IX.TOPLUMSAL YAPILANMADA BIR BASKA BOYUT- HUKUK ALANINDA LAIKLIGE DOGRU ADIMLAR
|
9A.Devrimin Gelişimi - Devlet Ve Toplum Kurumlarının Laikleşmesi |
"Yaptığımız
ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını
tamamen çağdaş ve bütün mana ve şekilleriyle uygar bir toplum haline
getirmektir. İnkılabımızın temel ilkesi budur."
M. Kemal ATATÜRK
1. Devlet Düzeni ve Hukuk
Devlet sistemlerini, hukuksal ve siyasal bakımdan ikiye ayırabilmek mümkündür. Bunlardan birincisi; Tanrısal haklar sistemine dayanan, yönetilenlerin haklarından çok, yönetenin haklarını belirleyen ve koruyan hukuk sistemidir. Böyle bir devlet dizeninde egemenliğin kaynağı Tanrısal olup, Tanrı, yeryüzünde seçtiği kişiler aracılığıyla bu egeemnliği kullanır. Kişilerin, Tanrı adına hareket ettiğini iddia eden bu yöneticilere, mutlak şekilde itaat edilmesi ve emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirilmesi zorunludur. Yönetilenler, yöneticilerinden hesap sormak hakkına sahip değildirler. Çünkü onu kendileri seçmemişlerdir. Adı ne olursa olsun, bütün teokratik ve toatliter sistemler bu grup içinde değerlendirilebilirler.
Bu anlayışa bir tepki olarak ortaya çıkan ve 17. yy'dan itibaren biçimlenen ikinci sistem ise; doğal haklar ya da insan haklarına dayalı devlet biçimleridir. Bu sisteme göre; bireyler doğuştan itibaren ellerinden alınamaz ve başkalarına devredilemez bazı haklarla dünyaya gelirler. Bu haklar; yaşama hakkı, kendi kendini yönetme hakkı, vicdan ve inanç özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde kabul edilmiş olan hak ve özgürlüklerdir. Bu sistemlerde yönetilenler, kendi yöneticilerini seçme ve onlardan hesap sorabilme hakkına sahiptirler. Yöneticiler belli bir süre için seçilen, kutsal kişiliği olmayan, halkın içinden ve sıradan insanlardır. Milli egemenlik temeline dayanan bütün demokratik sistemler bu kategoride yer alır.
Bir toplumda geçerli olan hukuk sistemi; o toplumda yaşayan bireylerin arasındaki ilişkileri ve bireylerle devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallardan oluşur. Böyle bir sistemin olmadığı yerde; anarşi ve kaba güç egemen olur ve huzursuzluk meydana gelir. Yukarıda sözünü ettiğimiz devlet biçimleri kendi hukuk sistemlerini, yapısal özelliklerine göre geliştirmişlerdir. Dinsel devlet, kendi hukuk sistemini dini ve nakli kurallara göre; demokratik sistem ise, bilimsel ve akılcı kurallara göre belirlemiştir.
2. Osmanlı Devleti'nde Hukuk
Osmanlı
Devleti yukarıda anlatılan devlet sistemlerinden birincisine benzetilebilir.
Devlet düzeni, tanrısal haklar kuramına göre oluşturulmuştur. Bu düzenin
hukuk sistemini ise, genel olarak şeriat meydana getirmiştir. Şeriatın başlıca
dört temel kaynağı vardır: İslamiyetin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim, Hz.
Muhammed'in uygulamaları yani, "sünnet"; sözleri demek olan "hadisler",
karşılaştırmalı hukuk yani "kıyas-ı
fukaha" ve bir konuda islam hukukçularının görüşlerine başvurulması
anlamına gelen "icma-i ümmet" tir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş
ve yükselme dönemlerindeki yöneticileri, kendilerini şeriatın katı
kurallarına bağlı saymamışlardır. Çünkü Osmanlı Devlet düzeni ve
hukuk sistemi, Orta Asya devlet ve hukuk sisteminin yanı sıra, Anadolu,
Bizans, İran devlet ve hukuk sistemlerinden de oldukça etkilenmiştir. İslamiyet
öncesinde Arapların, bir devlet ve hukuk düzeni yokken, Türkler büyük
devletler ve imparatorluklar kurmuşlardı. Bu devletlerde, bir toplumun kendi
toplumsal gereksinimlerinden doğan sivil hukuk (örfi hukuk), çok ileri düzeyde
bulunuyordu. Dolayısıyla Osmanlı sistemi, şeriatın ağır bastığı,
zengin bir sentezden oluşmaktadır.
