X. TURKIYE
CUMHURIYETINDE GENEL YAPILANMA
|
10A.Sağlık Ve Tıp Alanında Gelişmeler |
"Pire itte, bit yiğitte bulunur", "Akar
su kir tutmaz", "Ecel geldi cihane, baş
ağrısı bahane" gibi boş sözlerle teselli bulmaya alıştırılmış
ve bilgisiz bırakılmış toplumumuz, kaderciliğinin faturasını Balkan Savaşı'nda
ve I. Dünya Savaşı'nda çok acı bir şekilde ödemiş ve ödemeye devam
etmekteydi. Verem ve sıtma gibi, yaygın hastalıklardan verdiğimiz kayıplar,
savaşta şehit olanlardan daha fazlaydı. Nüfusun % 50'si sıtmalıydı.
Trahom hastalığına yakalananların sayısı ise 3 milyondu.
Bulaşıcı
ve salgın hastalıklardan kurtulmak için verilecek savaş, düşmandan
kurtulmak için verilen savaş kadar önemliydi. Bu da ancak sağlık işlerinin
bir bakanlık eliyle yürütülmesiyle olabilirdi. Bunu sağlamak için, ilk
TBMM Hükümeti'nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na da yer verildi.
Aynı tarihlerde Avrupa ülkelerinin yalnızca üç tanesinde sağlık bakanlığı
olduğu düşünülürse, atılan adımın önemi daha iyi anlaşılır. TBMM Hükümeti
eşitliğe ve halk sağlığına verdiği önemi, 1922 Eylülünde tıp fafültesine
ilk defa kız öğrencileri alarak da göstermiştir.
Sağlık
alanındaki bağımsızlığımızın sağlanması da, Ankara Hükümeti tarafından
gerçekleştirilecekti. Osmanlı'da "Karantina" ile
kolera ve benzeri bulaşıcı hastalıklara karşı sınır kapılarımızda ve
limanlarımızda kontrol yapma hakkını yabancılara vermiştik. Lozan Antlaşması'nın
114. maddesiyle sağlık hizmetlerindeki bu kapitülasyon da ortadan kaldırılmıştır.
Başta gelen sağlık sorunlarından
biri olan nitelikli sağlık personeli konusu da, cumhuriyet döneminde büyük
ölçüde çözüme kavuşmuştur. 1923'te 1 doktora yaklaşık 22 bin, bir hemşireye
3 milyon hasta düşmekteydi.
O günlerde
bir taraftan doktor ve eczacı yetiştirilmesine hız verilirken, diğer
taraftan da nüfusumuzun % 82'sinin kırsal kesimde yaşadığı düşünülerek
1923'te 269 sayılı "Hekimlere Mecburi Hizmet Yasası"
çıkarıldı ve birçok ilçelere hükümet tabibi gönderilmesi sağlandı.
Doktor dışındaki sağlık
personeli sayısını arttırmak için de "sağlık
memurları, hemşirelik, kent ve köy ebe okulları" gibi yeni
okullar açılmıştır. 1937'de sağlık personeli, hastane, dispanser ve yatak
sayısında ulaşılan sonuç, yukarıdaki grafiklerde görülmektedir. Bu gelişmeler
verem, sıtma, frengi, trahom gibi belirli bölgelerimizde insanlarımız için
birer ölüm makinesi haline gelen hastalıklarla mücadelede başarılı sonuçlar
almamızı sağlamıştır.
1930 yılında sağlık
hizmetleriyle ilgili olarak çıkarılan "Belediye
Kanunu" (1580 Sayılı) ve "Umumi Hıfzıssıhha
Kanunu" (1593 Sayılı) günümüzün çevreci anlayışına o günden
temel olmuştur.
Atatürk dönemi sağlık
politikasında, çocukların ve gençliğin sağlığı, en önemli konulardan
birisi olmuştur. Çünkü Atatürk'e göre, onlar "Türk
istiklal ve Cumhuriyeti'nin emanet edildiği, Türk geleceğinin" evlatlarıdır.
Sağlıklı ve gürbüz olmaları, devleti daima güçlü kılacaktır. Bu amaçla
tüm öğrencilerin okullarda okul hekimlerince muayeneleri zorunlu kılındığı
gibi, haftada en az bir saat "sağlığı
koruma" dersi okutulması mecburi tutulmuştur. Ortaokul ve
liselerdeki kız öğrencilere ayrıca en az haftada bir saat çocuk bakım
dersi verilmesi zorunluluğu da getirilmiştir. Tüm yetim ve öksüzlerin
geleceklerinin güvence altına alınması amacıyla da Çocuk Esirgeme Kurumu
kurulmuştur. Sosyal güvenlikle ilgili olarak ayrıca dört darulaceze, (Güçsüzler
merkezi) bir sağır ve dilsiz mektebi, dört kazazedelere yardım teşkilatı,
yedi tane küçük çocuklara bakım yurdu açılmıştır. Milli mücadele sırasında
göç etmek zorunda kalanların barınma ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması
için de bütçelere ödenek konulmuştur.
Bütün
bu çabalar, milletimizin sağlığını korumak ve takviye etmek, ölüm oranını
azaltmak, nüfusu çoğaltmak, bulaşıcı ve salgın hastalıkların tahribine
karşı koymak ve bu suretle millet fertlerinin dinç ve yetenekli, sağlıklı,
sıhhatli vücutlar halinde
yetişmesini temin etmek amacına yönelik
olan sağlık politikamızın büyük ölçüde gerçekleşmesine yol açmıştır.
|
10B.Bayındırlık Ve Ulaştırma Alanında Gelişmeler |
Anadolu, çok eski çağlardan beri, coğrafi konumu nedeniyle önemli bir yerleşim yeri, ticaret bölgesi ve ulaştırma merkezi olmuştur. Ancak bu görünümünü Osmanlı Devleti zamanında kaybetmeye başladı. Üç kıtada geniş bir coğrafyada egemen olan Osmanlı Devleti, bayındırlık ve ulaştırmada önceliği, fetih zihniyeti ve dinsel nedenlerle Rumeli'ye ve Arap yarımadasına verdi. Devletin asıl sahibi olan Türk halkı ise; bu hizmetlerden yararlanamadığı için, ekonomik, siyasi, kültürel, ve diğer toplumsal konularda yeterli gelişmeyi sağlayamadı. İç piyasalardaki malların, yol olmayışı nedeniyle, ana merkezlere, limanlara taşınamaması ticaret hayatını olumsuz yönde etkiledi. 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılması da Anadolu'daki niteliksiz kara yollarının önemini iyice azalttı. Devletin hızlı çöküşü de mevcut yol ve köprüleri iyice bakımsız ve harap hale getirdi.
