X. TURKIYE CUMHURIYETINDE GENEL YAPILANMA
 

10A.Sağlık Ve Tıp Alanında Gelişmeler

  "Pire itte, bit yiğitte bulunur", "Akar su kir tutmaz", "Ecel geldi cihane, baş ağrısı bahane" gibi boş sözlerle teselli bulmaya alıştırılmış ve bilgisiz bırakılmış toplumumuz, kaderciliğinin faturasını Balkan Savaşı'nda ve I. Dünya Savaşı'nda çok acı bir şekilde ödemiş ve ödemeye devam etmekteydi. Verem ve sıtma gibi, yaygın hastalıklardan verdiğimiz kayıplar, savaşta şehit olanlardan daha fazlaydı. Nüfusun % 50'si sıtmalıydı. Trahom hastalığına yakalananların sayısı ise 3 milyondu.
 

    Bulaşıcı ve salgın hastalıklardan kurtulmak için verilecek savaş, düşmandan kurtulmak için verilen savaş kadar önemliydi. Bu da ancak sağlık işlerinin bir bakanlık eliyle yürütülmesiyle olabilirdi. Bunu sağlamak için, ilk TBMM Hükümeti'nde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na da yer verildi. Aynı tarihlerde Avrupa ülkelerinin yalnızca üç tanesinde sağlık bakanlığı olduğu düşünülürse, atılan adımın önemi daha iyi anlaşılır. TBMM Hükümeti eşitliğe ve halk sağlığına verdiği önemi, 1922 Eylülünde tıp fafültesine ilk defa kız öğrencileri alarak da göstermiştir.
 

    Sağlık alanındaki bağımsızlığımızın sağlanması da, Ankara Hükümeti tarafından gerçekleştirilecekti. Osmanlı'da "Karantina" ile kolera ve benzeri bulaşıcı hastalıklara karşı sınır kapılarımızda ve limanlarımızda kontrol yapma hakkını yabancılara vermiştik. Lozan Antlaşması'nın 114. maddesiyle sağlık hizmetlerindeki bu kapitülasyon da ortadan kaldırılmıştır.
 Başta gelen sağlık sorunlarından biri olan nitelikli sağlık personeli konusu da, cumhuriyet döneminde büyük ölçüde çözüme kavuşmuştur. 1923'te 1 doktora yaklaşık 22 bin, bir hemşireye 3 milyon hasta düşmekteydi.

    O günlerde bir taraftan doktor ve eczacı yetiştirilmesine hız verilirken, diğer taraftan da nüfusumuzun % 82'sinin kırsal kesimde yaşadığı düşünülerek 1923'te 269 sayılı "Hekimlere Mecburi Hizmet Yasası" çıkarıldı ve birçok ilçelere hükümet tabibi gönderilmesi sağlandı.
 

Doktor dışındaki sağlık personeli sayısını arttırmak için de "sağlık memurları, hemşirelik, kent ve köy ebe okulları" gibi yeni okullar açılmıştır. 1937'de sağlık personeli, hastane, dispanser ve yatak sayısında ulaşılan sonuç, yukarıdaki grafiklerde görülmektedir. Bu gelişmeler verem, sıtma, frengi, trahom gibi belirli bölgelerimizde insanlarımız için birer ölüm makinesi haline gelen hastalıklarla mücadelede başarılı sonuçlar almamızı sağlamıştır.
     1930 yılında sağlık hizmetleriyle ilgili olarak çıkarılan "Belediye Kanunu" (1580 Sayılı) ve "Umumi Hıfzıssıhha Kanunu" (1593 Sayılı) günümüzün çevreci anlayışına o günden temel olmuştur.
     Atatürk dönemi sağlık politikasında, çocukların ve gençliğin sağlığı, en önemli konulardan birisi olmuştur. Çünkü Atatürk'e göre, onlar "Türk istiklal ve Cumhuriyeti'nin emanet edildiği, Türk geleceğinin" evlatlarıdır. Sağlıklı ve gürbüz olmaları, devleti daima güçlü kılacaktır. Bu amaçla tüm öğrencilerin okullarda okul hekimlerince muayeneleri zorunlu kılındığı gibi, haftada en az bir saat "sağlığı koruma" dersi okutulması mecburi tutulmuştur. Ortaokul ve liselerdeki kız öğrencilere ayrıca en az haftada bir saat çocuk bakım dersi verilmesi zorunluluğu da getirilmiştir. Tüm yetim ve öksüzlerin geleceklerinin güvence altına alınması amacıyla da Çocuk Esirgeme Kurumu kurulmuştur. Sosyal güvenlikle ilgili olarak ayrıca dört darulaceze, (Güçsüzler merkezi) bir sağır ve dilsiz mektebi, dört kazazedelere yardım teşkilatı, yedi tane küçük çocuklara bakım yurdu açılmıştır. Milli mücadele sırasında göç etmek zorunda kalanların barınma ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması için de bütçelere ödenek konulmuştur.

    Bütün bu çabalar, milletimizin sağlığını korumak ve takviye etmek, ölüm oranını azaltmak, nüfusu çoğaltmak, bulaşıcı ve salgın hastalıkların tahribine karşı koymak ve bu suretle millet fertlerinin dinç ve yetenekli, sağlıklı, sıhhatli vücutlar halinde 
yetişmesini temin etmek amacına yönelik olan sağlık politikamızın büyük ölçüde gerçekleşmesine yol açmıştır. 

10B.Bayındırlık Ve Ulaştırma Alanında Gelişmeler

Anadolu, çok eski çağlardan beri, coğrafi konumu nedeniyle önemli bir yerleşim yeri, ticaret bölgesi ve ulaştırma merkezi olmuştur. Ancak bu görünümünü Osmanlı Devleti zamanında kaybetmeye başladı. Üç kıtada geniş bir coğrafyada egemen olan Osmanlı Devleti, bayındırlık ve ulaştırmada önceliği, fetih zihniyeti ve dinsel nedenlerle Rumeli'ye ve Arap yarımadasına verdi. Devletin asıl sahibi olan Türk halkı ise; bu hizmetlerden yararlanamadığı için, ekonomik, siyasi, kültürel, ve diğer toplumsal konularda yeterli gelişmeyi sağlayamadı. İç piyasalardaki malların, yol olmayışı nedeniyle, ana merkezlere, limanlara taşınamaması ticaret hayatını olumsuz yönde etkiledi. 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılması da Anadolu'daki niteliksiz kara yollarının önemini iyice azalttı. Devletin hızlı çöküşü de mevcut yol ve köprüleri iyice bakımsız ve harap hale getirdi.

    Cumhuriyet yönetimi, Misak-ı Milli sınırları içindeki toprakları bir bütün olarak kabul ettiği için, olanaklar içerisinde devlet hizmetlerini vatanın her tarafına eşit bir şekilde yaymayı temel politika olarak benimsedi. Savaşın harap ettiği ülkeyi onarmak, Türk insanın yaşama şartlarını yükseltmek, yurdun güvenliğini sağlamak, ülkenin doğal kaynaklarını değerlendirmek, ülke çapında bayındırlık politikasına gerekli önemin verilmesi ve yolların yapılması ile olabilirdi. "Yollar ve okullar" devlet adamı Atatürk'ün genel politikasında çok önemli yer tutmuştur. Ekonominin büyük ölçüde yollara ve okullara dayandığına inanıyordu.

