VIII.TEK PARTILI DONEMDE SIYASAL MUHALEFET

8A.Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası

  Millî Mücadele devam ederken, T.B.M.M. içinde bazı siyasi gruplar varlığını hissettirmişti. Bunlardan ilk önce kurulanı Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğini yaptığı, önce Birinci Müdafai Hukuk Grubu olarak anılan ve 9 Eylül 1923 tarihinde de Halk Fırkası adını alan gruptur. Bu grubun karşısına ise, İkinci Grup adı ile bilinen ve aralarında Hüseyin Rauf, Adnan Adıvar, Hüseyin Avni, Emin, Salahattin, Kara Vasıf Beyler'in bulunduğu ve Refet Paşa'nın da desteklediği anlaşılan bu grup üyeleri; zaman zaman Mustafa Kemal Paşa'yı , yetkileri kendisinde toplamaya çalıştığı gerekçesiyle, eleştirmişlerdi. Bu grup, giderek güçlenmiş ve Mustafa Kemal'in deyimi ile "açıktan açığa İkinci Gruba geçmiyerek" Birinci Grupta kalan, Rauf Bey'in Bakanlar Kurulu Başkanı olmasını sağlamıştı. Nitekim üç yıl boyunca Birinci Grupta gibi görünen ve  bu grupla" birlikmiş gibi görünme olanağı kalmadığı zaman " ayrılığını açığa vurmak durumunda kalan Rauf (Orbay) Bey, muhalefet hareketinin liderliğine soyunmuştu. Bu gelişmeler Mustafa Kemal Paşa tarafından yakından izlendiği için, İkinci Grup milletvekillerinin önemli bir bölümü, Cumhuriyetin ilanı öncesinde yapılan seçimlerle beraber T.B.M.M. dışında bırakılmışlardı.

    Rauf Bey, daha sonra Saltanatın kaldırılması, Lozan Antlaşması, Ankara'nın başkent oluşu ve Cumhuriyetin ilanına da tepki göstermeyi ihmal etmemiştir. Daha sonra Refet, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa'ların, biraz da duygusal nedenlerle bu muhalefete katılmaları, muhalefetin orduyu da arkasına aldığı kanısını yaratmıştı.

    Gerçekte ise  , bu muhalefet ile Mustafa Kemal arasındaki en büyük sorun, Mustafa Kemal'in önemli değişiklikler yaparken, bu eski arkadaşlarına danışmamış olması idi. Bu kişilerin, kendilerinin geri plana atıldıklarını düşünerek, "Atatürk'ü neler yapacağı bilinmeyen bir insan olarak." göstermeleri, ayrılığa düşmelerinde önemli rol oynamıştı. Anlaşmazlığın başka bir nedeni de, Millî Mücadele'nin önde gelen paşalarının, kendilerine göre; "ast" olarak nitelendirdikleri bazı kişilerin, ön plana çıkarılması ve devrimin hızına ayak uyduramamış olmaları idi. İsmet İnönü anılarında, aradaki ayrılıkların nedenlerini açıklarken;"Siyaset ayrılığının vukua getirdiği neticeler, fikir ayrılığından, reformların tabiatından ve reformları tatbikteki metot farkından, buna ayak uydurmak, hazmetmek isdidadının zayıflığından olmuştur." şeklinde bir yorum yapmaktadır.
 

   Gerçekten de, Kasım 1922'de Saltanatın kaldırılmasını takiben, 1923 yılında Lozan Antlaşması imzalanmış, Ankara Başkent olmuş, Cumhuriyet ilan edilmişti. Özellikle bu önemli olayların son üçünde İnönü'ye verilen önemli rol, muhalifleri bir hayli rahatsız etmişti. Daha sonra ise, 3 Mart 1924'te Halifeliğ'in yanı sıra Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılarak, eğitim-öğretim birliğini sağlayan kanun ile Teşkilât-ı Esasi'nin kabul edilmesi ve ordunun siyasetle ilişkisinin kesilmesi konusunda getirilen sınırlamalar ve karşılıklı güvensizlik Mustafa Kemal ile muhaliflerinin arasının açılmasında önemli rol oynamıştı. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, Büyük Söylev'inde, Rauf Bey'in Bakanlar Kurulu Başkanlığı'ndan istifasından itibaren, Kâzım Karabekir, Refet ve Ali Fuat Paşa'larla beraber orduyu ele geçirerek, kendisine karşı bir yıldan beri süren komplo hazırlamakla ve bu kişilerin İkinci Grup üyelerini kullanarak, kamuoyunu kendilerine karşı kışkırtmakla suçlamaktadır.
 

