ATATÜRK  İLKELERİ ve İNKILÂP TARİHİ DERSİ

İKİNCİ DÖNEM

 

B-CUMHURİYET DÖNEMİ

I. HAFTA

 

          CUMHURİYET HAZIRLIKLARI ve CUMHURİYET

 

         1. Cumhuriyet Hazırlıkları:

 

         Saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilânı konusunda atılmış ilk adımdı. Saltanatın kaldırılmasına  tepkiler Mustafa Kemal Atatürk’ü daha kararlı davranmaya itti. Saltanatın kaldırılmasından hemen sonra TBMM seçime hazırlanmaya başladı. Savaşı kazanmakla TBMM görevini yapmıştı. İnkılâpların yürümesi için yeni bir meclis kurulmalıydı. Yeni meclis Ağustos l923’de ikinci dönem çalışmalarına başladı.

 

         Saltanatın kaldırılmasının inkılâpların ilk adımı olduğunu hisseden muhalifler Atatürk’ü etkisiz hale getirmek için başka yollara başvurdular. Milletvekili seçimine ilişkin kanunda değişiklik yaparak milletvekili seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü hudutları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresinde en az beş yıl oturmuş olmak şartını ileri sürdüler. Atatürk’ü hedef olan bu önerge üzerine Mustafa Kemal, inkılâpları yürütmek için dayanabileceği güçlü bir gruba ihtiyacı olduğunu anladı. Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu Aralık l922’de “Halk Fırkası” na dönüştürdü.

 

         Ocak l923’de kamuoyunu yoklamak amacıyla çıktığı gezide yapmak istediği inkılâpların gerekliliğini açıkladı.

 

Şubat l923’de Türkiye İktisat Kongresi’ni açarak, devletin yeni ekonomi politikasının ana ilkelerini tespit etti. Basının gücünü çok iyi bildiğinden İzmit’te büyük bir basın toplantısı yaparak onları aydınlatmaya çalıştı.

 

         l920’den beri fiilen Ankara başkent idi. İstanbul kozmopolit, işgâl edilmesi kolay bir şehirdi. Ankara daha güvenilir ve merkezî bir yerde idi.  İtilâf devletlerinin karşı çıkmalarına rağmen 13 Ekim l923’de Ankara resmen başkent kabul edildi.

        

2. Cumhuriyetin ilânı

        

 Mustafa Kemal’in kafasında Harp okulundan beri Cumhuriyet düşüncesi vardı. Erzurum Kongresi’nin bittiği gece arkadaşlarına “Devlet şeklimiz Cumhuriyet olacaktır.” demişti.

 

Zaten TBMM’nin açılmasından beri fiilen Cumhuriyet vardı.

 

         Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilânı konusunda aradığı fırsatı hükûmetin kurulması konusunda güçlüklerin ortaya çıkması ile yakaladı. Anayasaya göre bakanları meclisin tek- tek oylayarak seçmesi gerekiyordu. Hiç kimse çoğunluğu sağlayamadığından yeni hükûmet bir türlü kurulamıyordu. Oysa bir devlet başkanı olsaydı  mesele daha kolay halledilecekti.

 

          Mustafa Kemal, 28 Ekim gecesi arkadaşlarını toplayarak “Yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz” dedi ve İsmet Paşa ile bir kanun tasarısı kaleme aldı. Ertesi gün Halk Fırkası Gurubu Başkanı Mustafa Kemal, hükûmet bunalımını çözmekle görevlendirildi ve Atatürk, İsmet Paşa ile hazırladıkları önergeyi meclise sundu.  Tasarı kabul edilerek Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

        

3. Cumhuriyetçilik

        

Cumhuriyet birbirine bağlı iki anlamda kullanılmaktadır;

         1. Devlet şekli olarak Cumhuriyet; egemenliğin bir kişi veya zümreye değil, milletin bütününe aid olduğunu ifade eder. Bu manada Cumhuriyetin ilânına kadar TBMM’sinin idare şekli Cumhuriyetti.

         2. Hükûmet şekli olarak Cumhuriyet; başta devlet başkanı olmak üzere devletin başlıca temel organlarının seçim ilkesine göre kurulmuş olduğu, özellikle verâset sisteminin rol oynamadığı bir hükûmet sistemidir.

 

         Cumhuriyetçilik ilkesi, millî egemenlik ilkesinin tabii bir sonucudur. Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı sadece hükümdarlığın reddi anlamına gelen cumhuriyetçilik değil; fakat DEMOKRATİK CUMHURİYETÇİLİKtir.

 

İngiltere demokratiktir fakat hükûmet şekli olarak Cumhuriyet değildir. Irak, İran hükûmet şekli olarak Cumhuriyettir fakat devlet şekli olarak Cumhuriyet değildir. Ama Türkiye hem devlet şekli, hem de hükûmet şekli olarak Cumhuriyet olduğu için Demokratik Cumhuriyettir.

 

Atatürk’e göre “demokrasi prensibinin en asrî ve mantıki tatbikini temin eden hükûmet şekli cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir...Cumhuriyette meclis, Cumhurbaşkanı ve hükûmet, halkın hürriyetini, emniyetini ve rahatını düşünmek ve temine çalışmaktan başka bir şey yapamazlar...Millete karşı vaziyet ve vazifelerini suistimâl eyledikleri takdirde şu veya bu tarzda, millî irâdenin kendi haklarında dahi tecellisine mâruz kalabilirler.”

 

Atatürk’e göre Cumhuriyetin sultanlıktan farkı; “Cumhuriyet idaresi faziletli ve nâmuskâr insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide müstenid olduğu için korkak, zelil, sefil  insanlar yetiştirir.”

 

         Cumhuriyet idaresi “vatandaşlık” kavramına dayanır. Monarşi ise “uyrukluk” kavramına dayanır.

 

Cumhuriyet bütün vatandaşların eşitliği ve devlet yönetimine eşit olarak katılmaları esasına dayanır. Monarşide ise ne kadar  sınırlandırılmış ve anayasallaştırılmış olursa olsun birtakım ayrıcalıklar vardır. Meselâ demokrasinin beşiği İngiltere’de “Kral hata yapmaz.” anlayışı hâkimdir.

II.HAFTA

 

         HUKUKÎ DÜZENLEMELER

 

         1. Anayasa Hareketleri

         a- Birinci TBMM Hükûmeti, Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu adı altında 1921 Anayasasını kabul etti (20 Ocak 1921).

Bu kanunun en önemli maddesi “Hâkimiyet bilâ kayd-ü  şart milletindir. İdare tarzı halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.” İdi.

 

b- 29 Ekim’de bu maddeye “Türkiye devletinin hükûmet şekli CUMHURİYET’tir.”  ifadesi eklenerek idare tarzının yanında, hükûmet şeklinin de Cumhuriyet olduğu açıklandı.

 

         c- 3 Mart l924’de Halifeliğin kaldırılması ile, laik hukuk sistemini tehlikeye düşürebilecek bir kuruma son verilmiş oldu. Çünkü inkılâplara karşı olanların tek dayanağı bu kurum idi.