 Cumhuriyet Türkiye'sine, Osmanlı Devleti'nden 18.335 km kara yolu ve bu yollarda bulunan büyük sulardan geçişi sağlayan 940 köprü devrolunmuştur. Yolların 4.450 kilometresi toprak yol, 13.885 km si kırma taştan yapılmış bozuk şose halinde bulunuyordu. Yollardan ancak hayvan ve onun çektiği arabalar geçebilmekteydi.
 

    Kurtuluş Savaşı sırasında stratejik yollar onarılmış, imkanlar ölçüsünde yenileri inşa ettirilmiştir. Savaş ortamında olunmasına rağmen, 46 milyon liralık 1920 yılı bütçesinden, bayındırlık işlerine 620 bin lira ayrılmıştı. 1921 yılında, yol yapım faaliyetlerini hızlandırabilmek amacıyla "Tarik Bedeli Nakdisi Hakkında Kanun" (Yol Parası Hakkında Yasa) adıyla bir yasa çıkartıldı. Bu yasa ile 18-60 yaş arasındaki her erkek, yol vergisi ile yükümlü tutuldu. Para veremeyecek durumda olanların, oturdukları yerlerden üç saat uzaklıkta olmayan yerlerdeki yol yapım işlerinde bedenen çalışarak, bu vergiyi ödemeleri kabul edildi. Atatürk yola verdiği önemi 1922'de şu sözleriyle ortaya koyuyordu: "Ekonomi hayatının etkinlik ve canlılığı, ancak ulaştırma araçlarının, yolların, demir yollarının, limanların durumu ve derecesiyle orantılıdır."
 Üzerinde yaz-kış motorlu kara ulaştırma araçlarının geçebileceği yolların yapımı, cumhuriyet döneminde gerçekleştirilebildi.
 Cumhuriyet döneminin başlarında il yollarının yapımı, il genel kurullarının hazırlayacağı beşer yıllık programlara göre yapılıyordu. 1929'da çıkarılan Şose ve Köprüler Kanunu ile "Milli Şoseler" adı altında bir devlet yolları ağı saptanıyor ve yol-köprü yapım görevi, Bayındırlık Bakanlığı'na veriliyordu.
 

Yol ve köprülerin tek bir elden yapımı, olumlu sonuçlar verdi. 1937'de kara yollarımızın uzunluğu 20 bin km artarak, 39 bin km'ye ulaşmıştır. Kara yollarındaki daha hızlı gelişmeler, 1948 sonrasında oldu. Önce ülkenin her yerini birbirine bağlayan çift yönlü asfalt yollar yapıldı. 1980 sonrasında ise; Türkiye, otoyollarla dünya karayolu ulaşım ağında çağın ölçülerine uygun bir geliştirme göstermeyi başarmıştır.
    Çağdaşlaşma mücadelesinin, uygar dünyanın kullandığı yöntemlerle olabileceğini İzmir İktisat Kongresi'nde dile getiren Atatürk, 
 
   "Memleketimizi demir yollarıyla ve üzerinde otomobiller çalışır şoselerle bir ağ haline getirmek zorundayız. Çünkü Batının ve dünyanın taşıt araçları bunlar oldukça, bunlara karşı merkepler ve kağnılarla ve tabii yol geçitleri üzerinde yarışmaya kalkışmanın imkanı yoktur." 

diyerek, konunun önemini vurgulamıştır. Böylece demir yolunun gerekliliği, daha cumhuriyet ilan edilmeden önce, bizzat Atatürk tarafından ortaya konmuştur. Üstelik Atatürk, demir yolunu "... memleketin tüfekten, toptan daha önemli bir güvenlik silahı" olarak değerlendirmiştir.
 

   Osmanlı Devleti'nden Yeni Türk Devleti'ne 3.710 km lik bir demir yolu ağı kalmıştı. Yabancı sermaye ile yapılan ve işletme hakları da yabancıların elinde bulunan bu demir yolları Osmanlı'yı çağdaşlaştırma yerine yabancıların siyasi ve ekonomik çıkarlarını sağlama amacına yönelikti. Bu demir yollarını yapan şirketlere kapitülasyoner ayrıcalıklar da verilmişti. Bu ayrıcalıklara göre: demir yolunun geçeceği toprakların mülkiyeti bu şirkete ait olacak, hattın her iki yanında "10"ar kilometrelik şerit içerisindeki yeraltı servetleri, madenler şirketçe işletilebilecek, buralarda arkeolojik kazılar yapıp, çıkan kültür varlıklarını da hiç bir kısıtlamaya tabi olmadan, ülkelerine götürebileceklerdi. Sömürgeci zihniyet yalnızca bu yapım haklarıyla ilgili kalmamıştır. Demir yolu işletme hakkı da bu şirketlere verildiği gibi, kilometre başına belli bir kazanç güvencesi de öngörülmüştür. Örneğin; Bağdat Demir Yolu Kumpanyası'na "99" yıllık işletme hakkı tanınırken, kilometre başına "4500" frank kar garantisi verilmiştir.
 

 Milli Mücadele bitip, sıra inkılaplara geldiğinde, ülkenin imarında, zirai kalkınmasında, ticari yükselmesinde, sanayi büyümesinde, bağımsızlığın korunmasında, demir yolunun temel teşkil ettiği iyice anlaşılmıştır. Türk ulusu, yurt savunması sırasında demir yolsuzluğun acılarını, felaketlerini göğüslemek zorunda da kalmıştı. Bu nedenle ülkeyi demir ağlarla örme ve yabancıların elindeki demir yollarını millileştirme kararı verilecek ve bu hemen uygulamaya geçirilecektir.
 

    Cumhuriyetin ulaştırma alanında kazandığı en büyük zafer, demir yolu yapımında oldu. Bu dönem de yabancılara demir yolu yaptırma politikası terkedildi. Devlet sermayesi, Türk teknik ve işgücüyle demir yolu yapımına gidildi. Bir taraftan Yunanlılar tarafından tahrip edilen İstanbul-Ankara demir yolu onarılırken, 1927'de Ankara ve Kayseri'ye; 1930'da Kayseri ve Sivas'a; 1939'da Sivas ve Erzurum'a yeni yapılan ağlarla bağlandı. Karadeniz'i Akdeniz'e bağlama girişimlerinin yanı sıra, aynı yıllarda Orta Anadolu'yu Güneydoğu'ya bağlayacak Ankara-Diyarbakır hatları yapılarak işletmeye açıldı. Elazığ da Tatvan'a bağlandı. Böylece yurdumuzun doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi birbirine demir ağlarla bağlanmış oldu. Demir yollarının işletme ihtiyaçları için de Sivas'ta vagon fabrikası, Eskişehir, İzmir ve İstanbul'da tamir atölyeleri ile İstanbul ve Ankara'da demir yolu meslek okulları açılmıştır. Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde söylenen marşta, bu durum "Demir ağlarla ördük, Anayurdu dört baştan." şeklinde belirtilerek, bunun övünç konusu yapılması dikkat çekicidir.
 Cumhuriyet yönetiminin bütün mali imkansızlıklara rağmen, milli sermayeye dayanarak, 1938 yılına kadar gerçekleştirdiği demir yolu uzunluğu 3.360 km ye ulaşmıştır. Yine aynı dönemde yabancıların elindeki demir yolları da satın alınarak, bu alandaki bağımsızlığımız da sağlanmıştır.
 

