VI. TURK DEVRIMININ KULTUR KURUMLARI
|
6A.Halkevleri |
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı eylem ve düşüncelerin tümü "Atatürk Devrimi" (ya da Türk Devrimi) olarak adlandırılır. Sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel, v.b. alanları kapsayan Türk Devriminin bir boyutu da Kültür Devrimi niteliği taşımasıdır.
Batı dünyasının geçirdiği Rönesans, Reform, Hümanizma, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali evrelerinin 500 yıllık bir zaman dilimini kapsadığı gözönüne alınacak olursa, Atatürk’ün önderliğindeki Türk Devrimi’nin yukarıdaki gelişmeleri ne kadar kısa bir zamanda devrim yolu ve devrimin araçları ile (İstiklal Mahkemeleri gibi) gerçekleştirdiği ortaya çıkar.
1930’lu yıllara
kadar ard arda aralıksız devrimler gerçekleştirilmiştir. Kaçınılmaz
olarak bu devrimler tepeden gelmiştir. Devrimleri gerçekleştirmek ve yerleştirmek
halka bunları benimsetebilmek, modern ve çağdaş bir toplum yaratabilmek amacıyla
Halkevleri, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Köy Enstitüleri kurulmuştur.
Halkevleri, 1912’de kurulan Türk Ocakları’nın devamı olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Türk Ocakları'nın kuruluş amacı, "İslam kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin milli terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin terfi ve ilasıyla Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmak" olarak açıklanmıştır. Türk Ocakları, faaliyetleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında aydınların ve halkın desteğiyle önemli eğitim merkezleri olmuştur.
Türk Ocakları’nın
devamı olan Halkevleri CHP’nin eğitimsel ve toplumsal çalışmasının
temelini oluşturmuşlardı. "Halkevleri"
ve "Halkodaları" 1924’de yeniden düzenlenmiş
ve 1927’de Ankara’da bir genel kongre yapmışlardı. 1931’de parti
kongresinin bir kararıyla CHP, bunların faaliyetlerini üzerine alıp genişletmeyi
ve bütün Türkiye’de Halkevleri kurmayı kararlaştırmıştı. Cumhuriyet
Halk Partisi’nin kararıyla, 19 Şubat 1932’de Türk Ocakları’nın
Halkevleri olarak hizmet vermesine karar verildi. Başta Ankara olmak üzere bir
gün ara ile Samsun, Diyarbakır, Eskişehir, İzmir, Konya, Denizli, Van, Aydın,
Çanakkale, Bursa ve İstanbul’da halkevleri açıldı. Türkiye’deki
halkevlerinin yanında Londra’da bir halkevi kuruldu. Halkevlerinin amacını,
açılışlarının yapıldığı 19 Şubat 1932’de Recep Peker şöyle dile
getiriyordu;
|
"Biz, Halkevleri’nin samimi ve bütün Türk vatandaşlarını eşit onur mevkiinde gören düşünceyle kurulmuş çatılar altında toplamaya ve özenli bir kültür çalışması içinde milli birliği yükseltmeye azmetmiş bulunuyoruz…Bir ulusun yetişip geleceğe hazırlanması için klasik yöntemler ve kurumlar vardır. Fakat çağdaş uluslar, milli bir varlık olarak örgütlenmek için okullarını yalnız yöntemler, düzenler altında çalıştırmayı yeterli görmüyorlar…Bu yüzyılda uluslaşmak için ulusça kitleleşmek için, okul öğretiminin yanında ve ondan sonra mutlaka bir halk eğitimi yapmak ve halkı bir arada ve birlikte çalıştırmak ilkesinin kurulması gerekmektedir…İzlediğimiz amaç, ulusu bilinçli, birbirini anlayan, seven, ideale bağlı bir halk kitlesi halinde örgütlendirmektedir." |
Halkevlerinin kuruluşunda
en çok çaba harcayan ve temel ilkelerini hazırlayan Doktor Reşit Galip de,
Recep Peker’den sonra yaptığı konuşmada devrim hareketinin bitmediğini
belirterek "medeniyet safında en ileri olmak hakkımız
ve vazifemizdir" diyor ve bir Halk Kültür Devrimi’nin başladığını
açıklıyordu. Reşit Galip konuşmasında kültür çalışmalarının; Dil,
Edebiyat ve Tarih, Güzel Sanatlar, Tiyatro, Spor, Sosyal Yardım, Halk
Dershaneleri ve Kurslar, Kütüphane ve Yayın, Köycülük, Müzeler ve
Sergiler olarak 9 ana dalda hizmet vereceğini duyuruyordu. Doktor Reşit Galip,
açılış konuşmasının devamında, törende bulunan konuklara bu dokuz kültür
dalı üzerine bilgi veriyor, özellikle Dil, Edebiyat ve Tarih konularına değinerek
şöyle diyordu;
|
"Dilimiz, edebiyatımız, tarihimiz yabancı unsurların etkisi ve istilasından en fazla korunması gerekirken, en sürekli saldırılara uğramış ve derin yaralar almış milli kültür kuramlarıdır. Dil ve edebiyat milli duygu kaynaklarından deva getiren değerli bilimadamlarının şefkatli bakımı sayesinde artık şifa ve kurtuluş yoluna girmiş bulunuyor. Milli tarihe gelince, o da Yüce Başkanın emsalsiz ve sürekli isabetiyle açtığı ve yürüttüğü çalışma sonunda aydınlatıcı gücü günden güne artan gerçek ışıkları altında, yüzyıllarca içinde yaşatıldığı çürütücü karanlıklardan sıyrılıyor. Türk Tarihi bütün azamet ve haşmetiyle, inatçı sisleri heybetinin fırtınasıyla yırtan muazzam dağlar gibi, berrak gökler ortasında, hergün şahikalarından birini daha gösteriyor…" |
Halkevlerinin
amacı, açıkça söylendiği gibi, Türkiye halkına devrimin ilkelerini özellikle
Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laikliği öğretmekti. Bunu konferanslar,
dersler, toplantılar, kitaplıklar, yayınlar, tiyatro, spor ve diğer
eylemler, konserler, sergiler, çeşitli türde sosyal yardım ve rehberlik
yoluyla yaptılar. Halkevleri’nin merkez yayın organı "Ülkü"
dergisiydi. Bir ölçüde CHP’nin parti ideolojisini de açıklayan ve
yorumlayan Ülkü, köy, halk bilgisi ve antropolji ve diğer konuları işliyordu.