 

1924 Anayasası ile devletin bütün işlerinin kanuna uygunluğu tespit edilmiş böylece hukuk devleti ilkesi gerçekleştirilmiştir.

 

         d- 1928’de laik gelişme çerçevesinde Anayasada gerekli değişiklikler yapılarak “Devletin dini İslâmdır.” cümlesi kaldırıldı. Milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının yemin ederken kullandıkları dinî kelimeler de değiştirildi.

 

         e- 1937’de altı Atatürk ilkesi Anayasaya girdi.

 

         Yukarıda belirttiğimiz anayasa değişiklikleri yanında hukukî alanda da birtakım yenilikler yapılmıştır;

        

2. Hukuk Alanındaki İnkılâplar

 

         a- Kasım l926’da Türk sosyal yapısına daha uygun olduğu görülen İsviçre Medenî Kanunu, Türkçe’ye çevrilerek Türk Medenî Kanunu olarak kabul edildi.  Medenî kanun ile Türk vatandaşları uygar ülke vatandaşları ile aynı kişi haklarına kavuşmuşlardır. Âile, miras ve ekonomik hayatta kadın erkekle eşit haklara kavuşmuştur. Bu kanunun kabulü ile azınlıklar, Lozan’da kendilerine verilmiş olan haklarından  vazgeçmişlerdir.

b-  Medeni Kanun ile birlikte Borçlar Kanunu da kabul edildi.

         c- l926 yılında İtalyan Ceza Kanunu’ndan uyarlama ile Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girdi.

         d- Ticaret Kanunu, İcrâ ve İflâs Kanunları hazırlandı.

         e- Ankara Hukuk Mektebi açıldı.(1925)

         f- Türk kadınına 1934’de her çeşit seçme ve seçilme hakları verildi.

 

         3. İnkılâpçılık

        

İnkılâpçılık ilkesi milletimizin sayısız özverilerle başarmış olduğu inkılâplardan doğan ve olgunlaşan prensiplere bağlı kalmak ve onları korumak esasıdır.

 

Bu ilke üzerinde Atatürk’ün çevresinde “mevcut prensiplerimizi yürütmenin yeterli olacağı” şeklinde görüşler vardı. Bu düşünceler karşısında şöyle denilebilir:

 

 “Bu  prensipler bugünün icaplarına göre milletimizin medeniyet yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır.Ancak sosyal bünye, sürekli olarak gelişme durumdadır. İlim ve teknik her an yeniliklere açıktır. İnsanların istek ve ihtiyaçları da hem maddî hem manevî olarak daima çoğalan bir şekilde gelişir. İnkılâpçılık prensibine bağlı oldukça Türk Milleti, medeniyet âleminde geri kalmama yolunu bulacaktır. Ancak bunda dikkat edilecek nokta, yurt bütünlüğümüzü ve millî menfaatlerimizi, millî benlik şuuru içinde en titiz bir itina ile korumaktır. İnkılâp hareketi, yıpranmış ve geri kalmış durumda olan kurumları sadece devirerek değil, yapıcı yeniliklere uygun ve ilerleyebilen kuruluşlar oluşturduğu zaman bir değer taşır.”

 

         Atatürk’ün deyimi ile inkılâp fert ve topluluklara gerçekçi ve hareketli bir karakter kazandırır.

         Atatürk, Cumhuriyetin ilk on beş yılı içinde çeşitli konularda çıkarılmış inkılâp kanunlarını bir bütün olarak kabul eder.

 

 Konulan inkılâp kanunları, halkımızın yararına ve bütünü için düşünülmüştür. Böyle olduğu için başarılmıştır. Oysa Osmanlı dönemindeki ıslahatlar ve inkılâplar  halka yönelik olmadığı için başarılı olamamıştır.

 

Atatürk, inkılâp yapmadan önce halkı bu inkılâp hareketine hazırlayarak millî bünyeye uyup uymadığını belirlemiştir. Bunun en güzel  örneği şapka inkılâbı öncesi Kastamonu’daki hareketidir.

 

III. HAFTA

 

         SOSYAL ve İKTİSADÎ ALANDAKİ İNKILÂPLAR

        

         1. Sosyal Alandaki İnkılâplar

        

         a. Kadın hakları

         Atatürk, Medenî Kanunun kabul edilmesinden önce kadın hakları konusunda neler yapacağını şöyle ifade etmişti; “Bir toplum, bir millet, kadın ve erkek denilen iki cins insandan meydana gelir. Kâbil midir ki bir kütlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini öylesine bırakalım da kütlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki bir yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?

        

Medeni Kanun’un âile hukuku alanında yaptığı yenilikler kısaca şunlardır;

         -Bir erkeğin birden fazla evlenmesi kaldırılmış,

-Evlenmede tarafların rızâsı ve resmî nikâh usulü getirilmiş,

-Boşanma bazı şartlara bağlanmış,

-Hukuk önünde kadına  eşit hak verilmiş,

         -Mirasta kadın erkek eşitliği sağlanmış,

         -1934’de kadınlara da seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.

 

b. Şapka, Kılık ve Kıyafet İnkılâbı

 

         Türk kültür tarihine bakıldığında Türklerin değişen kültür ve iklim özelliklerine göre tarih boyunca değişik kıyâfetler giydikleri görülür.

 

Atatürk, Türk kıyâfetini millî ve dinî olarak tanımlar. Yabancılara göre Türkiye medenî bir millet olamaz. Çünkü Türkiye halkı kadın ve erkek iki parçadan oluşmaktadır. Atatürk, yabancıların bu fikre sahip olmalarındaki sebebi giyinme ve örtünme tarzımıza bağlamaktadır. Atatürk’e göre onların aldanmalarına sebep olan nokta; yabancılarla temas edebilecek konumda olan kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin millî tavır ve hareketimizi yansıtmamasıdır.

 

“Şehirdeki kadınlarımızın örtünme ve giyinmesinde iki şekil ortaya çıkıyor; ya ne olduğu bilinmeyen çok kapalı çok karanlık bir dış şekil, veya Avrupa’nın en serbest balolarında bile dış giyim olarak gösterilemeyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriâtın tavsiyesi dinin emri haricindedir. ...Dinimizin tavsiye ettiği giyinme hem hayata hem de fazilete uygundur. Kadınlarımız dinin emri gereğince örtünselerdi ne o kadar kapanacaklar ne de o kadar açılacaklardı.

 

         Eğer kadınlarımız dinin emrettiği bir giyimle faziletin gerektirdiği hareket biçimi ile içimizde bulunur, milletin ilim, sanat sosyal hareketlerine ortak olursa bu hâli emin olunuz, milletin en tutucusu dahi takdirden kendini alamaz.

 

         Kadınlarımızın her millette olduğu gibi bizim milletimiz içinde de ne kadar yüksek önemi olduğunu söylemeğe gerek yoktur. Bizim milletimizde kadın eskiden bu önemi gerçekten en yüksek derecede elde etmiştir... Hiçbir yerde kadınlarımız erkeklerimizin altında değildir. Hemen her yerde kadın ve erkek seviyesi arasında bir eşitlik görmekteyim.”