Cumhuriyet yönetimi, Misak-ı Milli sınırları içindeki toprakları bir bütün olarak kabul ettiği için, olanaklar içerisinde devlet hizmetlerini vatanın her tarafına eşit bir şekilde yaymayı temel politika olarak benimsedi. Savaşın harap ettiği ülkeyi onarmak, Türk insanın yaşama şartlarını yükseltmek, yurdun güvenliğini sağlamak, ülkenin doğal kaynaklarını değerlendirmek, ülke çapında bayındırlık politikasına gerekli önemin verilmesi ve yolların yapılması ile olabilirdi. "Yollar ve okullar" devlet adamı Atatürk'ün genel politikasında çok önemli yer tutmuştur. Ekonominin büyük ölçüde yollara ve okullara dayandığına inanıyordu.
Cumhuriyet Türkiye'sine,
Osmanlı Devleti'nden 18.335 km kara yolu ve bu yollarda bulunan büyük
sulardan geçişi sağlayan 940 köprü devrolunmuştur. Yolların 4.450
kilometresi toprak yol, 13.885 km si kırma taştan yapılmış bozuk şose
halinde bulunuyordu. Yollardan ancak hayvan ve onun çektiği arabalar geçebilmekteydi.
Kurtuluş
Savaşı sırasında stratejik yollar onarılmış, imkanlar ölçüsünde
yenileri inşa ettirilmiştir. Savaş ortamında olunmasına rağmen, 46 milyon
liralık 1920 yılı bütçesinden, bayındırlık işlerine 620 bin lira ayrılmıştı.
1921 yılında, yol yapım faaliyetlerini hızlandırabilmek amacıyla "Tarik
Bedeli Nakdisi Hakkında Kanun" (Yol Parası Hakkında Yasa) adıyla
bir yasa çıkartıldı. Bu yasa ile 18-60 yaş arasındaki her erkek, yol
vergisi ile yükümlü tutuldu. Para veremeyecek durumda olanların, oturdukları
yerlerden üç saat uzaklıkta olmayan yerlerdeki yol yapım işlerinde bedenen
çalışarak, bu vergiyi ödemeleri kabul edildi. Atatürk yola verdiği önemi
1922'de şu sözleriyle ortaya koyuyordu: "Ekonomi
hayatının etkinlik ve canlılığı, ancak ulaştırma araçlarının, yolların,
demir yollarının, limanların durumu ve derecesiyle orantılıdır."
Üzerinde yaz-kış motorlu kara ulaştırma
araçlarının geçebileceği yolların yapımı, cumhuriyet döneminde gerçekleştirilebildi.
Cumhuriyet döneminin başlarında il
yollarının yapımı, il genel kurullarının hazırlayacağı beşer yıllık
programlara göre yapılıyordu. 1929'da çıkarılan Şose ve Köprüler Kanunu
ile "Milli Şoseler" adı altında bir
devlet yolları ağı saptanıyor ve yol-köprü yapım görevi, Bayındırlık
Bakanlığı'na veriliyordu.
| "Memleketimizi demir yollarıyla ve üzerinde otomobiller çalışır şoselerle bir ağ haline getirmek zorundayız. Çünkü Batının ve dünyanın taşıt araçları bunlar oldukça, bunlara karşı merkepler ve kağnılarla ve tabii yol geçitleri üzerinde yarışmaya kalkışmanın imkanı yoktur." |
diyerek, konunun önemini vurgulamıştır.
Böylece demir yolunun gerekliliği, daha cumhuriyet ilan edilmeden önce,
bizzat Atatürk tarafından ortaya konmuştur. Üstelik Atatürk, demir yolunu
"... memleketin tüfekten, toptan daha önemli bir güvenlik silahı"
olarak değerlendirmiştir.
Osmanlı Devleti'nden Yeni Türk
Devleti'ne 3.710 km lik bir demir yolu ağı kalmıştı. Yabancı sermaye ile
yapılan ve işletme hakları da yabancıların elinde bulunan bu demir yolları
Osmanlı'yı çağdaşlaştırma yerine yabancıların siyasi ve ekonomik çıkarlarını
sağlama amacına yönelikti. Bu demir yollarını yapan şirketlere kapitülasyoner
ayrıcalıklar da verilmişti. Bu ayrıcalıklara göre: demir yolunun geçeceği
toprakların mülkiyeti bu şirkete ait olacak, hattın her iki yanında
"10"ar kilometrelik şerit içerisindeki yeraltı servetleri, madenler
şirketçe işletilebilecek, buralarda arkeolojik kazılar yapıp, çıkan kültür
varlıklarını da hiç bir kısıtlamaya tabi olmadan, ülkelerine götürebileceklerdi.
Sömürgeci zihniyet yalnızca bu yapım haklarıyla ilgili kalmamıştır.
Demir yolu işletme hakkı da bu şirketlere verildiği gibi, kilometre başına
belli bir kazanç güvencesi de öngörülmüştür. Örneğin; Bağdat Demir
Yolu Kumpanyası'na "99" yıllık işletme
hakkı tanınırken, kilometre başına "4500"
frank kar garantisi verilmiştir.
Cumhuriyetin ulaştırma
alanında kazandığı en büyük zafer, demir yolu yapımında oldu. Bu dönem
de yabancılara demir yolu yaptırma politikası terkedildi. Devlet sermayesi, Türk
teknik ve işgücüyle demir yolu yapımına gidildi. Bir taraftan Yunanlılar
tarafından tahrip edilen İstanbul-Ankara demir yolu onarılırken, 1927'de
Ankara ve Kayseri'ye; 1930'da Kayseri ve Sivas'a; 1939'da Sivas ve Erzurum'a
yeni yapılan ağlarla bağlandı. Karadeniz'i Akdeniz'e bağlama girişimlerinin
yanı sıra, aynı yıllarda Orta Anadolu'yu Güneydoğu'ya bağlayacak
Ankara-Diyarbakır hatları yapılarak işletmeye açıldı. Elazığ da
Tatvan'a bağlandı. Böylece yurdumuzun doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi
birbirine demir ağlarla bağlanmış oldu. Demir yollarının işletme ihtiyaçları
için de Sivas'ta vagon fabrikası, Eskişehir, İzmir ve İstanbul'da tamir atölyeleri
ile İstanbul ve Ankara'da demir yolu meslek okulları açılmıştır.
Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde söylenen marşta, bu durum "Demir ağlarla
ördük, Anayurdu dört baştan." şeklinde belirtilerek, bunun övünç
konusu yapılması dikkat çekicidir.
Cumhuriyet yönetiminin bütün mali
imkansızlıklara rağmen, milli sermayeye dayanarak, 1938 yılına kadar gerçekleştirdiği
demir yolu uzunluğu 3.360 km ye ulaşmıştır. Yine aynı dönemde yabancıların
elindeki demir yolları da satın alınarak, bu alandaki bağımsızlığımız
da sağlanmıştır.
| Atatürk, ülkenin diğer hayati faaliyetlerinde olduğu gibi, dikkatini deniz ticaretinin geliştirilmesi, limanların inşa ve onarımı üzerinde de toplamıştır. Daha önce karasularımızda yabancı şirketlere tanınmış olan işletme hakkı, 1 Temmuz 1926'da Türklere geçince, denizciliğimiz önemli gelişmeler göstermiştir. Osmanlı Devleti'nden 22.232 grostonluk 10 adet yıpranmış bir filoyu devralan "Türk Seyrisefain İdaresi" 1936 yılında gemi adedini 28'e, tonajı da 64.037 grostona çıkarmıştır. |
1933'de Türk Hava Yolları'nın kurulmasıyla, sivil havacılık alanında da ilk adımlar atıldı. Ülkenin büyük şehirleri arasında günlük ve haftalık seferler başlatıldı. Cumhuriyet döneminde bayındırlık çalışmaları arasında şehircilikte de önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Saltanat devrinde ihmal edilmiş olan hükümet konakları, okullar, hastaneler, karakollar, hapishaneler ve diğer devlet binaları inşa edilmeye başlanmıştır. Bu yeni imar faaliyetleri, halkı yeni yönetime bağlayıp moralinin yükselmesini sağladığı gibi, ona iş imkanı da sağlamıştır. Yeni Devletinin kendisine başkent olarak seçtiği Ankara; kerpiç evleri, dar yolları tozlu sokakları ile bir Orta Çağ şehri görünümündeyken, modern bir şehir olma yolunda ilk adımlarını bu yıllarda atmıştır. Bütün bu gelişmeler, Türk milletinin uygarlıktan yoksun bir toplum olmadığını kanıtladığı gibi, onu vatanın gerçek sahibi de yapmıştır.
|
10C.Ekonomik Alandaki Yeni Kuruluşlar Ve Yasal Düzenlemeler |
"Bir ulusun doğrudan
doğruya hayatıyla ilgili olan o ulusun ekonomisidir... Yeni Türkiye'mizi layık
olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için ekonomimize birinci derecede ve
en çok önem vermek zorundayız."
M.Kemal ATATÜRK
MİLLİ EKONOMİ'NİN KURULMASI
a) Cumhuriyetin İlk Yıllarında Ekonomik Durum
Osmanlı Devleti'nin ekonomik düzeni toprağa ve tarımsal üretime dayalı bir sistemdi. Batı Avrupa ülkelerinin henüz daha makinalı üretime geçemediği XV-XVIII. yüzyıllarda Osmanlı Devleti üretimde ileri ülkelerden birisi olarak kabul ediliyor ve bazı lüks maddeler hariç, diğer ihtiyaçlarını kendi üretimiyle karşılıyordu.
O yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nın ve batılı ülkelerin üretimi "manifaktür" üretim biçimi denilen, el ve ev tezgahına dayalı üretimdi. Ancak buhar gücünün makinaya uygulanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıldan itibaren batılı ülkeler "manifaktür" biçimden "maşinafaktür" denilen çevirici gücün yönlendirdiği makinalı seri üretim anlayışına geçtiler. Osmanlı ise, el-ev üretimine dayalı küçük sanayi anlayışını terkedemediğinden, Batılıların makinada çok miktarda ve çok ucuza ürettikleri malları alıp tüketmek zorunda kaldı. Üstelik 1838'de İngiltere ile yapılan ticaret anlaşması, bu ülkeden Osmanlı'ya gelecek mallara çok düşük oranlı ve tek tip bir verginin uygulanması kuralını da getirdi. Oysa Osmanlı, kendi ülkesinde ürettiği malları, bir şehrinden bir diğer şehrine gönderirken iç vergiye tabi tuttuğundan, malın fiyatı çok artmaktaydı. Bu durumda halk, ucuz olan yabancı malını tercih etmekteydi. İngiltere'ye tanınan ayrıcalıklar, bir yıl içinde irili ufaklı bütün Avrupa devletlerine de tanındı. Böylece Osmanlı'nın, el-ev tezgahlarına dayalı üstelik pahalı da olan küçük sanayii çökerken, ülkede Batılıların bir yarı sömürgesi haline getirildi. Öte yandan diğer ayrıcalıklar, art arda gelen savaşlar ve bu savaşlarda uğranılan toprak kayıpları da ülke ekonomisinin daha olumsuz duruma gelmesine yol açtı.
Kendi kaynaklarıyla ülke ekonomisini düzlüğe çıkaramayan Osmanlı Devleti, çareyi borç almakta buldu. 1854'den itibaren başta Fransa olmak üzere, büyük Avrupa devletlerine ve içeride de, Galata bankerleri dediğimiz gayrimüslim tefecilere borçlanıldı. Aldığı borçları yatırıma yönlendiremeyen ve cari giderleri karşılamak amacıyla kullanan Osmanlı Devleti, 1875'de iflas ettiğini açıkladı. Fakat alacaklılar, 1881'de "Düyun-u Umumiye" (Genel Borçlar Teşkilatı) Yönetimi'ni kurarak, Osmanlı Devleti'nin belli başlı vergi, resim ve harçlarla, tuz, içki, demir yolu gibi tekel niteliği gösteren mali kaynaklarına el koydular. Böylece, Batılı devletler Osmanlı Devleti üzerinde tam bir ekonomik denetim kurdular. Trablusgarp Savaşı (1911) ile ardı arkası kesilmeyecek bir savaşlar zincirinin içine giren Osmanlı Devleti, elindeki sınırlı kaynaklarını da harcadı. Osmanlı, bütünüyle dışa bağımlı bir durumda I. Dünya Savaşı'na girdi. Zaten ekonomik açıdan çökmüş olan devlet, bu savaşta daha da güç duruma düşünce, ülke ekonomisinin yanı sıra toprak bütünlüğü diye de bir şey kalmadı.