Kurulduğu 1932 yılından beri 18 yıl, demokratik bilinci yerleştirmeyi amaçlıyan Halkevleri, bir kültür rüzgarı olarak hizmet verdi. 1950’de 478 Halkevi, 4322 Halkodası bulunuyordu. Ancak, CHP’ye bağlı olarak hizmet vermesi ve zaman zaman CHP’nin parti propagandasını yapmakla suçlanan Halkevleri, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarı tarafından faşistlikle de suçlandı ve 8 Ağustos 1951’de 5830 sayılı yasa ile kapatıldı. 27 Mayıs 1960’dan sonra yeniden örgütlenmesine izin verildi. Ancak, 1980’de tekrar kapatıldılar.
Halkevleri, çalışmalarını
sürdürdüğü 18 yıl boyunca yayınladığı dergilerle halkı bilinçlendirmeyi
sürdürmüştü. Çeşitli illerde bulunan Halkevleri’nin yayınladığı
dergiler;
Görüşler
Adana’da, Taşpınar Afyon’da, Yeşilırmak
Amasya’da, Ülkü Ankara’da,
Türk Akdeniz
Antalya’da, Çoruh Artvin’de, Altın
Yaprak Bafra’da, Kaynak Balıkesir’de,
Burdur
Burdur’da, Uludağ Bursa’da, Çorumlu
Çorum’da, İnanç Denizli’de,
Karacadağ
Diyarbakır’da, Edirne Edirne’de, Altan
Elazığ’da, Yeni Türk Eminönü’nde,
Atayolu
Erzurum’da, H.B. Haberleri Eminönü’nde, Porsuk
Eskişehir’de,
Başpınar
Gaziantep’de, Aksu Giresun’da, Ün
Isparta’da, Fikirler İzmir’de,
Erciyeş
Kayseri’de, Konya Konya’da, Gediz
Manisa’da, İçel Mersin’de, Yeni
Milas Milas’ta,
Muğla
Muğla’da, Ülker Niksar’da, İnan
Trabzon’da, 19 Mayıs Samsun’da,
Dıranaz
Sinop’ta, 4 Eylül Sivas’ta, Ocak
Urla’da, Bozok Yozgat’ta, Karaelmas
Zonguldak’ta yayınlanmışlardı.
|
6B.Türk Tarih Kurumu |
Atatürk 1919 yılında Samsun’a çıkıp Milli Mücadeleyi başlattığında, Türkiye’de bir değişim yapmayı çoktan planlamıştı. Bu yeni Türkiye, herşeyi ile modern ve kendi öz kültürel özelliklerini koruyan bir Türkiye olacaktı.
Bugünkü Cumhuriyet Türkiyesi'ni, ilk yıllarındaki sosyo-kültürel koşullar ile karşılaştırdığımızda, aradaki fark kendiliğinden ortaya çıkar. Nedir bu farkı belirginleştiren? Atatürk’ün Türkiye’de her alanda yaptığı devrimler. Bu devrimlerin yapılış amacı ve geçirdiği aşamalar, Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlandırılmasından daha zor olmuştur. Atatürk'ün yaptığı devrimler, temelde yeni ve çağdaş bir kültüre sahip bir Türkiye yaratmak isteğinden kaynaklanmaktadır. Yeni bir Türkiye yaratırken, Atatürk, Türk Kültürü’nün özünü bozmadan çağdaş dünyaya ayak uydurmak istemiştir. Onun kültür politikası, eskiçağın geri kalmış zihniyetini Türk halkına empoze etmeye çalışanları engellemek, modern, akılcı düşünen ve bilime dayanan bir eğitimle gelişen bir toplum yaratmaktır. Halil İnalcık, Türk Devrimlerini Atatürk’ün radikal girişimiyle gerçekleştirdiğini şu sözlerle çok güzel açıklar;"Türkiye’de modernleşme hareketi asırlarca gerilere uzanır. Fakat, topyekün modernleşme, hayat görüşünde modernleşme kavramı ile Türkiye gerçek modernleşme yoluna girmiştir. Atatürk’ün radikalizmi, yalnız bir derece farkı değil, bir mahiyet farkı doğurmuştur."