 

         Atatürk’e “Türk kadını nasıl olmalıdır?” diye sorulduğunda; “Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır, sıklette değil; ahlâkta, fazilette ağır, ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının görevi, Türk’ü zihniyetiyle, pazısıyla, azmiyle muhafaza ve savunmaya gücü yeten nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın ancak erdemli olursa görevini yerine getirebilir.” dedikten sonra Tevfik Fikret’in şu sözünü hatırlatır;

 

         “Elbette sefil olursa kadın, alçalır beşer”

 

         Atatürk. kıyafetimiz konusunda; “Arkadaşlar Turan kıyâfetini araştırıp ihya eylemeğe gerek yoktur. Medenî ve milletlerarası bir kıyâfet bizim için çok cevherli, milletimiz için lâyık bir kıyâfettir.” Şapkaya karşı çıkanlara söylediği sözler dinî ve millî olan bir şeyi kaldırmadığını göstermektedir;

 

         “Yunan serpuşu olan fesi giymek câiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel kıyâfeti olan cübbeyi ne vakit ve ne için ve nasıl giydiler?”

 

         c. Tekke ve Zâviyelerin Kapatılması

         Selçuklular ve Osmanlılar zamanında Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Anadolu halkının Türk-İslâm kültürü içinde yoğrulmasında büyük hizmetleri geçen tarikatlar, daha sonraki yüzyıllar içinde asıl etkinliklerini kaybetmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinden itibaren tarikatlar, halkı parçalamaya, müridleri vasıtasıyla iktidar sahipleri üzerinde baskı yapmaya, dini durgunlaştırmaya ve insanı miskinleştirmeye başlamışlardı.

 

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da Cumhuriyetin ruhuna yakışmayacak şekilde vatandaşların vicdanlarına baskı yapmaya, rejime karşı çıkmaya, hatta Şeyh Said İsyanı gibi devletin bütünlüğünü parçalamaya yönelik ayaklanmalar çıkarmışlardı.

 

         Atatürk, Kastamonu nutkunda; “ Efendiler, Ey millet, biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti  şeyhler, dervişler, müridler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır.” dedikten sonra Kasım 1925’de tarikatlar, tekke ve zâviyelerle türbeler kapatıldı. 

 

d. Milletlerarası Takvim, Saat, Rakam ve Ölçülerin Kabul Edilmesi

 

         Osmanlı Devleti, sosyal hayatta Hicrî takvimi kullanırken Mâlî işlerde, Rumî takvim kullanılmaktaydı. Bu durum Osmanlı Devleti’nde birtakım karışıklıklara yol açmıştı.

 

         Zaman ölçülerinde Türk milletinin dünyaya ayak uydurması için 1925 yılında Hicrî ve Rumî takvim yerine Milâdî Takvim, ezani ve vasati saatlerin yerine gece yarısından başlayan zaman ölçüsü kabul edildi.

 

         l928 yılında Arap rakamları yerine milletlerarası rakamlar,

         l931 yılında arşın, okka gibi bölgelere göre değişik olan ağırlık ve uzunluk ölçüleri yerine dünyanın kullandığı  standart ölçüler kabul edildi.

 

         e. Hafta Tatilinin Kabulü

         İzmir İktisat Kongresi’nde Cuma gününün haftalık resmî tatil yapılması kararlaştırılmıştı. Fakat siyâsî ve ticârî münâsebet kurduğumuz devletler pazar günü tatil yaptığı için bu konuda onlara uyduk. (1935)

        

         f. Soyadı Kanunun Kabulü

         Osmanlılar zamanından kalan baba adı, memleket ve lakap gibi ayrıcalıkların kullanılması nüfusta karışıklığa sebep oluyordu. Özellikle evliliğin resmîleştirilmesinde soyadı büyük öneme sahipti.

         1934’de çıkarılan Soyadı Kanunu ile toplumsal alanda eşitlik sağlandığı gibi, bürokratik işlere de düzen ve disiplin  gelmiştir.

        

g. Sağlık ve Sosyal Yardım  İnkılâbı

         20. yüzyıl Türkiye’sinde nüfusun hızla artması, sürekli savaşlar ve göçler yüzünden geleneksel sağlık hizmetlerinin yetersizliği anlaşıldı.

        

Yapılan düzenlemeler ile;

         1. Sağlık ve sosyal yardım işleri bir bakanlık bünyesinde toplandı.

         2. Savaş dolayısıyla ortaya çıkan öksüz ve yetim çocuklar için 192l yılında Çocuk Esirgeme Kurumu (Himâye-i Etfâl) kuruldu.

         3. 1923 yılında doktorlara mecburî hizmet kanunu çıkarıldı.

         4. 1930 yılında Belediye ve Umûmî Hıfzısıhha Kanunları’nda koruyucu sağlık hizmetleri yönünde esaslı düzenleme yapıldı.

         5. Halkın eğitilmesi için okullara sağlık dersleri konuldu.

        

2. Halkçılık

        

Halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin milliyetçilik, millî  hâkimiyet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Millî Mücâdelenin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlarından biridir.

 

Halkçılık, Atatürk’ün Millî Mücâdele yıllarında yaptığı sayısız konuşmalarında yeni rejimin  yönlendirici ilkelerinden biri olarak yer almıştır.  “Bugünkü mevcudiyetimizin aslî mahiyeti milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir, o da halkçılıktır ve Halk hükûmetidir. Hükûmetlerin halkın eline geçmesidir. İdareyi halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün müşküllerin ortadan kalkacağına kâniyim. İç siyâsetimizde şiârımız olan halkçılık, yani milleti bizzat kendi mukadderatına hâkim kılmak esası Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’muzla tesbit edilmiştir.  Bizim nokta-ı nazarımız -ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır. Bir kelime ile ifade etmek lâzım gelirse diyebiliriz ki yeni Türkiye devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.”

 

         Atatürk NUTUK’da Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na kaynak oluşturan programı “Halkçılık Programı” adı altında yayınladıklarını belirtir.; “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir.” demek  suretiyle halkçılık ilkesine ön plânda yer vermiştir. Daha sonra bir siyâsî parti kurmayı tasarlarken “Halkçılık esasına müstenid ve Halk Fırkası nâmıyla siyâsî bir fırka teşkil etmek” niyetinde olduğunu açıklamıştır.

        

Halkçılık ilkesinin birbirini tamamlayan üç unsuru vardır;

         Birinci unsur, halk yönetimi yani siyâsî demokrasi,

         İkinci unsur, kanun önünde herkesin eşit olması,

         Üçüncü unsur, sınıf mücâdelesinin reddi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesidir.

        

1. Halkçılık ve Siyâsî Demokrasi: Halkçılık millî egemenlik ilkesinin tabii sonucudur. Atatürk, demokrasiye ters düşen çağdaş siyâsî  akımları eleştirerek bunlardan hiçbirinin Türkiye için uygun olmadığı sonucuna varmıştır.