Gerici olmamakla beraber, Türk-İslâm felsefesine sıkı sıkıya bağlı oldukları anlaşılan ve II. Meşrutiyet dönemi Batıcılığının temsilciliğini yapan bu muhalefet, Mustafa Kemal'in yetkilerinin arttırılmasını, diktatörlüğe gidilecek endişesiyle, hoş görmemişti. Öte yandan Cumhuriyetin laikleşmesi doğrultusunda yapılan yukarıda saydığımız yeniliklerin, Türk ulusunu İslâm dünyasından koparacağı yolundaki kuşkuları da, Cumhurbaşkanı ile ters düşmelerinde önemli bir neden olmuştu. Nitekim bu muhalefet, 17 Kasım 1924 tarihinde yeni bir siyasi çatı altında kendini toplamış ve bu yeni partiye, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı verilmiştir.

    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın tabii bir muhalefet partisi olup, gerici ve Cumhuriyet karşıtı olmadığını göstermek amacıyla, bu adı aldığı anlaşılmaktadır. Halk Partisi'nden istifa eden Kâzım Karabekir Paşa (Başkan), Ali Fuat Paşa (İkinci Başkan), başta olmak üzere; Hüseyin Rauf,Adnan ve İsmail Canbulat Beyler ve Refet Paşa (İstanbul); Sabit Bey ve Rüştü Paşa (Erzurum); Muhtar (Trabzon); Necati (Bursa); Besim (Mersin); Şükrü (İzmit); Faik (ordu); Halis Turgut (Sivas) Beyler bu partinin kurucuları arasında yer aldılar.

    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucularının dayandıkları temel düşüncelerinin görünürdeki amacı; Muhalefet kontrolü olmaksızın bütün kuvvetlerin "Millet Meclisi'nde toplanmasının, otoriter bir idare yaratacağı..." kaygısı idi. Bunlar; "Bir kaç kişinin oligarşik gayelerine karşı koyarak ferdi hürriyetleri korumak.." amacında olduklarını açıklarlarken, kuşkusuz Mustafa Kemal ve Partisi'ni kastediyorlardı.

    Terakkiperver Fırka'nın programından, bu partinin Cumhuriyet rejimi, liberalizm, demokrasi taraftarlığı gibi temel görüşlere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu partinin; irticaa karşı olduğu, "vezaifi devletin haddi asgariye indirilmesi", "dini düşünce ve inançlara saygılı olduğu", "Taksimat-ı mülkiye-i devletin ıslah ve tanzim edileceği", gibi görüşlere programında yer verdiği görülmektedir.

    Terakkiperver Fırka, kuruluşundan çok kısa süre sonra, C.H.P.'den istifa eden milletvekillerinin kendilerine katılması dolayısıyle, T.B.M.M.'deki üye sayısını 28'e çıkarmıştır. İsmet Paşa Hükümetinin son döneminde; "Halk Fırkası içinde memnuniyetsizlik çerçevesi gittikçe genişliyordu. Bu nedenle, Fırka Grubu'nda sözlü-yazılı sual takrirleri birbirini kovalamaya başlamıştı.."Terakkiperver Fırka'nın, C.H.P. ile ayrıldıkları en önemli noktaların "Meclis Hükümeti sistemi ile (kuvvetler biirliği) parlamenterizm (mutedil bir kuvvetler ayrılığı) sistemleri arasındaki farklarda mündemiç olduğunu söylemek mümkündür."

    Terakkiperver Fırka, kuruluşunu tamamladıktan sonra, iktidara karşı sert eleştirilerde bulunmaya başlamıştır. Özellikle de onüç milletvekilliği için yapılan ara seçimlerde, kendilerine baskı yapıldığını iddia ederek, eleştirilerini arttırmıştı. Bu eleştiriler sırasında, parti mensuplarının "rakiplerine karşı din unsurunu kullanmayı faydalı" görmeleri, o sıralarda laikçi reformların başarılı olması için çok çaba gösteren Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'nın şimşeklerini üzerlerine çekmişlerdir. Bu durum T.C.F.'nın Mustafa Kemal Paşa tarafından, Cumhuriyet karşıtı ve gerici olarak damgalanmasına neden olmuştur. Gazi, yeni partiyi; "parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır" şeklindeki görüşünden dolayı, dini bayrak olarak kullanmakla suçlayarak, bu partinin programlarında; "Biz halifeliği yeniden isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize mecelle yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal'in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!" şeklinde, yeni rejime ters vaadlerde bulunduğunu ileri sürerek, T.C.F.'nı ".. en hain kafaların ürünü.. yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı" olmakla suçlamıştır.