Eski Türk hukuk sisteminden kadının önemli bir hakkı ve yeri varken, İsmali geleneğe göre düzenlenen Osmanlı hukuk düzeninde bu yer ve haklar, bir hayli kısıtlanmıştır. Eski Türklerde, Hatun, Hakan'ın kutsal sayılan sol yanında oturur ve kurultaylara katılarak önemli görevler üstlenebilirdi. Oysa Osmanlı'da kadın, devlet yönetiminin dışında bırakılmış ve bazı önemsiz görevler alabilmesine izin verilmiştir. Yargı önünde iki kadının tanıklığı, bir erkeğin tanıklığına eşit olup, mirastan kadının daha az pay alması öngörülmüştür. Bir erkeğin dört kadın alabilme ve istediği sayıda cariye tutabilme hakkı vardı. Erkek açısından boşanma işlemi son derece kolaydı. Bu ve benzeri örneklerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı hukuk düzeninde kadın-erkek eşitliği yoktu. Bunun yanı sıra, Osmanlı hukuk düzeninin Sünni mezhebinin kuralları çerçevesinde hazırlanmış olması da, Müslümanlar arasında bile hukuksal ayrılığın varolması sonucunu yaratmıştı.
Öte yandan Osmanlı hukuk düzeninde, Müslüman-gayrimüslim ayrılığı sözkonusuydu. Gayrimüslimlerle Müslümanlar, hukuk önünde eşit değillerdi. Tanzmiatla birlikte, bu eşitliği sağlamak amacıyla, yeni düzenlemelere gidilmiştir. Kapitülasyonlardan yararlanan gayrimüslimler, Tanzimat'tan sonra kendi hukuk düzenlerini kurmuşlardır.
Tanzimat ile beraber mahkeme çeşidi de dörde çıkmıştır. Bunlar :
1)Şeriat mahkemeleri; Müslümanların davalarına bakılan mahkemeler.
2)Cemaat (topluluk) mahkemeleri; Gayirmüslimlerin bağlı olduğu mahkemeler.
3)Karma mahkemeler; Bu mahkemelerde hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin davalarına bakılırdı.
4)Kapitülasyonlardan yararlanan devletlerin kendi konsoloslularında görülen davalara bakan özel mahkemeler. Osmanlı yönetiminin bu davalara karışma hakkı yoktu.
Osmanlı yargı sisteminde görülen bu dağınıklık devletin giderek zayıflamasına ve bireylerin devlete olan güvenlerinin srsılmasına yol açmıştır.
Osmanlı uyruğu olmayan yabancılar da kendi hukuk düzenlerini kurunca, devletin hukuk düzenindeki bütünlük, temelinden sarsılmıştır. hukuk düzenindeki ayırılık, bireyler arasında hoşnutsuzluk yaratmış ve vatandaşların devlete olan güveninin sarsılmasına yol açmıştır. Tanzimat'tan itibaren hukuk düzeninde yapılan değişiklikler de bu olmusuzlukları giderememiştir. Osmanlı Devleti, Tanzimat döneminden itibaren bu karışıklıkları giderebilmek için, özellikle Fransız kanunnamelerini örnek alarak yeni kanunlar kabul etme yoluna gitmiştir. Bu doğrultuda 1840 yılında ilk ceza kanunnamesi yapılmış ve 1846'da Karma Ticaret mahkemeleri, 1850'de bazı eyaletlerde Cinayet Mahkemeleri kurulmuştur. Yine 1850 yılında Ticaret Kanunnamesi yürürlüğe konmuş, 1848'de uygulanmaya başlayan Arazi Kanunnamesi'ni takiben, 1865'te Basın Kanunu ve 1869'da da Osmanlı uyrukluk Yasası kabul edilmiştir.
3. Din-Devlet İlişkilerinin Aşamaları (Hukuktan Laikliğe Geçiş)
Osmanlı anayasa'sı olan Kanun-u Esasi, Padişah ve Halife'nin kutsal kişiliğini onaylamış ve devletin dinini İslam olarak belirlemişti. Aynı Anayasaya göre; saltanat ve halifeliğin Osmanlı soyundan gelen en büyük erkeğe ait olacağı kabul edilmişti.
