. Lloyd George bir Türk düşmanı
olduğu kadar bir Yunan hayranı idi. Venizelos'u Perikles devrinden beri
Yunanistan'ın yetiştirdiği en büyük devlet adamı olarak görüyordu. Bu
sebeple Paris Barış Konferansı'nda Fransa ve A.B.D.'yi razı ederek Yunan
Ordusu'nun İzmir'e asker çıkartmasını sağladı. Bundan sonra Yunanistan'ı
l921 yılı sonuna değin ekonomik ve askeri yönden destekledi. Kabinede bazı
bakanların (Churchill) ve Genelkurmay'ın Yunan Ordusu'nun Anadolu'ya çıkmasının
Türk milliyetçiliğini tahrik ve silahlı direnişe yol açacağını
bildirmelerine rağmen, Lloyd George politikasını bırakmadı. Yunanlılar
Anadolu'ya çıkana kadar İngiliz
subayları Anadolu'da isteklerini yaptırabiliyorlardı. Fakat İzmir'in işgalinden
sonra İngilizlerle bazı yerlerde çatışmalar ve daha sonra İngilizler'in
tutuklanmaları başladı.
M. Kemal'in başlattığı Ulusal Mücadeleyi boğmak
için her yola başvuran İngiltere, İstanbul Hükümeti ve Padişah üzerinde
mutlak bir denetim kurarak, Anadolu'da her türlü kışkırtıcılığı hazırladı.
İngiliz entrikaları, Sivas Kongresi'ni, Ali Galip'e dağıttırmak, Amasya Görüşmeleri
sırasında Sivas'da ayaklanma çıkartmak biçiminde çalıştı. Başarılı
olamayınca Meclis-i Mebusan'ın toplanmasını kabul edip, Kuva-yı Milliye'yi
ve Heyet-i Temsiliyeyi pasif duruma sokmak isteyen İngiltere, Misak-ı
Milli'nin ilanı üzerine Meclis'i basıp, milliyetçi milletvekillerini
tutukladı ve 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal etti. Oysa Amiral Robeck buna
gerek olmadığını bildirdi. Amiral Robeck, daha Sivas Kongresi sırasında, Türkiye'de
Cumhuriyet'e doğru bir gidiş olduğunu, yeni bir devlet kurulduğunu Londra'ya
bildirmiş, Amiral Webb, müttefikler yeterince kuvvetle Türkiye'ye saldırmadıkça
milliyetçilere istenilen şartların kabul eltirilemiyeceğini belirtmişti.
Lloyd George bütün uyarılara ve Misak-ı Milli sınırları içinde kurulacak
bir Türkiye'nin İngiltere için daha yararlı olacağının bildirilmesine rağmen
Türkiye politikasını değiştirmedi. Lloyd George, Türkiye'nin Birinci Dünya
Savaşı'nda İngiltere'yi çok yıprattığını, eşit koşullarda yendiğini,
Türkler'i ancak çok üstün kuvvetlerle yenmeyi başarabileceklerini hatırlatıp,
Türk başarısının başta bütün Müslüman halklar olmak üzere İngiliz sömürgelerinde
kötu etki yapacağını ileri sürüyor ve Türkiye'nin mutlaka yenilmesini ve
Halife'nin İngiliz denetiminde olmasını istiyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nda
İngiltere de çok yıprandığı için, Türkiye'de İngiliz askerini Türklerle
savaştırmaya cesaret edemiyordu. Kamuoyunun tepkisinden korktuğu için, Türkiye'ye
Yunanistan'ı saldırtarak, ateşi maşa ile tutmaya çalışıyordu. Sakarya
Savaşı sonuna kadar Yunanistan'ı destekleyen Lloyd George, Yunan bozgunundan
sonra, gerek İngiliz Genelkurmayı'nın, gerekse kendi kamuoyunun baskısı ve
Yunanistan'ı desteklemenin İngiliz ekonomisine verdiği zarar yüzünden
Yunanistan'ı kaderine terk etti.