Doğu Anadolu'da Şeyh Sait İsyanı sırasında, Başbakan Fethi Bey'in bu partinin liderleri ile görüşerek, kendilerini uyardığı, buralardaki parti teşkilatlarının ya frenlenmesini yahut da büsbütün kaldırılmasını önerdiği anlaşılmaktadır. Bu isyanın tehlikeli bir hal alması üzerine, Hükümet 25 Şubat 1925'te "dinin siyasete alet edilmemesi hakkında tasarıyı kanunlaştırdı.".Ancak Başbakan Fethi Bey hakkında, C.H.P. Grubunda Doğu olayları ile ilgili olarak verilen 18 imzalı soru önergesinden sonra, hükümete güven oylaması yapıldı ve Fethi Bey'e; 60'a karşı ,94 oyla güvensizlik gösterilmesi sonucu, kabine istifa etti. Yeni kabineyi kurmakla İsmet Paşa görevlendirildi.

    Şeyh Sait isyanı karşısında, Terakkiperver Fırka'nın da Fethi Bey kabinesine destek olduğu hatta, lideri Kâzım Karabekir Paşa'nın, bu hükümetin verdiği sıkıyönetim kararını olumlu karşılayarak, isyan konusunda; "Dini alet ittihaz ederek millî mevcudiyeti tehlikeye koyanlar lanete şayandır. Bu hareket vatana hiyanettir.." diyerek, isyanı kınadığı görülmüştü. Ancak gerek Karabekir Paşa'nın ve gerekse Rauf Bey ile öteki T.C.F. ileri gelenlerinin isyanı önlemek amacıyla, Takrir-i Sükun Kanunu'nun kabul edilmesiniğ isteyen İsmet Paşa'ya karşı çıkmaları, Cumhuriyet rejiminin korunması için radikal tedbirlere başvurulmamasından yana olduklarını ortaya koymuştu. Muhalefetin karşı çıkmasına rağmen, İsmet Paşa Hükümeti'nin bu konudaki isteği, T.B.M.M.'nde 4 Mart 1924 tarihinde 23 olumsuz ve 2 çekimsere karşı, 155 oyla kabul edilerek, Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girdi,. Bu kanunla beraber de İstikâl Mahkemeleri de yeniden göreve başladı.

    Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra, asilerin elebaşlarının yargılanmaları sırasında, "Şark İstiklâl Mahkemesi, dini propaganda ve tahriklerle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı irtibatlı görerek Fırkanın kapatılmasına karar..." verdi. Bu kararda İstiklâl Mahkemeleri'nin, partinin isyanla ilişkisini, iddia etmesi ve partiye karşı hükümetin aldığı tavır da etkili olmuş, T.C.F. Bakanlar Kurulu Kararı ile, 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

    Terakkiperver Fırka ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki mücadele, bir noktadan bakıldığı zaman; Meşrutiyetle Cumhuriyet'in mücadelesi gibi düşünülebilir. İnönü'nün deyimi ile, "Terakkiperver Fırka erkanı(da), reformcu kimselerdi ama, Osmanlı reformcusu idiler." Oysa Atatürk, bütünüyle çağdaşlaşmadan yana olup, devrimci yöntemlerle hedefe varmak istiyordu. Bu nedenle, Şark İsyanını da bir ideoloji mücadelesi olarak değerlendirmiş etnik ve dinsel yanı olduğu savunulan isyanın bastırılmasından sonra, T.C.F.'nın Doğu'daki elemanları tevkif edilerek, parti hareketsiz bırakılmıştı.

    Terakkiperver Fırka'nın kapatılmasından sonra planlanan İzmir suikasti ise, Meşrutiyetçilerle Cumhuriyetçilerin mücadelesinin son perdesi olmuş, bu isyan sırasında, iktidar Takrir-i Sükûn Kanunu'ndan yararlanarak basın üzerinde de sıkı bir denetim kurmuş ve bu suikastin liderlerinin yanı sıra, diğer muhalif simaların da etkisiz hale getirilmelerini sağlamıştır. Yaklaşık yedi aylık siyasi yaşamı kısa süren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet denemesi olurken, 1930 yılına kadar yeni bir deneme yapılmayacaktı.

    Bu denemeden çıkarılan en önemli sonuçlardan birisi; çok partili rejim ile devrimlerin birlikte yürüyemeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır. Bu nedenle, çok partili sistemin kurulması yolunda yeni bir denemeye girişilebilmesi için, Cumhuriyet yönetimi, devrimin tamamlanmasını beklemek zorunda kalacaktı. 
 