Topyekun moderleşmede, Türk devrimleri içinde Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları da önemli bir yere sahiptir. Bu kurumlar, Atatürk’ün önderliğinde çalışmalarına başlamışlardı. Bu girişim, yüzyıllardır yabancı dillerin etkisi ile bozulmuş Türkçeyi -aslında Anadolu halkı öz Türkçeyi konuşuyordu- yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak ve Arap-İslam tarihi içinde yok olmaya başlayan Türk Tarihi’ni gün ışığına çıkartmak amacıyla yapıldı.
TÜRK TARİH KURUMU
Türk Tarihi Kurumu, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adı ile 15 Nisan 1931’de kurulmuştur. Kuruluş amacı, Türk ulusunun dünya medeniyetine katkılarının ortaya konulması ve yeni yetişen nesillerin bilinçli bir tarih bilgisine sahip olmasını sağlamaktır. Arap-İslam Tarihi içinde yok edilen Türk Tarihi, Türk halkının kendi benliğini yitirmesine, kendine olan güvenin kaybolmasına yol açmıştır. Topyekün bir kalkınmayı amaçlayan Atatürk, gerçek Türk Tarihi’nin ortaya çıkarılması için girişimler başlatmıştır. Türk Tarih Kurumu, 28 Nisan 1930’da Altıncı Türk Ocakları Kurultayı’nda Afet İnan ve bir grup üyenin teklifiyle;"Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir "Türk Tarih Heyeti" teşkil edilmiştir" önerisiyle kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştır. 1931 yılında Türk Ocakları’nın kapatılmasıyla, Türk Tarihi Tetkik Heyeti, 15 Nisan 1931’de özerk bir kurum olmuştur. Bu kuruma verilen görevler; Türk ve Türkiye tarihi kaynaklarını araştırmak; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatmaya yarayacak belge ve gereçleri sağlamak için gerekli yerlerde kazı ve incelemeler yapmak; yabancı kaynak ve incelemeleri Türkçe'ye çevirmek, bilimsel monografi ve yapıtları yayınlamak, toplantılar yapmak ve kongreler düzenlemektir. Bu kurum 1931’de, 4 ciltten oluşan Türk Tarihi’nin Ana Hatları kitabını yazmış, 1932’de de ilk Türk Tarih Kongresi'ni gerçekleştirmiştir.
Atatürk'e göre,
Türkler sadece askeri başarılar kazanmış olmamalıydılar. Sosyal,
kültürel, ekonomik alanlarda da katkıları vardı ancak bunlar nelerdi?
Bunları ortaya koymak gerekiyordu. Bu doğrultuda çalışmaların yapılması
gerekiyor ve bunların tarih ders kitapları ve derslerinde sunulması
gerekiyordu. Türk Tarih Kurumu ve Milli Eğitim Bakanlığı bu hizmeti
vermeliydi. Ancak, bu konuda önemli atılımlar yapılamadı. Günümüzde,
Türkiye’de lise tarih kitaplarında hala askeri ve siyasi tarih büyük
ölçüde yer almaktadır. Demek ki Türk Tarih Kurumu’nun amaçlarına ulaşamamış.
Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti, 1935'de kurucusu Atatürk'ün önerisiyle Türk Tarih Kurumu adını
almıştır. Ancak, kurulduğu tarihten itibaren Türk ve Türkiye tarihini aydınlatmak
için özerk bir kuruluş olarak bilimsel bir anlayışla çalışmalarını
sürdüren, yayınlar, kazılar ve kurultaylar gerçekleştiren ve tarih dalındaki
yabancı bilim kuruluşlarınca da saygınlığı kabul edilen Türk Tarih
Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra kapatılmış
ve 1982'de Başbakanlığa bağlı olarak çalışmalarına yeniden başlamıştır.
Tarih
Tezi
Türk Tarih Kurumu,
kuruluş amacına bağlı olarak Türk Tarihi'ni araştırırken Türk Tarih
Tezi ortaya konulmuştur. Tez, 1932 yılında ilk kez toplanan Türk ve yabancı
bilimadamlarinin katıldığı ve Türk tarihinin eski dönemleri ele alındığı
Türk Tarih Kongresi'ndeki tartışmalarda ortaya çıkmıştır.
Türk Tarih Tezi, Türk
uygarlığının tarihin en eski uygarlıklarından biri olduğu ve uygarlığın
ilk kökeninin Ortaasya olduğu savı üzerine kurulmuştur. Böylece, bu ilk
uygarlık Ortaasya'dan başlayan ve dünyanın diğer bölgelerine yapılan
göçlerle yayılmıştır. Bu tez, aslında, Arthur Gobinau'nun "Irkların
Eşitsizliği" başlıklı ve ırkları sınıflandırdığı kitabına bir
eleştiri ve karşı tez olarak hazırlanmıştır. Gobinau bu çalışmasında,
Beyaz ırkları uygarlığın yaratıcısı birinci sınıf ırk olarak ilan
ederken, Sarı ırkı da, ikinci sınıf ve uygarlıktan yoksun ırk olarak ilan
etmiştir. Böylece, Türkleri de sarı ırktan kabul ederek uygarlıktan yoksun
saymıştır. İşte bu aşamada, Türk Tarih Tezi, bu iddiayı çürütmek
üzere ortaya atılmıştır. Tez, Türkleri birinci sınıf beyaz ırktan kabul
etmiş ve uygarlığın yaratıcısı olarak savunmuştur. İşin ilginç yanı
da bu tezin oluşturulmasında, Batıdaki dil ve tarih çalışmaları
temel olmuştur.
