IV. TURKIYE CUMHURIYETINDE SIYASAL VE ANAYASAL YAPILANMA

4A.Cumhuriyet Halk Partisi

Sivas Kongresi sırasında yapılan tartışmalar incelendiğinde, daha o günlerden başlayan bir gruplaşma göze çarpmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışından itibaren biraraya gelen bunca insanın birleştikleri en önemli ortak noktaları, Türk Ulusu'nun, gelecekte bağımsız bir halde yaşamını devam ettirmesiydi. Bu ortak amaç, onları bir arada tutmak için yeterli olmuştur. Yoksa siyasi rejim bakımından herkesin aynı görüşte olduğunu savunmaya olanak  yoktur. Bu dönemdeki siyasi görüşler; Halkçılık, Yeşil Ordu'nun savunduğu İslâmcı Sosyalizm, Türkiye Komünist Fırkası'nın savunduğu Komünizm ve Türkiye Halk İştirakiyûn Fırkası'nın "emeği temel ilke olarak alan" görüşlerinden ibarettir.

   Bu dönemde, özellikle Sosyalizm görüşlerinin savunulmasının başlıca nedeni;Sovyet Rusya  ile olan sıkı ilişkiler ve Rusya'da yeni kurulan sistemin anti-emperyalizmi ve dünya barışını savunan görüşünün Türkiye'deki yansımaları olarak düşünülebilir. Ancak Türkiye'de sosyalizme taraftar olanların, Rusya'ya olan bağımlılıklarının gittikçe artması, Halkçı kesimde endişelere neden olmuştur. Bunun önüne geçilebilmesi için, Halkçılığı benimsemiş olanların birleştirilmesi gerekiyordu. Bu düşüncenin önderliğini yapan Mustafa Kemal (Atatürk) gelişmeleri dikkatle değerlendirmiş ve ;

  "...Kendi düşüncesinde olan mebusları biraraya toplamış, bir grup haline getirmiş ve Kâzım Karabekir Paşa'nın tarafsız kalması hususundaki ısrarlı isteklerine rağmen, Grubun Başkanı olmuş, Grubun kuruluşunu bir yazı ile Meclis Başkanlığı'na bildirmişti. Böylece, Büyük Millet Meclisi'ndeki ilk grup  (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu) adı ile kurulmuş oldu. İlk kurulan grup olduğu için de (Birinci Grup) diye anıldı."

   Öte yandan daha çok Rusya'ya bağımlı bir Sosyalizmi savunan kesimin de denetim altına alınabilmesi için, bu görüşlerin de partileşmesine göz yumuldu. Atatürk, "Komünistliğin ülkemizde değil, Rusya'da bile uygulanması konusunda açık kanıların oluşmadığı... Bu akıma karşı önlem alınmadığı takdirde, ulusal bütünlüğün parçalanmasından endişe duyduğu..." için,Türkiye Komünist Partisi adı ile bir Partinin kurulmasına izin verdi. Atatürk'ün savunduğu Halkçılık Programı, bu aşırı akımlardan ayrı bir özellik gösteriyordu. Atatürk,bu görüşlerin benimsenebilmesi için, Müdafai Hukuk Grubu'nun bir siyasi parti haline getirilmesini istiyordu. Atatürk, bu amacını bir konuşmasında şöyle dile getirmişti;

   "Bu mesai senelerle takip edilecek bir programa müstenit olmazsa akamete uğramaya mahkûmdu... Milletimizin ihtiyacatı acilesine çaresaz olacak bir programa müstenit olmayan ıslahat teşebbüsleri şahsi ve keyfi olmaktan kurtulamaz ...
    Bu millî maksat ve mülahazaları nazarı dikkatte bulundurarak milletimin her sınıf halkında ve alemi İslâm'ın en uzak köşelerinde beni ebediyen müftehir bırakacak surette gördüğüm bu itimada kesbi liyakat etmek için en mütevazi bir ferdi millet sıfatıyle, hayatımı vatan hayrına vakfeylemek emeliyle, sulhün istikrarını müteakip Halkçılık esası üzerine müstenit ve Halk Fırkası namıyla siyasi bir fırka teşkil etmek niyetindeyim."
 

    14 Ocak 1923'te yaptığı bir konuşmada ise, bu partinin belli bir kesimi değil, bütün Türk Halkı'nı temsil edeceğini belirtiyor ve şunları söylüyordu:

    "Ben öyle bir fırka teşkilini tasavvur ediyorum ki, bu fırka milletin bütün sunufunun refahı ve saadetini temine matûf bir programa mâlik olsun...".

 Atatürk'e göre; Türkiye'deki mevcut sınıfların birbirleriyle Batı'da olduğu gibi- bir çatışması söz konusu değildi. Gerçekten de o yıllarda Türkiye'de, örgütlü bir işçi sınıfı olmadığı gibi, sınıflar arasındaki uçurum da, Batı'da olduğu kadar fazla değildi. Sanayi Devrimi'ni yapamayan Osmanlı toplumunun bıraktığı miras, M.Kemal'in düşüncelerini doğrulamaktadır. Bu gerçekler gözönüne alındığı zaman, Atatürk şöyle bir sınıfsal yaklaşımda bulunuyordu: 
 

"Bütün sunufu(sınıfları) yekdiğerine(biribirine) lâzım, gayri müfarik(ayrılmaz) olan, çünkü menfaatleri de yekdiğerinden tehalüf eylemeyen (çelişmeyen), halkımızın müşterek ve umumi olan menafii ve saadetini temin için "Halk Fırkası" namı altında bir fırka tasavvur edilmektedir... İsmi fırka olan bu halk teşekkülünden maksat ,evlad-ı milletten bir kısmının, sunufu ahaliden, bazılarının, diğer evlad ve sunufun zararına menafiini(çıkarlarını) temin etmek değildir. Belki birbirinden ayrı ve hariç olmayıp halk namı altında bulunan umum milleti müşterek ve müttehit (birlik)bir surette müşterek ve umumi olan refahı hakikiye isal(ulaştırmak) için faaliyete geçirmektir.".