8B.Serbest Cumhuriyet Fırkası
( 12 Ağustos - 17 Kasım 1930 )

 Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde Türkiye'nin çağdaşlaşmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk sistemi değiştirilmiş, giysi ve yazı reformu yapılmış ve Anayasa'da laiklik doğrultusunda gelişmeler sağlanmıştı. Ancak ekonomik alandaki yoksulluk giderilememişti. Özellikle, 1929 yılında başlayan dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkilerinin giderek artması ve aynı yıl memlekette kötü ürün alınması, halkın sızlanmalarına neden olmuştu.

    Bunun yanısıra, siyasal ve hukuksal anlamda eşitliği öngören Halkçılık İlkesi'nin,siyasal bir  slogandan öteye gidememesi, daha da kötüsü bu ilkeyi savunan C.H.P. içinde bazı partililerin, siyasi nüfuzlarını kullanarak, kendi çıkarlarını korumaya yönelik çabaları, Cumhurbaşkanı ve Parti Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk'ü çok üzüyordu. İşte bu ıstıraplara çare aranırken, Başbakan İsmet Paşa, Cumhurbaşkanı'na şu öneride bulundu; "Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip şikayet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız."

    Aslında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal de, bir diktatör havası vermekten hoşlanmıyordu. Sık sık çıktığı yurt gezilerinde halkın ne denli olumsuz şartlar içinde yaşadığını görüyordu. Bu durum, O'nun sürekli olarak hükümetten şikayet etmesine yol açıyordu.

    Özet olarak Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir muhalefet yaratmak istemesinin başlıca nedenleri şöyle sıralanabilir :

  1. Eskiden beri ülkede varolan yoksulluğun, Cumhuriyet döneminde de sürüp gitmesi ve halkın 
        şikayetleri. Bu durum siyasi rejimin geleceğini tehlikeye sokabilirdi. Mevcut hükümet ekonomik   sorunları çözmede başarılı olamamıştı.

  2. Çağdaşlaşma yolunda 1923-30 yılları arasında en önemli inkılâplar gerçekleştirilmiş, bunlar Takrir-i      Sükun Kanunu'nun koruyuculuğunda yapıldığı için, toplumsal tepkileri test edilememişti. Muhalefete     izin verildiği zaman bu tepkiler ölçülebilecekti.

  3. Partiye üye olan, hatta Atatürk'e yakın olduğunu iddia eden bir çok insanların hallerinden, 
      hareketlerinden şikayet edilmesi almış yürümüştü. Başka bir deyişle, siyasi "nüfuz suistimali" vardı.    İktidar ile iyi ilişkiler içinde olmayı kendi çıkarları açısından gerekli gören; "Taşradaki eşraf, toprak ağası     ve bir kısım tarım burjuvazisi ile kentlerde sınırlı biçimde gelişmiş bir kısım ticaret burjuvazisi de C.H.P.     içinde egemen unsur olan bürokratlarla iktidar ittifakı yapmışlardı."

    4. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, çağdaşlaşmayı demokratik sistemin kurulabilmesi ile mümkün     görüyor, kendisinin diktatör olarak gösterilmesinden hoşlanmıyor ve "Ben millete miras olarak arkamda    bir istibdad müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum." diyordu.

  5. Takrir-i Sükun Kanunu 4 Mart 1929'da kaldırıldıktan sonra,Atatürk'ü değil, fakat İsmet Paşa'yı ve    onun kabinesini hedef alan, "rejime sadık ve inançlı bir muhalefet " hareketi başlamıştı. Bu muhalefet   siyasi bir çatı altında örgütlenerek, iktidara eleştirileriyle yol gösterebilirdi.

  6. Takrir-i Sükun Kanunu döneminde rejime karşı olanların önemli bir bölümü, "tehlike olmaktan    çıkarılmış"  ve bir bölümü de sindirilmiş bulunuyordu. Bu ortam rejimi sarsmadan bir muhalefetin   kurulmasına olanak sağlıyordu.

  7. Gazi, en yakın arkadaşlarından ve eski Başbakanlarından olup, Paris Büyükelçiliği görevinden yurda    dönen Fethi Bey gibi rejime sadık, güvenilir bir muhalif bulmuştu. Fethi Bey, kendisine yazdığı bir   mektupta; "Hükümetin parasal ve ekonomik konulardaki başarısızlığından, parlamentoda fikir    özgürlüğünün olmayışından ve hükümetin sorumsuzluğundan.." yakınmıştı. Fethi Bey'in kuracağı bir    muhalif partinin Türk Devrimi'ne karşıt tavır alması beklenemezdi. Böylelikle rejim güvence altında   olurdu.
 

