V. KULTEREL VE SOSYAL ALANDA YAPILAN DEVRIM HAREKETLERI

5B.Eğitimde Modernleşme ve  Bütünleşme Çabaları

 "Eğitimdir ki; bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatır, ya da bir milleti tutsaklığa, düşkünlüğe bırakır."
                                                                                              M. Kemal ATATÜRK 

   Osmanlı eğitim sisteminin temelini, mahalle mektepleri (Sıbyan mektepleri) ve medreseler meydana getiriyordu. Osmanlı eğitim sisteminde birlik yoktu. Eğitim belli bir ayrıcalıklı kesimin tekelindeydi. Devletin yükselme döneminde, Fatih Sultan Mehmet'in açtığı Sosyal Bilimler Medresesi (Sahn-ı Seman) ve Kanuni Sultan Süleyman'ın kurduğu, Fen Medresesi'nden (Sahn-ı Süleyman) ünlü bilim adamları yetişmişti. Pozitif bilimlerin büyük önem kazandığı bu yıllarda, Astronomi, Matematik, Fizik, Kimya ve Tıp alanında önemli ilerlemeler kaydedilmişti. Bir süre sonra bilime ve bilim adamlarına verilen önemin azalması, medreselerdeki öğretimin kalitesinin düşmesine ve bilimsel araştırmaların azalmasına yol açmıştır. 

    Tanzimat öncesi Osmanlı eğitim düzeninde yer alan okulları, üç ana başlık altında toplamak mümkündür : 

    1. Mahalle Mektepleri : Çocuklar bu okullara 4-6 yaşlarında başlıyor ve kızlarla erkekler birlikte eğitim görüyorlardı. Bu okullar, daha çok özel kişiler ya da halkın elbirliğiyle yapılıyordu ve buralarda eğitim parasızdı. Bu okulların programlarında dinsel bilgiler ağır basmakta, öğrencilere Kur'an okuma, namaz kılma ve biraz da yazı öğretilmekteydi. Buralarda öğrencilere dünyaya ait bilgiler verilemediği için, öğrencilerin, eğitim durumları çok düşük düzeyde kalıyordu. Biricik öğretim yöntemi ezber olan mahalle mekteplerinde, öğrenciler, falaka cezası ile korkutulmaktaydı. 

   2. Medreseler : Medreseler, öğrencileri bir yandan yüksek okullara hazırlayan ve bir yandan da yüksek öğretim yapan parasız yatılı okullardı. Öğrencinin her türlü ihtiyacı, okul tarafından karşılanmaktaydı. Medresenin giderleri ise, vakıflarca sağlanıyordu. Buralarda ders veren hocalara, müderris deniyordu. Dersler arapça ağırlıklı olup, Kur'an, Tefsir (Kur'an yorumları), Arapça, gramer, dilbilgisi, islam hukuku, kelam, hadis gibi dersler veriliyordu. 

   3. Saray Okulları (mekteb-i Enderun) : İlk olarak Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulmuştu. Bu okulların amacı, devleti yönetecek yüksek dereceli sivil kadroları yetiştirmekti. Bu okullarda Hristiyan tutsakların çocukları ve devşirmeler de öğrenim görüyorlardı. Buralarda Türkçe, Arapça, Farsça, Türk ve İran edebiyatı, Kur'an, İslam Teknolojisi, Türk Tarihi, Müzik, Aritmetik ve Geometri gibi dersler okutulmaktaydı. Ayrıca spor da, bu dersler arasında önemli yer tutuyordu. Ata binme, ok atma, güreş, cirit, ağırlık kaldırma, yük taşıma gibi beceriler kazandırılıyordu. Meslek bilgilerinin de verildiği bu okullar, bir çeşit teknik okul niteliği de taşımaktaydı. Bu okullardan Osmanlı Sarayı'na, 79 sadrazam, 39 Kaptan-ı Derya(Donanma Bakanı), 3 Şeyhülislam'ın yanı sıra, Mimar Sinan gibi değerli sanatçılar da yetişmiştir. 

   Tanzimat ile beraber bu okullara, Batılı anlamda eğitim yapan Rüştiye, İdadi ve bunların yanı sıra çeşitli yüksek okullar eklenmiştir. Ayrıca bu dönemde azınlıklara ait okullar ve kapitülasyonlardan tararlanan devletlerin kurduğu okullar da açılmıştır. Böylelikle eğitim alanında tam bir kargaşa yaşanmaya başlamıştır. 

   Osmanlı döneminde, genel ve yaygın bir düzenli eğitim programı uygulanmamıştır. O dönemlerde tekke, zaviye, ordu, cami okulları, zannat teşkilatları da birer eğitim kurumu gibi çalışmışlardır. Bu kurumlarda daha çok dinsel nitelikli bilgiler verilmiş ve eğitim, çok küçük bir kesim ile sınırlı kalmıştır. 

   Lale Devri'nde başlayan teknik okulların açılması ve matbaanın Müslümanlarca kullanılmaya başlanması ile eğitimde bir canlanma olmuştur. Sultan II. Mahmut döneminde açılan ilk orta düzeydeki okullar, Harp Okulu, Mızıka-i Humayun (Devlet Müzisyen Okulu), Askeri Tıp Okulu gibi okullar, eğitimin öneminin anlaşıldığını göstermektedir. 

   Abdülaziz devrinde ise; ilköğretim düzeyinde eğitim veren Sıbyan okulları, Rüştiye okulları; orta öğretim düzeyinde eğitim veren İdadiler ve onların üstünde Sultaniler (lise) açılmıştı. Darülfünun (Üniversite) da, bu dönemde kurulmuştu. Ayrıca bu dönemde, Mülkiye (Siyasal Okulu), kız ve erkek öğretmen okulları, sanat okulları açılmıştı. Ancak bu okullar, belli merkezlerde kurulmuş ve yaygınlaştırılamamıştır. Bu nedenle, Osmanlı'nın son döneminde bile okur-yazarlık oranı %3-4 ü geçememiştir.

5B1.Tevhid-i Tedrisat Kanunu
(Eğitim ve Öğretimde Birlik Yasası)

Osmanlı Devleti'ndeki eğitim kurumlarının büyük çoğunluğu, dinsel ağırlıklı eğitim veren kuruluşlardı. Sultan II. Mahmut döneminden itibaren sayıları artan Batı modeli okullarda ise, bilimsel eğitim verilmeye başlanmış, pozitif bilimler ön plana çıkarılmıştı. 

   Osmanlı Devleti'nde Batılı eğitim kurumlarının açılmasıyla beraber, bir yandan nakli ve dinsel bilgiler veren okullardan yetişen ve ona göre düşünce yapısı şekillenen insanlar; öte yanda ise; bilimsel, akılcı düşünceye dayalı eğitim alan ve ona göre düşünen insanlar yetişmeye başlamıştır. Bu iki kesim, birbirleriyle çatışma içine girmişlerdir. Toplumda ilerici-gerici kavgası başlamıştır. 
    Öte yandan yabancıların ve azınlıkların açtıkları okulların sayısı hızla artmış ve devlet bunları denetlemek hakkından yoksun bırakılmıştır. Bu okulların çoğunda her toplum, gençlerine kendi milliyetçi amaçlarını öğretmiş ve bu durum, devletin dağılmasında önemli bir etken olmuştur. Eğitimdeki bu dağınıklıktan en çok yabancılar ve azınlıklar yararlanmıştır. 

   Cumhuriyet'in ilanından önce, 1923 yılı Şubat'ında, İzmir'de konuşan Atatürk;"Milletimizin memleketimizin bilim merkezleri bir olmalıdır. Bütün memleket evladı, kadın, erkek aynı surette oradan çıkmalıdır." demişti. Atatürk'e göre; memleketin gençleri mesleklerini öğrenebilecekleri eğitim kurumlarına girinceye kadar eşit ve ortak eğitim görmeliydiler. 

   Cumhuriyet ilan edildikten sonra, eğitimdeki bu olumsuzlukları bizzat yaşayan Atatürk, 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-Öğretim Birliği) Yasası'nın kabulünü sağlamıştır. Bu yasa ile, bütün eğitim ve öğretim kurumlarının bilimsel programla eğitim yapması ve Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanması sağlanmıştır. 

5B2.Medreselerin Kaldırılması

Medreseler, dinsel ağırlıklı eğitim kurumlarıydı. Osmanlı Devleti'nin Duraklama döneminde, bu kurumlardan pozitif bilimler çıkarılmış ve yalnıza öteki dünya ile ilgili bilgiler verilir hale getirilmişti. Arapça eğitim yapan bu kurumlar, çağdaş gelişmelere uymak bir yana, bu gelişmelere karşı durmaya çalışıyorlardı. Medreseler, eğitim-öğretim birliğini sağlayan yasaya da aykırı duruma düşmüşlerdi. Oysa bu yasa ile imam-hatip yetiştirmek üzere, imam-hatip okullarının ve yüksek düzeyde din adamı yetiştirmek amacıyla, İlahiyat Fakültesi'nin açılmasına karar verilmişti. Dolayısıyla medreselerin varlığına da neden kalmamıştı.