    Atatürk, Türk toplum yapısını değerlendirirken de şu görüşlere de yer veriyordu:
 

 "Bence bizim milletimiz yekdiğerinden çok farklı menafi takip edecek ve bu itibarla birbiriyle mücadele halinde bulunagelen muhtelif sunufa(sınıflara) malik değildir. Mevcut sınıflar yekdiğerinin lazım ve melzumu(yardımcısı) mahiyetindedir.".

    Atatürk Cumhuriyet Halk Fırkası'nın ana düşüncelerini açıklarken de, "Cumhuriyet taraftarlığı, fikri ve içtimai (toplumsal) inkılâp taraftarlığı, Halk Fırkası'nın mefküresi (ülküsü), esas umdesi(ilkesi) olan bu noktada, yeni Türkiye camiasında (toplumunda) bir ferdi, hariç tasavvur edemiyorum", diyordu.

    Kısaca söylemek gerekirse, Halk Fırkası'nın savunduğu Halkçılık Programı -ya da ilkesi- Ziya Gökalp'in etkilerini de taşımakla birlikte, bazı yeni yaklaşımlara da yer veriyordu. Gerek Prof. Berkes ve gerekse K. Steinhaus bu durumu, haklı olarak, vurgulamaktadırlar. Steinhaus, bunu açıklarken, "Mustafa Kemal'in "Halk Hükümeti" tarafından temsil edilen sınırsız bir "Halk Devleti" fikri, 1930 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi'nin resmi ideolojisi olmuştur.", diye bir görüşü savunmaktadır. Bu dönemde sözü edilen ilke, Parti'nin adeta sloganı olmuştur. Gerçekten de Parti yöneticileri, Türkiye'de bir sınıf çatışmasından çekiniyorlardı. Her ne kadar Türkiye'de bir sınıflaşma olgusu gözardı edilmek isteniyorsa da, böyle bir çatışmanın çıkmaması yolunda da bir denge siyasetinin güdüldüğü de gözden kaçmamaktadır. Örneğin; Parti Genel Sekreteri Recep Peker,1934 yılında yapılan bir Parti Kongresi'nde bu endişeyi şöyle dile getirmişti :
 

"Ulusal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını istismar eden liberalizme karşı cephemizi daha sıklaştırıyoruz... Her yerde son nefesinin vermekte olan liberal devlet tipinin kucağında besnenip büyüyen... sınıf kavgası yollarını sıkı sıkı kapıyoruz.".

    Cumhuriyet Halk Partisi'nin, Tek Parti Dönemi uygulamalarını değerlendiren Fransız hukuçu ve siyaset bilimci Prof. Dr. Maurice Duverger, bu  Partinin ideolojisi ile ilgili olarak  şöyle bir saptamada bulunuyor :

  "...Türk tek parti yapısında da totaliter bir taraf yoktu. Bu yapı, ne hücrelere, ne milise, hatta ne de gerçek anlamda ocaklara dayanıyordu; partiyi, yöneticilerin üyelerden daha büyük önem taşıdığı bir komite partisi dahi kabul edebiliriz". Ayrıca tek partilerin "totaliter" eğilimlerinin C.H.P.'de görülmediğine değinen Duverger, "Bu partinin başta gelen özelliği, demokratik ideolojisindendir. Bu ideoloji, hiç bir zaman, Faşist ya da Komünist kardeşleri gibi, bir Tarikat ya da Kilise niteliği taşımamış; üyelerine bir iman ya da bir mistik empoze etmemiştir...". Duverger'e göre; "Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye'de demokrasi savunusu almıştır.".

    Görüldüğü gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk'ün önderi olduğu yıllarda, demokrasinin ve çağdaşlaşma düşüncesinin öncüsü ve savunucusu olmuştur.Totaliter amaçlarla hareket etmemiştir.Sürekli olarak kendi içinde bir muhalefetin varolmasına göz yummuştur.

4B.1924 Anayasası

             20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olağanüstü devrin, olağanüstü koşulları içinde çıkarılmış bir ihtilal anayasasıydı. 1921 Anayasası bir anayasada bulunması gereken bir çok konuya yer vermemişti. İçerik olarak ulusal egemenliğe dayalı bir meclis ve hükümet ile yerel yönetimler ve genel müfettişliklerin işleyiş hükümlerini belirten bu kısa anayasada Devlet Başkanlığına değinilmemiş ve kamu hakları ile özgürlükler üzerinde durulmamıştır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'ndaki eksiklikleri tamamlamak için meclis iki yolu seçmiştir. Birincisi 1876 ( Kanun-u Esasi ) Anayasası'nın bu konudaki maddelerini geçerli saymak, ikincisi de meclis kararları almak. Çağdaş olmayı hedefleyen bir devletin, gündelik kararlarla idare edilmesi olanaksızdı.