Kurtuluş Savaşı sırasında, yalnızca iç ve dış düşmanlarla değil, olumsuz ekonomik koşullarla da savaşılmak zorunda kalınmıştır. Terkedilen topraklardan göç edip gelen insanları beslemek, barındırmak ülke ekonomisine yeni bir yük getirmişti. Zaten yetersiz olan alt yapı tesisleri de savaş yıllarında tahrip edilmişti. Yeni Türk Devleti, Osmanlı Devleti'nden 87 milyon altın lira borç devralmıştı. Bankalarda ancak 1 milyon lira kadar tasarruf mevduatı vardı. Demir yollarının büyük çoğunluğu yabancıların elindeydi. Halkın sağlık durumu son derece kötüleşmişti. Köylünün %14'ü sıtmalı, % 9'u frengiliydi. Halkın % 72'si tifüse yakalanabilecek durumdaydı. Evlerin % 97'sinde tuvalet yoktu. Maddeten ve manen çökmüş halkın % 4'ü okur yazar olduğu için, ülkede bilgisizlik ve bağnazlık egemendi.Bilgisizlik yüzünden, ülke ekonomisini ayakta tutan tarım bile, kaderciliğe terkedilmişti. Sulama, gübreleme usülleri uygulanmadığı gibi, tarım aracı olarak karasabandan başka bir şey kullanılmıyordu. Ekilebilir toprak oranı, % 32 iken insan ve teknik yetersizlikleri ancak toprakların % 5'inin ekilmesini sağlayabiliyordu. Üretilenler yol olmadığı için, ana merkezlere ve limanlara gönderilip satılamıyordu. Bu durum tam bir kapalı ekonomi anlayışını yaratmaktaydı.
Ticaret ve sanayi işlerini elinde bulunduran Ermeni ve Rumların ülkeyi terketmesi de ticaret yaşamını olumsuz etkilemişti. Türklerin para, dolayısıyla da faizle ilgili olan ticaret işlerine girmesi zamanı gerektirecekti. Üstelik varolan kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlayacak bürokrasi de yoktu. Hükümetlere ve devlet yönetimine yol gösterecek, kamuoyundan ve aydınlardan söz etmek de mümkün değildi.
Halk, elindekileri savaşlarda
tüketmişti, parasızdı. Yatırım yapabilecek büyük birikim sahipleri
yoktu. Ülkede sermaye birikimi olmadığından yabancı sermayeye ihtiyaç vardı.
Ancak yabancılara verilecek ayrıcalıkların bağımsızlığımızdan çok şeyi
alıp götüreceği bilindiğinden, bu yol da kapanmaktaydı. Yeni devletin
ekonomik alanda bir an önce yeni düzenlemelere gitmesi gerekiyordu.
Atatürk, daha Kurtuluş
Savaşı sırasında, savaş sonrası bağımsız yeni Türk Devleti'nde
uygulanması gereken ekonomi politikasının hazırlanması için, Ziya Gökalp'ın
başkanlığında bir kurul oluşturdu. O günlerden itibaren yeni ve çağdaş
bir Türkiye kurmak için çalışmalara başlamak gerekiyordu. Çünkü askeri
ve siyasi zaferlerle bir ülkeye, bir ulusa tekrar canlılık verilebilirdi,
fakat bu canlılığın devam etmesi ekonomik bağımsızlık ve ekonomik gelişme
ile sağlanabilirdi. Atatürk 1 Mart 1922'de mecliste yaptığı konuşmada
kapitülasyonların olumsuz etkilerine değindikten sonra, izlenmesi gereken
ekonomik politikanın temellerini de ortaya koymuştu.
Zaferle sona eren Kurtuluş
Savaşı'nın ardından, Lozan'da barış görüşmeleri başladı. Bu görüşmelerin
kesintiye uğradığı sırada yeni devletin ekonomi siyasasını saptamak amacıyla
İzmir'de, 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında "Türkiye
İktisat Kongresi" toplandı. Kongreye işçi, çiftçi, tüccar ve
sanayici kesimlerinden 1135 delege katıldı. Kongrenin açılış konuşmasında
Mustafa Kemal, ekonominin devlet ve toplum yaşantısındaki yerini şöyle
vurguluyordu:
| "Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yıkıntılar ve felaketler bunların tamamı, meydana geldkleri zamandaki ekonomik durumla ilgilidir. Efendiler, tarih milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini ararken, birçok siyasi, askeri, toplumsal nedenler bulmakta ve saymaktadır... Fakat bir milletin doğrudan doğruya yaşamı ile, yükselmesi ile ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir... Gerçekten, Türk tarihi incelenirse, bütün yükseliş ve çöküş sebeplerinin bir "iktisat" sorunundan başka bir şey olmadığı anlaşılır... Yeni Türkiye'mizi layık olduğu düzeye ulaştırabilmek için, kesinlikle ekonomimize birinci derecede önem vermeliyiz." |
Kongrede Osmanlı
Devleti'nin verdiği ayrıcalıklar nedeniyle, bağımlı hale geldiğini de
vurgulayan Atatürk, tam bağımsızlığa ulaşmanın yolunu da şöyle gösteriyordu:
| "Milli egemenlik, ekonomik egemenlikle pekiştirilmelidir... Bunların bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için, tek kuvvet, en kuvvetli temel, ekonomik güçtür. Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa, kazanılan zaferler yaşayamaz, az zamanda söner." |
Konuşmasında gerçek
kurtuluşu ekonomide ve onun bağımsız olmasında bulan Atatürk, yabancı
sermayeye karşı olmadıklarını ancak, bunun Osmanlının yaptığı gibi,
yabancı sermayenin jandarmalığı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini de söylemekteydi.
