III. TURKIYE CUMHURIYETINDE SIYASAL REJIMI BUTUNLEYEN ILKELER
|
3A.Devletçilik |
Devletin Nitelikleri ve Egemenlik Kaynağına Göre Çeşitleri
Devletçilik denildiği zaman aklımıza ilk gelen Atatürk'ün ekonomik görüş ve uygulamalarıdır. Ancak devletçilik,yalnızca ekonomik alanda devletin ağırlığını koyması, bu konu ile ilgili kuralları ve sınırları düzenlemesi demek olmayıp bunların yanı sıra siyasi, askeri, kültürel, toplumsal ve diğer konularda da devletin devreye girmesi, belli bir dengeyi kurmasıdır. Ancak bütün bunların gerçekleşebilmesi insana ve devletin varlığına dayanmaktadır. Devletin varlığı, vatan adı verilen sınırları belli bir toprak parçasına, bu toprak üzerinde yaşayan insan topluluğuna, bu topluluğun oluşturduğu siyasi teşkilata ve o siyasi teşkilatın içinden çıkan üstün buyurma gücüne bağlıdır. Devletteki; sınırları dışındaki başka hiçbir güçten emir almayan ve devlet içindeki bütün diğer güçlere emir verebilen bu üstün buyurma kuvvetine, "egemenlik" denilmektedir.Devlet diğer siyasi teşkilatlanma tiplerinden öncelikle bu özelliğiyle ayırt edilir.
Egemenliğin kaynağına göre devletler; cumhuriyet, monarşi,teokratik
ve oligarşik devlet biçimleri olarak adlandırılır. Cumhuriyetlerde
egemenlik halkındır.Seçme ve seçilme hakkına sahip olan halk, bu egemenliğini,
özgür seçimlerle belirli süreler için seçtiği temsilcileri aracılığı
ile kullanır. Eğer egemenlik, ülke halkının belirli bir sınıfına ait
ise, yani seçme ve seçilme hakkı yalnızca bu sınıfın elindeyse, buna
aristokratik cumhuriyet ya da seçkinler cumhuriyeti denir.
Monarşilerde, cumhuriyetin tersine egemenlik kral, prens, sultan, padişah gibi sanlarla anılan bir tek kişinin elinde toplanır. Yasama, yürütme, yargı, yetkileri bu kişiye bağlıdır. Monarşilerde hükümdarın siyasal yetkilerine herhangi bir sınır getirilmemişse, buna mutlak monarşi denir. Eğer hükümdarın yetkilerine bir anayasa ile belirli sınırlar getirilmişse ve seçimle oluşan bir parlamento ile birlikte ülkeyi idare ediyorsa, bu devlet biçimi meşruti monarşidir.
Teokratik devlette, egemenliğin kaynağı Tanrı ve dinsel ilkelerdir.Tanrı adına bir grup din adamı iktidardadır. Oligarşik devletlerde ise, egemenlik, nüfusun çok küçük bir bölümü, bir sınıfın elindedir.
Modern devlet dediğimiz demokratik devletlerde ise, "milli devlet, yani egemenliğin millettte toplandığı, halkın halk için yönetildiği bir düzen anlayışı" vardır.
Devlet-Hükümet İlişkileri
Devlet; hukuksal bir varlık, bir tüzel kişilik onu oluşturan ve yöneten bireylerin kişiliklerinden ayrı ve farklıdır. Bu farklılık, devletin hak ve yetkilere sahip olmasını, yani gerçek kişiler gibi hukuksal işlemler yapabilmesini sağlamaktadır. Devlet bu işlemleri yasama, yürütme, yargı gücü dediğimiz asli organları eliyle yerine getirir. Devlet, insan ilişkilerini düzenlemek için hukuk kuralları dediğimiz kanunlar çıkarır. Devletin egemenlik kaynağına göre farklı kişi ya da kurumların elinde bulunan bu güce "yasama gücü" denir. Devletin koyduğu kanunları uygulayan gücüne de "yürütme gücü" yani hükümet denir. Hükümet etmek ya da hükümette olmak; devlet işlerini yapmak veya yaptırmakla görevlendirilmek ve bu suretle siyasi iktidarı kullanır hale gelmektir. Bazı devletler asli organlarını bir elde toplayıp işlerini görürken, bazıları da bu işleri dağıtarak yönetimi gerçekleştirmektedir. Bu uygulamadan farklı hükümet şekilleri ortaya çıkmıştır.
Egemenlik kaynağına, oluşumuna, çalışma biçimine, yetkilerine göre hükümetlere; demokratik hükümet, dikta hükümeti, otokratik hükümet, meclis hükümeti, monarşik hükümet, temsili hükümet, yarı temsili hükümet, yarı doğrudan hükümet, doğrudan hükümet gibi adlar verilmektedir. Bu hükümetler içinde çağa en uygunu ve en uygulanabilir olanı, cumhuriyet yönetimiyle bütünleşen "demokratik hükümet"tir. Demkratik hükümet, yönetenlerin halkın denetimine bağlı oldukları siyasal rejim arayışına dayanır.