   Türkiye'de 1924 yılında 479 medrese ve buralarda eğitim gören 18 bin öğrenci vardı. Ancak bu öğrencilerden 6 bini gerçekten öğrenim görmekte, geri kalan 12 bin öğrenci ise, askerliklerini ertelettirmek için bu okullarda kayıtlarını yaptırmış bulunmaktaydı. Kısaca söylemek gerekirse medreseler, kendilerinden beklenen işlevi yerine getiremez olmuştu. Bu nedenle, 5 Mart 1924'te medreselerin kapatılmasına başlanmıştır. Buna tepki gösterenlere Atatürk şöyle demiştir : 
 
"Okul istemiyorsunuz, halbuki millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı milleti bu ülke evladı yetişsin. Medreseler açılmayacaktır. Millete okul gerekir."

   Cumhuriyetin eğitimle ilgili düzenlemeleri Maarif Teşkilatı Kanunu'nun kabulü ile yeni bir aşamaya ulaşmıştır.

5B3.Türk Harflerinin Kabulü
 

Türkler, bilinen tarihleri boyunca on iki alfabe kullanmışlardır. Bunlar, Köktürk, Soğd, Uygur, Mani, Brahmi, Süryani, Arap, Grek, Ermeni, İbrani, Latin ve Slav alfabesidir.. İslamiyete girişten sonra da Arap alfabesini kullanmaya başlamışlar ve bu dinin kutsal kitabı Kur'anı Kerim de Arapça olduğu için, Arap alfabesine de bu gözle bakmışlardır. 

   Arap alfabesinin ve dilinin kullanılmaya başlanması, dünyanın en zengin dillerinden biri olan Türkçe'nin zayıflamasına neden olmuştu. Gerçekte Arap alfabesi, Türk ses yapısına ve diline uygun değildi. Bir kere genizden söyleniyor (ayrı, gayrı vb.); her harfin başta, ortada ve sondaki yazılışları değişiklik gösteriyor; sesli harflerin sayısı Türkçeyi  anlatmaya yetmiyordu. Öte yandan Türkçe'deki bazı harflerin, bu alfabede bulunmayışı, yazım kurallarını zor olması, bu alfabe ile okuma-yazmayı güçleştiriyordu. Osmanlı eğitim düzeninin umursamazlığını da bu olumsuzluklara katınca, halkın okur-yazarlık düzeyi çok düşük kalmıştı. 
 

   Bu durum, Tanzimat döneminde aydınlar tarafından eleştirilmiş ve Arap harflerinin ıslah edilmesi, ya da Latin harflerinin kabul edilmesi önerilmişti. Bu konudaki tartışmalardan, meşrutiyet döneminde de olumlu bir sonuç alınamamıştı. Latin harflerinin kabul edilmesi yolundaki öneriye, Şeyhülislam Hasan Fehmi efendi karşı çıkmıştı (1910). Kur'anın Latin yazısı ile yazılamayacağını öne süren Şeyhülislam, "Latin harflerinin kabulüne değil, Arap harflerinin kullanılmakta olan şekillerinden başka şekiilerde yazılmasına dahi izin.." verilemeyeceği yolunda, bir de fetva çıkarmıştı. 

Cumhuriyet öncesi, İzmir İktisat Kongresi'nde gündeme getirilen alfabe değişikliği konusu, cumhuriyetten sonra da devam etti. Atatürk, eğitim konusuna çok önem veren bir önder olarak, Latin harflerinin kabul edilerek, halka kolay bir okuma-yazma aracı verilmesini zorunlu görüyordu. Alfabe sorunu, basında uzun tartışmalara yol açtı. Türk Devrimi'nin özünü anlayamamış olan bazı tutucu aydınlar bile, bu değişikliğe karşı çıktılar. Bütün bunlara karşın, Atatürk'ün emirleri doğrultusunda, 27 Haziran 1928'de kurulan Alfabe Komisyonu çalışmaya başladı. Atatürk de zaman zaman bu çalışmalara katıldı. Bu komisyon, Türkçe'ye en uygun alfabenin, Latin alfabesi olduğunu onayladı ve Türkçe'yi daha iyi anlatmak için, bu alfabeye bazı yeni harfler ekledi. TBMM, 1 Kasım 1928'de Yeni Türk Harfleri Kanunu'nu kabul ederek yürürlüğe koydu. Yeni Türk harflerini geniş kitlelere öğretmek amacıyla, 24 Kasım 1928'de "Millet Mektepleri" açıldı. Bu okulların başöğretmenliğini kabul eden Atatürk, gittiği her yerde kara tahta başına geçerek, halka bu harfleri öğretti. Bu nedenle Atatürk halk tarafından da, "Başöğretmen" adı ile anılmaya başlandı.
    Yeni Türk harflerinin sağladığı yararlar kısaca şöyle özetlenebilir :

   1. Yeni Türk harfleri Türkçe'yi en iyi şekilde ifade edebildiği için, kısa sürede geniş kitleler tarafından benimsenmiştir. 1927'de Türkiye halkının ancak %8.5'i okur-yazardı. Millet Mektepleri'nin eğitim seferberliği sayesinde bu oran, 1935'te %20.4 e yükselmiştir. (Oysa aynı yıllarda okur-yazarlık oranı Almanya, Avusturya, Baltık ülkelerinde %99'u, Amerika'da %94'ü, Sovyet Rusya'da ise, %67'i bulmuştu.)

   2. Yeni Türk harflerinin kabulü ile Türkçe, Arapça'nın boyunduruğundan kurtarılarak, eski zenginliğine kavuşmaya başlamıştır.

   3.Arap alfabesi ile basım yapabilmek için 600 dizgi harfi sayısı, yeni harflerle 70'e inmiştir.

   4. Yeni harflerle yazım kuralları basitleşmiştir. Türk toplumu Batı kültürü ile daha yakından tanışma fırsatı bulmuştur.

   5. Matbaanın kuruluşundan (1729) itibaren, iki yüz yıllık süre içinde 30 bin yayın yapılmışken, 1928-1977 yılları arasındaki yaklaşık elii yıllık süre içinde, yapılan yayın sayısı 182 bini aşmıştır. 

   Yeni harflerin kabulü ile sağlanan bu sonuçlar, Atatürk'ün, Arap harflerini değiştirmekle ne denli olumlu bir yenilik yaptığını kanıtlamaya yeterlidir. 

5B4.Eğitim-Öğretim Alanındaki Gelişmeler

a) Eğitim Politikası

   Atatürk'ün de vurguladığı gibi eğitim; bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatır, ya da tutsaklığa ve yoksulluğa mahkum eder. Eğitim, bir bilginin öğrenilmesi ve yaşama uygulanması ile önem kazanır. Eğitim, bireylerin arasında yıkılmaz bir köprü kurar, onlara iyi  ile kötü arasındaki farkları öğretir. Bütün bunların yanı sıra, iyi eğitim görmüş bir toplumda üretim fazla, gelişme düzeyi yüksek, insanları daha mutludur. 
 

   Gelişmiş ülkelerdeki refah düzeyinin üretim ve eğitim ile beraber arttığını da unutmamak yerinde olur. Az gelişmiş ya da geri kalmış memleketlerde ise, eğitim ve üretin düzeyinin düşük olması basit bir rastlantı değildir. İyi eğitim görmüş bir insan, yalnızca kendine yararlı olmakla kalmaz, toplumuna ve dünya milletlerinin refahına da katkıda bulunur. 

   Eğitim araçlarının en önemli öğesini, kuşkusuz öğretmenler oluşturur. Bu  nedenle öğretmenlik mesleğinin çekici hale getirilmesi, böylelikle yetenekli insanların bu mesleğe yönelmesinin sağlanması zorunludur. Devlet, eğitim politikalarını sık sık değiştirmeden, çağdaş bilimin, tekniğin gereklerine göre milli ve evrensel değerlere sahip çıkacak insanların yetişmelerini sağlayacak bir politika izlemelidir. Bir milletin bilimsel konulardaki üstünlüğü ve yaratıcılığı, o milletin ne denli çağdaşlaşmış olduğunun da bir kanıtıdır. Bu nedenle devletin, başya üniversiteler olmak üzere, bilim kurumlarına gereken önemi vermesi zorunludur. 

   Eğitimde edinilen bilgilerin; çağdaş bilime, akla uygun, laik, demokratik ve kişiye pratikte yarar sağlayacak şekilde olması, birinci derecede önemlidir. Eğitimin bir toplum için değerini çok iyi bilen Atatürk, bu nedenle Milli Eğitim Bakanı olmak istemiştir. 
 

 b) Milli Eğitim Sisteminde Gözetilecek Esaslar

   Milli eğitim sisteminde gözetilmesi gereken temel ilkeleri, "Başöğretmen Atatürk" söyle belirlemiştir : 
 

"Eğitim işlerinde kesinlikle başarılı olmak gerekir. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin bir kişi ve bir düşünce olarak temel bir program üzerinde çalışması gereklidir. Bence bu programın temel noktaları ikidir :

   1) Toplumsal yaşantımızın gereklerine uygun düşmesi,

   2)Çağın gereklerine cevap vermesi."

   Atatürk'e göre; gelişmiş bir toplum, bilimsel yaratıcılık, yüksek uygarlık, özgür düşünceli insanlarla gerçekleştirilebilir. Ona göre ; 
 

  "Boş sözler, boş inançlar kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselme ve gelişmeye uygun olan milletimizin, toplumsal ve düşünsel inkılap girişimlerini kısaltmak isteyen engeller kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır." 