Cumhurbaşkanı Atatürk , Fethi Bey ile uzun uzun görüşmeler yaparak, kurulacak partiye her türlü yardımı yapacağını vadetmişti. Daha sonra da Fethi Bey'e Parti'nin adının, Serbest Cumhuriyet Fırkası olmasını önermişti.Fethi Bey, kuracağı partinin liberal ve "Halk Fırkasının solunda bir mevki" almasını düşünmüştü. Atatürk ile Fethi Bey arasında yapılan ve zaman zaman Başbakan İnönü'nün de katıldığı toplantılarda, uzun pazarlıklar sonucunda, "kurulma şartları bakımından tamamen suni, köksüz bir teşekkül..." olan Serbest Cumhuriyet Fırkası ortaya çıktı.

    Fethi Bey'in liderliğinde 12 Ağustos 1930 yılında kurulan yeni partinin hazırlık çalışmalarına da katkıda bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk , bu partinin Cumhuriyetçi, laik esasları benimsemesini ve C.H.P.'nin sağında bir parti olmamasını istemiş ve parti programının, liberalizmin gereğini yerine getirmeyi amaçlayan 5. maddesine; "Cumhuriyetin menfaatleri için girişilmesi icabeden iktisadi işlerde fertlerin kuvveti gayri kafi görüldükçe, devlet doğrudan doğruye teşebbüs alır." şeklinde bir cümle eklenmişti. Cumhurbaşkanı, programın, tek dereceli seçim sistemini öngören 11. maddesine de partinin "siyasi hukukun Türk kadınlığını da teşmilini(verilmesini) müdafaa etmesi.." yolunda ikinci bir ek yapmayı da uygun görmüştü. Böylelikle, kurucusunun deyimiyle; "Cumhuriyet Halk Fırkası'nın sol cenahında, liberal, laik Cumhuriyetçi bir fırka.." olan Serbest Cumhuriyet Fırkası, siyasi hayata atılmış oldu.
     Cumhurbaşkanı kurulan yeni partiye destek verdiğini göstermek amacıyla, kızkardeşi Makbule Hanım ve güvendiği yakın dostu bazı milletvekillerinin yeni partiye üye olmalarını sağladı. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın Genel Başkanı Ali Fethi Bey (Gümüşhane) ve Genel Sekreteri Nuri Bey (Kütahya) olmak üzere, şu milletvekilleri bu partide yer aldılar:

    Senih (Bursa), Nakiyettin (Elazığ), Tahsin (Erzurum), Ali Haydar (İstanbul), Ağaoğlu Ahmet (Kars), İbrahim Süreyya (Kocaeli), Ali Galip (Niğde), Refik İsmail (Sinop), Şair Mehmet Emin (Şebin Karahisar), Talat (Ankara), Reşit Galip (Aydın), Rasim (Bilecik) Beyler ile İbrahim Süreyya Paşa (İstanbul).

    Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın programı; Fethi Bey ve arkadaşları Nuri, Reşit Galip ve Tahsin Beyler tarafından hazırlanmış olup, 11 maddeden meydana geliyordu. Cumhurbaşkanı'nın da katkıda bulunduğu bu programa göre; parti, Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik esaslarına bağlı, insan haklarının ve özgürlüklerinin herkese eşit uygulanmasını ve korunmasını, vergi adaletini ve bu konudaki yolsuzlukların kaldırılmasını, devlet harcamalarında tasarruf politikasını, liman inhisarlarının kaldırılmasını, köylünün ve çiftçinin düşük faizle kredi alabilmesini, sanayinin geliştirilmesini, bürokrasinin azaltılmasını, rüşvet ve suistimallerle mücadele edilmesini, adalet işlerinin daha iyi çalışır hale getirilmesini, barışçı bir dış politika izlenmesini ve Cemiyet-i Akvam ile daha sıkı bir işbirliğine gidilmesini, tek dereceli seçim sisteminin kabulünü ve kadınlara da siyasi hakların verilmesini savunuyordu. Siyasi hakların Türk kadınına tanınmasını öngören 11'inci maddedeki ek de bizzat Mustafa Kemal tarafından yapılmıştı.

    Sebest Cumhuriyet Fırkası, hızla örgütlenmesini tamamlamış ve kısa süre içinde önemli bir gelişme göstermiştir. yayın organı olmayan partiyi, basında "Yarın" ve "Son Posta" gazeteleri desteklemişlerdir. Özellikle Batı Anadolu'da daha çabuk gelişen Parti'nin Aydın İl Başkanlığı'na Adnan (Menderes) seçilmiştir.