Türk Tarih Tezi ile bir takım
aşırılıklara gidilmişse de, bunu o günün koşullarını değerlendirmek
ve Türk ulusuna güven duygusu aşılamaktan kaynaklandığını düşünmek
gerekir. Türk Tarih Tezi, dünyadaki bütün uygarlıkların Türkler tarafından
yaratıldığı şeklinde bir iddia ile çalışmalarına başlamış ve bunu
kanıtlamak için de çeşitli bilgiler ortaya koymuştur. Ancak, bu iddia
büyük bir tepki toplamış ve aksini ispatlamakta yine Türk Tarih Kurumu'na
kalmıştır. Bu iddia, kısa bir süre de olsa, gerek Avrupalılarca gerekse de
Osmanlı İmparatorluğu döneminde aşağılanmış ve yok varsayılmış Türk
halkının tarihiyle övünmesini ve kendine güvenmesini sağlamıştır.
Böylece, ümmetçi ve İslam tarihi altında yok olan ve barbar olarak değerlendirilen
Türklerin, kendilerine has bir uygarlığa ve tarihe sahip olduğu ortaya çıkarılmış
ve abartılı bir tarihin altında gerçek tarihini öğrenme fırsatını
yakalamıştır.
|
Yeni Tarih Anlayışı |
a) Genel Olarak
Tarih, genel olarak insanoğlunun yaşadığı olayları yer, zaman ve belgelere dayalı olarak anlatan bir bilim dalıdır. Geçmişteki olaylarla, bugünkü yaşanan olaylar arasında sağlıklı bir bağ kurabilen toplumların, tarihsel yanılgılara düşme ihtimali daha azdır. Çünkü, tarihsel olayları aynen yineleme ve onların etkilerini bütünüyle silme imkanına sahip değiliz. Tarihi iyi inceleyen, özümseyen insanlar, en kötü şartlarda bile özgürlük ve bağımsızlıklarını korumayı bilirler. Türk Kurtuluş Savaşı, bunun en somut örneğidir. Özgür ve barışçıl olabilmeyi, başka ulusların haklarına saygılı olmanın yararlarını bize ancak tarih öğretir. Tarih, iyi ile kötü arasındaki ayrılığı, milli ve evrensel değerlerin birbirlerine zıt olmadığını anlatır. Bunların yanı sıra, tarih, insanlara gerektiğinde bireysel çıkarların üstünde hareket edilmesinin zorunluluğunu, yani kahramanlığın önemini ortaya koyar. Milli ve evrensel değerlere, geçmiş kuşaklara saygı duyulmasını sağlar. Yeni yetişen kuşaklara kahramanlık örnekleri sunarak, onların bu düşünce ve davranışları benimsemesinde etkili olur. Tarihin bu işlevleri yerine getirebilmesi için, objektif yazılması zorunluluğu vardır. Atatürk'ün, öz bir biçimde vurguladığı gibi, "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacakbir mahiyet alır."
b) Milli Kültür ve Tarih
Kültür, bir toplumun tarihi boyunca yarattığı maddi ve manevi değerlerin
toplamıdır. Kültür insan tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan mirastır.
İnsan, içinde yetiştiği kültürün niteliklerini taşır. Kültür, uygarlığın
bir alt bölümünü oluşturur. Uygarlık ise, birden çok kültürün toplamından
oluşan daha zengin bir oluşumdur.
Türk kültürü denildiği zaman, Türk milletinin tarih sahnesine çıkışından bugüne kadar yarattığı maddi ve manevi değerler anlaşılır. Türkiye kültürü ise, bu zengin mirasın bir bölümüdür. Kültürsüz bir insan, ya da yaratıcısı insan olmayan bir kültür, düşünülemez.
Tarih de, insan olaylarını inceleyen bir bilim olarak, kültürle yakın bir ilişki içindedir. Kültür tarihi, insanların yukarıda sözü edilen yönlerini inceler. Zengin bir kültür mirasına sahip olan milletlerin tarihte üstlendikleri roller çok önemli olmuştur. Türkler de zengin bir kültür tarihine sahiptirler. Türklerin devlet geleneği, askeri örgütleri, sosyal yaşam biçimleriyle ve bilim alanındaki çalışmalarıyla Batı uygarlığına önemli katkılarda bulundukları bilinmektedir.
c) Türk Tarihinin Zenginliği
Tarih, genel olarak maddi kalıntılara ve yazılı belgelere dayanır. Yazılı
tarih öncesinde, Türklerin ne zaman tarih sahnesine çıktıkları konusu tartışmalı
ise de, Türk milletinin dünyanın en eski milletlerinden biri olduğu
bilinmektedir. Tarihçilere göre Türkler; dünyanın en büyük
imparatorluklarını kurmuşlardır. Tarihte en çok devlet kuran milletin ise,
Türkler olduğu savunulmuştur. Bazı kaynaklar, tarihte kurulan Türk
devletlerinin sayısının 150'yi geçtiğini öne sürmüşlerdir. Atatürk,
"Türklere yurtluk etmemiş bir kıta yoktur." derken, herhalde bu
zengin geçmişi kastetmiş olmalıdır.