 

 Bolşevik teorisine göre; Rusya’da işçi sınıfı temsilcileri, deniz ve kara kuvvetleriyle birlikte Komünist Partisi adı altında ekonomik esaslara dayanan bir azınlık diktatörlüğü oluşturmuşlardır. Gâyelerinde millî değildirler, Kişisel hürriyet ve eşitlik tanımazlar, halk egemenliğine saygı göstermezler. Çoğunluğu zor ve baskı ile görüşlerine uymaya zorlarlar.

 

Bolşevik hükûmet şeklinde baskı vardır. Bir toplumu, bir kısım insanların görüşlerinin zorla esiri ve zebûnu  olarak yaşatmak şekline, tabii ve makul bir hükûmet sistemi nazarıyla bakılamaz.

 

         Atatürk, Avrupa’nın bazı ülkelerinde güçlü olan “ihtilâlci sendikalizm” ve “korporatizm” akımlarını da eleştirmiştir. Ona göre “biz, memleket halkı fertlerinin ve çeşitli sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını aynı kıymet ve mahiyette görürüz. Bizim görüşümüzde çiftçi, çoban, işçi, tüccar, sanatkâr, doktor, kısaca herhangi bir sosyal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, menfaat ve hürriyeti eşittir. Devlete bu anlayış ile yardımcı olmak  ve milletin güven ve iradesini yerinde kullanabilmek bizce halk hükûmeti idaresi ile mümkün olur.”

 

         Millî Mücâdele yıllarında TBMM’nin açılarak millet egemenliğinin sağlanması, Cumhuriyet döneminde Halk Fırkası’nın kurulması ve çok partili hayat denemeleri halkçılık ilkesinin hayata geçirilmesi safhalarıdır.

 

         2. Halkçılık ve Eşitlik: Bu unsur siyâsî demokrasinin bir sonucudur. Bir demokraside vatandaşların kanun önünde eşitliği ve hiçbir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınmaması doğaldır.

 

         3. Sınıf Mücâdelesinin Reddi ve Sosyal Dayanışma: Atatürk, Halkçılığı Türk toplumuna vermek istediği yeni sosyal ve ekonomik düzeni ifâde etmek için de kullanmıştır. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği Halkçılık Beyannâmesinde “ TBMM. halkın öteden beri mâruz bulunduğu sefâlet sebeplerini yeni vasıtalar ve teşkilât ile kaldırarak yerine refah ve saadet koymayı başlıca hedefi sayar.. Bunun için de siyâsî ve sosyal ilkelerini milletin ruhundan almak ve uygulamada milletin eğilimlerini ve geleneklerini gözetmek fikrindedir.”

 

         Atatürk, toplumun ekonomik bakımdan güçsüz kesimlerinin, özellikle köylülerin refah düzeyini yükseltmeye büyük önem vermekle beraber sınıf mücâdelesini reddetmekte ve toplumun gelişmesinin çeşitli sosyal gruplar arasında iş bölümü ve dayanışma ile mümkün olacağına inanmaktadır.

 

Atatürk, Millî Mücâdelenin ilk günlerinden itibaren halkçılık anlayışının komünizmle ilgisi olmadığını vurgulamıştır.

 

Ağustos 1920’de,  “Bizim görüşlerimiz bizim prensiplerimiz cümlece mâlumdur ki Bolşevik prensipleri değildir ve Bolşevik prensiplerini milletimize kabul ettirmek için  şimdiye kadar hiç düşünmedik...Yurdumuzda bu doktrin için herhalde zemin mevcud değildir. Çünkü gerek dinimiz ve âdetlerimiz, gerekse sosyal teşkilâtımız, onun bize mal edilmesine tamamıyla elverişsizdir.” demektedir.

        

         3. İktisâdî Alandaki İnkılâplar;

        

         Atatürk, Kurtuluş Savaşına başlarken millî hâkimiyetin ancak iktisâdî ve mâlî egemenlik kazanıldıktan sonra kazanılabileceğinin farkındaydı.

Millî Mücâdele yıllarında denk bütçe politikası uygulanmış ve millî tasarrufa önem verilmiştir.

 

Yeni Türk devleti kurulduktan sonra tarımda, ticarette ve sanayide yapılacak işlerin tespit edilebilmesi için önce Ankara’da Ziya Gökalp başkanlığında bir ekonomi heyeti toplandı. Heyetin çalışmaları sırasında biri liberalizmi diğeri sosyalizmi savunan iki görüş belirdi. Gökalp, bu iki eğilimi uzlaştırarak “karma ekonomi” olarak nitelendirilen iktisâdî hayatta devlet öncülüğünü savunan ama özel teşebbüse de imkân tanıyan Türkiye’nin gerçeklerine ve imkânlarına uygun bir model ortaya attı.

 

         Şubat 1923’de toplanan İzmir İktisad Kongresi’nde ekonomi politikası belirlenerek “İktisad Misâkı” kabul edildi.

        

Sanayi ve ticaret alanında yapılan yenilikleri ise maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

         1. 1924’de yeni kurulacak sanayi işletmelerinin sermâye ve kredi meselelerine yardımcı olmak, Türkiye’de millî tasarrufun ve mevduatın gelişmesine öncülük yapmak üzere Türkiye İş Bankası kuruldu. .

2. 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarıldı.

         3. Sanayi işletmelerinin finansman ihtiyacının sağlanması ve Osmanlı devlet işletmelerinin işletilmesi ve modernleştirilmesi amacıyla Sanayi ve Meadin Bankası kuruldu.

         4. İç ve dış ticareti canlandırma faaliyetleri: Osmanlı Devleti’nde kapitülasyonlar dolayısıyla yabancı tüccarlar ve onların korudukları gayr-i müslim tüccarlar ayrıcalıklı durumdaydı. Atatürk, ülke ticaretinin Türk milletinin kontrolü altında bulunmasını hedeflemiştir . Bu amaçla Millî Mücâdele yıllarında ithalat ve ihracatın toptan yapılarak azınlıkların aracı faaliyetlerinin kaldırılması, ithal malların tüketiciye daha ucuza mal olması amacıyla Temmuz 1922’de Türkiye Millî İthalat ve İhracat Anonim Şirketi kurulmuştu.

 

         Türkiye Osmanlı gümrük tarifelerinden ancak Lozan Anlaşmasının imzalanmasından beş yıl sonra kurtulabildiği için 1929’dan sonra koruyucu dış ticaret politikası izleyebilmiştir.

 

         5. Lozan Anlaşmasında Türk gemilerinin kabotaj hakkı kabul edildi, ancak Türkiye 1926 yılında tam olarak uygulamaya koyabildi.

6. Ziraat alanında; köylüye verilen önem çerçevesinde aşârın kaldırılması, Zıraat Bankasının köylüye kredi ve tohumluk ürün yardımı yapması, ormanları koruma ve geliştirme çabaları, hayvancılığı geliştirme ve ıslah çalışmaları yapılmıştır.

         7. Ulaştırma alanında öncelik demiryolu yapımına verildi. Karayolları yapımı için Yol Vergisi Kanunu ile karayolu yapımında çalışma mükellefiyeti getirildi.