    Önce saltanat kaldırılmış, arkasından Lozan'da yeni Türk Devleti'nin bağımsızlığı onaylanmıştı. Bunları Cumhuriyetin ilanı ve Halifeliğin kaldırılması izleyecekti. Sıra yeni devletin geniş kapsamlı bir anayasa ile temel işleyişini belirlemeye geldi. Zaten cumhuriyetin ilan edildiği oturumda Kanun-u Esasi Encümeni, yeni bir anayasa'nın Meclis'e sunulacağını açıklamıştı. Böylece yeni bir anayasa hazırlığı, bu konuda meclise sunulmuş bir teklif olmadan başlatılmış oluyordu.

    Polonya ve Fransa Anayasalarından yararlanılarak hazırlanan anayasa taslağı, 1924 Mart'ında meclisin gündemine geldi. Uzun tartışmalardan ve değişikliklerden sonra 20 Nisan 1924 tarihinde "Teşkilat-ı Esasiye Kanunu" adıyla yeni devletin ikinci, Cumhuriyet döneminin ilk anayasası olarak yasallaştı. Çeşitli değişikliklerle 1961 yılına kadar yürürlükte kaldı.

    1924 Anayasası altı bölüm ve 105 maddeden oluşmaktaydı. "Ulusal egemenliği","tek meclisi", "güçler birliğini" ve "meclisin üstünlüğü"nü temel almaktaydı. Anayasanın 8. maddesinde yargı yetkisinin ulus adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmekteyse de, yargı ile ilgili tüm yasalar meclis tarafından çıkarılacağından ve yargı organlarının hükümeti ve meclisi denetleme hakkı tanınmadığından, yargı bağımsızlığı devleti yönetenlerin anlayışına bırakılmıştır.

    Anayasanın ilk bölümü, 8 maddeden oluşmakta olup esas hükümler başlıklı bu bölüm devletin genel niteliklerini ve temel ilkelerini vurgulamaktadır.

  Madde 1. : Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.

  Madde 2. :Türkiye Devleti'nin dini Din-i İslam'dır. Resmi dili Türkçe'dir, başkenti Ankara şehridir.

  Madde 3. : Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.

  Madde 4. :T.B.M.M. ulusun tek ve gerçek temsilcisi olup ulus adına egemenlik hakkını kullanır.

  Madde 5. : Yasama ve Yürütme yetkisi TBMM'de belirir ve onda toplanır.

  Madde 6. :Yasama yetkisini meclis kendisi kullanır.

  Madde 7. : Meclis yürütme yetkisini kendi seçtiği Cumhurbaşkanı ve onun atayacağı Bakanlar kurulu eliyle kullanır.

  Madde 8. : Yargı hakkı ulus adına yöntem ve yasaya göre bağımsız mahkemelerce kullanılır.

    Anayasanın ihtilalci nitelikli olmasına ve meclisin de 3 Mart'ta halifeliği, 18 Nisan 1924'de Şer-i Mahkemeleri kaldırmasına rağmen, devletin dininden bahsedilmesi, toplumun içinde bulunduğu durumdan kaynaklanmaktaydı ve bazı çevreleri yatıştırmaya yönelikti. Devrimler birer birer yürürlüğe girerken Anayasa'dan, devletin dini ifadesinin çıkarılması için 10 Nisan 1928'e gelinmesi gerekecekti. Anayasa'nın ikinci maddesi, 5 Şubat 1937'de bir kez daha değiştirilerek, Atatürk'ün altı ilkesini de içerecek hale getirilecekti.

Anayasa'nın ikinci bölümü, 9-30'uncu maddeler arasındaki 22 maddeden oluşmaktadır. Bu bölüm yasama işlerini düzenlemektedir. Seçme ve seçilme hakkının yalnızca erkeklere tanındığı bu bölümde, seçmenlik hakkı 18 yaş, milletvekilliği hakkı da 30 yaş koşuluna bağlanmıştır. 5 Aralık 1934'de anayasanın bu konularla ilgili 10 ve 11. maddelerinde yapılan değişiklikle, kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanınırken, seçmen yaşı 22'ye çıkarılmıştır.

    31-52'inci maddeler arasındaki üçüncü bölüm de 22 maddeden oluşmakta ve yürütme konusuna açıklık getirmektedir. Buna göre Cumhurbaşkanı, yürütme organının ve devletin başıdır. Gerekli gördükçe, bakanlar kuruluna başkanlık eder. Ancak yasama organına karşı sorumsuz ve yetkileri semboliktir. Tüm sorumluluk bakanlar kurulunundur. Bu bölümde hükümetin çalışma biçimi ve sorumluluklarının neler olduğuna da yer verilmiştir.

    53-67'nci maddeler arasındaki dördüncü bölüm yargı konusuna açıklık getirmiştir.

    68-88'inci maddeler arasındaki 21 maddelik beşinci bölümde"Türkiye halkına din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından Türk" (madde 88) denileceğini hükme bağlayarak, çağdaş bir ulusçuluk tanımlaması verilmiş ve diğer kamusal haklar ve özgürlükler düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her Türk'ün, özgür doğup özgür yaşayacağını temel ilke olarak benimseyen anayasanın bu bölümünde kanun karşısında eşitlik, can, mal, ırz, konut dokunulmazlıkları güvence altına alındığı gibi, ilköğretim zorunluluğu getirilmiş ve devlet okullarında parasız olacağı ifade edilmiştir.