   Bütün bunların yapılabilmesi için, her şeyden önce eğitim programının temel amacı, bilmezliğin yokedilmesi olarak gösterilmiştir. Atatürk'e göre;"bilmezlik yokedilmedikçe yerimizdeyiz .. yerinde duran bir şey ise, geriye gidiyor demektir." 
   Atatürk, eğitimin bir milletin ana diliyle yapılmasını ve belli bir düzeye gelincete kadar kişilerin ortak edğitim almalarını savunmuştur. Ona göre; "milli eğitim temel olduktan sonra onun dilini, yöntemini araşlarını da milli yapmak zorunluluğu tartışılamaz." 

   Eğitimin amacını açıklarken de Atatürk, şu noktaya dikkati çekmektedir:
 

"Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınır ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz : 
   Milletine, Türkiye Devleti'ne, TBMM'ne düşman olanlarla mücadele sebeplerini ve araçlarıyla donatılmış olmayan insanlar için, yaşama hakkı yoktur." 

   Bütün bunlara ek olarak eğitimin bilimsel olmasını da savunan Atatürk,"milletimizin siyasi, toplumsal yaşamında, milletimizin düşünsel eğitiminde de önderimiz bilim ve fen olacaktır."demiştir. 
 

c) Eğitimde Uygulanacak İlkeler

   Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, eğitim ile kişiye kazandırılan bilgiler, onu daha çok bu dünyaya hazırlar ve ona üretim gücü kazandırırsa yararlı olur. Eğitim ile kişiye bilim dışı, akla mantığa uygun düşmeyen, söz kalabalığından oluşan gereksiz bilgiler verilmemelidir. 

   Kişiler belli bir düzeye kadar ortak eğitim almalı, bu dönemde onlara demokratik, milli ve evrensel değerlere saygı öğretilmelidir. Bilimin aydınlık yolundan geçen insanların, kendi toplumunun gelişmesini ve mutluluğunu düşündüğü kadar, dünya toplumlarını da düşünmesi gereği öğretilmelidir. Atatürk'ün de vurguladığı gibi; dünya milletleri kin, nefret ve açgözlülükten uzak bir eğitim alırlarsa, dünyadaki savaşların önüne geçilebilir. Bu nedenle eğitim, insanlara barışçı olmayı, başkalarının haklarına saygı duymayı ve sosyal dayanışmayı öğretmelidir. 
 

   Kişiye verilecek eğitim, aşağıdaki nitelikleri taşımalıdır :

   1) Kişiye akılcı ve bilimsel bilgiler vermelidir,

   2) Kişinin yaşama düzeyini yükseltecek bilgiler kazandırmalıdır,

   3) Kişiye dünya ile ilgili bilgiler verilmelidir,

   4) Bireyin kültürel düzeyini yükseltmeye yönelik olmalıdır,

   5) Bireyin ve dolayısıyla toplumun üretim gücünü arttıracak nitelikte olmalıdır,

   6) Eğitim kişinin kendisine, ailesine, milletine ve dünya insanlarına yararlı olacak bilgiler içermelidir,

   7) Eğitim, laik, demokratik ve Atatürkçü değerlere önem veren bireyler yetiştirme amacına hizmet etmelidir,

   8) Eğitim, yalnızca kuramsal bilgilerden oluşmamalı, uygulanabilir bilgiler kazandırmalıdır,

   9) Eğitim, bireysel yeteneklerin ortaya çıkarılmasını, bunların geliştirilmesini sağlamaya yönelik olmalıdır. Başka bir deyişle, bireyin aklını ve yeteneklerini özgürce kullanabilme yöntemini öğretmelidir.

   Bütün bunlara ek olarak eğitimde, fırsat eşitliği sağlanmalı, böylelikle her isteyenin yeteneklerine uygun eğitim görmesine olanak tanınmalıdır. Bu durum, gençlerin devlete güven, saygı ve bağlılıklarını arttıran önemli bir etken olacaktır. Türk gençlerine, Atatürk ve Türk Devrimi'ne yönelen saldırılarla, bilimsel, barışçı yollardan mücadele etmeleri ve hoşgörülü olmaları zorunluluğu öğretilmelidir. Ancak bu yöntemlerle yetişen gençlerin; demokratik, laik düzene ve Türk Devrimi'nin temel kurumlarına sahip çıkmaları düşünülebilir. 

   d) Eğitimde Laiklik İlkesi

   Eğitimin, kişiye hoşgörülü demokratik ve laik olmayı öğretmesi gereğinden sözetmiştik. Bireylere verilen eğitim demokratik olursa, bu amaç kendiliğinden sağlanmış olur. Bu nedenle din kültürü ve ahlak derslerinin, bir din veya mezhebin kurallarına göre değil, dinler konusunda genel bilgiler öğreten şekilde düzenlenmesinde yarar vardır. Dini bilgiler, kişinin daha çok, öteki dünyaya hazırlanmasında yararlı olan, değişmez nitelikteki bilgilerinden oluşur. Oysa bilimsel bilgi, tersi kanıtlandığı zaman, değiştirilebilir. Bilimsel bilgi, kişinin daha çok bu dünya ile ilişkilerini düzenlediği için, zorunlu ve önemlidir. Öte yandan Türk Medeni Kanunu her ergin vatandaşa kendi dinini ve inancını seçme hakkını tanıdığından, yalnızca bir dinin, hatta tek bir mezhebin kurallarının devlet eliyle öğretilmesi, kişi hak ve özgürlüklerine de uygun düşmemektedir.

5B5.Yabancı Okullar Sorunu

 Büyük devlet anlayışının gereği olarak Osmanlı Devleti'nde her cemaat, kendi inancı doğrultusunda eğitim kurumları oluşturduğu gibi, kapitülasyonlardan yararlanan yabancı devletler de değişik bölgelerde kendi okullarını açmışlardı.

   Dini propagandanın yanı sıra, Osmanlı Devleti'ndeki azınlıkları kendi kültürel denetimleri altına almaya çalışan bu yabancı okullar, büyük devletlerin belirli bölgeler üzerinde nüfuz kurma ve herhangi bir parçalanma halinde, bu bölgeler üzerinde hak iddia edebilme politikalarının önemli birer aracı olarak kullanılmışlardır.

   Osmanlı Devleti'nin çöküşünün hızlandığı XIX. yy'dan itibaren bu okulların sayısında büyük artışlar görülmüştür. Ancak I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile Osmanlı Devleti, Kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını açıklamış ve yabancılara ait okullar konusunda da bazı kısıtlamalar getirmiştir. 1915'te çıkarılan bir yönetmelik ile yabancı cemaat, cemiyet ve şirketlerin kendi adlarına okul açmaları yasaklanırken, okul açılabilmesi için yeterli sayıda yabancı uyruklu bulunması şartı da getirilmiştir.

   1914'te Osmanlı Devleti topraklarında yabancıların açtığı ilköğretim kuruluşu sayısı 215, ortaöğretim kuruluşu sayısı ise 80 civarındaydı. Bu kurumlarda 2406 öğretmen görev yapıyordu. Ayrıca Rum, Ermeni ve Yahudilere ait 2596 adet ilkokul vardı. Buralarda da 4000 den fazla öğretmen görevliydi. Bu okullar, yeterli denetim olmadığı için, Türk düşmanlığının ve çeşitli inançların aşılandığı yuvalar haline gelmişti. Yabancı okullardan bazılarının Milli Mücadele döneminde, zararlı faaliyetlerde bulundukları, işgalci güçlere ve azınlıklara yardımcı oldukları da görülmüştür. Örneğin; Merzifon Amerikan Koleji, Pontus Rumları'nın silah deposu haline getirilmişti. Aynı durum Maraş ve Antepte'ki okullarda da görülmüştü. TBMM Hükümeti, bu yabancı okullara karşı Milli Mücadele döneminden itibaren bazı tedbirler almışsa da, köklü önlemler cumhuriyet döneminde alınmıştır.
 

   Milli Mücadele döneminde Fransa ile yapılan Ankara Anlaşması'nda "Türkiye'nin çıkarlarına ve Türk yasalarına aykırı herhangi bir propagandaya ve harekete girişmek" kaydıyla, bu ülkeye ait okulların varlıklarını sürdürebilmeleri kararlaştırılmıştı. Fransızlara ait okullar konusunda bu kısıtlamalar getirilirken, başka yeni başvurular için 30 Temmuz 1922 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararı çıkartılarak, yeni okul açılması yasaklanmıştır.

   Lozan'daki görüşmeler sırasında en önemli tartışma konularından biri, Türkiye'deki yabancı okullar olmuştur. Lozan'da, yabancılara ait bu tür kurumların varlığı, "dini telkinlerde bulunmamaları ve devletin genel kanunlarına uymaları" şartlarıyla, anlaşmanın imzalanmasından sonra İsmet (İnönü) Paşa tarafından İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerine gönderilen mektuplarla kabul edilmiştir.