T.B.M.M.-YUNANİSTAN
İLİŞKİLERİ
Türk-Yunan ilişkilerini ve
Yunanistan'ı Anadolu'da bir maceraya iten sebepleri anlayahilmek için
Yunanistan'ın geçmişine bakmak gerekir.
Fatih Sultan Mehmet zamanında Bizans'ın yıkılışı
ve Mora'nın fethi ile bu bölgeler Türk yönetimine geçti. Fatih, Rumları
Fener Patrikhanesi'ne tanıdığı haklarla cemaat işlerinde serbest bıraktı.
Ticaretle uğraşan Rumlar Osmanlı İmparatorluğu'nun kuvvetli olduğu dönemlerde
rahat bir hayat sürdüler. Fakat 18. y.y. Osmanlı İmparatorluğu'nun hızlı
bir çöküntüye girmesiyle düzeni ve adil yönetimi de bozuldu. İmparatorluğun
her yanında olduğu gibi Mora'da da olaylar patlak verdi. Balkan topraklarının
devamlı savaş alanı olması ve devletin giderleri için yeni vergiler çıkarması
(bu vergiler Müslümanlardan da alınıyordu). Balkan halkını sıkıntıya
soktu. II. Katerina'nın "Grek
Projesi" (Yunanistan'ı yeniden kurmak) ve hemen arkasından patlayan 1789
Fransız Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık fikirleri de Osmanlı
İmparatorluğu'nun özellikle Balkanlar'da yaşayan hristiyan azınlıklarını
etkiledi. Bir yandan Ruslar diğer yandan Napolyon Yunan milliyetçiliğini kışkırttılar.
1806'da Sırp İsyanı'nın çıkması ve Sırbistan'a özerklik verilmesi de
Rumları umutlandırdı. 1814 yılında "Etniki
Eterya"
adında bir dernek kuruldu. Zengin Yunanlıların Odesa'da kurdukları bu dernek
Yunan Devleti kurmak için çalışmaya başladı. Yunanlıların korkulu rüyası
Tepedelenli Ali Paşa'nın
Osmanlı Devleti'ne isyanı ve ortadan kaldırılması da Yunanlılar'a rahat
nefes aldırdı. Rus Çarı'nın desteğini alan Fenerli bir Rum olan Aleksandr
İpsilanti
1821'de Eflak-Boğdan'da ayaklanma çıkardı. Ayaklanma çabuk bastırıldı.
Fakat bu sırada Mora'da ayaklanma çıktı. Yunan nüfusu Mora'da çOk olduğu
için ayaklanma çabuk yayıldı ve büyüdü Osmanlı Devleti ayaklanmayı bastıramayınca
Mısır Valisi Mehmet
Ali Paşa'dan
yardım istedi. Mehmet Ali'nin oğlu İbrahim
Paşa bir donanma ile Mora'ya gelerek 1825'de ayaklanmayı bastırdı.
Yunanlıların ayaklanıp, Türkleri öldürmelerine hiç ses çıkarmayan
Avrupa, Osmanlı Devleti'nin resmi kuvvetleri ayaklanmayı bastırınca "insanlık"
adına bağırmaya başladılar· Avusturya (Katolik), Rusya (Ortodosks) Prusya
(Protestan) arasında imzalanan "Kutsal
İttifak" a rağmen Rusya Yunanlılar'ı destekledi.
ingiltere ve Rusya Nisan 1927'de Yunanistan'a özerklik verilmesi için, 6
Temmuz 1827'de de İngiltere, Fransa, Rusya, Yunan sorununu çözmek için anlaştılar.