Devletin tüzel kişiliğe sahip olmasının en önemli sonucu, devletin sürekliliğidir. Oysa, devletin aracı durumundaki hükümetler geçicidir. Siyasal iktidarların, hükümetlerin, hatta insan unsurunun değişmesi durumunda bile devlet devam eder. Seçimler sonucunda parlamentodaki siyasal aritmetik ve buna bağlı olarak gelen hükümet değişikliği, devletin temel niteliklerini değiştirmez. Modern devlette hükümetler, kendi programlarını uygulasalar bile, anayasa ile belirlenmiş devletin temel nitelikleri dışına çıkamazlar. Çıkacak olurlarsa, yasama ve yargı organının yaptırım gücüyle karşılaşırlar. Oysa gerektiğinde müdahale ve kuvvete başvurması toplumca meşru görülen tek kurum, tek sosyal egemenliğin temsilcisi olan devlettir. Devletin kurduğu düzeni korumak ve sürdürmek amacıyla yaptığı ekonomik, siyasi ve toplumsal müdahaleler, "devletçilik" dediğimiz uygulamayı getirmiştir. Devletçilik, devlet yetkilerinin artması, genişlemesi, kamu hizmet ve faaliyetlerinin yayılması demektir. Her devlet modelinde az veya çok devlet müdahalesi vardır. Devletçiliğin ölçüsü; yani, devlet hizmet ve sınırlandırmalarının ölçüsü, o toplumun içinde bulunduğu, ekonomik, kültürel, toplumsal koşullara ve o ülkede uygulanan siyasal rejime göre değişiklik gösterir.
Devletçilik (Etatizm) köken olarak batı çıkışlıdır. Liberalliğe bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Liberal devlette, devletin görev ve yetkileri çok sınırlıdır. Kişisel girişimciliği temel alan Fransız düşünürleri, devletin görevlerini olumsuz yönden ele alarak, en az karışan devleti, en ideal devlet olarak nitelendirmişlerdir. Onlara göre devlet, kötü sanatkar ve kötü tüccardır. Devletin; görevini, kişiye karışmayarak yerine getirdiği kanısındadırlar. İngiliz liberaleri ise, devletin rolüne olumlu yönden bakarak, devlete iç ve dış güvenlik, adaletin sağlanması ve vergi toplama gibi görevler de yüklemektedirler.
Müdahaleci doktrinler de bireylerin doğal hakları yerine, devletin toplumda fonksiyonları olduğu görüşüne dayanarak, devletin müdahale sahasını geniş tutmaktadırlar. Müdahaleciler devletin, liberaller tarafından özel teşebbüslere bırakılan sahalara da el uzatmasını doğal bulmaktadırlar. Müdahaleci doktrinler, sosyalizm (devlet sosyalizmi) kominizm, faşizm ve solidarizmdir. Bu doktrinlere göre kişisel çıkarlar, toplumun ortak ve üstün çıkarlarına bağlıdır. Bireylerin, devlete karşı hakkı yoktur. Devletin rolünün sınırı da yoktur. Artık her devlette ülke sınırlarının savunulması, adeletin ve güvenliğin sağlanıp sürdürülmesi, devletin temel görevleri arasındadır. Bu görevler, devletin varlığının temel nedenleri de olduğu için, bunların yerine getirilmesi tam bir devletçilik anlayışı sayılmaz. Devlet bu görevlerinin dışına çıkıp, özellikle siyasal, ekonomik, kültürel ve diğer toplumsal konu ve kurumlarda ilgi alanını genişletecek olursa, devletçilik uygulaması başlamış olur.
Batıda Sanayi Devrimi'yle birlikte hızlanan toplumsal değişme ve gelişmeler, kamu hizmetlerinin genişlemesi ve yayılması, devlet müdahalesinin sınırlarının genişletilmesini zorunlu kılmıştır. Çağımızın devletleri XIX. yy.'a oranla daha müdahaleci görünmektedir.
Toplum için, toplum yararına gerekli ve faydalı hizmetler görmekle görevli çağımızın devleti klasik kamu hizmet ve faaliyetleri ötesinde toplum yararına çok daha geniş ve yaygın hizmet görmekle yükümlü olmuştur. Bu anlayış, devleti ekonomik kültürel ve sosyal alanlarda da ortak görmekle yükümlü olmuş ve ortak ihtiyaçları kendi eliyle karşılamaya itmiştir. Devletçiliğin bu geniş anlamının yanında, bir de "devletin ekonomik alanda, doğrudan doğruya müdahalesini öngören bir sistem" olduğunu savunan dar anlamı da vardır. Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik alandaki devlet müdehalesi; "ücretler ve çalışma şartları", "işsizlik ve giderilmesi", "dış ticaret ve ödemeler dengesi" ve bazı durumlarda da "gelişme hızı" gibi alanları kapsamaktadır. Az gelişmiş ülkelerde ise, müdahaleler daha geniş ve yaygın bir nitelik taşımakta, gelişmiş ülkelerdeki müdahale alanlarının yanı sıra, doğal kaynaklarının ve yatırımlarının dağılım alanlarını, üretim faaliyetlerini, fiat mekanizmasını içermektedir.