   Cumhuriyet döneminde yabancı okulların kontrol ve denetimleri konusunda, daha etkin tedbirler alındı. Çağdaşlaşmayı amaçlayan yeni devletin eğitim alanındaki temel hedefi; milli, laik, bilimsel ve çağdaş bir eğitim politikası takip etmekti. Eğitim ve öğretim birleştirilmedikçe ve laik, bilimsel temele oturtulmadıkça aynı fikirde, aynı zihniyette kişilerden kurulu bir millet oluşturulamayacaktı. Bu etkenler, 3 Mart 1924'te "Tevhid-i Tedrisat"(Eğitim ve Öğretimde Birlik Yasası) çıkartılmasına yol açmıştı. Kendi okullarındaki eğitimi bilimsel programlara bağlayan ve laikleştiren yeni Türk Devleti'nin, yabancı kökenli okullardaki dinsel temelli eğitime izin vermesi söz konusu olamazdı. Bu nedenle, söz konusu yasanın çıkmasından sonra azınlık ve yabancı okullarının dini esaslara dayalı eğitim yapmaları yasaklanmıştır. Böylece bu tür okulların dini veya siyasi amaçlarla öğretim yapmalarının önüne geçildiği gibi, sınıflardan ve ders programalrından dini sembol ve işaretlerin kaldırılması zorunluluğu getirilmiştir. Yabancı okulları daha sıkı denetime tabi tutan Türkiye Cumhuriyeti, buralarda öğrencilere Türk kültürünün verilmesi konusunda da önlemler almıştır.

   Ancak 1928'de Bursa'daki Amerikan Koleji'nde, birkaç Türk kızının Hristiyanlığı kabul etmesi, yabancı okullardaki dini propaganda konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Olay üzerine, bu okul kapatılmış ve okullarda dini propaganda kesinlikle yasaklanmıştır. Bir tüzük hazırlayan Milli Eğitim Bakanlığı, bu okullarda okutulan kitaplarda Türkiye aleyhinde yazıların yer almaması ve hiçbir şekilde yabancı propagandasının yapılmaması, Türk topraklarının hiçbir ülkenin bir parçası olarak gösterilmemesi zorunluluklarını getirmiştir. Daha etkin önlemler ise, 23 Mart 1931 tarihinde çıkarılan yasa ile alınmıştır. Bu yasaya göre; yabancı okulların ilkokul derecesinde bulunan bütün sınıflarına, Türk vatandaşı çocukların devam etmesi yasaklanmıştır.

   Bütün yabancı okullardaki Türk ve yabancı öğrencilere; Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurtbilgisi ve Sosyoloji derslerinin Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Türk öğretmenler tarafından ve Türkçe olarak verilmesi zorunlu tutulmuştur. Ayrıca bu okullara birer Türk yöneticisi atandığı gibi, bütün kayıtların Türkçe tutulması zorunluluğu getirilmiştirr.

   Bu okullarda okutulan tarih kitaplarının, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) tarafından hazırlanması koşulu kabul edilmiş ve diğer bütün kitaplarda da Milli Eğitim Bakanlığı'nın onayı şartı aranmıştır.

   1935 yılında yapılan düzenleme ile de hiç bir yabancı okulun, yeniden sınıf ve ders açamaması kuralı getirilmiştir.

   Türk Devleti'nin bu uygulamaları, özellikle Fransa, İtalya, ABD ve İngiltere'nin tepkilerine yol açmıştır. Bu ülkeler, İsmet İnönü'nün Lozan'da verdiği mektupları ileri sürerek, Türk Hükümeti'nin yabancı okulların öğretim işlerine karışamayacağını iddia etmişlerdir. Yabancıların, okulları aracılığıyla tekrar kapitülasyoner ayrıcalıklara kavuşma arzuları, Türk Hükümeti tarafından, tam bağımsızlıkçı anlayışına ters düştüğü için, reddedilmiştir. Türk Devleti'nin koyduğu kurallara uymayan yabancı okullar kapatılınca, diğerleri bunlara uymak zorunda kalmış ve sorun çözülmüştür. 1931-1932 ders yılında yabancı okul sayısı 78 iken, 1938'e gelindiğinde bu sayı yarıya düşmüştür.

   Günümüze gelebilen çok az sayıdaki yabancı okul ise, alınan bu önlemlerle dinsel ve kültürel baskı aracı olmaktan çıkarılmış, yalnızca birer yabancı dil öğreten eğitim kurumu haline getirilmiştir.

5B6.Cumhuriyet Türkiyesi'nde 1933 Üniversite Reformu 

Türkiye Cumhuriyeti'nin yapı taşlarından biri de eğitimde modernleşme ve bu alanda yapılan devrimlerdir. Eğitimde Tevhid-i Tedrisat (Eğitimde Birlik ve bütünlük yasası) başlayan devrim hareketi ilk öğretimden başlayıp ortaöğretim ve üniversite eğitimine kadar aşama aşama ilerlemişti. Bu aşamanın son halkalarından biri de 1933'de gerçekleştirilen üniversite reformu idi. Bu reform kararına giden süreç, 1863'te kurulan ve 3 kez kapanıp açılan ilk ve orta öğretimdeki gibi kısır döngü yaşayan ve bilim üretememesinin yarattığı Dar'ül-Fünun(Fenler evi)'nun yarattığı sıkıntı idi. 

    Batıdaki üniversiteler gibi yüksek öğretim vermesi amacıyla, I.Meşrutiyet döneminde açılan Dar'ül-fünun'un hukuk, tıp, edebiyat, fünun(fenler) fakülteleriyle bilim adamı yetiştirmesi amaçlanmıştı. Ancak, Maarif Nezareti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı olan bu kurumda idari ve bilimsel özerklik yoktu.Bu konuda II.Meşrutiyet döneminde verilen çabalar, ancak 11 Ekim 1919'da amacına ulaşmıştı. I.Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan kargaşadan Dar'ül-fünun da nasibini almış ve Türk Kurtuluş Savaşı'yla gerçekleştirilen mücadeleye de ilgisiz kalmıştı. 

   Kurulan genç Türkiye'de de bilimin merkezi olarak etkili olamamış ve üstelik üniversite hocaları, genç Türkiye'de gerçekleştirilen devrimler çoğunlukla desteklemediği gibi adapte de olamamıştı. 21 Nisan 1924'de TBMM'den alınan bir kararla tüzel kişiliğe kavuşan Dar'ül-fünun, çalkantılar yaşamaya başlamıştı. Bu kurumdaki bazı bilimadamları hem bağımsız bir kurum yaratmak hem de bilim ve teknolojideki yenilikleri kapsayan bir düzenleme için harekete geçmişlerdi. Bu konuda, hükümetten gelen destekle yapılacak yenilikler ve çağdaş üniversitenin öğretim kadrosu için gençler yurtdışına gönderilmişti. Aralarında; Şevket Süreyya Aydemir, İsmail Hüsrev Tökin, Nazım Hikmet Ran gibi sonradan Türk tarihine damgalarını vuracak gençler, eğitimlerinin bitiminde Türkiye'ye döndüklerinde ekonomi, sanayi ve kültür alanlarında hizmet vermişlerdi. 

    1920'lerden itibaren üniversiteden beklenen, 1926'da Milli Eğitim Bakanı olan Mustafa Necati'nin Dar'ül-fünun'da yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirilmişti; "Ulusun üniversiteye bağladığı umudu haklı gösterecek güçlü kanıt da sayın profesörlerimizin, öğretmenlerimizin yayınları ve yapıtları olacaktır. Üniversite, Türkiye'nin bütün aydın takımının bilimsel odağıdır. Buradan çıkacak araştırmalar ve yapıtlar, Türk aydınlarını yükseltecektir. Sizin yapacağınız yapıtlardır ki yurt aydınlarına yeni ufuklar açacak ve Türkiye'ye kültür alanında uluslararası bir onur kazandıracaktır. Bir ulusun uygarlık yeteneğini ve yaşam gücünü en yüksek kertede temsil eden kurum üniversite olduğu için, üniversitemizin her alanda öteki uygar ulusların üniversitleri düzeyine çıkmaya zorunlu olduğunu özellikle belirtmek isterim." İşte bu sözler, Dar'ül-fünun'u bir an önce harekete geçirmek konusunda da bir uyarı idi. Ancak, bu uyarılar etkili olmamıştı. Bu arada Ankara'da 1925'te Hukuk Mektebi açılmış, tarım, veterinerlik, mühendislik alanlarında yüksek öğrenim verecek kurumların açlışı da hızlanmıştı. Yüksek öğretim kurumlarının sadece İstanbul ve Ankara'da değil, Anadolu'nun her yerinde yaygınlaşması isteniyordu. 