Atatürk, ülkenin diğer hayati faaliyetlerinde olduğu gibi, dikkatini deniz ticaretinin geliştirilmesi, limanların inşa ve onarımı üzerinde de toplamıştır. Daha önce karasularımızda yabancı şirketlere tanınmış olan işletme hakkı, 1 Temmuz 1926'da Türklere geçince, denizciliğimiz önemli gelişmeler göstermiştir. Osmanlı Devleti'nden 22.232 grostonluk 10 adet yıpranmış bir filoyu devralan "Türk Seyrisefain İdaresi" 1936 yılında gemi adedini 28'e, tonajı da 64.037 grostona çıkarmıştır.

    1933'de Türk Hava Yolları'nın kurulmasıyla, sivil havacılık alanında da ilk adımlar atıldı. Ülkenin büyük şehirleri arasında günlük ve haftalık seferler başlatıldı. Cumhuriyet döneminde bayındırlık çalışmaları arasında şehircilikte de önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Saltanat devrinde ihmal edilmiş olan hükümet konakları, okullar, hastaneler, karakollar, hapishaneler ve diğer devlet binaları inşa edilmeye başlanmıştır. Bu yeni imar faaliyetleri, halkı yeni yönetime bağlayıp moralinin yükselmesini sağladığı gibi, ona iş imkanı da sağlamıştır. Yeni Devletinin kendisine başkent olarak seçtiği Ankara; kerpiç evleri, dar yolları tozlu sokakları ile bir Orta Çağ şehri görünümündeyken, modern bir şehir olma yolunda ilk adımlarını bu yıllarda atmıştır. Bütün bu gelişmeler, Türk milletinin uygarlıktan yoksun bir toplum olmadığını kanıtladığı gibi, onu vatanın gerçek sahibi de yapmıştır.

10C.Ekonomik Alandaki Yeni Kuruluşlar Ve Yasal Düzenlemeler


 
 

"Bir ulusun doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan o ulusun ekonomisidir... Yeni Türkiye'mizi layık olduğu yüksek düzeye ulaştırabilmek için ekonomimize birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız."
                                                                                M.Kemal ATATÜRK 
 

   MİLLİ EKONOMİ'NİN KURULMASI

   a) Cumhuriyetin İlk Yıllarında Ekonomik Durum 

   Osmanlı Devleti'nin ekonomik düzeni toprağa ve tarımsal üretime dayalı bir sistemdi. Batı Avrupa ülkelerinin henüz daha makinalı üretime geçemediği XV-XVIII. yüzyıllarda Osmanlı Devleti üretimde ileri ülkelerden birisi olarak kabul ediliyor ve bazı lüks maddeler hariç, diğer ihtiyaçlarını kendi üretimiyle karşılıyordu.

   O yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nın ve batılı ülkelerin üretimi "manifaktür" üretim biçimi denilen, el ve ev tezgahına dayalı üretimdi. Ancak buhar gücünün makinaya uygulanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıldan itibaren batılı ülkeler "manifaktür" biçimden "maşinafaktür" denilen çevirici gücün yönlendirdiği makinalı seri üretim anlayışına geçtiler. Osmanlı ise, el-ev üretimine dayalı küçük sanayi anlayışını terkedemediğinden, Batılıların makinada çok miktarda ve çok ucuza ürettikleri malları alıp tüketmek zorunda kaldı. Üstelik 1838'de İngiltere ile yapılan ticaret anlaşması, bu ülkeden Osmanlı'ya gelecek mallara çok düşük oranlı ve tek tip bir verginin uygulanması kuralını da getirdi. Oysa Osmanlı, kendi ülkesinde ürettiği malları, bir şehrinden bir diğer şehrine gönderirken iç vergiye tabi tuttuğundan, malın fiyatı çok artmaktaydı. Bu durumda halk, ucuz olan yabancı malını tercih etmekteydi. İngiltere'ye tanınan ayrıcalıklar, bir yıl içinde irili ufaklı bütün Avrupa devletlerine de tanındı. Böylece Osmanlı'nın, el-ev tezgahlarına dayalı üstelik pahalı da olan küçük sanayii çökerken, ülkede Batılıların bir yarı sömürgesi haline getirildi. Öte yandan diğer ayrıcalıklar, art arda gelen savaşlar ve bu savaşlarda uğranılan toprak kayıpları da ülke ekonomisinin daha olumsuz duruma gelmesine yol açtı.

   Kendi kaynaklarıyla ülke ekonomisini düzlüğe çıkaramayan Osmanlı Devleti, çareyi borç almakta buldu. 1854'den itibaren başta Fransa olmak üzere, büyük Avrupa devletlerine ve içeride de, Galata bankerleri dediğimiz gayrimüslim tefecilere borçlanıldı. Aldığı borçları yatırıma yönlendiremeyen ve cari giderleri karşılamak amacıyla kullanan Osmanlı Devleti, 1875'de iflas ettiğini açıkladı. Fakat alacaklılar, 1881'de "Düyun-u Umumiye" (Genel Borçlar Teşkilatı) Yönetimi'ni kurarak, Osmanlı Devleti'nin belli başlı vergi, resim ve harçlarla, tuz, içki, demir yolu gibi tekel niteliği gösteren mali kaynaklarına el koydular. Böylece, Batılı devletler Osmanlı Devleti üzerinde tam bir ekonomik denetim kurdular. Trablusgarp Savaşı (1911) ile ardı arkası kesilmeyecek bir savaşlar zincirinin içine giren Osmanlı Devleti, elindeki sınırlı kaynaklarını da harcadı. Osmanlı, bütünüyle dışa bağımlı bir durumda I. Dünya Savaşı'na girdi. Zaten ekonomik açıdan çökmüş olan devlet, bu savaşta daha da güç duruma düşünce, ülke ekonomisinin yanı sıra toprak bütünlüğü diye de bir şey kalmadı.