Bugün artık ekonomik konular toplum işlerinde ön plana geçtiğnden, ekonomik sorunlar devletin doğal sorunları olmuş, devlet teşkilatı buna göre organize edilmiştir. Bu nedenle de devletçilik, daha çok ekonomik içerikli yanıyla algılanmaya başlanmıştır.
Atatürkçü Düşünce Sisteminde Devletçilik1)Atatürk'e göre Devletin Ekonomik Yaşamdaki Rolü
Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan süratle gelişmişliğinin ve çağdaşlığının sağlanması sorunu, Atatürk'ü, Milli Mücadele'nin başından itibaren Türkiye'ye özgü bir devletçiliğe yöneltmiştir. Daha 1 Mart 1922'de devletçiliği dile getiren Atatürk, "Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de; toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir." diyerek, devletin ekonomik yaşamadaki rolünün ne olması gerektiğini ortaya koymuştur.
Ancak uygulama 1930'lu yılların başına kadar, İzmir'de 1923'te Türkiye İktisat Kongresi'nin belirlediği ekonomik esaslar çerçevesinde oldu. Buna göre; devlet doğrudan üretici olarak ekonomik hayata karışmayacak, bireysel girişimin öncülüğünde Türkiye'nin kalkınmasını isteyecekti. Yabancıların elindeki ve toplumun genelinin faydasını gerektiren kurum ve kuruluşları da millileştirecekti. Yani, bu konuda da devlet 1930'lu yıllara kadar devletçilik yerine, millileştirme politikası uygulayarak, kendisi üretici olmadı. Bu konuları, Türk vatandaşlarının kurdukları şirketlere bıraktı. Bu dönem, devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmeler, varolan uygulama ile Türkiye'nin istenilen düzeyde ilerlemesini sağlamadığını gösterdiğinden, devletin ekonomik hayata doğrudan girmesini gerektirdi.
2)
Devletçiliğe Geçiş Nedenleri
Bu dönemde devlet müdahalesini
zorunlu kılan iç ve dış nedenler şunlardır.
Dış Nedenler:
Atatürk, Türkiye'nin ulusal bağımsızlığını elde etmeyi, en yüce hedef olarak seçmişti. Ekonomik bağımsızlık olmadan bunu gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olduğundan "Devlet siyasi ve düşünsel konularda olduğu gibi ekonomik işlerde de düzenleyici olmalıdır." diyordu. Eğer bu yapılamazsa, ulusal ekonominin savunmasız kalması söz konusu olabilirdi. Az gelişmiş bir ülkenin liberal politika uygulaması, ülke ekonomisini olumsuz yönde etkileyebilirdi. Çünkü özel çıkarlar, sonuçta rekabete dayanır. Oysa yalnızca rekabet anlayışıyla, ekonomik düzen kurulamaz. Öte yandan kişiler, şirketler, devlet örgütüne oranla daha zayıftırlar. Sebest rekabetin Atatürk'e göre toplumsal sakıncaları da vardır: "Zayıflarla güçlüleri bir yarışmada karşı karşıya bırakmak gibi bir şeydir."
Sanayileşme aşaması
öncesinde Türkiye'de, sınıflar arasında aşırı bir uçurum doğmamıştı.
Sanayileşme önüne devlet düzenlemeleri konulmaksızın, kapitalist düzene
geçilseydi sınıf çatışmaları başlayabilirdi. Oysa "Devlet girişimleri
sınıfsal çıkarlardan çok, ulusal çıkarları gözeteceğinden, bu uygulama
toplumsal dayanışmayı güçlendirecekti." Atatürkçü devletçilik, güçlü
ve çağdaş bir devlet meydana getirme temel amacının bir aracı olduğu
kadar, halkçılık ilkesinin de zorunlu bir tamamlayıcısıdır. Halkçılık
ilkesinin gereği olarak sınıf mücadelesinin önlenmesi, sosyal barışın sürürülmesi,
sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi, devletin sosyal ve
ekonomik yaşamdaki rolünü azaltan bir anlayışla mümkün değildir. Bu
hedeflerin gerçekleşmesi, devletin ekonomi alanında en azından düzenleyici
ve denetleyici bir rol oynamasını gerektirir. Ancak öngörülen model, hiçbir
şekilde kollektivist ekonomi anlayışı şeklinde olmayacaktır.