8. Maliye alanında;

         a. Cumhuriyetin ilk yıllarında dış borçlanmadan kaçınılarak samimi ve denk bütçe politikası uygulandı.

         b. Gümrük vergileri yükseltildi.

         c. 1930 yılında para arzını kontrol etmek ve para politikasını yönetmekle görevli Merkez Bankası kuruldu.

         d. Vergi sisteminde düzenlemelere gidildi. Aşârın kaldırılmasıyla azalan vergi geliri mevcut vergilere zam yapılması şekliyle giderilmeye çalışıldı. Cumhuriyet döneminin en köklü vergi reformu 1950 yılında Gelir, Kurumlar ve Vergi Usul Kanunlarının kabulü ile olmuştur.

         e. 1929 yılına kadar dış ticaret dengesi sürekli açık vermiştir. 1930-37 yıllarında dış ticaret dengemiz dünya ekonomik bunalımına rağmen sürekli fazlalık göstermiştir.

         f. 1929 yılında Türk Lirası’nda görülen değer kaybı hükûmeti tedbir almaya yöneltti. Menkul Kıymetler ve Borsalar Kanunu çıkarılarak ilk kambiyo denetimi başladı. 1930 yılında Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun çıkarıldı. Müdahaleci ve korumacı dış ticaret politikasının izlendiği bunalım döneminde uygulama çok başarılı oldu.

         9. Devlet İstatistik Enstitüsü kurularak Nüfus sayımları yapıldı.

       

           4. Devletçilik

        

Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan liberal ekonomi politikası özellikle 1929 Dünya ekonomik bunalımı karşısında beklenen sonucu vermedi. 1930 yılı plânlı devletçilik politikasının ve millî ekonomi kavramının başlangıcı sayılabilir. Temel amaç devlet eliyle sanayiyi gerçekleştirmekti. Türkiye’de liberalist düzende değişiklik öngörmeyen bir devletçilik modeli uygulanarak mâlî tekeller dışındaki üretim faaliyetlerinin tamamı özel sektöre açık kalmıştır.

         1931 yılında Devletçilik CHP programına, l937 yılında da Anayasaya girmiştir.

Bu ilke çerçevesinde devletin kalkınmada hareketli bir rol oynaması gerekiyordu. Bu gayeyle beş yıllık kalkınma plânları hazırlandı.

IV.HAFTA

 

         EĞİTİM ve KÜLTÜR

        

1. Eğitim ve Kültür Alanındaki İnkılâplar

        

a.  Eğitim İnkılâbı

         Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyetin devraldığı eğitim; sistem yönünden çok yanlışları olan, kadro yönünden cılız ve yorgun, sayı yönünden de yok derecede azdır. Ama Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı devletinden çok değerli bir tecrübe birikimi devralmış ve bunu çok iyi kullanmıştır.

        

1.Cumhuriyetin eğitim sistemini kurma faaliyetleri;

         -Tevhid-i Tedrisat

         Osmanlılar döneminde Medreseler, Batı örneğine göre bürokratik devlet düzenini kurmak isteyen devletin ihtiyacını karşılayamıyordu. Bundan dolayı sivil alanda devletin desteklediği okullar açıldı. Bunların yanı sıra azınlıkların, yabancı devletlerin ve misyonerlerin giderek artan okulları farklı dünya görüşlerine sahip insanların yetişmesine sebep oluyordu.

 

         Osmanlı aydını okul-medrese ayrılığının zararlarını görmüş fakat cılız tedbir almaktan öteye gidememiştir.

 

         Yeni Türk devleti ve Türk milletinin birlik içinde gelişip ilerleyebilmesi, bütün yurtta Cumhuriyet ilkelerinin yayılabilmesi için öğretim birliğinin sağlanması gerekiyordu.

 

         Atatürk, medreselerin ve tekkelerin kapatılarak öğretim birliğinin sağlanmasını önceden plânlamış ve safha-safha uygulamıştır.

 

         3 Mart 1924 tarihinde “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” çıkartıldı. Bu kanunla Tanzimattan beri süregelen değişik duygu ve düşüncede insanlar yetiştiren ikili eğitim sistemi kaldırılarak modern bir millet yetiştirecek millî eğitim sistemi kurulacaktı.

 

         2. Millî Eğitim Teşkilatını Kurma Faaliyetleri: II. Mahmud döneminde bakanlık sistemine geçiş sırasında eğitim işlerini yürütmek için “Maarif-i Umumiye Nezareti” kuruldu.

 

         TBMM Hükümeti Maarif Vekaleti kurulduğunda bu teşkilat zayıf ve küçüktü. Vekalet Anadolu’daki Muallime ve Muallimeler Birliği il sıkı temasa geçerek eğitim teşkilatını Ankara’ya bağladı. Daha sonra Cumhuriyetin esas eğitim sisteminin teorik zemini eğitim kongreleri ile oluşturuldu.

 

         3. Milli Eğitimin Genel Amaçları ve Temel İlkelerini Tesbit Etme Faaliyetleri: Atatürk 1922 yılında TBMM’ni açarken yaptığı konuşmada; “Efendiler, yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun en evvel ve  her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ananât-ı millîyesine düşman olan bütün anasırla mücâdele etmek lüzumu öğretilmelidir.”

        

Belirlenen Türk Millî Eğitiminin amaçlarına ulaşabilmek için eğitim ve öğretimde şu ilkeler göz önünde tutulacaktı:

         a. Öğretimin millî olması,

         b. Millî eğitimde öğretim birliği ilkesine uyulmalıdır.

         c. Erkek ve kız çocukların eşit şekilde eğitilmesine önem verilmelidir.

         d. Eğitim yaygınlaştırılmalıdır.

         e. Eğitimde fikir ve hareket birliğine, uygulamaya önem verilmelidir.

         f. Millî eğitim sistemi bilime dayalı olmalıdır.

         g. Millî eğitimde disiplin olmalıdır.

         h. Öğretmenlik mesleği çekici olmalıdır.

 

         4. İlköğretim ve Ortaöğretim Alanındaki Faaliyetler: Cumhuriyetin ilk yıllarında çok önemli sosyal inkılâplar yapıldığı için okul programlarının bunları hazırlayıcı öğretici ve benimsetici olarak düzenlenmesine çalışıldı.  1921 Maarif kongresinde, 1923 ve 1924’teki Heyet-i İlmiye’lerde ilkokul programları Cumhuriyetin gerektirdiği bir şekle sokuldu. 1926’dan itibaren toplu öğretimin uygulanmasına geçildi.

 

         Osmanlı devletinin son yıllarında eğitim reformlarının odağını Ortaöğretim oluşturmaktaydı. Bu gelişmelerin sonucu olarak Birinci Heyet-i İlmiye toplantısında sultaniler yerine liseler kuruldu. 1924 yılında liselerin ilk devresine ortaokul denildi.

 

         5. Öğretmen Yetiştirme Alanındaki Faaliyetler: Laikliğin, Cumhuriyetçiliğin ve Atatürk inkılâplarının ve Medenî Kanunun halka öğretilmesi, köyün ekonomik hayatının olumlu yönde etkilenebilmesi için bilgili ve becerikli öğretmenler yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu yoldaki çalışmalar 1936’da Eğitmen Kurslarını, 1937’de Köy Enstitülerini ortaya çıkardı.