    Anayasanın 89-105'inci maddelerini kapsayan altıncı bölümün 101. maddeye kadar olan maddeleri, illerin yönetimi, idarenin örgütü, memurlar ve mali konulara değinir. Bu bölümün özelliği yerel kurulların yetkilerinin kısıtlanması, merkeziyetçi yapıya ağırlık verilmesi olarak açıklanabilir. Bu anlayışla hem devrimlerin yurt düzeyinde hızla uygulanması hem de bölgecilik gibi bölücü akımların önlenmesi hedeflenmiştir. Unutmamalıdır ki dünyada hiçbir devrim kendisini yokedecek, yolundan saptıracak, yürüyüşünü durduracak davranışlara özgürlük adına olanak tanımamıştır.

    Son dört madde anayasanın dayanaklarını sıralamış olup, devlet şeklinin Cumhuriyet olduğunu belirleyen maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin bile teklif edilemeyeceği kuralını getirmiştir.

    1924 Anayasası'nda 1928, 1931, 1934, ve 1937 yıllarında değişikliklere gidilmiş, 10 Ocak 1945'te de anlam ve içeriğinde bir değişiklik yapılmaksızın Türkçeleştirilerek, "Anayasa"adıyla yürürlüğe konulmuştur. Ancak dilde özleşmeye karşı çıkan Demokrat Parti İktidarı, 24 Aralık 1952'de Anayasa metnini eski 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu diline ve adına dönüştürmüştür.

    27 Mayıs 1960 İhtilali'nden sonra oluşturulan Milli Birlik Komitesi 12 Haziran 1960'da Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun bazı hükümlerini kaldıran, bazı hükümlerini değiştiren bir yasa çıkarmış, 9 Temmuz 1961'de de"Türkiye Cumhuriyeti Anayasası" adıyla güçler ayrılığını getiren yeni bir anayasa yürülüğe konulmuştur. Bu anayasa da ancak 19 yıl yürürlükte kalabilmiştir.

4C.Halifeliğin Kaldırılması

Halifeliğin Kaldırılması ve Bunun Önemi

   a) Halifeliğin Anlamı

   Arapça, halef adından türemiş olan bu sözcük "birinden sonra gelen" anlamındadır. Hazret-i Muhammed, Arap Yarımadası'nda ilkel bir biçimde ve kabileler halinde yaşayan Arap halkını, İslam dininin çevresinde toplayarak, bir devlet meydana getirmiştir. Hz. Muhammed, siyasi ve hukuki bakımdan, dönemine göre ileri bir yapısı olan bu devletin hem Peygamberi, hem de ilk devlet başkanı olmuştur. Peygamberin, 632 yılında ölümü üzerine, boşalan devlet başkanlığı makamına (Halifeliğe), Hz. Ebubekir getirildi. Bunun başlıca nedenleri, o olmadığı zamanlarda imamlık yapması ve peygamberin, sağlığında onun başa geçmesini istediği yolunda imalarda bulunmasıdır.

   Ebubekir'den sonra halife seçiminde büyük sorunlar yaşanmaya başladı. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, Arap kabileleri arasındaki siyasi iktidar mücadelesinin kurbanları oldular. Çünkü halifelik demek, devlet başkanlığı demekti. İslam dini, Hristiyanlıkta olduğu gibi, dinsel bir sınıfa (ruhban sınıfı) yer vermemişti.
  Abbasiler döneminde (750-1258), Bağdat'taki Halife'nin yanı sıra, Mısır'da Fatimilerin ayrı, Endülüs Emeviler'in ayrı halifeleri vardı. Yani üç ayrı devlette üç ayrı halife görev yapıyordu. Moğollar, 1258'de Abbasi halifeliğini yıkınca, halife soyundan olduğunu iddia eden Ebülkasım Ahmet adında biri, Mısır'a giderek, Kölemen sultanı buyruğunda Şeyhülislam gibi görev yapmaya başladı. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı alınca, o sırada halife olan III. Mütevekkil Alellah, kutsal emanetleri İstanbul'a getirmiş ve Ayasofya'da yapılan bir törenle, padişaha devretmiştir. Bu törenden iki yüz yıl sonra yazılan bazı tarih kitapları, Yavuz Sultan Selim'in bu törenle halifeliği devraldığını öne sürmüşlerdir.