Atatürk kendisinin yazığı ancak A. Afet İnan imzasıyla 1930'da yayımlattırdığı "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" adlı kitapta, ilk kez "Mutedil Devletçilik" (Ilımlı Devletçilik)'ten söz etmiştir.Atatürk'e göre :" Bizim izlemeyei uygun gördüğümüz mutedil (ılımlı) devletçilik ilkesi, bugün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak, ulusu büsbütün başka esaslar içinde düzenlemek amacını güden, özel ve kişisel ekonomik girişim ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm ilkesine dayalı kolletivizm, komünizm gibi bir sistem değildir." demiştir.
Türkiye'nin uygulayacağı
devletçilik ,kendine özgüdür ve kendi ihtiyaçlarından kaynaklanmıştır.
Bu sistem komünist ekonomi olmadığı gibi, liberalizmden de başka bir
sistemdi. Bunu Atatürk şöyle vurgulamaktaydı:
| "Devletçiliğin manası bizce şudur: Bireylerin özel girişimlerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin büyük ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılamadığını göz önünde tutarak, ülke ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri bireysel ve özel girişimlerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve görüldüğü gibi kısa bir zamanda başardı. Bizim izlediğimiz yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka bir sistemdir." |
Görüldüğü gibi,
Atatürk'e göre devletçiliğimiz, sosyalizm, liberalizm ve Batıdaki
sistemlerden ayrı; bizim yapımıza özgün bir sistemdir. Onun devletçilik
anlayışında birey temel alınır. Bütün tanımlama ve uygulamaları bunu göstermektedir.
Atatürk'e göre prensip olarak
| "Devlet, bireyin yerine geçmemeli. Bireyin kişisel faaliyeti ekonomik gelişmenin esas kaynağı" olarak kalmalıdır. Bireylerin gelişmesine engel olmamak, onların her yönden olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde devletin kendi faaliyeti ile bir engel meydana getirmemek, demokrasi presibinin mühim esasıdır...Kişiliğin gelişmesininin engel kalmağa başladığı nokta, devlet faaliyetinin sınırını oluşturur." |
7 Eylül 1931'de yaptığı
bir devletçilik tanımlamasında da Atatürk :
| "Bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu gönence ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır." |
diyordu. Bu anlayış, özel sektörün
yeterli teknik ve sermaye birikimi olmadığı için yapamadığı, ya da karlı
görmediği işleri devlete bırakmaktaydı. Aynı zamanda da toplumun genelinin
çıkarının söz konusu olduğu alanları, öezel girişime bırakmayan bir
anlayıştı : Atatürk'e göre;
"Bu anlamda devletçilik, özellikle, toplumsal, ahlaki ve milli'dir. Milli
servetin dağıtımında daha çok adalet ve emek sarfedenlerin daha yüksek
refahı, milli birliğin korunması için şarttır. Bu şartı daima göz önünde
tutmak milli birliğin temsilcisi olan devletin önemli vazifesidir." Bu
son nokta, dikkatle incelenecek olursa, devletçiliğin sosyal adaletçi bir
niteliği olduğu kolaylıkla anlaşılabilir.
Devletçilik, CHP programına 1931'de konulmuş, 5 Şubat 1937'de de diğer ilkelerle birlikte Anayasa'da yer almıştır. Devletçiliğin temel niteliklerini kısaca şu başlıklar altında toplayabiliriz:
1. Müdahalecidir : Atatürkçü Düşünce, az gelişmiş bir ülke için devlet müdahalesini zorunlu olarak görmektedir. Bu müdahale, genel çıkarı korumak için de gereklidir.
2. Plancıdır : Kalkınmada belli bir planın uygulanmasını öngörür. Yatırım ve üretimin gelişi güzel değil, genel çıkar doğrultusunda olması esastır.
3. Gerçekçidir : Eldeki olanakların değerlendirilmesini, hayaller peşinde koşulmamasını öngörür.
4. Eklektir (Seçmeci) : Kalkınmada, kamu ve özel kesimin birlikte yer almasını öngörür.
5. Eşitlikçidir : Sınıf ayrımcılığının karşısındadır. Sosyal adaletin sağlanarak, sınıf çatışmalarının önüne geçilmesini öngörür.
6. Bağımsızlıkçıdır : "Ulusal bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık ile sağlanır." görüşü egemendir. Yabancı sermayeyi kendi bağımsızlık anlayışı çerçevesinde kabul eder.
7. Açık rejimdir : Özgürlükçü ve demokratik ilkelerin yer aldığı siyasal içerik, bunu kanıtlar. Bu yönüyle, sosyalizm ve kapitalizmden ayrılır.
8. Hümanisttir : Ekonomide insan öğesini ön planda tutar. Tüketicinin korunmasını benimser.
9. Sömürücü değildir : Gerek iç ve gerekse dış sömürüye karşı olan Atatürkçü devletçilik anlayışı, emeğin önemine inanır.