Osmanlı döneminde, genel olarak Türklerin tarihi, İslamiyetle başlatılmış ve daha öncesi üzerinde durulmamıştır. Osmanlı dönemi tarih yazıcıları da (vak'a nüvisler), İslamiyet öncesi Türk tarihini araştırmamışlardır. Bu dönem Türk tarihi, daha çok Batılı tarihçiler tarafından yanlı bir şekilde yazılmıştır. Türklerin dünya tarihine katkıları küçümsenmiş ya da yok sayılmıştır. Bunları gözönüne alan Atatürk, İslamiyet öncesi Türk tarihinin ve Anadolu uygarlıklarının bilimsel olarak araştırılması amacıyla, 12 Nisan 1931'de Türk Tarih Kurumu'nu kurmuştur. Bu kurumun çalışmalarına bizzat katılarak destek vermiş ve vasiyetnamesinden, gelirinin bir bölümünü de bu kuruma bıraktığını belirtmiştir.
d) Medeni ve Birleştirici Tarih Görüşü
Atatürk, Türk tarihinin araştırılması için yapılan kongrelere bizzat katılarak, ünlü tarihçilerle tartışma sohbetleri düzenlemiştir. Türk tarihinin, İslam tarihi içinde değerlendirilmesine karşı çıkmıştır. Ona göre; "Osmanlı tarihi, baştan sona hakanların, padişahların, kişilerin, en sonunda, grupların hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka birşey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın içeriği bundan ibarettir." Oysa "Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiç bir zaman inkar edemez."
Modern tarih anlayışında, eskiden olduğu gibi, savaşlarda kazanılan başarılarla övünülmez. Bir milletin kültür alanında yarattığı değerlerle, uygarlığa olan katkıları ölçüsünde övünülür. Modern tarih anlayışı, bireylere, toplumlara kin ve nefret duygusu aşılamaz. Bu bakımdan barışçı ve birleştiricidir. Bu anlayışın, devlet başkanlığı ölçüsündeki en önemli temsilcisi, Atatürk'tür. Kurulmasına öncülük ettiği Balkan Paktı'na üye devletlerin, ortak bir tarih kitabı yazmasını önermiştir. Tarih kitaplarından, genç kuşaklara düşmanlık duygusu aşılayan cümlelerin çıkarılmasını istemiştir. Atatürk, Balkan Paktı'nın ve Türk-Yunan dostluğunun kurulmasına olan katkılarından dolayı, o dönemin Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos tarafından, 1934 yılında Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmiştir.
|
6C. Türk Dil Kurumu |
Atatürk, Milli Mücadelenin
sürdüğü dönemde her alanda gerçekleştirilecek devrim hareketlerini de başlatmıştı.
Önem verdiği devrimlerden biri, Türk dilinin öz benliğine kavuşturulması
idi. Türk dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak Atatürk’ün kültür
politikasının önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Atatürk,
"Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki, bu dil şuurla işlensin.
Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de
yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." Çünkü,
bir kültürün aktarılması ancak dildeki öz benliğin sürekliliğiyle sağlanabilirdi.
Ulusa ve ulusallığa dayanan Atatürk, dili ulusallığın en belirgin özelliklerinden
biri olarak değerlendiriyordu. Türk dili konusundaki şu sözleri onun bu
konuya ne kadar önem verdiğini gösteriyor;
|
"Dil, kültürü oluşturan ana öğelerden biri demektir…Dil, düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir…Kültür de yeniden öğrenilip aktarılması gereken tarihsel ve toplumsal bir kalıt olduğuna göre, onu oluşturan öğelerin öğrenilmesinde ve yeni kuşaklara aktarılmasında dile büyük gereksinme vardır…Bu nedenle dil, kültürü oluşturan bir öğe olmanın yanı başında onu elde etmek için kullanılan bir araç niteliğini de taşımaktadır. Bütün bunların başında dil, bir ulusu oluşturan ve ulusallığı sağlayan ana etkenlerden biri olarak da toplumda önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü çağımızda ulus denen toplumu oluşturan ana etkenin ırk ya da din birliği değil, dili de içeren kültür birliği olduğu kabul edilmektedir…" |
Bu tanımlara uygun olarak "ülkenin yüksek geleceğini korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancıların boyunduruğundan kurtarmalıdır" diyordu. 1923’te Cumhuriyet’in ilanı sonrası Atatürk ilk yenilik olarak Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na"Türkiye Devletinin Resmi Dili Türkçesidir" fıkrasını ekletmişti. İlk Dil Kurultayından sonra çalışmalar başlatılmıştı. 1928’deki Harf Devrimi ve 1929’da okullardan Farsça ve Arapça derslerinin kaldırılmasının ardından Türk Dili konusunda çalışmalar yapmak üzere 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin adı 1936’da Türk Dil Kurumu olarak değiştirildi. "Koruyucu başkanlığını" Atatürk’ün üstlendiği derneğin ilk kurultayında dilde evrim mi devrim mi yapmak gerektiği sorunu enine boyuna tartışılmış ve devrimcilik ilkesi benimsenmişti. Seçilen ilk yönetim kurulunun 17 Ekim 1932’de yayımladığı bildiride dil devriminin amacı şöyle belirtilmişti:
a)Türk dilini, ulusal kültürün eksiksiz bir anlatım aracı haline getirmek,
b)Türkçeyi, çağdaş uygarlığımızın önümüze getirdiği tüm gereksinmeleri karşılayacağı bir yetkinliğe erdirmek.(Şerafettin Turan)
Böylece Türk
dili üzerinde Osmanlı Yönetimi tarafından etkili hale getirilen Arapça,
Farsça’nın boyunduruğu ortadan kaldırılacak ve halk ile aydın arasındaki
kopukluk giderilecekti. Türkçe zenginleştirilecek çağdaş toplumun ihtiyaçlarını
karşılayacak bir bilim dili haline getirilecekti. TDK, 1932 sonrası yoğun çalışmalara
başladı. Türk Dil kurultayları düzenlenerek yabancı uzmanların katılımı
sağlandı. Bu kurultaylar Türk Dili üzerindeki çalışmaları teşvik
ediyordu. Bu çalışmalardan biri, Türk dilinin önemi vurgulamak için Güneş-Dil
Teorisini ortaya atılması idi.