    Dar'ül-fünun'dan beklenen umutlar, karşılık bulamamış, bu arada "bilimmi devrime  öncülük etmeli, yoksa devrimi mi takip etmeli tartışmaları sürerken, 1931'de dönemin hükümeti ve Atatür, Dar'ülfunu'da düzenleme yapılması için harekete geçmişlerdi. Bu konuda uzman görüşüne başvurulmuş ve Cenevre Üniversitesi'nden Prof. Albert Malche çağrılmıştı. 1932'de İstanbul'a gelen ve Dar'ül-fünun'da inceleme yapan Malche, bir rapor hazırlayarak köklü değişikler yapılmasını önermişti. Bu raporda, Türkçe bilimsel yayınların eksikliğinden öğretim üyelerinin az ücret almasına, Dar'ül-fünun'un örgütlenme biçiminin, bu kurumu toplumdan soyutlanmasından, ders verme yöntemlerinin eksikliğinin teorikten pratiğe dönüştürülememesine, öğretim kadrosunun yabancı dil bilmemesinden bu kurumun geleceğin öğretim üyesi yetiştirecek bilgi ve ortamın olmadığına dair saptamalar yer alıyordu. Hükümetin bilimsel özerkliğe ve tüzel kişiliğe sahip Dar'ül-fünun'a yönetim ve öğretim kurullarının seçilmesinde sorumluluk yüklenmesi de önerilmişti. Profesörlerin de Milli eğitim Bakanlığı tarafından seçilmesini önermişti. Dar'ül-fünun sorunu da "Türkiye'nin düşünsel, manevi hatta geleceği sorunu" olarak değerlendirmişti. Bu raporu değerlendiren Atatürk, kesin kararını vererek Dar'ül-fünun kaldırılmasına, Türkiye'de bir kültür planı yapılmasına karar vermişti. Bu çerçevede, 31 Mayıs'ta 1933'te TBMM'de kabul edilen yasa ile İstanbul Dar'ül-fünunu 31 Temmuz 1933 tarihinde kapatılmasına ve yerine İstanbul Üniversitesi kurulmasına karar verildi. Üniversite, Eğitim Bakanlığı'na bağlanıyordu. Nafia (Bayındırlık Bakanlığı) Nezareti'ne bağlı Yüksek Mühendis Mektebi ile İktisat Bakanlığı'na bağlı İktisat Fakültesi de İstanbul Üniversitesi'ne bağlanıyordu. 


   İstanbul Üniversitesi'nde kadro düzenlemesine de gidilecek ve öğretim üyelerinin bir kısmı kadro dışı bırakılacaktı. İstanbul Üniveritesi'nin ilk rektörü Neşet Ömer İrdelp idi. Kadrolardaki boşluğu Hitlerin ırkçı Nazi rejiminden kaçan alman öğretim üyeleri doldurmuştu. Gelen Almanlar, son bilimsel yayınları ve gelişmeleri de Türkiye'ye getirmiş oldular. Gelen öğretim üyelerine de Almanya'da eğitim görmüş genç elemanlar yardımcı oldular. Ancak, bu hocalara kısa sürede Türkçeyi öğrenip, kitap yazmaları şartı da getirilmişti. İstanbul Üniversitesi'nde Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat fakülteleri yer almış ve daha sonra da iktisat Fakültesi eklenmişti. İstanbul Üniversitesi 1933'de 624'ü kız, 2813'ü erkek öğrenci ile eğitime başlamıştı. Üniversite reformu yaygınlaşmış, Ankara'da ve Doğu'da üniversite açılması için girişimler başlatılmıştı. 

   Üniversite reformu, bir yandan Türk Devrimi'ni geliştirecek bir kararla uygulamaya konulurken olumlu sonuçlar vermiş, diğer taraftan da üniversiteleri, Eğitim Bakanlığı'na bağlamasıyla bilimsel özerkliğe sınırlama getirmesi, öğretim üyelerini yaş sınırı, tam gün çalışmama konusundaki ısrarları ve bilimsel yetersizlikleri ileri sürülerek kadro dışı bırakması da, olumsuz sonuçlanmıştı. Ancak, yine de önemli mesafeler katedilmişti. Başkent Ankara'dan başlayarak Türkiye'nin dört bir tarafında da yüksek öğretim için kurumların oluşturulması için harekete geçilmişti. Ankara'nın kültür kenti olması için, Yüksek Ziraat Enstitüsü ile tarım ve veterinerlik yüksekokulları kurulmuş, Mülkiye Mektebi(Siyasal Bilgiler Fakültesi), Hukuk Mektebi(1925'te açıldı), Gazi Eğitim Enstitüsü açılmıştı. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi de 9 Ocak 1936'da eğitime başlamıştı. Bu fakültenin üyeleri, daha önceden eğitim görmeleri için Almanya, Fransa, İsviçre ve Macaristan'a gönderilmişti. Doğu'da özellikle Vangölü çevresinde bir üniversite kurulması fikri de olgunlaşmaya başlamıştı. Bu konudaki görüşlerini Atatürk şöyle dile getirmişti;"İşaret ettiğim ilkeleri, Türk gençliğinin beyninde ve Türk ulusunun bilincinde her zaman canlı durumda tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca görevdir. ...Bunun için ülkeyi üç büyük kültür bölgesi durumunda düşünerek Batı bölgesi için İstanbul Üniversitesinde başlanmış olan düzeltme izlencesini daha kökten bir yolda uygulayarak cumhuriyete gerçekten çağdaş bir üniversite kazandırmak; merkez bölgesi için, Ankara Üniversitesini az zamanda kurmak gerektir. Ve Doğu bölgesi için Van gölü kıyılarının en güzel bir yerinde, her dalan ilkokullarıyla ve sonunda üniversitesiyle çağdaş bir kültür kenti yaratmak yolunda şimdiden işe başlamalıdır." Bu üniversite, 1958'de Erzurum'da Atatürk Üniversitesi kurulacaktı. Bu üniversiteyi diğerleri de takip edecekti. 

5C.Toplumsal Yaşayışın Düzenlenmesi

 Devlet ve hukuk düzeni laikleştirilirken, toplumsal yaşamda büyük rolü olan diğer kurumların da laikleşmesini sağlayacak düzenlemelere gidildi. Bu düzenlemelerin başında da tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması geliyordu.

    Osmanlı Devleti'nde,müslüman halkı dinsel konularda bilgilendirmek ve kendi anlayışları doğrultusunda Tanrı'ya ulaşma yollarını göstermek amacıyla kurulmuş, tarikat adı verilen kurumlar vardı.

    Hindistan ve Mısır'da doğup, Hristiyan ve İslam dünyasına buralardan giren tarikatlar; Hint yogilerinin tapınışlarına (zikr ve riyazet) benzer biçimde inziva (yalnızlık) ve itikafa (tek başına tapınma) çekilme, kendini tanrılaştırma (Ene'l Hak) keşif ve keramet türünden İlk Çağ kahinlerinde görülen roller gibi etkinliklerin yer aldığı Ortaçağ toplumu kurumlardandı.

    Tarikatlar etkinliklerini asitane, tekke, dergah, hankah, zaviye adı verilen ve her tarikata göre farklı özellikler taşıyan yapılarda sürdürürlerdi. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında özellikle zaviyelerin rolü büyük olmuştu. Kuruluşunda dinsel ve felsefi konularda halkı olumlu yönde yönlendiren bu kurumlar, zaman içinde temel amaçlarından uzaklaşmışlardır.

   Önceleri üyelerine sevgi, hoşgörü, birlik tohumlarını aşılayan bu kurumlar; giderek kendi savundukları görüşlerin en doğru dinsel bilgileri oluşturduğunu savunmaya başladılar. Böylece, hoşgörünün sınırlarını daralttılar, başka tarikat üyeleri arasında kin ve düşmanlığa  varan ayrılıklar yaratarak, birer parti merkezi ve bölücülük yuvası haline geldiler.

   Buralarda devletin çalışmaları, kendi inanışları doğrultusunda denetlenme çabası içine girilmişti. Yapılmaya çalışılan yeniliklere karşı, birer tepki yuvası haline getirilmişti. Bu kurumların pek çoğunda din, farklı yorumlanarak çalışmadan uzak bir yaşam benimsenerek, aralıksız namaz kılınıyor, saatlerce süren ayinler ve zikirler yapılıyordu. Kendilerine derviş, çelebi, seyyit, şeyh, baba adı verilen bir çok insan ve yandaşları toplumun din duygusunu sömürerek halkın sırtından geçinme yöntemini seçmişler ve bunları birer dinsel, ekonomik ve siyasal çıkar merkezi haline getirmişlerdi.

   1925'e gelindiğinde yalnızca İstanbul'da 16 tarikat ve 438 tekke bulunmaktaydı. Bunlar ve diğerlerinin pirleri ve şeyhleri;  "keramet, keşif sahibi evlatlar" sayılıyor, "gaipten haber verdiklerine", "şeytana, cinlere hükmettiklerine", hayvanın kemik artıklarını okuyarak onu canlı duruma getirdiklerine", "ramazan ayında süt çocuğu iken bile -oruç gereği- anne memesi emmediklerine", "kızdığı adamı, bin yıllık yere fırlatıp geri getirebildiklerine", "Tanrı ve peygamberlerle görüştüklerine", "bir çok hastalıkları iyi ettiklerine" inanılıyordu.

  Dini kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayıp, bütün saçmalıkları din adı altında topluma kabul ettirme yolunda epey yol alan bu kişiler, siyasi etkinliği de ele geçirmek amacıyla zaman zaman ayaklanmalar, isyanlar çıkarmışlardır. Bunun en çarpıcı örneği de Şeyh Sait Ayaklanması ve Menemen Olayı'dır. Şeyh Sait Ayaklanması, güya İslamiyet adına Doğu Anadolu'da şeyhlerin, müritlerin din ve tarikat ticareti ile geçinenlerin, siyasi ihtiraslarını ve ülkeyi bölmek için yabancı güçlerle nasıl işbirliği içine girebileceklerini çok iyi göstermiştir.