Devletçiliğin Diğer Ekonomik Sistemlerden Farkı
1) Devletçiliğin Sosyalizmden Farkı
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Atatürk'ün devletçilik politikası, sosyalizm demek değildir. Çünkü Atatürkçü sistem, bir sınıfın egemenliğine dayanmaz. Tüm milletin egemenliğine dayanır. Öte yandan özgürlük anlayışının bir gereği olarak, bireyciliğe izin verir. Ancak toplumun ortak çıkarı herşeyin üzerindedir. Devletçilik "müdahaleci" ve "plancı" yanı ile sosyalizme benzediği, öte yandan da toplumsal mülkiyete de önem vermesi ile bu sistemle bir benzerliği olduğu öne sürülürse de aslında, bu konularda da sosyalist ekonomiden ayrılmaktadır. Çünkü "müdahale" sosyalizmdeki gibi, zorlama şeklinde değildir. "Plan" ise, yol gösterici, özendirici ve sınırlayıcıdır. "Müdahale" de gelişigüzel değil, belli bir plana göre yapılmaktadır. Türkiye'nin az gelişmiş ülkeler içinde ilk defa plan uygulayan ülke olması önemlidir. Atatürk'e göre; "Bir programa dayanmayan girişimler kısa zamanda söner." Onun için, planın önemi, devletçilikte büyük olmuştur. Toplumsal adalet sağlama yönünden de bir benzerlik söz konusu olmasına rağmen, Atatürk'ün devletçiliği sosyalizm demek değildir. Atatürk, "Vatandaşın siyasal özgürlük ve çalışmasını", "Bütün vatandaşların aynı siyasal haklara sahip olmalarını" amaçlamış ve şunu öğütlemiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenlerin, demokrasi esasından ayrılmamakla beraber, devletçilik ilkesine uygun yürümeleri, bugün içinde bulunduğumuz, koşullara ve zorunluluklara uygun düşer."
Hiçbir zaman parlamenter demokrasinin karşısında olmayan Atatürk, daima çok partili bir sistemi öngörmüştür. Kısacası; Yeni Türkiye Cumhuriyeti düzeni, kişi ve toplum refahını sağlarken, kişiye kişiliği kazandıran açık rejimi (demokrasiyi) hedeflemiş ve ona yönelmiştir. Yani ekonomik gelişme ile özgürlük arasında bir seçme yapmamış, ikisini de birlikte gerçekleştirmeyi amaçlamıştır.
2) Devletçiliğin Kapitalizmden Farkı
Atatürk'ün Devletçiliği, bireysel girişimciliğe izin vermiştir, ama tekelleşmeye karşıdır. Atatürk'ün deyişiyle "kesin zorunluluk olmadıkça piyasalara karışılmaz". "Bununla birlikte, hiçbir piyasa da başıboş değildir". "Bizim izlediğimiz yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir sistemdir". Dönemin İktisat Bakanı Celal Bayar'a göre de, özel girişime kalırsa, ülkenin kalkınması için, "En az iki yüz yıl daha bekleme dönemi geçirmemiz gerekecektir." Kaldı ki az gelişmiş bir ülke için o dönemde liberalizmi uygulamak olanaksızdır. Çünkü toplumsal adaleti sağlama amacı güden bir yönetim anlayışında bu sistem, sınıflar arasında dengesizliği arttıracak ve bunlar arsında savaşımlara yol açacaktı. Bu ise, milli birliğin zayıflamasına neden olabilirdi.
Atatürk, ekonomik alanda devletin düzenleyici ve belirleyici olaması gerektiği inancındadır. Kapitalizm ise, müdahaleyi kabul etmez. Plan yanlısı olmayıp, serbest piyasa yanlısıdır.
Atatürkçü düşüncede devletçilik, katı bir anlayış değildir. Devrimcilik anlayışının gereği olarak şartların ve zorunlulukların değişmesi bu politikada da değişikliklerin yapılabilmesi kuralını getirmiştir. Bunu I. Beş Yıllık Sanayi Planı'nı uygulamak üzere Atatürk döneminde yapılan Sümerbank Kanunu'nda da görmemiz mümkündür. Bu yasada kurulacak fabrikaların, ileride halka satılacağı yer almaktadır. Yani ekonomik gelişme sağlandığında, devletin, devletçiliğin dar anlamından uzaklaşıp, genel anlamındaki yalnızca eğitim, kültür, sağlık gibi konulardaki düzenleyiciliğine yönelmesi öngörülmüştür. Atatürkçü Devletçilik, gelişmekte olan ülkeler için önemini hâlâ korumaktadır. Türkiye'de uygulanan modelin, azgelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınmalarını gerçekleştirmek yolunda geçerli bir model olduğunu, Fransız bilimadamı Prof. Maurice Duverger şöyle dile getirmektedir. "Az gelişmiş ülkelerin Moskova ve Pekin etkisinde kalmamış olanları için doğrudan doğruya ve dolaylı biçimde Kemalist sistem, çok güçlü sonuçlar uyandırmıştır. Kemalizm, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa rejimlerinde bulunmayan nitelikleri ile Marksizmin gerçekten alternatifidir. Marksizm uygulamasına girmek istemeyen ülkeler, Batı demokrasisi karşısında saptadıkları yetersizliklere çözüm getiren Kemalist modeli tercih edebilirler."