 

         Osmanlı devleti zamanında kurulan Yüksek Öğretmen Okulu sistemine devam edildi. Uzman öğretmen yetiştirmek için Gâzi Eğitim Enstitüsü kuruldu.

        

6. 1938 yılına kadar parça-parça devam eden düzenlemeler bu yılda merkezî bir sisteme bağlandı.

         7. Yüksek Öğretim Alanındaki faaliyetler: Osmanlı devleti zamanında büyük medreseler üniversite anlayışı ile hareket etmekteydi. Fatih ve Süleymaniye medreseleri ve büyük şehirlerdeki medreseler özellikle gelişme ve yükselme dönemlerinin modern üniversiteleri idi.

 

Kanuni döneminden sonra medreselere Arap anlayışının girmeye başlamasıyla medrese öğretimi zamanla tamamen dinî bir nitelik aldı. Osmanlı devleti bu medreselere modern programları uygulatamadığından yeni okullar açmak zorunda kaldı. Mühendishâneler, Tıbbiye, Harbiye ve Darülfünun modern manâdaki üniversitelerin temelini oluşturdu.

 

         Darülfünun 1919 yılında özerkliğine ve karma eğitim ilkesine kavuştu.

 

         1930’lu yıllara kadar İstanbul Üniversitesi hükûmetin istediği çalışmaları yapamadı. Bunun üzerine hükûmet İsviçre’den davet ettiği uzmanların danışmanlığında İstanbul Üniversitesi yeniden yapılandı. Eski Öğretim Elemanlarının büyük kısmına görev verilmedi buna karşılık Nazi Almanya’sından kaçan öğretim elemanlarına görev verilerek modern bir hava verilmeye çalışıldı.

        

8. Halk Eğitimi Alanındaki Çalışmalar: Yaygın eğitim alanındaki çalışmalar harf inkılâbından sonra başladı. Millet mektepleri açılarak dünyada o zamana kadar en geniş mecburî yaygın eğitim Türkiye’de yapılmış oldu.

 

         Osmanlılardan beri aydınlara yönelik eğitim çalışmalarını başarıyla yürüten Türk Ocakları, Muallim Birlikleri, Türk Halk Bilgisi Derneği 1932 yılında Halk Evleri’ne dönüştü.

        

9. Azınlık Okulları ve Yabancı Okulların Kontrol Altına Alınması: Birinci Dünya Savaşı’na Almanya safında girmemizle birlikte, İtilâf devletlerine ait yabancı okullar kapatıldı. Mütareke sırasında da Alman okulları kapanmış sadece Amerikan okulları Cumhuriyete kadar devam etmişti. Ancak Ermeni ve Rumların bu Amerikan okullarında ayrılıkçı propaganda yapmaları bu okullara karşı sert bir tavır takınılmasına sebep oldu.

 

         Lozan görüşmelerinin en zor geçen kısımlarından biri de Türkiye’nin kendi sınırları içindeki bütün eğitim kurumlarına tam hâkim olma prensibi idi. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkmasından sonra Türk hükûmetleri dinî eğitim veren yabancı okullara karşı sert bir mücâdele açmışlardır. Türkiye’de hiç bir dinin ve mezhebin propagandasına izin vermeyeceklerini belirtmişlerdir. Bu esaslar çerçevesinde okullardaki haçları ve Hıristiyanlıkla ilgili tabloları indirmeyen Fransız ve İtalyan okulları kapatılmıştır. 1928 yılında Bursa Amerikan Koleji’nde iki Müslüman öğrencinin Hıristiyan olması üzerine bu okul da kapatılmıştır.

 

         Türkiye, bütün yabancı ve azınlık okullarının laik okullar olmasını Türkiye’nin ve Türk millî menfaatlerinin zararına propaganda yapmamasını, Türk Tarihi ve Coğrafya dersleri ile Türkçe derslerinin Türk öğretmenler tarafından verilmesini istiyordu.

 

         Yabancı okulların bitirme imtihanlarının elçiliklerde yapılması geleneği kaldırıldı. Sıkı talimatnâme ve yönetmelikler çıkarıldı. 1926 yılından itibaren Musevi okullarındaki eğitim Türkçe’ye çevirtildi.

 

         b. Kültür İnkılâbı

 

         1. Harf İnkılâbı: Türkiye’de Arap harflerine dayalı yazının değiştirilmesi veya ıslah edilmesi teklifleri 19. yüzyıl ortalarından beri sürmekteydi. İttihat ve Terakki döneminde bu tartışmalar iyice hızlanmış hatta aslında olmayan bu alfabeye noktalama işaretleri konmuştu.

 

Atatürk’ün inkılâp programında harf inkılâbı da vardı. Erzurum Kongresi’nin bittiği gece Mazhar Müfit Kansu’ya yazdırdığı notlar arasında Cumhuriyetin ilânından sonra Latin harflerinin kabul edileceği yer almaktaydı.

 

         1922 yılında Azerbaycan’da, birkaç yıl sonra da Özbekistan’da Latin harflerinin kabulü Türkiye’deki çalışmaları hızlandırmış, 8 Ağustos 1928’de Mustafa Kemal Atatürk, Tanzimat Fermanı’nın okunduğu Gülhâne Parkı’nda harf inkılâbını millete duyurmuştur;

         “Arkadaşlar güzel dilimizi ifâde etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin lisânımız yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir.”  

 

         İlginçtir; Sovyet Rusya, Türkiye’de Latin alfabesinin kabulü üzerine kendi hâkimiyeti altındaki Türk topluluklarına daha önceden kabul ettirmiş olduğu Latin alfabesini değiştirdi. Yerine Kril alfabesini her Türk topluluğuna değişik şekilde uyguladı.

        

Millet mektepleri yeni alfabeyi Türk milletine öğretti.

 

         Yeni alfabenin, halkı bir gecede câhil bıraktığı iddialarına gelince; bir defa eski alfabe döneminde okuma yazma oranı % 10’lar seviyesinde idi. Atatürk, okuma yazma seferberliği ile kısa zamanda bu oranın da üstüne çıktı. Diğer taraftan eski alfabeyi bilenlerin büyük bir kısmı zaten Latin harflerini tanıyorlardı. Atatürk’ün hedefi bütün halkımızı okutmaktı.

 

         Yahya Kemal bir gün İstanbul’dan Arap harfleri ile yazılı kitap getirdiğinde Atatürk’ün; “Bu kitaplar güzel ama, bütün halkımıza okutmak, öğretmek güç bu harfleri. Onun için bazı yenilikler düşünmeli ve Latin harflerini kabul etmeli.” dediği kitaplar bu güzel kitaplardı.

        

            c. Türk Tarih inkılâbı:

 

         İkili anlayışın hâkim olduğu Osmanlı sisteminde medreselerde başka tarih, mekteplerde başka tarih anlayışı hâkimdi. Yeni Türk devletinin millî özelliğe sahip oluşu Türk tarihi çalışmalarını da gerekli hale getirdi.