    Genel seçimlere katılma fırsatı bulacak kadar yaşayamayan S.C.F.'nın 1930 yılındaki tek dereceli belediye seçimlertine katılarak, 502 seçim bölgesinden 31'inde seçimi kazandığını görmekteyiz. Bu seçimlerde S.C.F., iktidarı yolsuzluk ve muhalefete baskı yapmakla suçlamış, daha sonra da, İçişleri Bakanı hakkında meclise bir gensoru önergesi vermiştir. İktidar ise, muhalefetin iddialarını reddederek, S.C.F.'nın memleketi anarşiye sürüklediğini, "irtica olaylarına karşı tavır almayarak, onların canlanmasına zemin hazırladığını, böylece muhalefetin halk arasındaki desteğinin gericilerden ileri geldiğini öne sürmüştür."C.H.F. Konya Milletvekili Refik Koraltan, daha da ileri giderek; "S.C.F. yanlılarının Konya'da Fethi Bey hesabına zehirli tahrikler yaptığını, S.C.F.'nın Konya'da yıkıcı eylemlerde bulunduğunu, seçim özgürlüğünü engellediğini" iddia etmiştir.

Belediye seçimlerinden sonra, iktidar ile muhalefet arasındaki ilişkiler beklendiğinden daha sert geçmeye başladı. Özellikle Fethi Bey'in İzmir gezisi sırasında çıkan olaylar, C.H.F. binasının taşlanması ve devrime karşı gösterilen tepkiler, Atatürk'ü harekete geçirmeye zorladı. Aslında, "Fethi Bey bu inkılâpların taraftarı ileri fikirli, irtica teşebbüslerine hiç bir suretle istidadı(eğilimi) yok ve geçici menfaatler için vasıta olarak kullanılmaya da istidadı olmayan birisi idi".

    Ancak Serbest Fırka'nın devrime karşı olanların barınağı haline gelmesi, Mustafa Kemal Paşa "üzerinde tamamiyle ürkütücü bir tesir yapmıştı.."O kadar ki; Gazi,, Başbakanı İnönü'nün aldırış etmemesine çok içerlemiş ve konuşmaları sırasında; "Bana bak karışmıyorsun, ama bir şey söyleyeyim sana... Yeniden başlayacağız, bilesin, herşey bitti yeniden başlayacağız biz bu işe...Gözün tutuyor mu, var mısın, yeniden başlayacağız.." diyerek, endişelerini belirtmişti. Türk Devrimi'nin yaratıcısının, bu Devrimi, çok partili sistem uğruna feda etmesi düşünülemezdi. Sonuçta öyle de oldu. Atatürk'ün, Serbest Cumhuriyet Fırkası Başkanı Fethi Bey ile görüşerek, ona siyasi mücadelede "Sen fırkanın, ben fırkamın başında olacağız" şeklinde bir teklifte bulunduğu ve bu teklifin, Fethi Bey tarafından kabul edilmeyerek, onun "Buna imkân yok, sizinle karşı karşıya gelmeyiz ve gelmeyeceğiz.. Bu sebep ne olursa olsun, ben bunu kabul edemem, fırkayı fesh ederiz." şeklinde konuştuğu anlaşılmaktadır.

    Bu gelişmeler sonrasında, Gazi'nin bütün çabalarına rağmen Fethi Bey, O'nunla karşı karşıya gelmeyi hiç düşünmemişti. Serbest Cumhuriyet Fırkası, 16 Kasım 1930 tarihinde son toplantısını yaparak, partinin kapatılması kararını almış ve Başbakan Fethi Bey ile Genel Sekreter Nuri Bey bu toplantıda bir bildiri hazırlayarak, partinin kapatıldığını açıklamışlardır. İçişleri Bakanlığı ve İstanbul Valiliği'ne gönderilen bildiride; partilerinin "...Büyük Gazi Hazretleri'ne karşı siyasi sahnede mücadele edecek bir mevkie getirilmiştir." denilerek, böyle bir mücadelenin düşünülmediği belirtiliyor ve partinin "feshine" karar verildiği açıklanıyordu. Böylelikle, C.H.F. İzmir saymanı Salih Bey'in,daha kuruluşu sırasında, "danışıklı, döğüşüklü bir iş" olarak nitelendirdiği Serbest Cumhuriyet Fırkası, 17 Kasım 1930 tarihinde siyasi hayata veda etmek zorunda kalacaktı.

    Serbest Cumhuriyet Fırkası için yapılan yorumlar da, bu partinin; "Terakkiperver Fırka'dan çok daha az bağımsız ve hatta iktidardaki partiye karşı daha az ciddi bir alternatif olarak..." göründüğü; ya da bu partinin liberal olmayıp, aksine "bağnaz-tutucu unsurların etkisi altında kalarak... politik bir alternatif olarak bağımsızlık kazanmaya başlayınca kendi kendini feshettiği..." savunulmuştur. Gerçekten de S.C.F'nın ; "Toplumda birikmiş kinleri ve tepkileri bir anda ve çığ gib, hem rejime, hem C.H.P.'ye hem de Cumhuriyetin egemen sınıfı asker-sivil bürokratlara yönelten bir araç..." olarak ve devrime karşı tavır alarak gelişmesi, şimşekleri üzerine çekmişti. Devrim yasaları bir kere daha son sözü söylemişti.