Kurtuluş Savaşı sırasında, yalnızca iç ve dış düşmanlarla değil, olumsuz ekonomik koşullarla da savaşılmak zorunda kalınmıştır. Terkedilen topraklardan göç edip gelen insanları beslemek, barındırmak ülke ekonomisine yeni bir yük getirmişti. Zaten yetersiz olan alt yapı tesisleri de savaş yıllarında tahrip edilmişti. Yeni Türk Devleti, Osmanlı Devleti'nden 87 milyon altın lira borç devralmıştı. Bankalarda ancak 1 milyon lira kadar tasarruf mevduatı vardı. Demir yollarının büyük çoğunluğu yabancıların elindeydi. Halkın sağlık durumu son derece kötüleşmişti. Köylünün %14'ü sıtmalı, % 9'u frengiliydi. Halkın % 72'si tifüse yakalanabilecek durumdaydı. Evlerin % 97'sinde tuvalet yoktu. Maddeten ve manen çökmüş halkın % 4'ü okur yazar olduğu için, ülkede bilgisizlik ve bağnazlık egemendi.

   Bilgisizlik yüzünden, ülke ekonomisini ayakta tutan tarım bile, kaderciliğe terkedilmişti. Sulama, gübreleme usülleri uygulanmadığı gibi, tarım aracı olarak karasabandan başka bir şey kullanılmıyordu. Ekilebilir toprak oranı, % 32 iken insan ve teknik yetersizlikleri ancak toprakların % 5'inin ekilmesini sağlayabiliyordu. Üretilenler yol olmadığı için, ana merkezlere ve limanlara gönderilip satılamıyordu. Bu durum tam bir kapalı ekonomi anlayışını yaratmaktaydı.

   Ticaret ve sanayi işlerini elinde bulunduran Ermeni ve Rumların ülkeyi terketmesi de ticaret yaşamını olumsuz etkilemişti. Türklerin para, dolayısıyla da faizle ilgili olan ticaret işlerine girmesi zamanı gerektirecekti. Üstelik varolan kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlayacak bürokrasi de yoktu. Hükümetlere ve devlet yönetimine yol gösterecek, kamuoyundan ve aydınlardan söz etmek de mümkün değildi.

   Halk, elindekileri savaşlarda tüketmişti, parasızdı. Yatırım yapabilecek büyük birikim sahipleri yoktu. Ülkede sermaye birikimi olmadığından yabancı sermayeye ihtiyaç vardı. Ancak yabancılara verilecek ayrıcalıkların bağımsızlığımızdan çok şeyi alıp götüreceği bilindiğinden, bu yol da kapanmaktaydı. Yeni devletin ekonomik alanda bir an önce yeni düzenlemelere gitmesi gerekiyordu. 
 

b) Milli Ekonomi İlkesi ve Uygulaması 

   Atatürk, daha Kurtuluş Savaşı sırasında, savaş sonrası bağımsız yeni Türk Devleti'nde uygulanması gereken ekonomi politikasının hazırlanması için, Ziya Gökalp'ın başkanlığında bir kurul oluşturdu. O günlerden itibaren yeni ve çağdaş bir Türkiye kurmak için çalışmalara başlamak gerekiyordu. Çünkü askeri ve siyasi zaferlerle bir ülkeye, bir ulusa tekrar canlılık verilebilirdi, fakat bu canlılığın devam etmesi ekonomik bağımsızlık ve ekonomik gelişme ile sağlanabilirdi. Atatürk 1 Mart 1922'de mecliste yaptığı konuşmada kapitülasyonların olumsuz etkilerine değindikten sonra, izlenmesi gereken ekonomik politikanın temellerini de ortaya koymuştu.
 

   Zaferle sona eren Kurtuluş Savaşı'nın ardından, Lozan'da barış görüşmeleri başladı. Bu görüşmelerin kesintiye uğradığı sırada yeni devletin ekonomi siyasasını saptamak amacıyla İzmir'de, 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında "Türkiye İktisat Kongresi" toplandı. Kongreye işçi, çiftçi, tüccar ve sanayici kesimlerinden 1135 delege katıldı. Kongrenin açılış konuşmasında Mustafa Kemal, ekonominin devlet ve toplum yaşantısındaki yerini şöyle vurguluyordu:
 

   "Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yıkıntılar ve felaketler bunların tamamı, meydana geldkleri zamandaki ekonomik durumla ilgilidir. Efendiler, tarih milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini ararken, birçok siyasi, askeri, toplumsal nedenler bulmakta ve saymaktadır... Fakat bir milletin doğrudan doğruya yaşamı ile, yükselmesi ile ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir... Gerçekten, Türk tarihi incelenirse, bütün yükseliş ve çöküş sebeplerinin bir "iktisat" sorunundan başka bir şey olmadığı anlaşılır... Yeni Türkiye'mizi layık olduğu düzeye ulaştırabilmek için, kesinlikle ekonomimize birinci derecede önem vermeliyiz."

   Kongrede Osmanlı Devleti'nin verdiği ayrıcalıklar nedeniyle, bağımlı hale geldiğini de vurgulayan Atatürk, tam bağımsızlığa ulaşmanın yolunu da şöyle gösteriyordu:
 

   "Milli egemenlik, ekonomik egemenlikle pekiştirilmelidir... Bunların bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için, tek kuvvet, en kuvvetli temel, ekonomik güçtür. Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa, kazanılan zaferler yaşayamaz, az zamanda söner."

   Konuşmasında gerçek kurtuluşu ekonomide ve onun bağımsız olmasında bulan Atatürk, yabancı sermayeye karşı olmadıklarını ancak, bunun Osmanlının yaptığı gibi, yabancı sermayenin jandarmalığı şeklinde anlaşılmaması gerektiğini de söylemekteydi.

Geniş bir halk tabanına dayalı olarak toplanan bu kongre, aldığı kararlar ile ileriki dönemde izlenecek ekonomik politikanın temellerini belirlediği gibi, siyasal sistemin de belirleyicisi oldu. Halk bu kongrede, ekonomide nelerin yapılması gerektiğini kararlaştırırken, siyasada da Cumhuriyet'in temellerini atmış oluyordu. Kongre sonunda 12 maddelik bir Misak-ı İktisadi (Ekonomi Andı) kabul edildi. Kongre'ye katılan 1135 delegenin oy birliği ile kabul edilen bu Ant ile; Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığının, yabancı şirketlerin faaliyetlerine sınırlama getirilmesinin kaçınılmazlığı ilan ediliyor, Türklerin çalışmaya verdiği önem vurgulanıyordu.

   Kongre'de TBMM'ye verilmek üzere bir "İktisadi Esaslar Programı" da hazırlandı. Ekonomiyi yabancıların baskı ve yönlendirmelerinden kurtarmayı amaçlayan bu "mili ekonomi kararları"nda şunlar yer alıyordu:

   1) Ham maddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dallarının kurulması,

   2) El işçiliğinden ve küçük imalattan fabrikaya veya büyük imalata geçilmesi,

   3) Üreticinin, ihracatın ve işçinin korunması,

   4) İşçiye sendika hakkının tanınması,

   5) Demir yollarının geliştirilmesi,

   6) Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankasının kurulması.