 

Atatürk, 1929 yılından itibaren tarih üzerine yoğun bir şekilde eğildi. Atatürk’ün tarih çalışmalarına gösterdiği ilginin sebepleri;

 

         1. Millî tarihçilik anlayışına duyulan ihtiyaç: Tanzimattan sonra açılan yeni mekteplerde dahi Osmanlı devletini Türk milletinin kurup ayakta tuttuğu ve bu devletin bir Türk devleti olduğu unutulmuştu. Atatürk, Türk milletinin millî bilince kavuşmakta ve milliyetçiliğe sarılmakta geciktiğinin farkında idi. Bu gecikmenin Türk milletine ne kadar pahalıya mal olduğunu 1923’de şu sözleri ile açıklamıştır:

 

         “Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız... Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak  ilkönce kendi benliğimize ve milletimize bu saygıyı, hissi; fikrî ve fiilî olarak bütün davranış ve hareketlerimizle  gösterelim.”

        

2. Türk vatanı ile ilgili haksız iddia ve taleplerin çürütülmesi: Atatürk,Türk milletine zorla kabul ettirilmek istenen Sevr’in Avrupalıların yanlış ve çarpıtılmış tarih bilgileri üzerine kurulduğunu biliyordu.

 

Avrupalılar, Osmanlı devletinin haşmeti karşısında yüzyıllar boyunca duydukları korkuların, önyargıların, düşmanlıkların ve kopkoyu bir haçlı bağnazlığının etkisi altında “Türk milletini Orta Asya’ya sürmek” ten bahseder olmuşlardı.

 

         Sevr’in gerçekleşmemiş olması, Avrupalıları Türk toprakları üzerinde hak iddia etmeleri yoluna itti. Atatürk, bu iddiaların yine tarih bilgisi ile çürütülebileceğini gördü.

        

3. Türklere yöneltilen önyargılı iftiraların cevaplandırılması: Atatürk, Türk’ün üstün medenî kabiliyetini ortaya koymak için Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmuş ve çalışmalarını takip etmiştir.

        

         d. Türk Dil İnkılâbı:

 

         20.yüzyıl başlarından itibaren Türkçe’nin yabancı kelimelerden arındırılması  yönünde bir hareket başlamıştı. Yazı inkılâbının arkasından dil inkılâbı çalışmaları da hızlandı.

 

-1929 yılında okul programlarından Arapça ve Farsça dersler çıkartıldı.

-1932 yılında Türk tarihi çalışmalarının Türk dili çalışmaları ile desteklenmesi fikrinden Türk Dili Tedkık Cemiyeti kuruldu.

-Aydın ile halk dilinin, konuşma dili ile yazı dilinin birleştirilmesi halk  ağzından derlemeler, kitaplardan taramalar yapılması kararlaştırıldı.

-1936 yılında bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğu tezini savunan Güneş-Dil teorisi çalışmaları başladı.

 

Atatürk; “Türk demek dil  demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına (kültürüne), câmiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” diyerek milliyeti belirlemede dilin önemini vurgulamıştır.

 

         e.  Güzel Sanatlar İnkılâbı:

         Tiyatro alanında, Tiyatro Meslek Okulu açılmıştır. Sanayii Nefise Mektebi; resim, heykel ve süsleme sanatları çalışmalarını düzenlemiştir. 1937’de Atatürk’ün emriyle Resim ve Heykel Müzesi açılmıştır.

        

         2. Milliyetçilik

 

         Yeni Türk devletinin temellerini oluşturan millî devlet ve millî egemenlik ilkeleri Türk milliyetçiliğinin de temel ilkeleridir.

 

 Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını anlayabilmek için Atatürk’e göre millet ve kültür kavramı üzerinde durmak gerekir.  Atatürk’e göre millet; Bir kültürden olan insanlardan oluşan cemiyet’ e denir. Atatürk’e göre kültür; “Bir insan topluluğunun devlet hayatında, fikir hayatında, güzel sanatlarda iktisadî hayatta yapabildiği şeylerin toplamıdır.” Bu tanımda ahlâk değerleri yer almamıştır. Ama Atatürk bir konuşmasında; “Kültür, zeminle orantılıdır. O zemin milletin seciyesidir” yani yaratılışıdır, huyudur, ahlâkıdır, demek suretiyle ahlâkı temel almıştır.

        

Bütün bu ön açıklamalardan sonra Atatürk’e göre milliyetçilik;

         “İlerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk milletinin özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır.”

        

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının özellikleri ise;

         a. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı Milliyetçiliği reddeden akımlara karşıdır.

         b. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ırkçılığa karşıdır.

         c. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı laiktir.

         d. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı sınıf kavgasına karşıdır.

         e. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı barışçı ve insancıldır.

V.HAFTA

        

         LAİKLEŞME SÜRECİNDEKİ İNKILÂPLAR ve LAİKLİK

        

        

2. Atatürk ve Din

        

Atatürk’ün din hakkında bazı görüşleri;

 

          “Türk milleti daha dindar olmalıdır. Yani bütün sâdeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum. İslâm, akla ve mantığa aykırı ilerlemeye engel hiç bir şeyi ihtiva etmiyor...Fakat bu câhiller, bu âcizler sırası gelince aydınlanacaklardır...Onları kurtaracağız.”

 

         Atatürk, hutbelerin Türkçe okunmasını istiyordu. Hatta bizzat kendisi Millî Mücâdele yıllarında her tarafta Arapça hutbe okunurken; o, Balıkesir’de Türkçe hutbe okumuştur. Bu hutbesinde; “Biliyoruz ki Hazret-i Peygamber zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendisi irad ederlerdi... Gerek Peygamberin gerek Hulefa-yı Râşidin’in söylediği şeyler o günün meseleleridir...Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisânla olması ve onların da bugünkü icâbat ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi halife ve padişah nâmını taşıyan müstebidlerin arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindir.”

 

         Cumhuriyetin ilânından sonra yürürlüğe giren inkılâplara bir kısım din adamlarının karşı çıkması üzerine; “Efendiler, herşeyden evvel şunu en ibtidâî bir hakikat-i diniyye olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir sınıf-ı mahsus yoktur. Ruhbâniyeti reddeden bu din, tekeli de kabul etmez.”

 

         Diyânet İşleri’nin gereğinden bahsederken görevli olmayan kimselerin dinî kıyâfette bulunmalarının önüne geçeceğini belirtmiştir: “Hükûmet-i Cumhuriyemizin bir Diyânet İşleri Riyâseti makamı vardır. Bu makama bağlı müftü, hatip, imam gibi görevli birçok memurlar bulunmaktadır. Bu vazifeli zatların ilimleri, faziletleri derecesi malûmdur. Ancak burada vazifeli olmayan birçok insanlar da görüyorum ki aynı kıyâfeti giymeye devam etmektedirler. Bu gibiler içinde çok câhil, hatta okuma-yazma bilmeyenlerine de rastladım... Millete hatırlatmak isterim ki bu laubaliliğe müsaade etmek asla câiz değildir. Herhalde yetki sahibi olmayan bu gibi kimselerin görevli olan kimseler ile aynı kisveyi taşımalarındaki sakıncayı hükûmetin görüşlerine sunacağım.”