Devletçiliğin Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar
Türkiye'nin Atatürk döneminde uyguladığı devletçilik anlayışı; demokrasinin geliştirilmesinde, devlet ile vatandaş arasındaki bağların güçlendirilmesinde, sosyal adaletin sağlanmasında, coğrafi dengesizliklerin giderilmesinde, bağımsızlıkçı bir ekonominin ve kalkınmanın gerçekleştirilmesinde en temel öge olmuştur.
Uygulamada sağladığı yararlarının somut örneklerini ikinci bölümdeki "Ekonomik Alanda Gelişme" başlığı altında gördüğümüz Atatürkçü devletçilik anlayışı, yalnız Türkiye değil, çoğu az gelişmiş ülkelerin de temel başvuru kaynağı olmuştur.
|
3B.Devrimcilik |
Genel Olarak Devrimcilik
Arapça bir kelime olan "inkılâp" sözlüklerde; "değişme, bir durumdan başka bir duruma dönme" diye tanımlanmaktadır. Türkçe'deki karşılığı ise "devrim"dir. Devrim sözcüğü : "pek kısa bir zaman içinde meydana gelen temelli ve önemli değişiklikleri" ifade etmek için kullanılır.
İnkılâp, Türkçe'ye Fransızca'da kullanılan "revolution"un karşılığı olarak girmiştir. Fransızca'ya, Latince'nin yuvarlamak, devrilmek anlamına gelen "revolvere" sözcüğünden geçmiştir. Bu sözcüğe Batı dillerinde ilk kez, "yıldızların hareketi" anlamında rastlamaktayız. XIV. yy.'da ise bu sözcük doğaldan siyasal bilime doğru kayan bir anlam değişikliğine uğramıştır. Artık bu çağda, İtalyan sitelerindeki siyasal değişiklikleri ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
XVII. yüzyılda ise, bu sözcüğü bazı yazarlar, önceden görülmeyen, insan isteği dışında bir olay, bir değişme anlamında kullanmışlardır. Bu anlamıyla sözcük, tamamen nesnel bir anlam taşıyordu. Fakat, Aydınlanma Devri ve Fransız İhtilali ile ilk defa düşünsel ve öznel bir içerik kazandı. Bundan sonra İnkılâpta insan istencinin etkisi ön plana geçti. Böylece inkılâp, insanın dışında gelişen bir değişiklik olmaktan çıkıp, doğrudan doğruya insan tarafından istenilerek ve uğraşılarak başarılabilen siyasi ve toplumsal değişiklikler anlamında kullanılır oldu.
"Devrim", tüm kurumları, devlet biçimi ve sosyal yapısı ekonomik ilişkileri eskimiş, yaşam biçimi gelişmeyen bir sosyal-ekonomik-siyasi düzenin ani olarak yıkılıp, yerine yeni bir dünya görüşünün ürünü olan, gelişme ve yaşama olanağı bulunan bir düzenin kuvvet yoluyla gelmesidir. Yani varolan düzen ve değerin yıkılarak, onun yerine, yeni ve ileri bir düşünceye dayanan yeni bir düzen ve değerin getirilmesidir. Devrimde yıkıcılığın yanı sıra, iyiye güzele doğru yapıcılık da vardır. Devrim bu niteliğiyle, sıradan isyan ve eşkiyalıktan, ihtilalden, reformdan ayrılır. Eğer devrimle getirilen yapı, eskisine göre daha geri bir nitelik taşıyorsa, bu bir devrim değil, gerileme (irtica) olayıdır.
Reform, varolan hukuki, iktisadi ve sosyal düzeni daha iyi, daha faydalı hale getirmek amacıyla alınan önlemler, yenileştirme düzeltme çabalarıdır.
İhtilâl ise, devrim olayının ilk bölümünü oluşturur. Devrimi gerçekleştirmek
üzere varolan otoriteye karşı zora ve silaha başvurulan hareket safhasını
ifade eder. Her devrim, genellikle bir ihtilâl ile başlarsa da, her ihtilâlin
bir devrim ile sonuçlanmsı gerekmez. İhtilâl,devrimin amacı değil, aracıdır.
Bir toplumun
devrime sürüklenebilmesi için, iki koşulun oluşması gerekmektedir. Bunlar
nesnel ve öznel koşullardır. Bir toplumda tarihsel ve toplumsal süreçler
sonunda zaman içinde yapısal olarak ortaya çıkan koşullara, nesnel koşullar
diyoruz. Nesnel koşullar, üç grupta sınıflandırılmaktadır. Bunkar da;
ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullardır. Öznel koşullar ise; insanoğlunun
doğrudan doğruya yönlendirdiği ve güdümlendirdiği birtakım ögelerdir.