Türk Dili’nin incelenmesi ve kazandırılması konusunda önemli çalışmalar yapan Türk Dil Kurumu 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ne kadar bağımsız bir kurum olarak önemli çalışmalar yaptı. Ne yazık ki Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi 1980 sonrasında siyasal iktidara bağımlı bir hale getirildi, hem de Atatürkçülük adına.
Güneş-Dil Teorisi
Güneş-Dil
Teorisi, dünyadaki bütün dillerin Türkçe kökenli olduğu iddiası ile başlamıştı.
Atatürk’ün Güneş-Dil Teorisi’ni sahiplenmesinde, okumuş olduğu araştırma
kitaplarının etkisi olmuştu. Bu kitaplar, Leon Cahun’un "Fransa’da
Ari Dillere Takaddüm Eden Lehçenin Turani Menşei",
Yeryüzündeki dillerin Sümerce’den çıktığını savunan Sümerolog
Hilaire de Barenton’un "L’Origine des
Langues des Religions et des Peuples" adlı
kitabı, Türk dillerindeki bazı ögelerin psikolojisi üzerine yazan Hermann F.
Kvergic ve Etrüsk dili üzerine çalışan Carra de Waux tarafından yayınlanmışlardı.
Güneş-Dil
Teorisi’nin dayandığı nokta, yukarıda kitaplarda dile getirilen dillerin
psikolojik ögeleri ile birbirlerini etkilemeleri ve Sümer dilinin bütün
dillere kaynaklık ettiği noktasında toplanmıştır. 1930’lu yıllarda Sümerlerin
de Türk olduğu iddiasında bulunulmuştu. Birçok, uygarlığın Sümerlerden
etkilenmesine güvenerek, Türkçenin bütün dillere kaynak oluşturduğu
iddiası ortaya atılmıştı. 1936 yılında düzenlenen Türk Dil Kurultayı’nda
Güneş-Dil Teorisi tartışılmıştı. Bu teoriye kaynaklık eden kitapların
yazarlarından Dr.Kvergic ile Sümerolog Hilaire de Barenton da bu kurultaya katılmışlardı.
Sümerce’nin Türkçe ile bağlantısı olduğu görüşü bugün kabul
edilmesine rağmen,1940’lı yılların ortalarına kadar tartışılan Güneş-Dil
Teorisi, daha sonra yanlış olduğu gerekçesiyle bir tarafa bırakılmıştı.
Güneş-Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi gibi, başka dillerin ve tarihlerin altında
etkisini kaybeden Türk Dili'ni canlandırmaya ve Türk Halkı'na kaybettiği güveni
kazandırmaya çalışmıştı ve başarılı olmuştu da.
|
Türk Dili'nin Gelişmesi |
Dil, bir milletin en önemli belirleyici ve birleştirici öğesidir. Bireyin düşünce ve inançlarını değiştirebilmesi kolaydır, ancak dilini değiştirmesi oldukça zordur.
Osmanlı Devleti, Arapça + Türkçe + Farsça dillerinden meydana gelen ve adına Osmanlıca denen karma bir dil kullanmış, bu dönemde Türkçe, halk dili olarak kalmıştır. Devlet yönetiminde Arapça; edebiyatta ise, Farsça üstünlüğü ele geçirmiştir. Bu nedenle Aşık Paşa, XV. yüzyılda Türk dilinin üzüntü verici halini şu dizelerle dile getirmişti :
"Türk
diline kimseler bakmaz idi,
Türklere
hergiz gönül akmaz idi."
Aşık Paşazade'nin ardından da 19.yüzyılda dilin Türkçeleştirilmesi sürekli olarak dile getirilmişti. Birinci Meşrutiyet'ten sonra başlayan Türkçülük akımı ile Türkçe, önem kazanmaya başladı. Örneğin; Ziya Gökalp, din dilinin bile Türkçe olmasını savunarak;
"Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü
anlar manasını namazdaki duanın,
Bir ülke
ki mektebinden Türkçe Kur'an okunur,
Küçük
büyük herkes bilir buyruğunu Huda'nın."
diyor ve özlemini dile getiriyordu.
II. Meşrutiyet döneminin "Lastik Sait" lakaplı bir yazarı daha da ileri giderek şunları yazmıştı:
"Arapça isteyen urbana gitsin,
Acemce
isteyen İran'a gitsin,
Frengiler
Frengistan'a gitsin,
Ki biz
Türküz, bize Türki gerektir."
Ancak, bütün bu istekler, Meşrutiyet döneminde, dilek ölçüsünden öteye gidememişti.
Cumhuriyetten
sonra dil konusu, en çok üzerinde durulan konulardan biri olmuştur. Atatürk,
Türkçe'nin, Türk milletinin "kalbi ve zihni" olduğunu
söylemiştir. Ona göre; "Milli duygu ile dil arasındaki
bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli duygunun gelişmesinde
başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil,
bilinçle işlensin." Tabii ki bu istek, milli
ve demokratik bir devletin yapılanmasında en önemli istek olarak ortaya çıkıyordu.