   Oysa Yavuz döneminin ünlü tarihçisi Hoca Saadettin Efendi'nin yazdığı Tac-üt Tevarih'te (Osmanlı Tarihi) böyle bir bilgi olmadığı gibi, 1774 yılına kadar Osmanlı padişahlarının hiç birisi de halife sanın kullanmamıştır. Ayrıca padişahlar, yabancı devletlere yazdıkları mektuplarda, okutulan hutbelerde, Müslümanlara gönderilen emirlerde ve kendi adlarına bastırdıkları paraların üzerinde de bu sanı kullanmışlardır. Müslümanlardan, Osmanlı padişahlarına gelen biatnamelerde (bağlılık mektuplarında) de böyle bir san kullanılmamıştır. Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Osmanlı Devleti, Kırım'ı Rusya'ya bırakmıştı. Bu anlaşma ile Rus Çariçesi'ne Osmanlı ülkesinden yaşayan Hristiyanların haklarını korumak için, Osmanlı yönetimine müdahele hakkı verilmişti. Buna karşılık, Osmanlı Padişahı'nın da halife olduğu savunularak, onun da, Kırım'da yaşayan Müslümanların kadıları ve müftülerini seçme hakkının olduğu ortaya atılmıştır. Halifelik böylelikle yeniden gündeme gelmiştir. Ancak bu tarihten sonra, tahta geçen Osmanlı padişahları, halife sanını kullanmalarına karşın, Arap isyanlarını dahi önleyememişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Halife'nin ilan ettiği Cihad-ı Mukaddes (Kutsal Savaş) çağrısına, Müslümanlar olumlu karşılık vermemişlerdir. Tam tersine Araplar, Orta Doğu'da İngilizlerle işbirliği içine girerek, halife ordusunun yenilmesinde önemli rol oynamışlardır. Anlaşma Devletleri'nin bayrağı altında Çanakkale'ye getirilen Müslüman askerler ise, Halifeliğin başkenti olan İstanbul'un işgali için savaşmışlardır. Aslında ne İranlılar, ne Afganlılar ve Afrika Müslümanları Osmanlı Halifesi'ni tek halife olarak benimsememiş ve tanımamışlardır.

b) Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

   Saltanatın kaldırılmasından sonra, TBMM'nin seçtiği ve bir devlet memuru durumuna getirdiği Halife Abdülmecid'in, kesinlikle siyasetle uğraşmaması istenmişti. Halife'nin sınırlı bir ödeneğinin olması, siyasetle uğraşmaması ve dışarıdan gelen elçilerle ilişkide bulunmaması öngörülmüştü. Ayrıca Halife, artık padişahlık döneminde yapılan "Cuma alayları" da düzenleyemeyecekti.
 

   Bütün bu yasaklara karşın, TBMM'deki Saltanat yanlıları halifeye siyasi yetkiler tanınması için derinden derine bir çaba içine girdiler. Örneğin; Afyonkarahisar milletvekili Şükrü Hoca yazdığı bir makalede; "Halife meclisin, Meclis de Halifenindir." diyerek, TBMM'nin yaptığı kanunların halife tarafından da onaylanmadan hiçbir dinsel geçerliliği olmayacağını savunmuştur. Halife, sık sık konulan yasakları çiğneyerek, M. Kemal Paşa'nın karşıtları ile gizli görüşmeler yapmış, Cuma alayları düzenlemekten çekinmemişti. Hatta bir ara Sultan Fatih'in kaftanını giyerek, halk arasında dolaşmış ve galeyana yol açmıştır.

   Türkiye'de saltanatın kaldırılmasını engelleyemeyen bazı çevreler, halife Abdülmecid'e padişah gibi davranmaya başlamışlardı. Ayrıca bu yıllarda yurt dışında sürgün hayatı yaşayan Vahdettin, cumhuriyetin aleyhinde propaganda yapmaya başlamış ve tahtını yeniden kazanma çabası içine girmişti. Halife Abdülmecid ise, cumhuriyet karşıtları ile işbirliğine girerek yurt içinde bir kamuoyu yaratmak için uğraş veriyordu. İşte bu çabaların bir parçası olarak, Başbakan İsmet Paşa'ya bir mektup yazıp, ödeneğinin arttırılmasını istemesi, bardağı taşıran son damla oldu. Yapacağı devrimler için, bu dinsel makamı engel olarak gören Mustafa Kemal, o sıralarda bulunduğu İzmir'den döndükten sonra, halifeliğin kaldırılması gerektiğini anlamıştır.

   Meclis'in açılışından iki gün sonra, 3 Mart 1924'te kabul edilen bir kanun ile (Kanun no: 431) halifelik kaldırıldı. Osmanlı Hanedanı'na ait bütün bireylerin, Türkiye topraklarını terketmesi istendi. Aynı gün çıkarılan başka bir kanunla (Kanun no: 430) (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) öğretimin birleştirilmesi kabul edildi. Bu kanunla tüm okullar, Maarif Vekaleti'ne (Eğitim Bakanlığı'na) bağlandı. Yine aynı gün, Şer'iye ve Evkaf Vekaleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) ile Erkan-ı Harbiye Vekaleti (Genelkurmay Başkanlığı) kaldırılmıştır. (Kanun no: 429). Bu bakanlıkların yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kuruldu.

   Halifeliğin kaldırılmasına ilişkin yasaya göre;

   c) Halifeliğin Kaldırılmasının Önemi

   M. Kemal Paşa, halifeliğin kaldırılmasını sağlayarak, saltanatı geri getirmek için yurt içinde uğraşan Saltanat yanlılarına ve yurt dışında çaba gösteren Vahdettin'e, bu amaçlarında başarılı olamayacaklarını göstermiştir. Halifeliğin sembolik olarak kalması bile, laik devlet yapısında iyi bir görünüm vermeyecekti. Uzun yıllar sünni mezhebinin sembolü olarak bağlanılan ancak, öteki mezheplerce pek saygı duyulmayan bu kurum, Türkler arasında mezhep çatışmalarını hatırlatan bir kurum olarak algılanıyordu. Devlet bu kurumu kaldırmakla, mezhepler arasında eşit davranacağı doğrultusunda halka güven vermek istemiştir.

