| Avusturya Sefiri
Busbecgin Hatıralarında Osmanlı
Sultanın huzuruna çıkarıldığımız zaman mabeynciler tarafından
silahlarımız alınmıştı. Sultan Murat'tan beri bu adet yerleşmiştir
.Murat, kendisiyle mülakat yapmak üzere huzura giren bir Hırvat
tarafından öldürülmüştü.
Sultanın elini öptükten sonra geri geri çekilerek duvara sırtımızı
verdik. Nutkumu dinledi, fakat beklemediği sözleri söylemiş olacağım
ki yüzünde bir küçümseme ifadesi belirdi, ağzından sadece güzel,
güzel! sözleri çıktı. Daha sonra çıkmamıza izin verildi.
Huzurda iken, büyük bir kalabalık dikkatimi çekti. Birçok vilayetin
beylerbeyleri Sultana hediyeleriyle gelmişlerdi. Bunlardan başka,
Sultanın bütün maiyeti orada idi. Hassa süvarileri, sipahiler,
gurebalar, ulufeciler.. Ayrıca yeniçeri1er de vardı. Bu kalabalık
mecliste herkes şahsi kabiliyeti, ehliyet ve liyakati sayesinde
bulundukları mevkilere getirilmişlerdir. Filancanın neslinden
geldiği için hiç kimseye diğerlerinden üstün bir rütbe verilmez.
Herkes memuriyet derecesine göre saygı ve itibar görür. Bu sebeple
merasimlerde önde bulunmak, diğerinin yerine göz dikmek gibi
kavgalar yoktur.
Görev ve memuriyetler herkesin liyakat, seciye, kabiliyetine göre
bizzat Sultan tarafından verilir. Bunu yaparken ne o şahsın
zenginliğine, ne nüfuz ve şöhretine, ne rica ve dostluklara aldırış
etmez. Böylece her işe, o işin ehli adamlar tayin olunur. Şahsi
kabiliyeti sayesinde herkes en yüksek mevkilere kadar gelebilme
şansına sahiptir .Çobanlıktan gelmiş olsalar dahi, mazideki
durumlarından dolayı bir eksiklik duymadıkları gibi, ebeveynlerine
ne kadar az borçlu olurlarsa bununla kadar çok iftihar ederler.
Türkler üstün meziyetlerin, kabiliyetlerin doğuştan geldiğine, bir
miras olarak ecdattan intikal ettiğine inanmazlar. Bunun, kısmen
Allah vergisi, kısmen de say-ü gayretin mükafatı olduğunu kabul
ederler. Nasıl ki bir evlat mutlaka babasına benzemezse, güzel
sanatlara, hesap hendeseye istidat irsi değilse üstün vasıfların,
seciyenin de babadan oğula geçmeyip Cenabı hak tarafından
bahşedildiği kanaatindedirler. Bu düşüncelerin neticesi olarak,
Türklerde şan ve şöhret, yüksek idari mevkiler liyakat ve maharetin
mükafatıdır. Tembel ve pısırık olanlar, kötü niyetliler için
yükselme yolları kapalıdır , bunlar kenarda köşede önemsiz kişiler,
olarak kalırlar. Türklerin giriştikleri her işte başarı
kazanmalarının, üstün bir ırk haline gelmelerinin ve gün geçtikçe
devletin hudutlarını biraz daha genişletmelerinin sebebi bu olsa
gerek.
Bizdeki uygulama ise büsbütün değişiktir. Ehliyet ve liyakatin bizde
yeri yoktur. Her yerde her işte asalet, yani mevki ve rütbe
verilecek şahsın, kimin neslinden geldiği hususu aranır. Bu konuda
söyleyecek çok şey var ama şimdilik bu kadar yeter. Bu düşüncelerimi
bir sır olarak saklayacağınızı umarım.
Şimdi tekrar başları sarıklı bu büyük kalabalığı seyredelim.
Bembeyaz ipekli kumaşlara bürünmüşler . Bir renk ve parıltı cümbüşü.
Altın gümüş, ipek ve saten parıltısı her tarafta gözlerimizi alıyor.
Bu manzarayı kelimelerle anlatmak çok zor. Bugüne kadar böyle güzel
bir manzara görmediğimi itiraf etmek isterim. Bu kadar zengin ve göz
alıcı görünüş içinde dahi bir sadelik ve tutumluluk dikkati
çekiyordu. En yüksek mevkileri işgal edenlerle derece derece alt
kademelerdeki memuriyetlerin sahipleri hemen ayni biçimde elbiseler
gitmekteydi. Oysa bizde böyle midir?
s. 63-65
|