Atatürk, dilin bağımsızlığın önemli bir göstergesi olduğunu da;
"Ülkesini,
yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı
dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır." sözleriyle dile getirmişti.
Cumhuriyet döneminde, dil konusunda izlenen politika, bu program üzerine oturtulmuştur. Devlet ve bilim dili ile halk dili arasındaki kopukluk giderilmeye çalışılmıştır. Bunun için, önce Türkçe'nin bilimsel kökenlerine inilmesi ve sadeleştirilmesi gerekiyordu. Bu amacı sağlamak için, Atatürk, 12 Temmuz 1932'de Türk Dil Kurumu'nu kurmuştur. Bu tarihten sonra dilimizde, hızlı bir sadeleştirme ve zenginleştirme seferberliği başlatılmıştır. Bu çalışmalar sırasında Anadolu'ya gidilmiş ve Türkçe'nin zengin bir dil olduğunu ortaya çıkaracak çalışmalar yapılmıştır.
UNESCO'nun son yıllarda yaptığı bir araştırmada, Türkçe'nin, dünyada bilinen 2700 dil arasında, en çok konuşulan ilk beş dilden biri olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu sonuç, Atatürk'ün, Türk dilinin zenginliği konusundaki görüşlerini doğrulayan önemli bir kanıttır.
|
6D. Köy Enstitüleri |
"Bu memleketin asıl
sahibi ve toplumumuzun temel ögesi köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne
kadar eğitimin aydınlığından yoksun bırakılmıştır. Bundan dolayı ,
bizim izleyeceğimiz kültür siyasetinin temeli, öncelikle bilgisizliği
ortadan kaldırmaktır. Ayrıntıya girmekten kaçınarak bu fikrimi bir kaç
kelime ile açıklamak için diyebilirim ki genel olarak bütün köylüye
okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini ve ahlaki bilgi vermek ve dört
işlemi öğretmek, kültür programımızın ilk hedefidir. Bu hedefe erişmek
milli eğitim tarihimizde kutsal bir aşama teşkil edecektir."
Mustafa Kemal Atatürk
1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra, Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllardır süren emperyalist hırsların ve planların sonucunda işgal edilmişti. İşgale karşı Türk halkı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin örgütlenmesiyle harekete geçti ve Mustafa Kemal’in liderliğinde de milli bağımsızlığını ve milli egemenliğini elde etti. Bu siyasi bağımsızlıktı ve yeterli değildi. Siyasi bağımsızlığı, ekonomik, kültürel bağımsızlıkla tamamlamak gerekiyordu. Bunu da ekonomiden, sosyal yaşama, anayasaya, yasalara, kurumlara, eğitime kadar uzanan devrimlerle sağlamak üzere harekete geçildi. Halkı da bu devrimlere hazırlamak için, öncelikle eğitim alanında seferberliğe girişildi. Bu seferberlikte hedef, teokratik düzenin simgesi medreselerin kaldırılması ve modern okullarda halka hurafelerden arındırılmış, Tanrı hakları sistemine göre değil, insan hakları sistemine dayalı bir yaşam anlayışının kazandırılmasıydı. Okullarda pozitif bilimler öğretilecekti.
Eğitim seferberliği, daha İstiklal Savaşı ile bereber başlamış ve 16-21 Temmuz 1921’de Kütahya-Eskişehir Savaşı sürerken bir Maarif Kongresi toplanmıştı. Bu kongrede, kurulacak olan yeni Türk devletinin hedefleri, katılan öğretmenlere anlatılmış ve yardımlar istenmişti. Bu kongreye katılan öğretmenler, Türk Devrimi'nin belirlenen hedeflerini görev yaptıkları her noktaya ulaştıracaklardı. Böylece, ümmetçi bir toplumdan, ulusal, laik ve çağdaş bir topluma geçiş sağlanacaktı.
1924’te bu gayreti, 3 Mart 1924’te eğitimde bir devrim olan Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin birleştirilmesi) Kanunu'nun kabulü izledi. Bu kanunla, sadece din eğitiminin verildiği ve yobazların örgütlendiği medreseler kapatılmış ve denetimsiz bir şekilde Türkiye’ye yönelik zararlı faaliyetlerin merkezlerinden biri olan ve bağımsız hareket eden azınlık okulları, Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetimi altına alınmıştı. Bu tedbirin ardından, modern eğitim veren okullar açıldı, ilkokul eğitimi de zorunlu oldu.
Eğitim seferberliğinde, özellikle köylerin, köy çocuklarının eğitimi de
ön plana çıktı. 1921’de Türkiye nüfusunun %80’inin köylerde yaşadığı
düşünülürse, bu önemli bir atılımdır. Bu çerçevede 1926 yılında
Maarif Teşkilatı Kanunu ile “Mıntıka
Eminlikleri” kurulmuştur. Ardından 1927’de de
bir genelge ile mıntıka köy okullarının öğretmen ihtiyacının karşılanması
amaçlanmış ve köy enstitülerinin öncülü olan “Köy
Eğitmenliği Örgütü” kurulmuştur. Böylece köylerden
başlayarak Türk halkı modern eğitimle yüzyıllardır tutsak edildiği
hurafelerden ve çıkarları uğruna onu besleyen feodaliteden kurtarılacaktı.