Kongre'de TBMM'ye verilmek üzere bir "İktisadi Esaslar Programı" da hazırlandı. Ekonomiyi yabancıların baskı ve yönlendirmelerinden kurtarmayı amaçlayan bu "mili ekonomi kararları"nda şunlar yer alıyordu:
1) Ham maddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dallarının kurulması,
2) El işçiliğinden ve küçük imalattan fabrikaya veya büyük imalata geçilmesi,
3) Üreticinin, ihracatın ve işçinin korunması,
4) İşçiye sendika hakkının tanınması,
5) Demir yollarının geliştirilmesi,
6) Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankasının kurulması.
Bütün bunların sağlanabilmesi, savaş ortamından çıkıp, bütün ülke kaynaklarının tek bir hedefe kanalize edilmesiyle mümkün olabilirdi. Öncelikle Osmanlı'dan kalan ve ülke ekonomisini yıkıma götüren bağımlılıktan (ayrıcalıklar, kapitülasyonlar) kurtulmak gerekiyordu. Lozan Antlaşması'nın 28. maddesiyle kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı. Böylelikle yarı sömürge ekonomisinden, millet ekonomisine geçiş için temel adım atılmış oldu. Bundan sonra ise, 1931 yılına kadar İzmir İktisat Kongresi'nde alınan ekonomi kararları doğrultusunda ulusalcı uygulamalar başlatıldı.
Bu dönemde devlet, ekonomik
yaşamı, dolaylı yollarla düzenledi ve Türk özel girişimciliğini
destekledi. Ancak yeni koşullar, devletin destek olması yerine, bizzat yapmaya
yönelmesini zorunlu kılıyordu. Belli bir arayış döneminden sonra devletçi
siyasaya yönelindi. "Devletçilik" az
gelişmiş ülkeler içinde ilk kez Türkiye' de uygulandı ve bu uygulamadan,
Atatürk döneminde çok önemli ekonomik ve toplumsal gelişmeler sağlandı.
Cumhuriyet'in Osmanlı Devleti'nden devraldığı ekonomi, büyük ölçüde tarıma dayalıydı. Nüfusun % 70'inden fazlası tarımla uğraşıyor ve milli gelirin yaklaşık yarısı, tarımdan sağlanıyordu. Ancak savaş nedeniyle azalan erkek nüfusun yetersizliği, tarımda üretimi olumsuz etkilemekteydi.
Ziraat, karasabanla yapılıyordu. Suni gübre kullanılmıyordu. Köylerin çoğunda yol yoktu. Küçük çiftçi ürününü pazarlayamıyordu. Tefecilerin eline düşen köylüler varlıklarını zor kurtarabiliyordu. Hayat şekli kişisel ekonomiydi ve köylü ürettiğinin büyük bölümünü kendisi tüketiyordu. Üretilenler ülkenin ihtiyacına yetmediği için, dışarıdan buğday bile alınmaktaydı.
Toprakla geçinenlerin çoğunluğu,
ilaç ve giysi alabilecek ekonomik güce bile sahip değildi. Tarımın vergi yükü
de çok ağırdı. Tarım ürünlerinden "onda
bir" oranında alınması gereken aşar vergisi uygulamada beş katına
çıkmaktaydı. Bütün bunlara ek olarak, köylünün küçük görülmesi, önemsenmemesi,
hatta aşağılanması üretimi, dolayısıyla ekonomiyi olumsuz yönde
etkilemekteydi.
Türkiye ekonomisinin temeli
olan tarımı düzeltmek için, herşeyden önce köylü hakkındaki olumsuz görüşleri
silerek, onu üretken hale getirmek, ondan sonra da köylünün durumunu iyileştirecek
tedbirler alarak tarımı geliştirmek gerekiyordu.
Atatürk, 1 Mart 1922'de TBMM'yi acış
konuşmasında, eskiden yalnızca vergi ve asker kaynağı olarak görülen ve aşağılanan
köylü hakkında şu değerlendirmelerde bulunmuştur:
| "... Yedi yüzyıldan bu yana dünyanın çeşitli yerlerine aktararak, kanlarını akıttığımız, kemiklerini değişik topraklarda bıraktığımız, yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alarak boş yere sarfettiğimiz, buna karşılık devamlı hakaret ederek küçük gördüğümüz; fedakarca ve karşılıksız olarak verdiklerini, nankörce ve küstah bir zorbalıkla karşıladığımız, kendisini uşak durumuna düşürmek istediğimiz bu gerçek mal sahibi önünde bugün büyük bir utanç ve saygıyla gerçek yerimizin ne olduğunu bilerek, esas duruşumuzu alalım." "Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal verelim: Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve layık olan da köylüdür." |
Bu sözleriyle Atatürk, tarımsal faaliyetleri küçümseyen, köylüyü hor gören eski görüşlere karşı çıkmakla kalmıyor, tarım kesiminde çalışanları yücelterek, toplumda düşünce değişikliği yaratmak istiyordu.
Atatürk, tarımın bir
millet için taşıdığı önemi de, Adana'da 1923 yılı Martında
çiftçilerle yaptığı konuşmada şöyle dile getiriyordu: "Dünyada
fetihlerin iki aracı vardır. Biri kılıç, öbürü saban. Zafer aracı yalnız
kılıçtan ibaret kalan millet, bir gün girdiği yerden kovulur, aşağılanır
ve sefil ve perişan olur... Gerçek fetihler yalnız kılıçla değil, sabanla
yapılandır. Ve milletleri vatanlarında yerleştirmenin, millete istikrar
vermenin aracı sabandır. Saban kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça
kuvvetlenir. Kılıcı kullanan kol, çok geçmeden yorulduğu halde, sabanı
kullanan kol, zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur... Eğer
milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya
üzerinde bulunmayacaktık."