   Bütün bunların sağlanabilmesi, savaş ortamından çıkıp, bütün ülke kaynaklarının tek bir hedefe kanalize edilmesiyle mümkün olabilirdi. Öncelikle Osmanlı'dan kalan ve ülke ekonomisini yıkıma götüren bağımlılıktan (ayrıcalıklar, kapitülasyonlar) kurtulmak gerekiyordu. Lozan Antlaşması'nın 28. maddesiyle kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı. Böylelikle yarı sömürge ekonomisinden, millet ekonomisine geçiş için temel adım atılmış oldu. Bundan sonra ise, 1931 yılına kadar İzmir İktisat Kongresi'nde alınan ekonomi kararları doğrultusunda ulusalcı uygulamalar başlatıldı.

   Bu dönemde devlet, ekonomik yaşamı, dolaylı yollarla düzenledi ve Türk özel girişimciliğini destekledi. Ancak yeni koşullar, devletin destek olması yerine, bizzat yapmaya yönelmesini zorunlu kılıyordu. Belli bir arayış döneminden sonra devletçi siyasaya yönelindi. "Devletçilik" az gelişmiş ülkeler içinde ilk kez Türkiye' de uygulandı ve bu uygulamadan, Atatürk döneminde çok önemli ekonomik ve toplumsal gelişmeler sağlandı.

c) Tarım

   Cumhuriyet'in Osmanlı Devleti'nden devraldığı ekonomi, büyük ölçüde tarıma dayalıydı. Nüfusun % 70'inden fazlası tarımla uğraşıyor ve milli gelirin yaklaşık yarısı, tarımdan sağlanıyordu. Ancak savaş nedeniyle azalan erkek nüfusun yetersizliği, tarımda üretimi olumsuz etkilemekteydi.

   Ziraat, karasabanla yapılıyordu. Suni gübre kullanılmıyordu. Köylerin çoğunda yol yoktu. Küçük çiftçi ürününü pazarlayamıyordu. Tefecilerin eline düşen köylüler varlıklarını zor kurtarabiliyordu. Hayat şekli kişisel ekonomiydi ve köylü ürettiğinin büyük bölümünü kendisi tüketiyordu. Üretilenler ülkenin ihtiyacına yetmediği için, dışarıdan buğday bile alınmaktaydı.

   Toprakla geçinenlerin çoğunluğu, ilaç ve giysi alabilecek ekonomik güce bile sahip değildi. Tarımın vergi yükü de çok ağırdı. Tarım ürünlerinden "onda bir" oranında alınması gereken aşar vergisi uygulamada beş katına çıkmaktaydı. Bütün bunlara ek olarak, köylünün küçük görülmesi, önemsenmemesi, hatta aşağılanması üretimi, dolayısıyla ekonomiyi olumsuz yönde etkilemekteydi.
 

   Türkiye ekonomisinin temeli olan tarımı düzeltmek için, herşeyden önce köylü hakkındaki olumsuz görüşleri silerek, onu üretken hale getirmek, ondan sonra da köylünün durumunu iyileştirecek tedbirler alarak tarımı geliştirmek gerekiyordu.
 Atatürk, 1 Mart 1922'de TBMM'yi acış konuşmasında, eskiden yalnızca vergi ve asker kaynağı olarak görülen ve aşağılanan köylü hakkında şu değerlendirmelerde bulunmuştur: 
 

   "... Yedi yüzyıldan bu yana dünyanın çeşitli yerlerine aktararak, kanlarını akıttığımız, kemiklerini değişik topraklarda bıraktığımız, yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alarak boş yere sarfettiğimiz, buna karşılık devamlı hakaret ederek küçük gördüğümüz; fedakarca ve karşılıksız olarak verdiklerini, nankörce ve küstah bir zorbalıkla karşıladığımız, kendisini uşak durumuna düşürmek istediğimiz bu gerçek mal sahibi önünde bugün büyük bir utanç ve saygıyla gerçek yerimizin ne olduğunu bilerek, esas duruşumuzu alalım." "Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal verelim: Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve layık olan da köylüdür."

Bu sözleriyle Atatürk, tarımsal faaliyetleri küçümseyen, köylüyü hor gören eski görüşlere karşı çıkmakla kalmıyor, tarım kesiminde çalışanları yücelterek, toplumda düşünce değişikliği yaratmak istiyordu.

   Atatürk, tarımın bir millet için taşıdığı önemi de, Adana'da 1923 yılı Martında çiftçilerle yaptığı konuşmada şöyle dile getiriyordu: "Dünyada fetihlerin iki aracı vardır. Biri kılıç, öbürü saban. Zafer aracı yalnız kılıçtan ibaret kalan millet, bir gün girdiği yerden kovulur, aşağılanır ve sefil ve perişan olur... Gerçek fetihler yalnız kılıçla değil, sabanla yapılandır. Ve milletleri vatanlarında yerleştirmenin, millete istikrar vermenin aracı sabandır. Saban kılıç gibi değildir. O kullanıldıkça kuvvetlenir. Kılıcı kullanan kol, çok geçmeden yorulduğu halde, sabanı kullanan kol, zaman geçtikçe toprağın daha çok sahibi olur... Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı, biz bugün dünya üzerinde bulunmayacaktık."
 

   Atatürk, topluma vatan ülküsü aşılamanın, toprağa bağlanmakla, üretken hale getirmekle olabileceğini vurgularken, yapılması gerekenleri de şöyle sıralamaktaydı:
 

   "Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeğini, çağdaş iktisadi önlemlerle en yüksek düzeye çıkarmalıyız. Köylünün çalışması sonunda elde edeceği emek karşılığını, onun kendi çıkarına olmak üzere yükseltmek, ekonomi politikamızın temel ruhudur. Bu nedenle bir yandan çiftçinin çalışmasını geliştirecek, daha yararlı duruma getirecek bilgiyi vermek, onun teknik araçları kullanmasını sağlayarak, makinanın yaygınlaşmasına çalışırken; diğer yandan onun emeğinin sonuçlarından yüksek düzeyde yararlanması için, gerekli ekonomik önlemlerin alınması zorunludur. Şimdiye dek yapılan yolsuzluklar, çağdaş teknik arçların olmayışı, pazarlama şeklinin çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin tümüyle ortadan kaldırılması zorunluluğu vardır."

 

    Köylünün durumunu düzeltmek ve emeğinin değerlendirilmesini sağlamak için, bir dizi önlem alınmasına karar verildi. Önce "aşar" ın kaldırılmasıyla işe başlandı. Çiftçi için büyük bir yük oluşturan ve toplam devlet gelirinin % 20'sini aşan bu vergi, 1925 Şubat'ında kaldırıldı. Böylece, toplam vergi geliri içinde tarımın payı % 33'ten % 20 oranına düşürülerek, köylünün rahat bir nefes alması sağlandı. Bu uygulama, tarımsal üretimin artmasına neden oldu.