1937’de de “Köy Eğitim Kursları”nın
ardından “Köy Öğretmen Okulları”
açıldı. Amaç, Türk halkını köyden başlayarak eğitmek ve gelişmeyi sağlamaktı.
Çeşitli alanlarda teknik okulların kurulmasına çalışıldı. Bu sanayileşme
hareketleri ile paralelde gitmiştir. Köy Enstitüleri ileride bu amaca hizmet
edecekti.
17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı yasa ile de bu öğretmen okulları“Köy Enstitüleri”adını aldı. Yasanın gerekçesi, okuma-yazma oranlarının düşüklüğü ve 31 bin köyde okul bulunmaması olarak belirtilmişti. Hedef, “200 bin köy öğretmeni ve tarımcı” yetiştirilerek “kırk yılda yapılamayanı dört yılda yapmaktı.”. Bu amaçla 21 merkezde köy enstitüleri açılmıştı. Açılan köy enstitülerinin bir bölümü 1937’de açılmış olan köy öğretmen okullarıydı. Köy enstitüleri 1940’tan 1948’e kadar süren bir dönemde açılmışlardı. Bu arada eğitim seferberliğini, 19 Şubat 1932’de Halkevleri’nin kurulması sürdürmüştür. Halkevleri ile birlikte onlara bağlı olarak bucak ve köylerde “Halk Odaları” açılmıştı.
Halkevleri ve Halk odalarıyla beraber Köy Enstitüleri, yüzyıllarca geri bıraktırılmış Türk toplumunu, çok kısa sürede çağdaşlaştırmaya çalıştılar. Köy enstitüleri yıkılmış, harabe olmuş Türkiye’yi yeniden hayata döndüreceklerdi. 21 Köy Enstitüsü Anadolu’nun her tarafına dağılmışlardı. Çorak arazilerde bir bina olarak kurulup öğrencileri olan köy çocuklarıyla harikalar yaratan Köy Enstitüleri, Türkiye’nin uzak köşelerinden Türk Devrimi’ni sürdürüyorlardı.
Köy Enstitüleri
1940 yılında;
İzmir'de-Kızılçullu,
Eskişehir-Çifteler,
Lüleburgaz-Kepirtepe,
Kastamonu-Gölköy,
Malatya-Akçadağ,
Antalya-Aksu, Ladik-Akpınar,
Adapazarı-Arifiye,
Trabzon(Vakfıkebir)-Beşikdüzü, Kars-Cılavuz,
Adana-Düziçi,
Isparta-Gönen,
Balıkesir-Savaştepe,
Kayseri-Pazarören'de,
1941 yılında;
Ankara-Hasanoğlan,
Konya-İvriz'de,
1942 yılında;
Sivas-Yıldızeli-Pamukpınar,
Erzurum-Pulur,
1944 yılında;
Diyarbakır(Ergani)-Dicle,
Aydın-Ortaklar
1948 yılında
da;
Van-Erciş'te açılmıştı.
Enstitülerin
öğrencileri mezun olduktan sonra köylerde görev yapmak üzere atanıyor ve işe
devletten aldıkları sermaye ile başlıyor ve köylülerin de yardımı ile
devletin verdiği arazide lojman ve okul inşa ediyorlardı. Bu seferberlikte
bir yandan tarlalar ekiliyor, köylere yollar yapılıyordu. Köy enstitülü öğretmenler,
enstitüden aldıkları eğitimle köylülere modern tarımı, hayvancılığı,
ev ve yol yapımını, yüzyıllardır köyün ortak çeşmesinden kullandığı
suyu evine kadar borularla getirmeyi öğretiyordu. Kısaca, köylüler için yaşamı
kolaylaştırıyor veya pratikleştiriyordu. Enstitü mezunu öğretmenler bir
ölçüde köylüyü toprak ağasının ve tefecilerin boyunduruğundan
kurtarmaya çalışıyordu. İsmet Paşa’nın dediği gibi “kırk
yılda yapılamayanı dört yılda” yapmaya çalışıyorlardı.
Bu ideallerle yetişen öğretmenlerin meyvesi köy çocukları, Türkiye’nin
alt yapısını oluşturacak aydınları olacaktı. Bu aydınlar, Köy Enstitülülerin
babaları olan İsmail Hakkı Tonguç ile Hasan Ali Yücel’in emeklerine layık
birer insan oldular. Bu eğitim seferberliği çok fazla sürmedi. Çünkü,
toprak ağalarının, tefecilerin ve bazı politikacıların çıkarları
zedelendi. Köhne, yobaz düşüncelere hapsettikleri köylü, onların ekmek kapısıydı.
O yüzden Köy Enstitülü öğretmenleri ve onların yetiştirdikleri öğrencileri,
bilinçli gençleri istemediler. Okullarda kız ve erkek öğrencilerin yatılı
olarak okuması, dünya klasiklerini okumaları, modern eğitim almaları, tartışma
saatlerinde okul müdürünü bile eleştirmeleri komünistlik olarak değerlendirildi
ve Köy Enstitüleri neredeyse hakarete varan eleştirilerle Demokrat Parti
tarafından 1954 yılında kapatıldı. 1940 Yılında, Köy Enstitülerinin
kurulmasını destekleyen dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1954 yılında
CHP Genel Başkanı idi ve Köy Enstitülerinin kapatılmaması için herhangi
bir girişimde bulunmadı.