Atatürk, topluma vatan
ülküsü aşılamanın, toprağa bağlanmakla, üretken hale getirmekle
olabileceğini vurgularken, yapılması gerekenleri de şöyle sıralamaktaydı:
| "Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeğini, çağdaş iktisadi önlemlerle en yüksek düzeye çıkarmalıyız. Köylünün çalışması sonunda elde edeceği emek karşılığını, onun kendi çıkarına olmak üzere yükseltmek, ekonomi politikamızın temel ruhudur. Bu nedenle bir yandan çiftçinin çalışmasını geliştirecek, daha yararlı duruma getirecek bilgiyi vermek, onun teknik araçları kullanmasını sağlayarak, makinanın yaygınlaşmasına çalışırken; diğer yandan onun emeğinin sonuçlarından yüksek düzeyde yararlanması için, gerekli ekonomik önlemlerin alınması zorunludur. Şimdiye dek yapılan yolsuzluklar, çağdaş teknik arçların olmayışı, pazarlama şeklinin çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin tümüyle ortadan kaldırılması zorunluluğu vardır." |
Köylünün durumunu düzeltmek ve emeğinin değerlendirilmesini sağlamak için, bir dizi önlem alınmasına karar verildi. Önce "aşar" ın kaldırılmasıyla işe başlandı. Çiftçi için büyük bir yük oluşturan ve toplam devlet gelirinin % 20'sini aşan bu vergi, 1925 Şubat'ında kaldırıldı. Böylece, toplam vergi geliri içinde tarımın payı % 33'ten % 20 oranına düşürülerek, köylünün rahat bir nefes alması sağlandı. Bu uygulama, tarımsal üretimin artmasına neden oldu.
Dönemin önemli yaklaşımlarından
biri de nüfusun arttırılması çabası ve çiftçiyi topraklandırmaktır.
1925 yılında 716 Sayılı Yasa ile 22.233 çiftçi ailesine, bedeli 20 yılda
ödenmek üzere, 731 bin dönüm toprak dağıtıldı. Tarımı geliştirmek
için kredi müessesi de devreye sokuldu. Kredi, makina, araç, gereç, tohum ve
benzeri ihtiyaçların karşılanması için gerekliydi. Bu amaçla, Ziraat
Bankası'nın kredi şartları kolaylaştırıldı. Toplam tarımsal kredi hacmi
1920'de 22 milyondan, 1932'ye gelindiğinde 121 milyon liraya çıkarıldı.
Kredi faizi de % 12'den, % 9'a indirildi. Krediyi yaygınlaştırmak,
köylüyü, aracı, tefeciden kurtarmak amacıyla, 1924'de Zirai Kredi
Birlikleri Kanunu, 1929'da Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu kabul edildi. Bu,
tarım alanlnda gerçek bir devrim hareketiydi. Cumhuriyet döneminde
kooperatifçilik giderek daha çok özendirildi. Bu önlemler ile tarımsal
üretimde önemli artışlar gerçekleştirildi.
Tütün, çay, afyon gibi ürünlerde getirilen serbestlik ve Reji İdaresi'nin kaldırılması ile üretici köylü, devlet tarafından korunma altına alındı.Bölge iklimine uygun ürün türleri ve tarımsal sanayi ürünleri üretimi teşvik edildi. Bugün, Güney ve batı kıyılarımıza önemli ekonomik katkıda bulunan turunçgiller, Çukurova'da pamuk, Doğu Karadeniz'deki çay ve giderek her bölgeye yaygınlaştırılan şeker pancarı üretimi bu teşviklerin olumlu bir sonucudur. Bu gelişme, tarıma dayalı sanayinin kurulmasını da sağlamıştır. Örneğin; Alpullu ve Uşak şeker fabrikalarının 1926 yılında üretime geçmesi, pazar için üretilen pancar miktarının 4 yıl içinde, 5 kat artmasına yol açmıştır. İhraç tarım ürünlerinde de aynı artış çizgisini görmekteyiz. 1923-24 yıllarında 2 bin kadar çiftçi, 12 bin dekar alanda, 980 bin kilo tütün üretirken; 1927'de 6600 çiftçi 75 bin dekar alanda, 3,5 milyon kilo tütün üretir hale gelmiştir.
Topraksız köylüğü toprak sahibi yapmak amacıyla, 2 Haziran 1929'da çıkarılan 1505 sayılı yasa tekrar ele alındı. Ancak uygulama, tam anlamıyla o gün yürütülemediği gibi, bugün de bu soruna tam bir çözüm getirilebilmiş değildir.
Diğer bir tarımsal
faaliyet konusu olan hayvancılıkta ise, bir taraftan hayvan hastalıklarıyla
geniş ölçüde mücadeleye girilirken, diğer taraftan da hayvan cinslerinin
iyileştirilmeleri çabaları başlatılmıştır. Veteriner fakültesinden yetişmiş
uzmanlarla, sorunlara bilimsel çözüm yolları aranmasına çalışılmıştır.
Bu dönemde hayvancılıkla
ilgili çiftlikler ve haralar oluşturulurken, halkı da hayvan yetiştirmeye teşvik
için sergiler ve ödüllü at yarışları düzenlenmiştir. Bunlar hemen
olumlu sonuçlarını vermiştir. Öyle ki, cumhuriyetin ilk yıllarında 26
milyon olan hayvan varlığımız, 1938'de 35 milyona ulaşmıştır.
Osmanlı Devleti'nde, Müslüman-Türk halkı genelde dört meslekle ilgilenmişti. Bunlar yöneticilik, askerlik, din ve tarım işleriydi. Sanayi ve ticaret işleri ise, gavur meslekleri olarak nitelendirildiğinden, daha çok devletin gayrimüslim tebası olan Rum, Ermeni ve Museviler bu işlere yönelmişti.
Batılı ülkeler, kapitülasyonların sağladığı avantajlarla Osmanlı ticaretine egemen olmuşlardı. Yabancılar, Osmanlı ülkesindeki ticari etkinliklerini yürütmek için, temsilci olarak hep gayri müslimleri seçmişlerdi. 1913 yılında yapılan Sanayi Sayımı sonuçlarına göre, varolan işyerlerinin emek ve sermayesinin % 15'ine Türkler sahip görünüyorsa da, bazı işyerleri Türk adına kayıtlı olmasına rağmen, azınlık ve yabancılara ait bulunuyordu.
Birinci Dünya Savaşı nedeniyle Batılı büyük devletlerle ticari ilişkilerimiz kesilince, onların Osmanlı Devleti'ndeki uzantıları ve bayileri olan firmalar da büyük ölçüde ticari hayattan çekildi. Yine bu savaş sırasında Ermenilerin bir bölümü de Anadolu'yu terk etti.
Lozan Antlaşması'nın 28. maddesiyle Kapitülasyonlar kaldırılınca, Batılı devletlere Türk ticareti artık çekici gelmeyecekti. 1924'ten itibaren Yunanistan ile nüfus değişimine başlanması da Türkleri ticari faaliyetlere yöneltecekti. Çünkü elbisemizi diktirecek terzi, kapımızı yaptıracak marangoz, trenlerimizi işletecek makinist bile bulamaz hale gelmiştik.