TBMM'nin yaptığı
ilk anayasa olan Teşkilat-ı Esasi ise, egemenliğin kayıtsız şartısz
millete ait olduğunu belirtmiş ve ilk şeklinde, devletin dini ile ilgili bir
maddeye yer verilmemişti. Cumhuriyetin ilanı sırasında ise, o günün şartları
gereğince, toplumun bazı kesimlerinden gelecek olan eleştirileri önlemek için,
anayasaya dinle ilgili bir madde konulmuştu. Ancak bu tarihten itibaren devlet
yapısındaki düzenlemeler dinin kurllarına göre değil, doğal hakların
gerektirdiği kurallara göre yapılmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda olmak
üzere, İslami Devlet'in başkanı olarak düşünülen halifelik kaldırılmış,
Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı'na son verilerek, eğitim-öğretim birliği
sağlanmıştır. Ayrıca Şeriat Mahkemeleri kaldırılarak, modern mahkemeler
kurulmuş, Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kabul edilmiştir. Diyanet
İşleri Başkanlığı kurularak, bütün mezheplere eşit hizmet verilmesi amaçlanmıştır.
|
9B.Hukuk Önünde Kadın-Erkek Eşitliği |
Türk Medeni Kanunu'nun Kabulü ve Karakteri
Medeni hukuk; insanların karşılıklı ve toplumla olan bireysel ekonomik, ailevi, sosyal ilişkilerini, kurumlarla olan bağlantılarını, miras, ticaret ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen geniş bir sistemdir. Medeni hukuk, cins ve milliyetlere göre değişiklikler göstermez. Çünkü demokratik toplumlarda insan hakları, cins ve millyet esasına göre düzenlenemez. İnsanlar, çağdaş toplumlarda hak ve ödevleri bakımından eşittirler.
Osmanlı hukuk
düzeni, daha çok cins ve din ayrımını temel olarak düzenlemişti. Bu ayrılıkların
yarattığı eşitsizliklere çözüm getirmek amacıyla ünlü hukukçu Cevdet
paşa, Mecelle adı ile çok ayrıntılı bir yasa tasarısı hazırlamış ve
bu yasa, 1868 yılında yürürlüğe girmişti. Ancak bu yasada da Sünni
mezhebinin ağırlığı ön plana çıkarılmıştı. Başka bir deyişle, daha
önce varolan mezhepler arasındaki eşitsizlik, yeni yasayla da devam ettilmişti.
Bu durum, insan haklarına aykırıydı. Bu nedenle, Mecelle'nin çağdaş
anlamda bir medeni kanun olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
Oysa insan haklarına dayalı demokratik yönetimlerde hazırlanan medeni hukuk sistemleri evrensel niteliklere sahiptir. Fransız Devrimi'nden sonra gelişen demokrasi düşüncesine karşı duramayan monarşilerin, hepsi birer medeni kanun kabul etmiş bulunuyorlardı. Bunların başında Fransa, Almanya, Avusturya ve İsviçre, ilk sıralarda yer almışlardı. Japonya bile, XIX, yüzyıldan itibaren hukuk sistemini laikleştirmiş ve Hristiyan olmadığı halde, Alman Medeni Kanunu'nu aynen kabul etmişti.
Türk Kadınının Tarihteki Yeri
Türk tarihi
incelendiği zaman, eski Türk toplumlarında kadının önemli bir yere sahip
olduğu anlaşılır. Yapılan araştırmalara göre; tarihte dokuz Türk kadını
hükümdarlık, beşi de naibelik (hükümdar vekilliği) yapmıştır. Savaşa,
barışa ve önemli ekonomik, askeri ve sosyal sorunlara çözüm bulmak amacıyla
düzenlenen Türklerin kurultaylarına (meclislerine), kadınların da katıldığı
bilinmektedir. önemli törenlerde hakanın eşi hatun, Türklerce kutsal sayılan
hakanın sol yanında yer almıştır. Türk kadınları devleti yönetmenin yanı
sıra, elçilik ve başka önemli görevlerde de bulunmuşlardır.
İslamiyete girişten sonra, Türk kadınının devlet yaşamındaki yeri giderek sınırlanmış ve "Kadının yeri evdir."düşüncesi egemen olmuştur. Kadın, kocasının bir hizmetçisi gibi görülmeye başlanmıştır. Osmanlı döneminde de bu durumda önemli bir değişiklik olmamıştır
Kurtuluş Savaşı sırasında Türk kadını, cephede, erkeği ile beraber savaşa katılmış, cephe gerisinde ise, ekonomik hayatın devamını sağlamıştır. Çünkü her türlü üretimin bu dönemde kadınlara düştüğünü unutmamamak gerekir. Erkek nüfusun önemli bir bölümü savaşlarda yokolduğu için, kadın sayısı artmıştır. Bu nedenle Türk kadını, ailevi yaşamın ötesinde ekonomik üretim gücünün temeli haline gelmiştir.