Öznel koşulları, liderlik, örgüt ve ideoloji olarak üç grupta
toplayabiliriz. Bunlar nesnel koşulları hazır olan bir devrimi su yüzüne çıkarabilir,
ya da doğrudan kısa dönemli yönlendirme ve güdümlendirmelerle bir devrimi
öne alabilir ya da geciktirebilir.
Yalnızca öznel ya da yalnızca nesnel koşullar devrime yol açmaz. Toplumdaki ekonomik, toplumsal ve siyasal çarpıklıklar, yetmezlikler, ancak insanın yönlendirdiği koşullarla bütünleşecek olursa o toplumda devrim gerçekleşir.
Büyük devrimler genellikle üç aşamalı olarak gerçekleşir. Bunlar :
1. Düşünsel hazırlık aşaması,
2. Eylem aşaması,
3.
Yeni bir toplumsal düzen kurmak amacıyla önemli yenilklerin yapıldığı
kurumlaşma aşamasıdır.
Atatürkçü Düşünce Sisteminde Devrimcilik Kavramı
Atatürk'ün önderliğinde gerçekleşen Türk Devrimi, aynı zamanda hem toplumun ümmet esasından millet esasına geçişini gerçekleştirmiş, kişisel egemenliğe son vererek, millet egemenliğini ilan etmiş, dine bağlı (teokratik) devlet yapısının yerine, lâik devlet yapısını geçirmiş; hem de modernleşme ile gelenekçilik arasında bocalamakta olan toplumu, bu ikilikten kurtararak, Türkiye'nin yüzünü geri dönülmez şekilde çağdaş Batı uygarlığına döndürmüştür. Asıl amaç, çağdaşlaşmaktır. Ancak Atatürk'ün koyduğu ilkeler arasında ne Batıcılık ne de Batılılaşmak diye bir ilke yoktur. Onun bu konuda koyduğu ilke devrimciliktir(inkılâpçılık). Çünkü çağdaşlaşmanın iki boyutu vardır: Birincisi uygarlık, ikincisi Batıdır. Birinci boyut geneldir. Her millet bunu hedeflemelidir. Bunu Atatürk şöyle dile getiriyordu :" Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir. Ve bir milletin ilerlemesi için de bu biricik uygarlığa katılması gereklidir."
İkinci boyut ise (Batı),
özel boyuttur. İleride bu yön değişebilir. Gelecek yıllarda dünyanın başka
bir yerinde, daha ileri düzeyde bir uygarlık oluşabilir. O durumda coğrafi
bir terim olan Batı'nın hiçbir anlamı kalmaz. Hatta Batı da birgün geri
duruma düşebilir. Batıcılık ilkesi konsaydı, ileride de hep batının düzeyi
hedeflenecekti. Oysa Devrimcilik ilkesiyle hep yenileşme ortamı
hedefleniyordu. Atatürk'e göre;
|
"İnkılâp(devrim) var olan kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine, milletin en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır." |
Bu tanımlamasıyla Atatürk, devrimin basit bir yönetim değişikliği olmadığını, temel kurumlarda da değişmeyi ifade ettiğini ve Türk Devrimi'nin çağdaşlaşmaya yönelik bir karakteri olduğunu vurguluyordu.
Yine Atatürk'e
göre;
|
"Uygarlık yolunda başarı yenileşmeye bağlıdır.Toplumsal hayatta, bilim ve fen alanında başarı kazanmak için, tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayatta hâkim olan hükümlerin zaman ile değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi gereklidir. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları dünyayı değişmeden değişmeye uğrattığı bir devirde, yüzyıllık köhne zihniyetlerle, maziperestlik (geçmişe bağlılık-geleneksellik) ile var olmak mümkün değildir." |
Böylece Atatürk,
milletin var olmasını, yani yaşayabilmesini; sürekli, değişmeye, gelişmeye
yenileşmeye bağlamaktadır. Yenileşmenin gereğini de şu sözlerle açıklamaktadır
:
|
"Mantıkî hiçbir delile dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz. İlerlemede kayıt ve koşulları aşamayan milletler, hayatı makul ve pratik göremezler. Hayat felsefesini geniş tutan milletlerin egemenliği altına girmeye mahkumdurlar." |
Başka milletlerin egemenliği
altına girmemenin tek yolunun, çağdaş uygarlığın verilerini uygulamaktan
geçtiğini vurgulayan Atatürk, sözlerine şöyle devam ediyordu:
|
"... dünyada her topluluğun ve varlığın değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, yaptığı ve yapacağı uygar eserlerle oranlıdır. Uygar eser yaratmak kabiliyetinden yoksun olan topuluklar, özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybederler. Uygarlık yolunda yürümek ve başarıya ulaşmak bir hayat koşuludur. Bu yol üzerinde duralayanlar ya da, ileriye değil geriye bakmak bilgisizliği ve gafletinde bulunanlar topyekün uygarlığın coşkun seli altında kalırlar." |
Uygarlık yolunda yürümeyi
yaşam nedeni olarak gören Atatürk, Türk Devrimi'nin temel amacını şöyle
belirtmekteydi:
|
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların(devrimlerin) amacı ; Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir. İnkılâbımızın temel ilkesi budur." |
Statikliği (Duraganlığı) değil, dinamikliği (gelişmeyi) temel alan Atatürk'ün devrimcilik ilkesi, öteki ilkelerin felsefesini de kapsar. Onların gelecekte geliştirilmesi için de açık kapı bırakır.