   Dönemin önemli yaklaşımlarından biri de nüfusun arttırılması çabası ve çiftçiyi topraklandırmaktır. 1925 yılında 716 Sayılı Yasa ile 22.233 çiftçi ailesine, bedeli 20 yılda ödenmek üzere, 731 bin dönüm toprak dağıtıldı. Tarımı geliştirmek için kredi müessesi de devreye sokuldu. Kredi, makina, araç, gereç, tohum ve benzeri ihtiyaçların karşılanması için gerekliydi. Bu amaçla, Ziraat Bankası'nın kredi şartları kolaylaştırıldı. Toplam tarımsal kredi hacmi 1920'de 22 milyondan, 1932'ye gelindiğinde 121 milyon liraya çıkarıldı. Kredi faizi de % 12'den, % 9'a indirildi. Krediyi yaygınlaştırmak, köylüyü, aracı, tefeciden kurtarmak amacıyla, 1924'de Zirai Kredi Birlikleri Kanunu, 1929'da Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu kabul edildi. Bu, tarım alanlnda gerçek bir devrim hareketiydi. Cumhuriyet döneminde kooperatifçilik giderek daha çok özendirildi. Bu önlemler ile tarımsal üretimde önemli artışlar gerçekleştirildi.
 

Yeni Türk Devleti, bir yandan kooperatifçiliği ve traktör kullanımını özendirici önlemler alırken, diğer yandan tarımda altyapı çalışmalarını çok yönlü olarak sürdürdü. Avrupa'ya tarım öğrenimi yapmak için öğrenci gönderildi. Tarım memurlarına ve öğretmenlerine, hizmet içi eğitim yoluyla modern bilgiler verildi. Tarımı bilimsel temele oturtmak amacıyla, 1933'te Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsü kuruldu. Tarım ve Veteriner Fakülteleri'nin yaygınlaştırılmasıyla, hem yeni ürünler yetiştirilmeye başlandı hem de üretimi arttıracak yöntemler geliştirildi. Örnek çiftlikler, fidanlıklar, ve toplum ıslah enstitüleri açıldı. Buna da yine Atatürk önderlik etti ve kurduğu örnek çiftlikleri daha sonra halka bağışladı.
 
 
 

   Tütün, çay, afyon gibi ürünlerde getirilen serbestlik ve Reji İdaresi'nin kaldırılması ile üretici köylü, devlet tarafından korunma altına alındı.Bölge iklimine uygun ürün türleri ve tarımsal sanayi ürünleri üretimi teşvik edildi. Bugün, Güney ve batı kıyılarımıza önemli ekonomik katkıda bulunan turunçgiller, Çukurova'da pamuk, Doğu Karadeniz'deki çay ve giderek her bölgeye yaygınlaştırılan şeker pancarı üretimi bu teşviklerin olumlu bir sonucudur. Bu gelişme, tarıma dayalı sanayinin kurulmasını da sağlamıştır. Örneğin; Alpullu ve Uşak şeker fabrikalarının 1926 yılında üretime geçmesi, pazar için üretilen pancar miktarının 4 yıl içinde, 5 kat artmasına yol açmıştır. İhraç tarım ürünlerinde de aynı artış çizgisini görmekteyiz. 1923-24 yıllarında 2 bin kadar çiftçi, 12 bin dekar alanda, 980 bin kilo tütün üretirken; 1927'de 6600 çiftçi 75 bin dekar alanda, 3,5 milyon kilo tütün üretir hale gelmiştir.

   Topraksız köylüğü toprak sahibi yapmak amacıyla, 2 Haziran 1929'da çıkarılan 1505 sayılı yasa tekrar ele alındı. Ancak uygulama, tam anlamıyla o gün yürütülemediği gibi, bugün de bu soruna tam bir çözüm getirilebilmiş değildir.

   Diğer bir tarımsal faaliyet konusu olan hayvancılıkta ise, bir taraftan hayvan hastalıklarıyla geniş ölçüde mücadeleye girilirken, diğer taraftan da hayvan cinslerinin iyileştirilmeleri çabaları başlatılmıştır. Veteriner fakültesinden yetişmiş uzmanlarla, sorunlara bilimsel çözüm yolları aranmasına çalışılmıştır.
 

   Bu dönemde hayvancılıkla ilgili çiftlikler ve haralar oluşturulurken, halkı da hayvan yetiştirmeye teşvik için sergiler ve ödüllü at yarışları  düzenlenmiştir. Bunlar hemen olumlu sonuçlarını vermiştir. Öyle ki, cumhuriyetin ilk yıllarında 26 milyon olan hayvan varlığımız, 1938'de 35 milyona ulaşmıştır.
 

d) Ticaret

   Osmanlı Devleti'nde, Müslüman-Türk halkı genelde dört meslekle ilgilenmişti. Bunlar yöneticilik, askerlik, din ve tarım işleriydi. Sanayi ve ticaret işleri ise, gavur meslekleri olarak nitelendirildiğinden, daha çok devletin gayrimüslim tebası olan Rum, Ermeni ve Museviler bu işlere yönelmişti.

   Batılı ülkeler, kapitülasyonların sağladığı avantajlarla Osmanlı ticaretine egemen olmuşlardı. Yabancılar, Osmanlı ülkesindeki ticari etkinliklerini yürütmek için, temsilci olarak hep gayri müslimleri seçmişlerdi. 1913 yılında yapılan Sanayi Sayımı sonuçlarına göre, varolan işyerlerinin emek ve sermayesinin % 15'ine Türkler sahip görünüyorsa da, bazı işyerleri Türk adına kayıtlı olmasına rağmen, azınlık ve yabancılara ait bulunuyordu.

   Birinci Dünya Savaşı nedeniyle Batılı büyük devletlerle ticari ilişkilerimiz kesilince, onların Osmanlı Devleti'ndeki uzantıları ve bayileri olan firmalar da büyük ölçüde ticari hayattan çekildi. Yine bu savaş sırasında Ermenilerin bir bölümü de Anadolu'yu terk etti.

   Lozan Antlaşması'nın 28. maddesiyle Kapitülasyonlar kaldırılınca, Batılı devletlere Türk ticareti artık çekici gelmeyecekti. 1924'ten itibaren Yunanistan ile nüfus değişimine başlanması da Türkleri ticari faaliyetlere yöneltecekti. Çünkü elbisemizi diktirecek terzi, kapımızı yaptıracak marangoz, trenlerimizi işletecek makinist bile bulamaz hale gelmiştik.

   Cumhuriyet yönetimi, diğer bütün konularda olduğu gibi, ticaret konusunda da ulusal bir siyasa izlenmesini ve köklü önlemler alınmasını öngörmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, daha 1920 yılından itibaren yabancıların faaliyetlerini düzenleyecek bir dizi kanun ve kararname çıkararak, sınırlandırmalara gitmiştir. Cumhuriyet'in ilanından sonra, bu girişimlerini daha da ilerleten Türk Hükümeti, satın alma yöntemini de kullanarak, yabancı şirketleri millileştirmiştir. Bu şirketlerin ürettiği ürünleri artık Türk özel girişimcileri, eliyle üretilir ve satılır hale gelmiştir.