 

         Atatürk, aydın din adamı yetiştirmenin gerekliliğini gördü. Daha önce Kur’an’ı tercüme etmesini istediği Mehmed Âkif  Bey’den; kendisi gibi iyi yetişmiş birkaç arkadaşını toplayarak bir İlâhiyat Fakültesi kurulması için hazırlık yapmasını istemiştir. Fakat ömrü yetmediğinden üzerinde önemle durduğu bu konuyu halledememiştir.

 

         Bu konuda Turhan OLCAYTU’nun yazdığı “DİNİMİZ NEYİ EMREDİYOR, ATATÜRK NE YAPTI, İNKILÂPLARIMIZ İLKELERİMİZ” adlı kitabdan bilgi almanız mümkündür. 

 

         3. Laiklik;

 

         Laik kelimesinin aslı Latince  “laicus” olup Fransızca’ya “laic” olarak geçmiştir.  Kelime “ruhânî olmayan kimse, dinî olmayan şey, fikir, kurum” manâsındadır. Bu kelime bize Meşrutiyet yıllarında girmiş ve  lâdini-dinî olmayan manâsını kazanmıştır.

 

         Laiklik, laisizmden farklıdır. Laiklik daha çok hukukî bir kavram olmakla birlikte laisizm bazı dinî çevrelerde “dine aykırı dine düşman bir hareket” anlamı taşır. 

 

          Laikliğin, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile, din ve vicdan hürriyetinin sağlanması olmak üzere iki yönü vardır.

        

Laikliğin nitelikleri:

         1. Laik devlette, devlet dini yoktur.

         2. Dinleri ne olursa olsun bütün vatandaşlar ana hak ve hürriyetlere eşit olarak sahiptir.

         3.Ayrı dinlere mensup olanların eşitliği yanında aynı dine mensup olanlar arasında mezhep eşitliğine de yer verir.

         4.Laik devlet anlayışı ancak, din ve vicdan hürriyeti ile bir arada yürüyebilir.

 

         5.Dinî makamlar devletten tamamen ayrılmıştır. Din işlerinin düzenlenmesi özel kuruluşlara terk edilmiştir.

         Ancak, Türkiye’de din işleri bir kamu hizmeti sayıldığı için dinî işlere ve faaliyetlere  devlet bütçesinden ödenek ayrılmaktadır. Cemaatların insanları devlet düzeni aleyhine kışkırtma endişesi de devletin dinî hizmetleri kendi kontrolünde tutmasını gerektirmiştir.

        

Tarihte devletle din kurumu arasındaki ilişkiler üç şekilde ortaya çıkmıştır;   

         1. Dine bağlı devlet sistemi: Dinî reis aynı zamanda devletin de reisidir. Halifeliğin Osmanlılara geçmesinden sonra Osmanlı devleti de dine bağlı bir devlet halini almıştır.

         2.Devlete bağlı din sistemi: Bu sistemde din devlet otoritesinin baskısı altındadır.

         3. Laik sistemde: Burada dinî ve dünyevî otoriteler ayrılmıştır.

 

         Dünya tarihinde Yakın çağlara kadar din, toplum hayatında etkili olmuş, resmî nitelik kazanarak günlük hayata karışmıştır. Özellikle Ortaçağ Avrupa’sında kilise; devlet otoritesinin tamamen üstüne çıkarak ayrı bir feodal unsur halinde kendi otoritesi üstünde güçlü devletlerin çıkmasını engellemişti.

 

         Osmanlı devleti, dinî bir devlet olmasına karşılık devlet yönetiminde Müslüman olmayanlar hoşgörü ile karşılanmıştır. Diğer taraftan dinî işleri Şeyhülislâmlık gibi bir kurumun yürütmesi, güçlü padişahların dinî otoriteyi kontrol altında tutmaları, dinî kanunlar yanında, örf hukuku dediğimiz hukuka daha fazla işlerlik kazandırmaları gibi sebepler, Osmanlı Toprak Sistemi üzerinde geniş araştırmalar yapan İktisad tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın Osmanlı devletini laik olarak yorumlamasına dahi yol açmıştır.

        

-Laikleşme Sürecindeki İnkılâplar

         Osmanlı devletinde laiklik, Tanzimatla birlikte gelişme göstermiştir. Tanzimat ve Islahat fermânları, Birinci ve İkinci Meşrutiyet hareketleriyle devlet yarı teokratik bir devlet olma yolunda adımlar atmıştır.

 

Türk inkılâbında laikliğin gelişmesi kademeli bir yol takip etmiştir. Laikliğin gerçekleştirilmesi için toplumun ihtiyacına göre yeni kanunlar kabul edilmiştir. Laikliği aşama -aşama gerçekleştirme yolunda yapılan inkılâplar;

 

         -Saltanatın kaldırılması,

         -Halifeliğin kaldırılması,

         -Tevhid-i Tedrisat Kanunu,

         - Kılık kıyâfet ve şapka kanunu,

-Tekke ve zâviyelerin kapatılması,

-Latin harflerinin kabulü

         -Anayasanın laiklik çerçevesinde değiştirilmesi.

 

  

VI. HAFTA

  

BÜTÜNLEYİCİ  İLKELER

 

         1. Millî Egemenlik

        

Mustafa Kemal, kayıtsız şartsız  millî hâkimiyete dayanan bağımsız bir Türk devleti kurmayı Samsun’a çıkmadan önce plânlamış ve adım-adım hedefe ulaşmıştır. TBMM’nin açılmasına kadar millî egemenliği kurma aşamaları:

 

-Amasya Genelgesi,

-Kongreler,

-Meclis-i Mebûsanı toplamak için İstanbul Hükûmeti ile yapılan Amasya görüşmeleri,

-Meclis-i Mebûsan’ın toplanması ve Misâk-ı Millî kararlarının alınması,

-Nihayet İstanbul’un işgâlinden sonra yeni meclisin Ankara’da toplaması

         (Tablo halinde egemenliğin millete geçişi verilebilir)

 

2. Millî Bağımsızlık

        

Bağımsızlık; bir ülkenin başka bir ülke veya ülkelerin yönetimi veya denetimi altında olmaması demektir. Bağımsız Devletin özellikleri:

-Devletler arasında eşitlik söz konusudur.

-Tek yanlı işlem olmaz.

-Bir devlet başka bir devletin izni veya onayı olmadan başka devletlerle diplomatik ilişki kurabilir.

-Devletlerarası dostluklarda devletin çıkarları gözetilir.

-Bağımsız yönetim organları, hukuk sistemi ve para sistemi vardır.

-Hâkimiyet sembolleri vardır; Sancak, bayrak ve millî marş.

        

 

3. Millî Birlik ve Beraberlik, Ülke Bütünlüğü

        

Millî birlik ve beraberlik ve ülke bütünlüğü ilkesi, Atatürk milliyetçiliğinin temel unsurudur. Atatürk, Türk milletini bir bütün hâline getirmeden Millî mücâdeleyi başlatmamıştı