   İslam dini, bir ruhban sınıfa yer vermediğine göre, saltanatın kaldırılması sırasında varlığı tanınan halifeliğe, yalnızca kamuoyundan gelmesi beklenilen tepkileri azaltmak amacıyla, yer verilmişti. Çünkü saltanat yanlıları, cumhuriyetçileri, dinsel düşüncelere ve kurumlara saygı duymamakla suçlamışlardı. Oysa M. kemal Atatürk ve arkadaşları dine karşı değildi. Onlar dinin kişilerin vicdani inanışlarına bırakılmasından yana olup, devlet işlerini din işlerinden ayırmaya çalışıyorlardı.

   Bütün bunlara ek olarak halifelik, gerek siyasal gerekse dinsel içeriği nedeniyle, başka Müslüman ulusların da bağımsızlık haklarına karışma anlamına geleceği için, Türkiye Cumhuriyeti'nde yeri olmaması gereken bir kurumdu. Halifeliğin kaldırılmasına yurtiçinden ve yurt dışından bazı tepkiler olmuştur. Yurtiçinde Bursa, Adapazarı, Reşadiye ve Silifke'de bazı protesto gösterileri yapılmıştır.

   Yurt dışından gelen tepkiler ise ikiye ayrılabilir. Birincisi, Müslüman ülkelerden gelen tepkilerdir. Hint Müslümanları'nın İngiltere'deki temsilcileri Ağa Han ve Emir Ali, daha halifelik kaldırılmadan önce bu kurumun kalması için propaganda yapmaya başlamıştı. Bu doğrultuda Başbakan İsmet Paşa'ya halifeliğin kaldırılmaması için bir mektup yazdı. Ancak bu girişimleri, halifelik konusunun Türkiye'nin bir iç sorunu olduğu gerekçesiyle, dikkate alınmamıştır.

   İkincisi ise, Müslüman olmayan ülkelerden gelen tepkilerdir. Örneğin; İngiltere, halifeliğin kaldırılmasının, yönettiği Müslüman ülkelerde milliyetçilik duygularını arttırmasından çekindiği ve böyle bir kurumu kendi emperyalist emelleri doğrultusunda kullanmaktan yoksun bırakıldığı için tepki göstermiştir.

   Kısaca söylemek gerekirse, teokratik devletin sembolü olan halifelik kurumu, laik devletin oluşturulması evresinde bir engel olarak görülmüştür. Milli egemenlik ilkesinin temel alındığı bir düzende, tanrısal hakların temsilcisi olan bir kurumun yeri olamayacağına inanılması da halifeliğin kaldırılmasında etkili olmuştur.

5A.Çağdaşlaşma ve Uygarlık

 
a) Kültür ve Uygarlık ile Milli Kültür

   Kültür, bir meilletin tarihi boyunca yaratığı ya da kabul ettiği maddi ve manevi değerlerin toplamıdır. Kültürsüz bir insan ve insanı olmayan bir kültür düşünülemez. Bu nedenle insan, içinde bulunduğu toplumun kültürünün bir öğesidir. Kültürün yaratıcısı, yaşatıcısı ve taşıyıcısı genel anlamda insandır. Kültür, bireyler tarafından daha sonraki kuşaklara zenginleştirilerek aktarılan bir birikimdir. Kültür, bir toplumun ortak malıdır. Bir toplumun ekonomik bakımdan güçlü oluşu, o toplumun kültürünün de zenginleşmesinde etkili olur. Bütün bu özelliklerden de anlaşılacağı gibi kültür, milli bir nitelik taşır. 

   Uygarlık ise, milletlerarası bir oluşumdur. Her milletin, kültürü yoluyla uygarlığa katkıda bulunduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Örneğin; günümüzde çağdaş uygarlık olarak kabul edilen Batı uygarlığı, pek çok kültürün bir araya gelerek oluşturduğu zengin bir birleşimdir. Bu uygarlığa; Türklerin, Yunanlıların, Mısırlıların, Arapların, Batılı milletlerin ve daha pek çok milletin katkısı olmuştur. Batı uygarlığı; devlet geleneğini Roma'dan, objektif ve akılcı düşün ve yargılama yöntemini de eski Yunanlılardan (Helenler) almıştır. Batı uygarlığı inanç sistemini de Orta Doğu'dan almıştır. Tıp, Matematik, Astronomi, Mimarlık, Yazı, Tarih, Edebiyat gibi alanlarda ise, Anadolu başta olmak üzere, Mısır, Mezopotamya ve Araplardan etkilenmiştir. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi uygarlık, tek bir millet tarafından yaratılan bir değerler sistemi değildir. Uygarlığa her milletin katkısı olduğu gibi, ondan yararlanmaya da hakkı vardır. Batı uygarlığını, Hristiyan uygarlığı olarak nitelendiren bazı çevreler, Osmanlı Devleti'ne "Hristiyan icadı" olarak nitelendirdikleri pek çok yeniliğin girmesine engel olmuşlardır. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin gerilemesinde ve çöküşünde önemli rol oynamıştır. 

   Atatürk, uygarlık ile kültür arasında bir ayrım yapmanın çok gerekli olmadığını vurgulamaktadır. Atatürk'e göre kültür; milli nitelikler taşımalıdır. Ona göre; Osmanlı Devleti'nin güçsüzleşmesi, Batılılar karşısında elde ettiği parlak zaferlerden çok mağrur olarak, onlarla bağlarını kopardığı andan itibaren başlamıştır. 