   Ticaretin geliştirilmesi sermayeyi gerektirmekteydi. Ticari alanda ve sanayide yatırımlarda bulunmak isteyenlere kredi vermek amacıyla, 1924 yılında Atatürk'ün de parasal katkılarıyla İş Bankası kuruldu. Bankacılıkta Atatürk ile başlatılan bu atılım, başka Türk bankalarının da doğmasına yol açtı. Bunların verdiği krediler, Türk insanının girişimcilik ruhunun gelişmesinde ve Türk ticaretine egemen olmasında önemli bir etken oldu. 1930'da Merkez Bankası kuruldu. Para işlerinin düzenlenmesi yabancı kökenli bir banka olan Osmanlı Bankası'ndan alınarak Merkez Bankası'na verildi. Böylece mali alandaki bağımsızlığımız da bütünüyle sağlandı.
 

Türklerin eliyle ticaretin geliştirilebilmesi için bazı yasal önlemler de alındı. 1929 yılında Gümrük Tarife Kanunu yürürlüğe konuldu ve yabancı malların iç piyasaları doldurmasını önlemek için, yüksek gümrük oranları getirilerek, ithalat azaltıldı. Dış ticarette "malımızı alanın, malını satın almak" ilkesi benimsendi.

   İç ticarette ise, kendi ürettiğimiz malların kullanımını sağlamak amacıyla, bir taraftan bazı yasalar çıkarılırken, diğer taraftan da "Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti" kuruldu. "Yerli malı haftaları" düzenlendi ve yerli malı sergilerinde, ulusal üretimin önemi vurgulandı. Üretilenlerin demir ve deniz yollarımızda uygulanan ucuz taşıma tarifeleriyle, ülke içinde kolayca taşınması sağlandı. 1 Temmuz 1926'da kabul edilen Kabotaj Kanunu ile Türk karasularındaki taşımacılık, tümüyle Türklere geçince, iç ve dış ticaretteki gelişme daha da hızlandı. Bir fikir vermek amacıyla dış ticaretteki gelişmeler aşağıdaki tabloda verilmiştir. 

       Yıl           İthalat         İhracat          Fark Milyon (TL)
      1923         144.8          84.7               -60.1
      1937         114.4          138.0             +23.6
      1943         203.0          257.1             +55.8 
 

   Uygulanan sıkı politika sonucunda Türkiye'nin dış ticaret hacmi, 1939'da 234 milyon dolara yükselmiştir. Aynı yıllarda Türkiye'nin dünya ticareti içindeki payı % 0,48 olmuştur. Tüm dünyanın ticaret hacmi aynı tarihde 48.900 milyon dolardı. Aynı dönemde Türkiye ithalatının dünya ithalatına oranı % 0,47, ihracatının dünya ihracatına oranı % 0,49'a çıktı. 1933-1937 yılları arasında Türkiye'nin ithalat-ihracat bilançosu açık vermedi. İhracatımızda tarımsal malların payı da giderek azaldı.

   Bu gelişmeler sonucunda, Türkiye'nin elinde 26 ton altın, 36 milyon dolar döviz birikti. Tasarruf mevduatı 110,4 milyona, ticari mevduat 180 milyona, bütçe de 303 milyona ulaştı. Milli gelirde de önemli artışlar gözlendi. 1927-1939 döneminde milli gelir yılda % 4, kişi başına düşen gelir ise % 2 oranında arttı.

   Ekonomideki gelişmeler bütçelere de olumlu yansıdı. 1936 yılı bütçesi 1935 yılı ödemelerine göre 22 milyon TL fazla ile kapandı. Cumhuriyet dönemindeki bütçeler 1938'e gelinceye kadar 11'i denk (1924 hariç) 3'ü ise fazlalık verdi.

   Nüfusunu 11 milyondan 17 milyona çıkaran, okuma-yazma oranını % 20'ye ulaştıran, demiryollarını 7200 km'ye uzatan, demir-çelik, çimento, şeker fabrikalarını kuran, 1938'lerin Türkiye'si artık çağdaşlaşma yolunda olduğunu herkese kanıtlamış oldu.
 

e) Sanayi ve Madencilik

   Son yıllarını savaşlar içinde geçiren Osmanlı Devleti, tarih sahnesinden çekilirken, çağının teknik değişmelerine ve sanayi hareketlerine ayak uyduramamış, üreticilik niteliği hemen hemen kalmamış, ilkel düzeyde bir tarım ekonomisine sahipti. Sanayisi de aynı ilkelik temeline dayalıydı.

   1915'te, 22'si devlete ait olan 282 sanayi kuruluşu varken, yeni Türkiye'ye, devlete ait fabrikalardan ancak 4 tanesi devredilebilecektir. Ayrıca çoğu küçük ve elverişli durumda olamayan 341 özel kuruluş da bu devredilenler arasındaydı. Kısacası; Osmanlı Devleti'nden miras kalan snayi; hafif sanayi denilen, gıda, dokuma, demircilik alanlarına dayanan fakat ilkel ve harap bir durumda olan bir sanayi idi. 1920'lerde ülkenin demir-çelik ve şeker üretimi yoktu. İstanbul, İzmit ve İzmir şehirleri dışında, Anadolu'nun diğer yerlerinde hiçbir sanayi kuruluşunun varlığı söz konusu değildi.
 

   Milli Mücadele'yi başarıya ulaştıran Atatürk, gerçek bağımsızlığın sağlanabilmesi ve bu bağımsızlığın sürekli olabilmesi için, ekonomik bağımsızlığı temel ilke olarak görmekteydi. Ekonomik bağımsızlık, bir ülkenin, bir milletin kendi kendine yeter duruma gelmesi, yaşaması, gelişmesi için başkalarına el açmaktan kurtulmaısydı. Bunların gerçekleşmesi için, sanayileşmek şarttı. Üstelik ülkemiz, çeşitli sanayi dallarının gerektirdiği her türlü hammadde kaynaklarına sahipti. En kısa zamanda halkın temel gereksinimlerini karşılayacak sanayinin kurulması zorunlu görünüyordu.

 İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi'nde devletin bizzat üretim yapması yerine, her türlü iktisadi çabaya destek olması ilkesi benimsenmişti. Sanayi konusunda da Türk özel girişimciliğinin teşvik edilmesi ve kredi olanaklarının arttırılması kararı alınmıştı. Bu karar doğrultusunda, 1924 yılında Ziraat Bankası, yalnızca tarımsal krediler veren bir banka olamktan çıkarıldı ve bütün girişimcilere kredi verir hale getirildi. Yine aynı yıl İş Bankası kurularak, kredi imkanları genişletildi. 1925 yılında Ticaret ve Sanayi Odaları'na yasal nitelik kazandırıldı. Böylece, Türk özel girişimcilerine, yasal bir çatı altında, sorunlarını daha kolay çözmesi imkanı sağlandı.
 

   19 Nisan 1925'te kurulan "Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası" ise, hem Osmanlı'dan devredilen devlet girişimlerini geçici olarak yönetmek, hem de yenilerini kurmakla görevlendirildi.