   29 Ağustos 1930 tarihinde mimar-mühendis Kazım Bey tarafından Edirne'de kurulan Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Fırkası da, "Hükümetçe komünist eğilimi" görüldüğü için kapatılırken; Avukat Abdülkadir Kemali Bey ve arkadaşlarının Adana'da kurdukları Ahali Cumhuriyet Fırkası da bu günlerin fırtınalı ortamında siyasi hayata veda etti.

    Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesinden, iktidarın çıkardığı en önemli sonuç; C.H.P.'nin yeteri kadar halka inemediği ve onlarla bütünleşemediği, yapılan inkılaplar'ın istenildiği ölçüde halka benimsettirilememiş olduğunun anlaşılmasıdır. Bunu gören Atatürk, S.C.F. kapandıktan bir süre sonra uzun süren bir yurt gezisine çıkmış ve halkın içinde bulunduğu sıkıntıların nedenlerini bizzat anlamak istemiştir. Buna paralel olarak da kısa bir süre sonra, halkın durumunu iyileştirici bazı önleömler almak yoluna gidilmiş ve Devletçilik uygulamaya konmuştur.

    İkinci muhalefet denemesinin de amacına ulaşamaması, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün yeni bir formül aramasına neden oldu . 1935 yılında yapılacak olan genel seçimlerde bazı bağımsız kişilerin T.B.M.M.'ne girebilmeleri için hazırlıklara başlandı. Bu genel seçimler hem C.H.P. ve hem de demokrasi tarihimiz açısından önem taşıyordu. Çünkü bu seçimlere, 5 Aralık 1934'te kabul edilen Anayasa değişikliği ile kadınların da katılabilmeleri kabul edilmişti. Öte yandan bu seçimlerle Beşinci Devre T.B.M.M:'ne 105 yeni üye girmiş, başka bir deyişle, Meclisin % 28.5'i yenilenmiş, bu arada Atatürk'ün teşvikleri ile 17 kadın miletvekili, yeni mecliste üye olmuştu.

    Genel seçimler sonucunda, T.B.M.M.'ne 12 bağımsız milletvekili girmiştir ki, bunlarda 9'u ilk defa seçilenlerden olup, 4'ü gayri müslüm Türk vatandaşlarından meydana geliyordu. Beşinci Dönem T.B.M.M.'de görev alan bağımsız üyeler ve seçildikleri iller şöyledir ;

    Dr. Taptas (Ankara), Keresteciyan (Afyon), Tayfur Sökmen (Antalya), Mustafa Önsoy (Çankırı), Emekli General Şefik Türsan (Denizli), İstamat Özdamar (Eskişehir), Emekli General Refet Bele (İstanbul), Halil Menteşe (İzmir), General Ali Fuad Cebesoy (Konya), Nuri Tamaç (Kastamonu), Hüsnü Kitapçı (Muğla), Dr. Abravaya (Niğde), Mithat Şükrü Bleda (Sivas).

    Ancak T.B.M.M. tutanaklarından anlaşıldığına göre; bağımsızlar bir denetleme mekanizması olarak yeterli olamamışlar, hükümete karşı yeteri kadar eleştiride ve katkıda bulunamamışlardır.
 

8C.Kadro Hareketi


 

Türk aydınları 1920’lerden itibaren devam eden Türk Devrimi’nin ideolojik bir temele oturtulması ve bu yönde devam ettirilmesi için çalışmalara başladılar. Bu aydınlar; Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev idi.

   Şevket Süreyya Aydemir, 15 Ocak 1931’de Ankara Türk Ocakları’nda verdiği konferansta Türk Devrimi ideolojik bir temele oturtulması konusundaki düşüncelerini dile getirdi. İnkılap ve Kadro başlıklı konuşması büyük ilgi toplamıştı. CHP dışında doğan bu harekete partinin desteğinin alınması için konferans metni parti ileri gelenlerine gönderildi ve onayları alındı. Ocak 1932 yılında yayın hayatına başlayan Kadro Dergisi, Atatürk’ün önderliğinde Türk Devrimi’nin ideolojsini oluşturacak kadroyu oluşturmak iddiası ve arzusuyla Şevket Süreyya ve diğer aydınlar tarafından yayınlanmaya başladı.