   Her milletin çağdaş uygarlık ile ilişkisini sürdürmesi zorunluluğu vardır. Çünkü, yine Atatürk'e göre; "Uygarlık öyle bir ışıktır ki, ona karşı hareketsiz kalanları yakar, yokeder." Osmanlı da bu nedenle yokolmuştur. Milli kültürün, çağdaş uygarlıktan etkilenmesi, ondan yararlanması bir millet için yararlıdır. Ancak bunu yaparken, taklitçilikten sakınmak gerekir. Bir milletin, çağdaş uygarlığın ürünlerinin, kendi öz yapısına aykırı olanlarını ayırması yerinde olur. Başka bir deyişle, bir milletin gelenek ve göreneklerini, kendine özgü yaşam biçimini, inanç sistemini terketmesi, çağdaş uygarlığı benimsediği anlamına gelmez. Çağdaş uygarlığın benimsenmesi, insan aklının özgürce düşünmesini ve üretmesini sağlamakla olur. Batı, bu yolu izlemiştir. Önce reform ile insan aklı özgür düşünmeye, bilim ve sanatta ürünler vermeye başlamıştır. Daha sonra ise, aydınlanma dönemi ile insan hakları, demokrasi düşüncesi ön plana çıkmıştır. Bütün bunlardan sonra da sanayi devrimi olmuştur. Bu önemli gelişmeler, Batı'nın başka milletlerle arasındaki uçurumu arttırmıştır. Bu evreleri düzenli olarak yaşamayan toplumlar ise, geri kalmışlardır. Batılı devletlere bağımlı hale gelmişlerdir ki, bu bağımlılık bugün için de geçerlidir. 

b) Türk Kültürünü Çağdaş Uygarlık Düzeyi Üzerine Çıkarma İdeali

   Yukarıda da açıklandığı gibi kültür, genel olarak milli; uygarlık ise, milletlerarası bir birikimdir. Bir milletin temel değerleri ile çatışmayan çağdaş uygarlık ürünlerinin benimsenmesi zorunludur. Bir millet, kültürünü zenginleştirerek, çağdaş uygarlığa katkıda bulunmaya da özen göstermelidir. 

   Atatürk, cumhuriyetin onuncu yıldönümünde yaptığı konuşmada, "Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız." diyerek, bunu bir hedef olarak göstermiştir. Atatürk; kültürü, bir milletin devlet ve düşünce hayatı ile ekonomik hayatta yaptığı işlerin toplamı olarak tanımlamıştır. Kültüre o denli önem vermiştir ki, aynı kültürden olan insanların bir milleti oluşturduklarını kabul etmiştir. 
    Atatürk, çağdaş Batı uygarlığını temeli olan aklın ve bilimin kabulüne taraftar olmuş ve buna karşı olanları şiddetle eleştirmiştir. Ona göre; 
 

"Memleket kesinlikle çağdaş, uygar ve yenilikçi olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. Bütün fedakarlığımızın iyi sonuçlar vermesi buna bağlıdır... Gerici düşüncelerle yetişmiş olanlar belirli bir kesime dayanabileceklerini sanıyorlar. Bu, kesinlikle bir kuruntudur, bir sanıdır. Gelişme yolumuzun önüne dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz..."

   Uygarlık yolundaki gelişmeleri, bilim ve fen alanındaki gelişmeleri izleyerek, kabul etmek olarak gören Atatürk, toplumsal yaşamda, ekonomik yaşamda, bilim ve teknik alanında yenilikçi olunmasını önermiştir. Atatürk'e göre; 

   "Türk Milletinin yürümekte olduğu gelişme ve çağdaş uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet bilimdir." Ancak böylelikle Türk milleti çağdaş dünyanın içinde hakettiği yeri alabilecektir. 

   c) Atatürk'ün Milli Kültür Konusundaki Direktifleri

   Atatürk'ün, milli kültürün korunmasına büyük özen gösterdiğini biliyoruz. Atatürk'ün Milli eğitim Bakanlığı'nın adını Kültür Bakanlığı olarak söylemesi de, bunun somut bir örneğidir. Ayrıca milli kültürümüzün çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarılması isteği ise, onun en önemli vasiyetlerinden biridir. Milli kültürünü çağdaş uygarlığın üstüne çıkarabilen bir millet, Atatürk'e göre, yeni bir uygarlığın da öncüsü olacaktır. 

   Atatürk, milliyetçilik anlayışını şöyle tanımlamıştır: 
 

"Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda milletlerarası temas ve ilişkilerinde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyun içinde yürümekle beraber, Türk milletinin özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır." 

   Bu tanımda, dikkatimizi çeken iki önemli nokta vardır. Bunlardan biri; "çağdaş milletlerle uyum içinde olma", öteki de, "Türk milletinin özel kimliğini korumak" olarak gösterilmiştir. Atatürk milli ideali de şöyle belirtmiştir:
 

"Büyük davamız en uygar ve en rahata kavuşmuş millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir inkılap yapmış olan Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali, en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi bereber yürütmek mecburiyetindeyiz."
 Atatürk milli hedefi şöyle göstermiştir: 
 
 "Bugün milletçe hedefimiz en uygar milletlerin gelişmişlik düzeyine ulaşmak, hatta bu düzeyi aşmaktır. Bu asla imkansız değildir. Türk'ün zekası, Türk'ün doğuştan nitelikleri buna uygundur. Yeter ki Türk milleti, hedefini seçsin ve bu hedefe varmaya azmetsin!.." 