  Bölücü değil birleştirici olan Atatürk milliyetçiliğini kendisine rehber edinen yeni Türk Devleti, amaç olarak da çağdaş uluslar düzeyinde amaçladığından, bir an önce bu gericilik yuvası ve çıkar kurumlarından kurtulması gerekiyordu. Bu amaca ulaşmak için, yalnızca tekke ve zaviyelerin değil türbelerin de kapatılması bir zorunluluk haline gelmişti. Bilindiği gibi, İslam dinine göre; mezar ziyareti bir dua ve anmadan ibaretken zamanla bu ziyaretler, İlk  Çağ geleneklerine benzer bir nitelik alıp, tapınma ve dilek yerlerine dönüştürülmüştür. İslam dininin yozlaştırılması nedeniyle evliyalık kurumu oluşturulmuştu. Oysa gerçek İslam dini böyle kişileri tanımaz. Bu yalancı evliyalara, hayat zorluğundan bunalan halk olağanüstü güçler yakıştırmıştı. Böylece, Türkiye'de yüz binlerce mezar ve türbe, eskiden  yaşamış, Anadoluya ve Türklere hizmetleri, kahramanlıkları geçmiş Türk büyüklerini anacak yerler olmaktan çıkarılıp, batıl inançların benimsenmesinde birer araç, adeta birer tapınak haline getirilmiştir.

    Bazı insanlar isteklerinin yerine gelmesi için buralarda adak admışlar, mum yakmışlar, çaput denen bezler bağlamışlardır. Böylelikle buraları sadakalarla, adaklarla geçinen tembel, sömürgen insanların çıkar kaynağı, boş inanç ve safsata yuvası haline getirmişlerdir.

Her zaman kendisine aklı, bilimi önder alan ve bu zihniyeti topluma da benimsetmek isteyen M. Kemal 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu:
 

  "Ölülerden yardım istemek uygar bir toplum için ayıptır. Bilinen tarikatların amacı kendilerine bağlı  olan kimseleri dünyevi ve manevi olan hayatta mutluluğa ulaştırmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin,en geniş anlamıyla uygarlığın aydınlatıcı alevinin karşısında , filan veya falan şeyhin uyarısıyla maddi  ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların uygar Türk toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.

    Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler,müritler,mensuplar memleketi olamaz. En doğru en gerçek tarikat (yol) uygarlık tarikatıdır.Uygarlığın emir ve dileklerini yapmak insan olmak için yeterlidir.Tarikat başkanları bu dediğim gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden hemen tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık erginleştiğini elbette kabul edeceklerdir."

    Atatürk'ün bu sözleri, hemen uygulamada etkisini gösterdi ve Bakanlar Kurulu 2 Eylül 1925 günlü bir kararnameyle, tekke, zaviye ve türbeleri kapattı. Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde hiç bir tarikat, tarikata ait hiçbir şeyh derviş ve mürit olamayacağını bunların ünvanlarının kaldırıldığını, giydikleri garip kıyafetlerin de yasaklandığını açıkladı. Aynı gün çıkan bir kararnamesi ile de din adamlarının ne tür kıyafet giyecekleri konusu aydınlığa kavuşturuldu.

    Tekke, zaviye ve türbelerle ilgili yasaklama ve kapatma kararı, 30 Kasım 1925'te TBMM tarafından kanun haline getirildi. Bu kanunla kapatılmış olan tekke, zaviye ve türbeleri açanlar, yeniden kuranlar, tarikat töreni için yer verenler, yasaklanan kılık kıyafeti giyenler için üç ay hapis ve 50 liradan az olmamak koşuluyla para cezası yaptırımı da getirildi. Aynı kanunla; şeylik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, muskacılık gibi ünvan vesıfatların kullanılması bunlara ait hizmetlerin yapılması da yasaklandı. Kanun bu yerlere sahip olanların mülkiyet hakkına dokunmadığı gibi, cami,mescit olarak kullanılanların ise;ibadet için açık tutulmasını öngörüyordu.

    Bu kanun, kişi ile Tanrı arasına giren çıkarcıları ve vicdan istismarlarını ortadan kaldıran,Türk toplumunu laik anlayışa yönelten önemli bir adım olmuştur. Atatürk dini değil, yalnızca çağdışı düşünüşü ortadan kaldırmak, vicdanları baskıdan, sömürülmekten kurtarmak, toplumu özgürleştirmek istiyordu. Atatürk, türbelerin ileride birer kültür ve sanat yapısı olarak açılabileceğini, tekke ve zaviyelerle ilgili yasa görüşülürken, yasaklamaya karşı çıkan Hamdullah Suphi Tanrıöver'e söyleyecekti. Nitekim, CHP Hükümeti, "Türk büyüklerine ait olan veya yüksek bir sanat değeri taşıyan türbeleri " 3 Mart 1950 tarihinde Meclisten geçirdiği bir yasa ile ziyarete açtı. İlk  uygulamada aralarında Ertuğrul Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman gibi, Osmanlı Devleti'nin gelişiminde iz bırakmış padişahların türbeleri ile Nasrettin Hoca, Eyüp Sultan gibi büyük bilgelerin  türbeleri de dahil, 20 türbe ziyarete açıldı.

5C1.Kıyafette Değişiklik

İnsanoğlunun giyinmesi; vücudunun duyarlı yerlerini korumak, saklamak, doğa koşullarına uyum sağlamak içgüdüsü ve isteğiyle başlamıştır. Giyecekler, uygarlığın gelişmesine paralel olarak gerek baş, gerek vücut, gerekse ayak için; coğrafya koşulları, iklim,meslek, sınıf, dinsel ya da felsefi inanışlara göre özellikler taşımış, değişiklikler göstermiştir.

   Tarihleri boyunca çeşitli etkenler, Türklerin giyim ve kuşamşarında büyük değişikliklere yol açmıştır.

   Türkler Ortaasya'da giyim eşyalarını deriden yapmışlar ve biniciliğe elverişli bir biçimi tercih etmişlerdi. Genelde, vücuda deriden yapılmış içlik ile kaftan denilen üstlük, ayağa da çizme giyiliyordu, başa da Hunlarla birlikte yine deriden yapılmış kalpak giyilmeye başlanmıştır. Zamanla kalpağın yanında keçeden yapılmış börk de yaygınlaşmıştır. Kadın giysileri de, erkek giysileriyle büyük benzerlik göstermekteydi. Kadınlar çizme yerine ayakkabı, başlarına da çok çeşitli ve süslü başlıklar giyerdi. Deri giysi ve ayakkabı giyilmesini dine aykırı sayan Budizmin kabulünden sonra, giyimde dokumaya da önemli yer verilmişti.

    Türklerin İslamiyeti kitleler halinde benimsemesiyle birlikte, batıya yönelip, İran üzerinden Anadolu'ya yerleşmesi ve çeşitli kültür çevreleri ile  iç içe bir yaşam dönemine geçişi giyim kuşamında da  büyük değişmelere yol açmıştır. İnanç değişikliği, kadın ve erkek giyimlerinde farklılaşma yaratmakla kalmamış, kadında örtünme(tesettür) denilen yeni bir uygulamayı da getirmiştir.

   Kentlerde yaşayan kadınların çarşaf ve peçe takmalarına karşın, bu uygulama kırsal kesimde yaşayan Türk kadınları tarafından benimsenmemiştir.

    İslamiyet öncesinde hiç sakal bırakılmazdı ve saçlar uzundu. İslamiyetle birlikte, sakal bırakma peygambere uyma(sünnet) sayılmış, saçlar da kısalmıştır.
 

   İslamiyete geçişten  sonra en büyük değişiklik başlıklarda olmuştur. Kalpak yerine Arap başlığı olan sarık, Müslüman erkeğin simgesi haline gelmiştir. Kavuk, külah ve sarıklar çok değişik adlarla çoğalırken, bu farklılıklar, ilmiye, tarikat ve ordu mensupları ile resmi görevlilerin rütbe ve derecelerini birer simge niteliğine de bürünmüştü. Ölülerin mezar taşlarına bile onların hayatta iken giydikleri sarığın şekli kazınmaya başlanmıştır.

   Osmanlı toplumu, din temeline dayanan cemaatlerden oluştuğu için, her cemaatin kendine geleneklerine göre bir kıyafet kullanması belirlenmişti.  Müslüman olmayan kişi ve topluluklar da sarık kullanmışlar ve onlara belirli renkte sarık sarma ya da işaret koyma zorunluluğu getirilmişti. Örneğin; III.Selim döneminde, Müslümanların serpuş (başlık) ve ayakkabıları için sarı, Ermeniler için kırmızı, Rumlar için siyah, Yahudiler için de mavi renk kabul edilmişti.

   II.Mahmut, kılık kıyafetteki bu anarşiyi biraz olsun giderebilmek amacıyla, yalnızca memurlar ve askerin kıyafetinde birliği sağlayacak ceket ve pantolonu zorunlu kıldı.  Başlarına da kökeni Firikyalılar'a kadar giden daha çok Fas, Tunus, Cezayir'de ve Yunan adalarında yayılan fesi giydirdi. Halk ise, başına istediğini koymakta serbest bırakılmlştı.  Buna karşın, başta Şeyhülislam olduğu halde, bütün ulema fes giymenin şer'an caiz olmadığını ileri sürerek itiraz etmişlerdi.  Karşı koymalar fesin kısa zamanda yerleşmesini, hatta dinsel sembol haline gelmesini önleyemedi.  1903'te II.Abdülhamit, topçu ve süvarilerine fes yerine kalpak giydirmek isteyince, bir süre önce fese karşı koyan ulema, bu kez festen yana tavır aldı.  Onun dini bir sembol olduğunu ileri sürerek, tam bir çelişki yarattı.  Bu durum, bir yeniliğin ilk uygulandığı zaman, toplum tarafından tepki ile karşılandığını gösteren ilginç bir örnektir.