Cumhuriyet yönetimi, diğer bütün konularda olduğu gibi, ticaret konusunda da ulusal bir siyasa izlenmesini ve köklü önlemler alınmasını öngörmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, daha 1920 yılından itibaren yabancıların faaliyetlerini düzenleyecek bir dizi kanun ve kararname çıkararak, sınırlandırmalara gitmiştir. Cumhuriyet'in ilanından sonra, bu girişimlerini daha da ilerleten Türk Hükümeti, satın alma yöntemini de kullanarak, yabancı şirketleri millileştirmiştir. Bu şirketlerin ürettiği ürünleri artık Türk özel girişimcileri, eliyle üretilir ve satılır hale gelmiştir.
Ticaretin geliştirilmesi
sermayeyi gerektirmekteydi. Ticari alanda ve sanayide yatırımlarda bulunmak
isteyenlere kredi vermek amacıyla, 1924 yılında Atatürk'ün de parasal katkılarıyla
İş Bankası kuruldu. Bankacılıkta Atatürk ile başlatılan bu atılım, başka
Türk bankalarının da doğmasına yol açtı. Bunların verdiği krediler,
Türk insanının girişimcilik ruhunun gelişmesinde ve Türk ticaretine egemen
olmasında önemli bir etken oldu. 1930'da Merkez Bankası kuruldu. Para işlerinin
düzenlenmesi yabancı kökenli bir banka olan Osmanlı Bankası'ndan alınarak
Merkez Bankası'na verildi. Böylece mali alandaki bağımsızlığımız da
bütünüyle sağlandı.
İç ticarette ise, kendi ürettiğimiz malların kullanımını sağlamak amacıyla, bir taraftan bazı yasalar çıkarılırken, diğer taraftan da "Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti" kuruldu. "Yerli malı haftaları" düzenlendi ve yerli malı sergilerinde, ulusal üretimin önemi vurgulandı. Üretilenlerin demir ve deniz yollarımızda uygulanan ucuz taşıma tarifeleriyle, ülke içinde kolayca taşınması sağlandı. 1 Temmuz 1926'da kabul edilen Kabotaj Kanunu ile Türk karasularındaki taşımacılık, tümüyle Türklere geçince, iç ve dış ticaretteki gelişme daha da hızlandı. Bir fikir vermek amacıyla dış ticaretteki gelişmeler aşağıdaki tabloda verilmiştir.
Yıl
İthalat İhracat
Fark Milyon (TL)
1923
144.8
84.7
-60.1
1937
114.4
138.0
+23.6
1943
203.0
257.1
+55.8
Uygulanan sıkı politika sonucunda Türkiye'nin dış ticaret hacmi, 1939'da 234 milyon dolara yükselmiştir. Aynı yıllarda Türkiye'nin dünya ticareti içindeki payı % 0,48 olmuştur. Tüm dünyanın ticaret hacmi aynı tarihde 48.900 milyon dolardı. Aynı dönemde Türkiye ithalatının dünya ithalatına oranı % 0,47, ihracatının dünya ihracatına oranı % 0,49'a çıktı. 1933-1937 yılları arasında Türkiye'nin ithalat-ihracat bilançosu açık vermedi. İhracatımızda tarımsal malların payı da giderek azaldı.
Bu gelişmeler sonucunda, Türkiye'nin elinde 26 ton altın, 36 milyon dolar döviz birikti. Tasarruf mevduatı 110,4 milyona, ticari mevduat 180 milyona, bütçe de 303 milyona ulaştı. Milli gelirde de önemli artışlar gözlendi. 1927-1939 döneminde milli gelir yılda % 4, kişi başına düşen gelir ise % 2 oranında arttı.
Ekonomideki gelişmeler bütçelere de olumlu yansıdı. 1936 yılı bütçesi 1935 yılı ödemelerine göre 22 milyon TL fazla ile kapandı. Cumhuriyet dönemindeki bütçeler 1938'e gelinceye kadar 11'i denk (1924 hariç) 3'ü ise fazlalık verdi.
Nüfusunu 11 milyondan 17
milyona çıkaran, okuma-yazma oranını % 20'ye ulaştıran, demiryollarını
7200 km'ye uzatan, demir-çelik, çimento, şeker fabrikalarını kuran,
1938'lerin Türkiye'si artık çağdaşlaşma yolunda olduğunu herkese kanıtlamış
oldu.
Son yıllarını savaşlar içinde geçiren Osmanlı Devleti, tarih sahnesinden çekilirken, çağının teknik değişmelerine ve sanayi hareketlerine ayak uyduramamış, üreticilik niteliği hemen hemen kalmamış, ilkel düzeyde bir tarım ekonomisine sahipti. Sanayisi de aynı ilkelik temeline dayalıydı.
1915'te, 22'si devlete ait
olan 282 sanayi kuruluşu varken, yeni Türkiye'ye, devlete ait fabrikalardan
ancak 4 tanesi devredilebilecektir. Ayrıca çoğu küçük ve elverişli
durumda olamayan 341 özel kuruluş da bu devredilenler arasındaydı. Kısacası;
Osmanlı Devleti'nden miras kalan snayi; hafif sanayi denilen, gıda, dokuma,
demircilik alanlarına dayanan fakat ilkel ve harap bir durumda olan bir sanayi
idi. 1920'lerde ülkenin demir-çelik ve şeker üretimi yoktu. İstanbul, İzmit
ve İzmir şehirleri dışında, Anadolu'nun diğer yerlerinde hiçbir sanayi
kuruluşunun varlığı söz konusu değildi.
Milli Mücadele'yi başarıya
ulaştıran Atatürk, gerçek bağımsızlığın sağlanabilmesi ve bu bağımsızlığın
sürekli olabilmesi için, ekonomik bağımsızlığı temel ilke olarak
görmekteydi. Ekonomik bağımsızlık, bir ülkenin, bir milletin kendi kendine
yeter duruma gelmesi, yaşaması, gelişmesi için başkalarına el açmaktan
kurtulmaısydı. Bunların gerçekleşmesi için, sanayileşmek şarttı.
Üstelik ülkemiz, çeşitli sanayi dallarının gerektirdiği her türlü
hammadde kaynaklarına sahipti. En kısa zamanda halkın temel gereksinimlerini
karşılayacak sanayinin kurulması zorunlu görünüyordu.