   Atatürk milli kültürün zengünleştirilmesi için de şu yöntemin benimsenmesini istemiştir: 
 
 

 "Gözlerimizi kapayıp başkalarından habersiz yaşadığımızı varsayamayız. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız... Tam tersine ilerlemiş, uygarlaşmış bir millet olarak uygarlık alanının üzerinde yaşayacağız. Bu yaşam ancak bilim ve teknik ile olur. Bilim ve fen, nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için sınırlama ve koşul yoktur." 

    Atatürk, kültür ve uygarlık konularını bir bilim adamı özeniyle incelerken, Batı'nın aynen taklit edilmesinden kaçınılmasını isteyerek, şunları söylemektedir: 
 
".. Milli bir eğitim programından söz ederken, eski devrin boş inançlarından ve doğal niteliklerimizle hiç de ilişkisi olmayan yabancı düşüncelerden, Doğu'dan ve Batı'dan gelebilen bütün etkilerden bütünüyle uzak, milli karakterimize uygun bir kültürden söz ediyorum. Çünkü milli dehamızın gelişmesini tamamlayabilmesi, ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültürü, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür zeminle uygun olmalıdır." 

   Kısaca özetlemek gerekirse, Atatürk'e göre; Türk Devleti'nin varlığını sonsuza kadar sürdürebilmesi ve dünya milletleri arasında saygın bir yer edinebilmesi, milli kültürünü çağdaş uygarlığın seviyesine çıkarabilmesine bağlıdır. 

   d) Güzel Sanatlar

   Güzel sanatlar bir milletin kültürünün önemli bir parçasını oluşturur, o milletin güzellik duygusunu yansıtır ve onu sonsuzlaştırır. Bir milletin güzel sanatlar alanında yarattığı değerler, onun milletlerarası alanda saygınlığını arttırır. Kendi alanında ünlü bir sanatçının ülkesinin tanıtımına yaptığı katkı, sonsuza kadar sürüp gider. Türklerin, İslam dinini kabul etmelerinden sonra, başta resim ve heykel olmak üzere, güzel sanatların bazı alanlarında büyük gerileme olmuştu. Ancak Tazminat'tan sonra başlayan canlanma, cumhuriyetle beraber hızlanmıştır. Cumhuriyet döneminde sanata ve sanatçıya verilen önemin artması yüzünden, bu dönemde milletlerarası alanda çok sayıda sanatçı yetişmiştir. Bu gelişmenin öncülüğünü de Atatürk yapmıştır. Atatürk, Türk milletinin güzel sanatlara karşı olan ilgisini belirtirken; 

   "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir niteliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir."demiştir.Sanatın önemini vurgularken de; "Sanatsız kalan milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir." şeklinde konuşmuştur. 

   Atatürk, sanatçılara da büyük önem vermiştir. 1923 yılının zor günlerinde yaptığı bir konuşmada; 
 

"Efendiler!... Hepiniz milletvekili olabilirsiniz; bakan olabilirsiniz. Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz fakat sanatkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim."

demiştir. Elini öpmek isteyen bir sanatçıya ise, "Sanatçı el öpmez. Sanatçının eli öpülür." diyerek, sanatçının önemini vurgulamak istemiştir. 

   Atatürk'e göre; "Sanat, güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltraşlık, bina ile olursa mimarlık.." olur. Atatürk, "müziksiz hayatın varolamayacağını" söylemiş, "hayat müziktir"diyerek, bu alana duyduğu sevgi ve ilgiyi belirtmiştir. Atatürk'ün pek çok sanatçıyı Çankaya Köşkü'nde ağırladığı, onları ödüllendirdiği, desteklediği de herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü Atatürk, sanatçının kültür zenginleşmesine katkıda bulunarak, milli birlik ve bütünlüğün oluşturulmasına katkıda bulunduğunun bilincindeydi. 

   Atatürk, Türk kültür ve sanatının kendine özgü nitelikleri olduğunu savunmuş ve bunun incelenmesini istemiştir. Türklerin evrensel sanata katkılarının ortaya çıkarılmasını öngörmüş ve bu konuda hizmet verecek kurumların kurulmasını sağlamıştır. Türk Tarih ve Dil Kurumları ile Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, bunların en somut örnekleridir. Ankara'da 1924'te kurulan Müzik Öğretmen Okulu, 1936'da Devlet Konservatuarı haline getirilmiş, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi ise, Atatürk'ün emriyle, Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenmiştir. Cumhuriyet döneminde, müzecilik de önem kazanmış, birçok müze açılmıştır. 

   Atatürk; "Bir millet sanattan ve sanatkardan yoksun ise, tam bir hayata sahip olamaz." yahut da "Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felakete mahkumdur. Bir çok unsurlar o felaketin derecesini farketmez, farkettiği gün de, ne kadar müthiş bir faaliyette çalışmak lazım geldiğini tahmin eylemez..." sözleriyle, sanatın önemini vurgulamıştır. 

   Kısaca söylemek gerekirse, cumhuriyet dönemi Türk rönesansının da gerçek bir başlangıcı olmuştur. Bugün güzel sanatlarda varılan nokta, bu gelişmenin açık bir kanıtıdır.