   Sanayileşme konusunda atılan en önemli adım ise, özel sermayeyi sanayi ve maden alanlarına çekebilmek amacıyla, 28 Mayıs 1927'de çıkarılan "Teşvik-i Sanayi Kanunu" (Sanayii Özendirme Yasası) oldu. Bu yasadan amaç, getirilen teşvikler sayesinde çevirici güce dayalı üretimi gerçekleştirecek Türk özel girişimcilerini yaratmaktı. 1932 yılına gelindiğinde Teşvik Sanayi Kanunu'ndan yararlanan firma sayısı 1473'e ulaştı. Getirilen teşvikler sayesinde, ülkemizde şeker sanayinin temelleri özel sektör eliyle atıldı ve Uşak'ta ilk şeker fabrikası kuruldu. Dokuma sanayiinde de ufak çaplı kuruluş sayısında artış oldu. Ancak uzun yılların gelir ve tasarruf yetersizliğinden kaynaklanan sermaye azlığı, hem özel kesimin büyük çaplı yatırımlara girişmesini, hem de devletin bu girişimleri kolaylaştıracak alt yapı yatırımlarını yapmasını büyük ölçüde sınırlıyordu. Nitelikli işçi ve teknik eleman yetersizliği de özel girişim eliyle sanayileşmeyi engellemekteydi. Artık yalnızca özel girişimle sanayileşemeyeceği anlaşılmıştı.

   1930'da toplanan II. Sanayi Kongresi'nde; 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'nın Türkiye'ye yaptığı olumsuz etkiler nedeniyle, artık devletin sanayiye destek olması yerine, bizzat üretim yapmaya yönelik bir politika izlemesi karaı alındı.
 

Sanayiye devletin öncülük etmesi kararının verilmesi, sanayileşme hareketinin planlı bir biçimde yürütülmesini gerekli kıldı. Sovyetler Birliği'nin beş yıllık sanayi planını hazırlayan kurulda çalışan Prof. Orlof ve arkadaşları Türkiye'ye davet edildi. Bu kurula, Türk ticaret ve sanayii konusunda bir rapor hazırlatıldı. Daha sonra hükümetin uzun araştırmaları sonucunda bir sanayi planı hazırlandı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı adıyla Mayıs 1934'ten itibaren uygulamaya konulan plan ile hem ülke ihtiyaçlarının karşılanması, hem de ham maddeleri ülkemizde bulunan sanayi işletmelerinin kurulması amaçlanmıştır.
 Bu plan ile kurulması öngörülen sanayi kolları beş büyük grupta toplanmıştı:

   1) Dokuma (pamuk, kendir, yün)

   2) Maden (demir, kömür, bakır, kükürt)

   3) Sellüloz (sellüloz, kağıt, karton, suni ipek)

   4) Kimya (süperfosfat, sudkostik, klor)

   5) Seramik (şişe, cam, porselen) 
 

   Planın uygulanması sonucunda onaltı fabrika kurulmuş ve faaliyete geçirilmiştir. I. Sanayi Planı, kağıt üzerinde kalmayıp yaşama geçirebildiğimiz tek sanayii planımız oldu. Bu planda en büyük pay, % 36 ile dokuma sanayiine ayrılmıştı. O tarihe kadar, yeterli gelişme olduğu için şeker sanayiine yer vermeyen, demire % 23 pay ayıran planın öngördüğü sanayi kuruluşlarının faaliyete geçmesiyle, yıllık ortalama 75 milyon liralık üretim elde edilmiştir. Bu rakam toplam ithalatımızın % 43'ü dolayındaydı.

   Planda öngörülen fabrikalar, süresinden önce bitirildi ve faaliyete geçirildi. Bu sayede Anadolu; Sümerbank ve İş Bankası'nın katkılarıyla birçok modern sanayi tesisine kavuştu. Kayseri, Malatya, Ereğli ve Nazilli'de "pamuklu dokuma", Gemlik'te "suni ipek", Bursa'da "yünlü dokuma", İzmit'te "sellüloz ve kağıt", İstanbul Paşabahçe'de "şişe ve cam", Beykoz'da "deri ve kundura" fabrikaları kuruldu. Ağır sanayinin öncüsü olan Karabük Demir Çelik Fabrikası da 1939'dan itibaren işletmeye açıldı.
 
Özel sektörün hemen hiç gitmediği yerlerde kurulan bu tesisler, sanayileşmenin devlet eliyle temellerinin atılmasının yanı sıra, coğrafi dengesizlikleri gidermeye ve sosyal adaleti sağlamaya yönelik çabalar oldu. I. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın uygulanmasıyla, sanayide toplam üretim değeri 1932'de 137,9 milyon lira iken, 1939'da 331,3 milyon liraya yükseltilmiştir. Sanayi kesiminin gayrisafi milli hasıla içindeki oranı 1923'te % 13 iken, 1940'ta %18,9'a çıkmıştır. Firma başına beygir gücündeki artış % 344 olmuş, yani süratli bir makineleşme dönemi başlatılmıştır. Üretim artışı ve makinalaşmanın yanı sıra, işçi ücretlerinde önemli artışlar olmuştur.
 

   1939'a gelindiğinde Türkiye, şeker, çimento, kereste, kauçuk, ve deri ürünleri alanında kendi gereksinimlerini tam olarak karşılayacak düzeye ulaştı. Ayrıca kendi gereksinimini pamuklu kumaşlarda % 43, yünlülerde % 83, kağıt ve mukavvada % 32, kükürtte % 70, cam eşya da % 63 oranında karşılayarak olumlu bir gelişme sağlamış oldu. Bu dönemde Türkiye'de enflasyon sözkonusu olmamıştır. Daha da önemlisi 1929-38 yılları arasında mal fiyatlarında % 29'luk bir düşüş gözlenmektedir.

Birinci Beş Yıllık Plan, maden işlerine de yer vermişti. Devlet bir taraftan özel şirketlerin elindeki maden alanlarını devletleştirirken, diğer yandan da, 1935 yılında yeraltı zenginliklerimizin aranıp bulunması için Maden Teknik Arama Enstitüsü'nü (MTA), elektrik enerjisi kaynaklarının değerlendirilmesi için Elektrik İşleri Etüd İdaresi'ni (EİE), maden ve elktrik işletmelerini kurmak ve işletmek amacıyla Etibank'ı kurmuştur. Bu sayede de Türkiye, o yıllarda artık bakır ithal etmediği gibi, kromda üretici ve ihracatçı olarak dünya da ikici sırayı almıştır.
 

    Birinci Beş Yıllık Sanayi Planını, İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı izledi. İhracata yönelik olarak hazırlanan bu planda belirtilen sanayi kuruluşları, Atatürk'ün ölümü ve İkinci Dünya Savası'nın çıkması gibi nedenler ile uygulanamadı. Bu plan uygulanabilseydi, Türkiye, Avrupa'nın sanayileşmiş ülkelerine bağımlı olmaktan çıkacak ve yerli sanayini önemli bir düzeye ulaştırmış olacaktı.