  I. Dünya Savaşı sırasında Enver Paşa, güneş korumalı "kalabak" veya "enveriye" diye adlandırılan bir başlığı askere giydirdi.

   Milli Mücadele'nin başlarındaki sembolü kalpak'tı. 1925'te hükümet; orduda, "şapka" adını kullanmadan "şemsi siperli serpuş"(güneş korumalı başlık) adıyla bir başlığın kullanımını zorunlu kıldı. Aynı yıl Ağustos ayında Adana hükümet doktoru, güneş korumalı serpuşun, başla şapka arasında oluşturduğu boşluk sayesinde, başta terleme ve soğuma oluşturmadığını önündeki koruma ile de yalnızca başın üst kısmının değil alnın da güneşten korunacağını açıkladı. Böylece, kamuoyu oluşturma yoluna gidildi. Bu gelişmeler, İstanbul Belediyesi'nin memurlarına güneş korumalı başlık giydirmesine yol açtı.
 

Görüldüğü gibi başlık konusundaki o tarihe kadar halktan çok, bürokrat ve askerler arasında gelişme göstermişti. Atatürk uygarlığın başlık sorunu olmadığını çok iyi biliyordu.Türkiye'yi çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırırken, kafaların içindeki mantıksal nedenlere dayanmayan her türlü Ortaçağ düşüncesinin çıkarılması gereğine inanmıştı.
 
"Mileti millet yapan ilerleten ve aydınlığa götüren kuvvetler vardır, fikir kuvvetleri ve sosyal kuvvetler. Fikirler anlamsız ve safsata dolu olursa hastadır. Sosyal yaşam, akıl ve mantıkla ilgili olmayan yarasız, hatta zararlı birtakım kurallar ve geleneklerle dolu olursa felce uğrar."

sözleriyle de bunu belirtmekteydi.

     Atatürk, düşünce değişikliğini yalnız kafanın içinde arayıp, dışının eskisi gibi bırakılamayacağını da biliyordu. O zaman başın üstündeki karışıklığın her zaman içine sızma tehlikesi olacaktı. Kıyafet ve şapka devrimleri konusunda bütün sorun, halkın da kıyafetini laikleştirmek, bu sayede dinsel hayatın sembollerini günlük yaşayıştan uzaklaştırmaktı. Atatürk giriştiği her yenilik hamlesinde olduğu gibi, görüşlerini doğrudan doğruya halka açıklamak amacıyla, Kastamonu-İnebolu yöresine 1925'in Ağustos' unda bir gezi düzenledi.

     Atatürk 24 Ağustos 1925'te başında "Panama şapka" ile geldiği Kastamonu'da yaptığı konuşmada çağdaş giysinin daha rahat, uygar ve ucuz olacağını anlattı. Ayrıca konuşmasında, Türk ve İslam dünyasındaki çöküşün, uygarlığın gereği ilerlemeden uzak kalmakla olduğunu, Türklerin ise 5-6 yıdır bu esaslara uyarak kendilerini kurtardıklarını belirttikten sonra,
 

"Artık duramayız.Mutlaka ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. İçinde bulunduğumuz uygarlık ailesinde layık  olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve ilan edeceğiz. Gelişme mutluluk ve insanlık bundadır."

dedi.
    Kastamonu'dan İnebolu'ya geçen Atatürk, burada yaptığı konuşmasında da konuyu yine uygarlık ve kıyafet sorununa getirerek;" Uygarım diyen Türk halkı baştan aşağıya dış görünüşü ile de uygar ve ileri insanlar olduğunu göstermek zorundadır" diyordu. Konuşmasında Türklerin Ortaasya'daki atalarının kıyafetlerini araştırıp onları tekrar diriltmeye çalışmanın yersiz olduğunu, Türk milletine uygar ve uluslararası  kıyafetin yakışacağını vurguladıktan sonra, giyilmesi gereken öteki giysileri de "Ayakta iskarpin veya fotin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık ve ceket ve tabii bunları tamamlamak üzere başta güneş siperli başlık." şeklinde sıralıyordu. Bu başlığın adının "şapka" olduğunu belirttikten sonra, bunun giyilmesinin dinen doğru(caiz) olmayacağını öne sürenlere de haklı olarak şu soruyu yöneltiyordu: " Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapka giymek neden olmaz?"

      M.Kemal Ankara'ya döndüğünde TBMM tatildeydi. Bu nedenle şapka konusundaki yasal düzenleme sonraya kaldı. 2 Eylül 1925'te yayınlanan bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi(243 Sayılı Kararname) tekke ve zaviyelerin de kapatıldığını bildirdiği gibi, devlet memurlarının giyecekleri kıyafet hakkında ayrıntılı bilgi veriyor, kamu görevlilerine şapka giyme zorunluluğu getiriyordu. Böylece memurların, halka kıyafet konusunda rehber olmaları isteniyordu. Ayrıca kararname ile, dinsel giysilerin giyilmesine de belirli kısıtlamalar getirildi. Bu giysilerle sokakta dolaşmak yasaklandı ve yalnız Diyanet İşlerine bağlı görevlilerin görev başında sarık giyebilmeleri öngörüldü. 25 Kasım 1925'e gelindiğinde ise, 671 sayılı "Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında kanun "TBMM tarafından kabul edildi.

     Yasada halkın genel başlığının "şapka" olduğu belirtilerek, kullanımında dolaylı bir zorunluluk getirildi.

     Diğer giysiler konusundaki yasa  ise, 3 Aralık 1934'te çıktı. "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun" ile de, din adamlarının yalnızca ibadetlerde ve törenlerde özel kıyafet giymelerine izin veriliyor, bunun dışında dinsel kisvelerin giyilemeyeceği hükme bağlanıyordu.

    Şapkanın benimsenmesi kolay olmadı. Yunan başlığı fesi, İslam'ın sembolü haline getirenler, şapka giymenin gavurluk anlamına geleceğini öne sürerek çeşitli yerlerde ayaklanmalar çıkardılar. İlk ayaklanma Sivas'ta oldu. Bunu Kayseri, Urfa, Nizip, Maraş, Erzurum, Rize ve Giresun'daki ayaklanmalar izledi. Buralara giden İstiklal Mahkemeleri, olayların elebaşlarını yargılarken, bunlardan bazılarını yalnızca şapkaya değil tümüyle cumhuriyete karşı tavır aldıklarını hatta o günlerde, Yunan emellerine bile hizmet ettiklerini ortaya çıkardı. Bunlar, halkın din duygularını sömürmelerinin, suçsuz vatandaşları ayaklanmaya kışkırtmaya çalışmalarının cezasını ödediler.

      Uygarlık "başlık" değil, "baş" sorunudur ama, uygarlığın bir bütün olduğunu da unutmamak gerekir. Atatürk, içi batılı, dışı Doğulu bir "baş"a razı olacak kadar ödüncü değildi. Zira bu ödüne yanaşıldığı takdirde başın içi de dışı gibi olabilirdi.

Giysilerin ve onların yapıldığı malzemenin zamanla değişmesine karşılık, kadın ve erkek giysilerindeki benzerlik yüzyıllarca sürdürülecekti. Ancak hem kaçgöçü, hem de kadınların sokak giysilerini belirlemede, İslamiyet'in örtünme(tesettür) anlayışı yeni ve önemli bir etken olmuştu. Kırsal kesimde kadın ve erkeğin bir arada yaşaması ve çalışması, örtünmeyi gerektirmezken, kentlerde tesettüre uymak için kadınların sokakta çarşaf giyip yüzlerini de peçe ile örtmeleri yoluna gidilmişti. Çarşafın tesettür için zorunlu olmadığının, hatta bunun bazı kötülüklerin saklanmasına yardım ettiğinin en büyük kanıtı, İslamcı görüşün temsilcisi olan II.Abdülhamit gibi bir padişahın bir ara çarşaf giyilmesini yasaklamasında görülmektedir. Bir cuma selamlığından dönüşünde, yolda gördüğü siyah çarşaflı ve siyah peçeli kadınları yas elbisesi giymiş Hristiyanlar sanan Abdülhamit, o sıralarda kimi erkeklerin de çarşaf giyerek hırsızlık yaptıklarını veya kötü maksatlarla bazı yerlere girip çıktıklarını öğrenince, kadınların çarşaf giymelerini yasaklamıştı.