Atatürk, savaş sırasında bu durumu görmüş ve Türk kadınını kafer gerisinde tutmanın, bir toplumun yarı gücünü kullanmaması demek olduğuna inanmıştır. Atatürk'e göre; "Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleri ile beraber yürümezse, ilerlemesine ve gelişmesine teknik ve bilimsel açıdan olanak yoktur."ve "dünyada hiçbir kadın milleti kurtuluşa ve zafere götirmekte ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez."
Atatürk, daha
1923'te Konya'da kadınlara seslenirken; bu önemli noktayı şu sözleriyle
dile getirmiş
"Büyük Türk kadınını çalışmamıza
ortak etmekle, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını
bilimsel, ahlaik, tolmumsal, ekonomik hayatta erkekle beraber, onun arkadaşı
ve yardımcısı yapmak...." ve bunun zorunluluğunu hatırlatmıştı.
Cumhuriyetin daha sonraki yıllarında, Türk kadını bu doğrultuda yüceltilmeye
çalışılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti de demokratik ve laik bir yönetimi amaçladığı için, medeni kanunların en yenisi olan İsviçre Medeni Kanunu'nu kabul etmeye karar vermiştir. Çünkü bu kanun, Batıda hazırlanan (1913'te) en yeni Medeni Kanun olup, daha öncekilerin eksikliğini de gidermişti. İçerik bakımından daha sade, anlaşılık ve uygulamada pratik yanları vardı. Bundan dolayı İsviçre Medeni Kanunu, bir hukuk kurulu tarafından Türkiye'ye çevrildi. Türk toplumunun özellikleri göz önüne alınarak, bazı değişiklikler yapılan İsviçre Borçlar Kanunu ile beraber, Türk Medeni Kanunu adı altında 4 Ekim 1926 tarihinde, uygulamay konuldu. Türk Medeni Kanunu ile şu yenilikler getirilmiştir :
1) Kadın-erkek eşitsizliği önemli ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
2) Kadının ekonomik ve toplumsal yaşamdaki önemmini arttırmıştır.
3) Aile hayatında kadına da boşanma hakkı tanınmış, resmi nikah zorunluluğu getirilerek, çok eşle evlenme (poligami) yasaklanmıştır.
4) Evlenme işlemi resmi nikah, dolayısıyla devletin denetimine ve güvencesine alınmıştır.
5) Çocukların iyi yetiştirilmesinde ana ve babaya önemli sorumluluklar yüklenmiştir.
6) Miras konusunda varolan kadın-erkek eşitsizliğine son verilmiştir.
7) Borçlar ve ticaret hukukunda, daha akılcı çözüm yolları kabul etmiştir.
1926 yılında yeni bir Ceza Kanunu ve 1928 yılında Ticaret Kanunu kabul edilerek, hem hukuk sistemindeki laikleşme tamamlanmak istenmiş, hem de Batılı demokratik devletler ile olan ilişkiler güçlendirilmeye çalışılmıştır. Bütün bunların yanı sıra, 1930 yılında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) ile İcra ve İflas Kanunu hazırlanarak yürürlüğe konmuştur. Bu gelişmelerden de açıkça anlaşılacağı gibi, 1930 yılına kadar Türk hukuk sistemi bütünüyle demokratik ve laik hale getirilmiştir.
Türk Kadınının Siyasal Haklarını Kazanması
Medeni Kanun'un
kabulü ike Türk kadınına insan haklarının önemli bir bölümü sağlanmıştı.
Ancak demokratik haklarından olan seçme ve seçilme hakkı henüz verilmemişti.
Oysa cinsiyet farkına dayalı bir düzen, insan haklarına aykırıydı. Bu
durum, Türkiye'de her türlü eğitimi gören ve her mesleği başarı ile
yapan Türk kadınları açısından onur kırıcı bir durum yaratıyordu. Bu
olumsuzluk göz önüne alınarak, 3 Nisan 1930'da belediye, 26 Ekim 1933'de çıkan
Köy Kanunu ile muhtar ve 5 Aralık 1934 tarihinde kabul edilen milletvekili seçimi
konusundaki kanunlarla, Türk kadınlarına bu görevlere seçme seçilme hakkı
tanınmıştır. Böylelikle Türk demokrasisinin önemli bir eksiklği
giderilmiştir.
TBMM için, 1935 yılında
yapılan genel seçimlerde, 18 kadın milletvekili meclise seçilebilmiştir.
Kadınlara seçme-seçilme hakkının bazı Batılı devletlerden önce Türkiye'de
verilmesi, Türkiye'nin demokratik hedefini açıklamak bakımından önemlidir.