20 Ekim'de üç devletin donanması Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin'de
batırdılar. Ruslar 1828'de Osmanlı İmparatorluğu ile savaşa girdi ve 1829
yılında Osmanlı İmparatorluğu yenilerek Edirne
Antlaşması
ile bağımsız
Yunanistan Krallığı'nın
kuruluşunu kabul etti. Görülüyor ki Yunanistan bağımsızlığını,
Hristiyan Avrupa'nın, Müslüman Türklerin yönetiminde yaşayan ve eski
Yunan'ın devamı saydıkları Hristiyan Yunanlıları kurtarmak için olaya
"Haçlı"
düşüncesi ile karışmasıyla kazandı.
Yunanistan bundan sonra sistemli bir biçimde Osmanlı
İmparatorluğu aleyhine genişlme pollikası izledi. Türklere karşı kurulan
her birlikten yararlandı. 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında Rusya yanında
yer almak istedi ise de İngiltere ve Fransa'nın tehdidi ile tarafsız
kaldı. 1865'de Yedi Adayı ele geçirdi. 1865 'den sonra Girit ve diğer Ege
Adaları'nı ele geçirmek için çalıştı. 1897 yılında Osmanlı İmparatorluğu
ile tek başına savaşmak hatasını yaptı ve ağır bir yenilgi aldı. Fakat
bu durumda kendisini (Avrupa'nın şımarık çocuğu) yine Avrupa devletleri
kurtardılar. Girit'e özerklik verdirdiler. Balkan birliğine girerek 1912'de
Osmanlı Devleti'ne karşı Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ ile birlikte
saldırdı. Balkan Savaşı'nda en büyük kazancı Yunanistan elde etti. Girit
başta olmak üzere hemen bütün Ege Adaları'nı (Oniki Ada ve İmroz,
Bozcaada hariç) ele geçirdi Makedonya'nın büyük bölümü Meriç'e kadar
Yunanistan'ın oldu.
Toprakları iki misli büyüyerek 125.000 km2 oldu.
Bundan sonra Kıbrıs, Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul'u ele geçirip "Büyük
Yunanistan"ı
gerçekleştirmek için daha da aktif bir duruma geldi. Birinci Dünya Savaşı
çıktığında Yunanistan için büyük umut doğdu. Yunan davasını başından
beri savunmuş olan Rusya, İngiltere ve Fransa ile anlaşarak, Batı Anadolu (İzmir
dahil) toprakları karşılığında savaşa girdi. Lloyd George Yunanistan'a
"Türkler
çökmekte olan bir ırka mensuplar, Yunanlılar ise dostumuzdur..."
sözleriyle gereken cesareti de verdi; Yunanistan küçük Asya topraklarından
125.000 km2 toprak elde ederek iki kat büyümeyi düşünüyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun
yenilgisi Yunanistan'a istediği fırsatı verdi. Paris Barış Konferansı'nda
İngiltere'nin desteği ile Batı Anadolu'yu ele geçirme iznini alan Venizelos
15 Mayıs 1919'da Yunan Ordusu'nu İzmir'e çıkarttı. İstanbul'da Mavri Mira
Derneği ve Pontus Derneği, Yunan davası için çalışıyorlardı.
Türk-Yunan ilişkileri Kurtuluş Savaşı boyunca Türk-Yunan
Savaşı oldu. Yunanlılar Türkler'in bir daha kendilerini toplayamayacaklarını,
tarihten silindiklerini zannettiler. Birinci Dünya Savaşı'nda dünyanın en büyük
devletlerine karşı (İngiltere, Rusya, Fransa) dört yıl savaşan ve
milyonlarca insan yitiren, bitkin, perişan Turk Ulusu'nu en zayıf anında
yakalayarak, Türkiye'ye saldırdı. Bu saldırının Yunan felaketi olacağı
uyarılarını bile dikkate almadı. Türkiye'nin daima karşısında olma
politikası ile daima kazançlı, çıktığı için yine İngiltere'nin
himayesinde başarılı olacağına inandı.
*Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün.
Basımevi, 1986, ss. 294-309
![]()