19 Nisan 1925'te kurulan "Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası" ise, hem Osmanlı'dan devredilen devlet girişimlerini geçici olarak yönetmek, hem de yenilerini kurmakla görevlendirildi.
Sanayileşme konusunda atılan en önemli adım ise, özel sermayeyi sanayi ve maden alanlarına çekebilmek amacıyla, 28 Mayıs 1927'de çıkarılan "Teşvik-i Sanayi Kanunu" (Sanayii Özendirme Yasası) oldu. Bu yasadan amaç, getirilen teşvikler sayesinde çevirici güce dayalı üretimi gerçekleştirecek Türk özel girişimcilerini yaratmaktı. 1932 yılına gelindiğinde Teşvik Sanayi Kanunu'ndan yararlanan firma sayısı 1473'e ulaştı. Getirilen teşvikler sayesinde, ülkemizde şeker sanayinin temelleri özel sektör eliyle atıldı ve Uşak'ta ilk şeker fabrikası kuruldu. Dokuma sanayiinde de ufak çaplı kuruluş sayısında artış oldu. Ancak uzun yılların gelir ve tasarruf yetersizliğinden kaynaklanan sermaye azlığı, hem özel kesimin büyük çaplı yatırımlara girişmesini, hem de devletin bu girişimleri kolaylaştıracak alt yapı yatırımlarını yapmasını büyük ölçüde sınırlıyordu. Nitelikli işçi ve teknik eleman yetersizliği de özel girişim eliyle sanayileşmeyi engellemekteydi. Artık yalnızca özel girişimle sanayileşemeyeceği anlaşılmıştı.
1930'da toplanan II. Sanayi
Kongresi'nde; 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın Türkiye'ye yaptığı
olumsuz etkiler nedeniyle, artık devletin sanayiye destek olması yerine,
bizzat üretim yapmaya yönelik bir politika izlemesi karaı alındı.
1) Dokuma (pamuk, kendir, yün)
2) Maden (demir, kömür, bakır, kükürt)
3) Sellüloz (sellüloz, kağıt, karton, suni ipek)
4) Kimya (süperfosfat, sudkostik, klor)
5) Seramik
(şişe, cam, porselen)
Planın uygulanması sonucunda onaltı fabrika kurulmuş ve faaliyete geçirilmiştir. I. Sanayi Planı, kağıt üzerinde kalmayıp yaşama geçirebildiğimiz tek sanayii planımız oldu. Bu planda en büyük pay, % 36 ile dokuma sanayiine ayrılmıştı. O tarihe kadar, yeterli gelişme olduğu için şeker sanayiine yer vermeyen, demire % 23 pay ayıran planın öngördüğü sanayi kuruluşlarının faaliyete geçmesiyle, yıllık ortalama 75 milyon liralık üretim elde edilmiştir. Bu rakam toplam ithalatımızın % 43'ü dolayındaydı.
Planda öngörülen
fabrikalar, süresinden önce bitirildi ve faaliyete geçirildi. Bu sayede
Anadolu; Sümerbank ve İş Bankası'nın katkılarıyla birçok modern sanayi
tesisine kavuştu. Kayseri, Malatya, Ereğli ve Nazilli'de "pamuklu
dokuma", Gemlik'te "suni ipek",
Bursa'da "yünlü dokuma", İzmit'te "sellüloz
ve kağıt", İstanbul Paşabahçe'de "şişe
ve cam", Beykoz'da "deri ve kundura"
fabrikaları kuruldu. Ağır sanayinin öncüsü olan Karabük Demir Çelik
Fabrikası da 1939'dan itibaren işletmeye açıldı.
Özel sektörün hemen hiç gitmediği
yerlerde kurulan bu tesisler, sanayileşmenin devlet eliyle temellerinin atılmasının
yanı sıra, coğrafi dengesizlikleri gidermeye ve sosyal adaleti sağlamaya
yönelik çabalar oldu. I. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın uygulanmasıyla,
sanayide toplam üretim değeri 1932'de 137,9 milyon lira iken, 1939'da 331,3
milyon liraya yükseltilmiştir. Sanayi kesiminin gayrisafi milli hasıla
içindeki oranı 1923'te % 13 iken, 1940'ta %18,9'a çıkmıştır. Firma başına
beygir gücündeki artış % 344 olmuş, yani süratli bir makineleşme dönemi
başlatılmıştır. Üretim artışı ve makinalaşmanın yanı sıra, işçi
ücretlerinde önemli artışlar olmuştur.
1939'a gelindiğinde
Türkiye, şeker, çimento, kereste, kauçuk, ve deri ürünleri alanında kendi
gereksinimlerini tam olarak karşılayacak düzeye ulaştı. Ayrıca kendi
gereksinimini pamuklu kumaşlarda % 43, yünlülerde % 83, kağıt ve mukavvada
% 32, kükürtte % 70, cam eşya da % 63 oranında karşılayarak olumlu bir
gelişme sağlamış oldu. Bu dönemde Türkiye'de enflasyon sözkonusu olmamıştır.
Daha da önemlisi 1929-38 yılları arasında mal fiyatlarında % 29'luk bir düşüş
gözlenmektedir.
Birinci Beş Yıllık Plan, maden işlerine
de yer vermişti. Devlet bir taraftan özel şirketlerin elindeki maden alanlarını
devletleştirirken, diğer yandan da, 1935 yılında yeraltı zenginliklerimizin
aranıp bulunması için Maden Teknik Arama Enstitüsü'nü (MTA), elektrik
enerjisi kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik İşleri Etüd İdaresi'ni
(EİE), maden ve elktrik işletmelerini kurmak ve işletmek amacıyla Etibank'ı
kurmuştur. Bu sayede de Türkiye, o yıllarda artık bakır ithal etmediği
gibi, kromda üretici ve ihracatçı olarak dünya da ikici sırayı almıştır.
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planını, İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı izledi. İhracata yönelik olarak hazırlanan bu planda belirtilen sanayi kuruluşları, Atatürk'ün ölümü ve İkinci Dünya Savası'nın çıkması gibi nedenler ile uygulanamadı. Bu plan uygulanabilseydi, Türkiye, Avrupa'nın sanayileşmiş ülkelerine bağımlı olmaktan çıkacak ve yerli sanayini önemli bir düzeye ulaştırmış olacaktı.