      Giderek çarşafın yerini ferace, peçenin yerini de iki parçalı yaşmak aldı. Yaşmağın iki parçasından biri yukarıdan, ötekisi de aşağıdan geliyor ve gözleri açık bırakıyordu. Örtünme(tesettür)  ilkokullarda okutulan bir ders haline de getirilmişti. Oysa taşrada ve köy yaşamında kadın giyimi, eski açıklık ve yalınlığını korudu.Tanzimatla birlikte her alanda olduğu gibi kadınların giyim kuşamlarında da az da olsa değişmeler oldu. Ferace de Paris modasına göre dikilmiş bir elbisenin üzerine giyilmeye başladı. Hatta XX. yy. başlarında bazı Türk kadınlarının Avrupalılar gibi giyinip, başlarına şapka bile giydikleri oldu.
 

     Kadının giyim kuşamı konusunda önemli değişiklikler, cumhuriyet döneminde gerçekleşti. Zira Türk devriminin temel amacı, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaktı.Toplumun bir kısmını geliştirirken, diğer kısmının gelişmesine engel olmakla amacın gerçekleşmeyeceği açıktı. M. Kemal Atatürk de bu konuyu
 

"...Bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerine müsamaha edelim de kitlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki, bir topluluğun yarısı topraklara bağlı kaldıkça diğer yarısı göklere yükselebilsin?"

şeklinde dile getirmiştir.

     Yine Atatürk, Ağustos 1925'te İnebolu'da "...Onlar da yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile dikkatle cihanı görebilsinler. Bunda korkulacak  birşey yoktur" diyerek konuya verdiği önemi ısrarla vurguladı.Türk kadının kapalı bir Ortaçağ kılığı içinde dolaşmasını, laik ve uygar bir düzen içinde gerçekleştirmek istediği Türkiye Cumhuriyeti'nde, kadına karşı büyük bir haksızlık hem de rejime karşı bir tavır alma olarak görmekteydi.

     30 Ağustos 1925'te Kastamonu'da yaptığı konuşmada 
 

"Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştemal ya da buna benzer şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur...Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip şekle, zahmetli vaziyet girer mi? Bu hal, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi lazımdır." 

diyerek, tepkisini dile getirmiştir.

     Cumhuriyet  Türkiye'sinde erkeklerin şapka giymesi için özel bir yasa çıkarılmışken, kadın giyim kuşamında böylesi bir yasal düzenlemeye gidilmemiştir. Bu konuda çağdaşlaşmanın gereği olan düşünce değişikliğinin doğmasına, eğitimin de buna yardımcı olmasına çalışılmıştır. Atatürk döneminde kadınlar daha başka haklara ve özgürlüklere kavuştukça, kendi istekleriyle bu Ortaçağ kılığından kendilerini kurtarmaya başlamışlardır.

5C2.Takvim ve Saat Ölçülerinde Değişiklik

 Takvim ve saat ölçülerindeki değişiklikleri şu başlıklar altında toplayabiliriz:
  a)Takvim ve Saatte değişiklik

  Türklerin başlangıçta kendilerine göre özelliği bulunan, mevsimlere bağlı ve burçlarla ilgili, yılları sayı ile değil 12 hayvan adıyla sıralayan takvimleri vardı. Bu takvime göre;bir tarih söylemek gerekince örneğin; "Yond (at) yılının, onuncu ayının, 4'ünde" şeklinde ifade edilirdi.Türkler müslümanlığı kabul ettikten sonra; Arapların kullandıkları ve başlangıç olarak Peygamber'in Mekke'den Medine'ye göçünün 67 gün öncesi olan Muharrem ayının birinci gününü(16 Temmuz 622) temel alan Hicri-Kameri(ay yılı) takvimini benimsemişler, resmi kayıt ve işlemlerde, haberleşme ve kitaplarda bu takvimi kullanmışlardır.

   Osmanlı Devleti, din cemaatleri esasına dayalı bir devlet olduğundan, diğer toplumlar da kendi inançlarının gerektirdiği takvimleri kullanıyorlardı. Oysa uygar milletler, miladi takvimi ve takvim yılı olarak güneş yılını kabul etmişlerdi.

   Osmanlı Devleti'nin kullandığı Hicri takvime göre; yıl, gökte ayın görünüşüne bakılarak hesaplanırdı.

   Ay takvimine göre bir yıl 354 gündür.Halbuki güneş takvimi(Gregoryen Takvimi) 365 gün 6 sattir. Ay yılı, güneş yılından 11 gün 6 saat kısadır. Güneş yılında aylar, mevsimlere göre daima aynı zamana gelir.
 
   Ay takviminde ise, aylar, aynı mevsimlere isabet etmez. Bu nedenle ay takvimini kullanan ülkelerde yeni yıl gibi sosyal toplantılar, dini bayramlar ve benzer olaylar ancak 36 yılda bir kez gerçek günlerine denk düşer. Hicri-Kameri takvim yılı;güneş yılına göre, her 33 yılda bir yıl geri kalır.

   Osmanlı Devleti, ayların başlangıçlarının her yıl değişmesi yüzünden ortaya çıkan mali zararları ve karışıklıkları önleyebilmek için, 1 Mart 1840'ta Hicri esası değiştirmeden güneşin dönüşünü temel alan Julyan Miladi Takvimi'ni yani Rumi Takvimi uygulamaya koymuştur. Mali takvim de denilen bu takvime göre; yıl mart ayının birinci güne başlamakta  ve ertesi yılın şubat ayının sonuna kadar devam etmektedir. Rumi takvim de uygar dünyanın kullandığı Miladi takvim arasındaki uyumsuzluğu gideremedi. Çünkü Rumi ve Miladi tarih arasında 584 yıllık bir fark vardır. Ayrıca Rumi yıl, Miladi yılı 13 gün geriden izlemektedir.Örneğin Rumi 31 Mart'ın karşılığı 13 Nisan'dır.

   Batılı takvimi kabul etme girişimleri, İttihad ve Terakki döneminde başlatıldı. 1332(1917) Şubat ayında çıkarılan bir kanunla aradaki 13 günlük fark giderildi. Yılbaşı Martt'tan Ocak ayına alındı. Fakat Hicret yılı ile başlayan yıl sayısı, aynen sürdürüldü.

   Cumhuriyet'in ilanından iki yıl sonra çıkarılan 698 sayılı Takvimde Tarih Mebdeinin Tebdili(Takvimde Tarih Başlangıcının Değişimi) Hakkında Kanun ile 31 Mart Aralık 1341(1925)'i takip eden günün 1 Ocak 1926 kabul edilmesiyle bu takvim kargaşasına kesin olarak son verilmiş, bütün uygar devletlerin kullanmakta olduğu Gregoryen takvim sistemine geçilmiştir. Bugün Osmanlı Devleti döneminde geçen herhangi bir olayın tarihini şu formüllerle bulabiliriz:

   Miladi yıl=Hicri yıl/ 67+621.5

   Rumi tarihi miladiye çevirmek: Miladi yıl=Rumi yıl+584
 

   Ancak Rumi tarihlerin 1256 öncesi yoktur. Bu nedenle 1900 yılının 13 Mart tarihine kadar 12 gün daha sonraki yıllar için 13 gün sonuca eklemek gerekmektedir.

   Yabancı kökenli bazı ay adlarının değiştirilmesi ise, Erzincan milletvekili Behçet Kemal Çağlar'ın önerisiyle 1945 yılında gerçekleşmiştir. 10 Ocak 1945 gün ve 4696 sayılı "Bazı Ay adlarının değiştirilmesi Hakkında kanun " ile Teşrin-i Evvel ayı Ekim,Teşrin-i Sani ayı Kasım, Kanun-u Evvel ayı Aralık, Kanun-u Sani ayı Ocak olarak değiştirilmiştir.

   Uygar dünyadan farklı olan bir konu da saat idi. Osmanlı'da ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında saat, güneşin batışına göre düzenlenmekteydi. Ezani ya da Alaturka diye adlandırılan bu saat sisteminde, yaz-kış  güneşin batışı 12 olarak kabul edilir ve sonrası 1,2,3.. diye giderdi ve namaz vakitlerine göre düzenlendiği içinde ezani dye adlandırılırdı. Oysa, dünyada uluslararası ilişkilerde geçerli olan 24 saatlik bir düzen oluşturan güneş saati(zevali saat ya da Alafranga saat) idi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de saat farkının zorlukları yaşanmış ve bu doğğrultuda 22 Ekim 18842te Washington'da yapılan bir başlangıç meridyeni ile uluslararası bir saatin kabul edilmesi toplantısına da katılınmıştı. Bu toplantıda, Londra'nın güney batısında yer alan Greenwich gözlemevinden geçen meridyen başlangıç kabul edilmişti. Osmanlı Devleti kabul etmesine rağmen bu saati uygulamamış, toplum bu konuda özgür bırakılmıştı. İkilikler, saat uygulamasında da kendini göstermişti. Toplumlar arası ilişkilerin arttığı bir dönemde saat farklılığı sorun yaratıyordu. Bu sorunları gidermek için daha Kurtuluş Savaşı yıllarından itibaren Alafranga saat kullanılmaya başlanmıştı. Ancak bu yeterli değildi. Bunu toplumun geneline yaymak gerekiyordu. Bu doğrultuda, 26 aralık 1925'te TBMM'de kabul edilen 2 ayrı yasa ile saat ve takvim 697 sayılı yasa ile günü 24 saate bölen vasati güneş saati(alafranga) ülkede tek resmi zaman ölçüsü olarak kabul edilmişti. Ezani saati de isteyen resmi işlemler dışında kullanabilecekti.