   Türk Devrimi’nin ideolojik temel dayanması gerektiğini düşünen Kadrocuları, Şevket Süreyya; “Kadro, bir ulusal kurtuluş hareketinin, bir ulusal devrimin komuta heyetidir. Onun azlık, fakat bilinçli öncüsü ve yöneticisidir. Devrimin tek ve idealist partisi, onun tek ve idealist lideri etrafında toplanan kadrodur” Şeklinde tanımlamıştı. Kadrocular, CHP’nin dayandığı ilkeleri daha da geliştirmeyi öneriyorlar ve CHP’nin ideolijisini de belirlemeyi hedefliyorlardI. Kadrocular günü birlik çözüm değil, gelecekte de geçerli olacak bir ideoloji oluşturmayı hedeflediklerini Kadro Dergisi’nin ilk sayısında;“Dünyanın binlerce çeşit olaylara gebe olan bugünkü esrarlı gidişi içinde, alınyazısını kendi devriminin alınyazısına bağlayan devrim kuşağımızın gereksinme duyduğu devrim şevkini her zaman uyanık tutmak.” olarak açıklamışlardı.

   Kadrocular, dünyada yaşanan ekonomik bunalımların, Türkiye’de yaşanmaması için kapitalizme dayalı olmayan bir yöntem ile sanayileşmesini öneriyorlardı. Türk devriminin onu yaratacak her türlü prensip ve düşüncesel unsurlara sahip olduğunu ancak bunların bir ideoloji halinde sistemleştirilmesinin gerekliliğine inanıyorlardı. Kadrocular, Atatürk’ün “sosyal halkçılık” görüşünü yani sosyal ve kültürel alanda yapılmış devrimleri onaylıyorlar ve bu konuda yeni teori geliştirmeyi planlamıyorlardı. Halkçılığın temeli sınıfsız, imtiyazsız Türk toplumu anlayışını geliştirerek sınıf tezadı olmaksızın kaynaşmış bir kütle halinde kalkınmalarının “programlı devletçilik” ile gelişebileceğini savunuyorlardı. Bu yüzden ekonomik alanda yapılan ve yapılacaklar için teori geliştirmeyi ve bunun bütün hayatı kapsayacak kadar biçimlendirmeyi öneriyorlardı. Özellikle, devletçilik konusunda CHP ile aynı düşünmüyorlar, özel girişimciliği ekonomik hayatı etkilemiyecek alanlarda etkili olmasını savunuyorlardı. Bu düşüncelerini;”Devletçilik, bir sosyal nizam olarak ulusal hayatın bütün alanlarını kapsayacak, toplum bünyesinin temel dayanağı olacaktır. Bütün kişisel yararların üzerinde devletçilik düşüncesi bulunacaktır” şeklinde açıklamışlardı. Kadro dergisinde projelerinin dile getiren Kadrocuların düşünceleri -özellikle ekonomik alandaki-, CHP ile farklı bir çizgi oluşturuyordu. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün desteğine rağmen CHP parti genel sekreteri Recep Peker gibi birçok CHP üyesi, Kadro’nun düşüncelerine tepki göstermeye başladılar. Atatürk ve İnönü, Kadro’ya demeçler vererek onu desteklediklerini ancak, Türkiye’de benimsenen devletçilik politikasından ödün verilmeyeceğini açıklamalarına rağmen Kadro’nun “Planlı Devletçilik” düşüncesinde ısrar etmesi derginin ve kadrocuların tepki görmesine yol açtı. CHP’nin yayın organı olarak hizmet etmek üzere Kadro yerine, Ülkü dergisi yayınlanarak Kadro’nun sözcü olmak iddiasını kabul etmediklerini gösterdiler.

   Kadro Dergisi’nin yayın hayatı uzun sürmedi ve 1935’te 35-36. Sayılarını birlikte yayınlayarak yayın hayatını noktaladı. Bu gelişme, Kadro’nun ekonomide benimsediği katı devletçi modelini, siyasal yaşama taşımak istemeleri ve disiplinli tek parti rejimini savunmaları ve “planlı devletçilik”i “yalnız devlet işletmeciliğinde değil, eğitim, sağlık ve emek seferberliği gibi daha geniş bir ulusal alanda” savunmakta ısrar etmeleri üzerine ortaya çıktı. CHP’nin çok partili yaşama geçme istemlerini engelleyecek bir öneri olduğundan Kadro’yu susturacak çözüm olarak derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu Arnavutluk Elçiliği’ne atandı. Böylece dergi 1931’de başladığı yayın hayatını noktaladı. Derginin kurucuları Kadrocular olarak adlandırılan aydınlar Kadro dergisinde savundukları düşüncelerini daha sonra yayınladıkları kitaplarda dile getirdiler. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Zoraki Diplomat” , İsmail Hüsrev Tökin “Köycülük İktisadiyatı”, Şevket Süreyya Aydemir, “İnkılap ve Kadro”, bunların arasında sayılabilir.