Atatürk, Türk Devrimi'nin ilkelerinin felsefesini "Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir." sözüne bağlar. Bilim, gerçeği bulma yolunda sürekli araştırmadır. Toplum ve devlet örgütleri bilimin buluşları karşısında kayıtsız kalmamalı, statik düşünce biçiminden kurtulmalıdır. Atatürk ilkelerinden cumhuriyetçilik, millîyetçilik, lâiklik; Osmanlı saltanat ve halifeliğine ve örgütlerine bir tepki olarak doğmuştur. Devrimcilik ise, gericiliğe kapıları kapamak, yönetim örgütlerinin kalıplaşmasını engellemek ve Türk ulusunu durgun felsefeye düşürmekten kurtarmak için konulmuştur. Dolayısıyla Türk toplumunu ileriye götürücü bir işlevi vardır. Çünkü Atatürk'e göre;
"Toplum durmaz. Biz bugün bu durumdayız, ama bu durumda kalamayız. Onun için her sorunda İnkılâpçı olacağız." Bu nedenle de uygarlık dünyasındaki yerimizi korumak ve ona uyum sağlamak için "İnkılâbın temellerini hergün derinleştirmek ve kuvvetlendirmek gerekmektedir."
Atatürk Devrimi'nin Temel Nitelikleri
1) Statik değil, dinamik bir düşüncedir. Her zaman yeniliklere açıklığı hedefler. Önceden saptanmış soyut ilkeler üzerine kurulmamıştır. Hiçbirşeyin durmasına, donup kalmasına izin vermez.
2) Aklı ve bilimi önder alır. Türkiye'yi çağdaş uygarlığa ulaştırmayı amaçlar.
3) Taklitçi değil, gerçekçi ve uygulanabilir niteliktedir. Gelenekçi düzene karşıdır. Gelenekçi-kaderci anlayışla modernleşme arasında bocalayan Türk milletini bu ikilikten kurtaran ilke olmuştur.
4) Hem ulusal, hem de evrensel nitelikleri vardır. Sömürülen ülkelerin bağımsızlık hareketlerine örnek olmuş bir düşüncedir.
5) Evrimci bir düşünce olmadığı gibi, gericiliğe de kapıları kapatan bir anlayıştır. Sosyalizm ve solidarizm gibi totaliter düşüncelerle de bir ilgisi yoktur.
Türk Devrimi ve Evreleri
Osmanlı Devleti, Batı'nın bilimsel ve teknik gelişmelerinden kopukluğu nedeniyle XVII. yüzyıldan itibaren bir çöküş içine girmişti. Devlet yöneticileri, gelişmiş toplumların bu üstün duruma nasıl geldiklerini çok geç farkedecekti. Yapılan Islahatlar da, çok uluslu yapıdaki Osmanlı Devleti'ni parçalanmaktan kurtaramadı. Islahat, teokratik düzen içinde ve toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyen eski kurumları kaldırmadan yapıldığı için, başarılı olamadı. Kimse bu başarısızlıktaki en büyük etkenin, yapılanların millet iradesine dayanmamaktan kaynaklandığını anlayamadı. Bu nedenle de teokratik monarşinin kaldırılmasını düşünemedi.
Osmanlı Devleti'nin kurtarılması çabalarına XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Osmanlı aydınları, kurdukları dernekler ve örgütlerle katıldılar. İşte bu örgütlerden biri olan "Vatan ve Hürriyeti"i de Mustafa Kemal kurdu. Mustafa Kemal, 1906'da bu derneğin şubesini Selanik'te açarken "millet eziyet ve baskı altında yok oluyor. Özgürlüğün olmadığı bir ülkede, ölüm ve yıkım vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür. Kahredici bir baskı yönetimine ancak ihtilalle cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük iradeyi yıkmak, milleti egemen kılmak, vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum." diyordu. Görüldüğü gibi M. Kemal, ilk olarak bu toplantıda yıkılmak üzere olan bir yönetimi, ihtilal yaparak sona erdirmeyi gündeme getirmiştir. Kısa bir süre sonra 1908'de istibdat yönetimi, anayasanın yürürlüğe girmesi ile sona erdi. Ancak köklü bir değişiklik olmadığı için, devletin çöküşü önlenemedi.
Mustafa Kemal'in anı defterine, 8 Temmuz 1918 tarihinde yazdığı şu satırlar da onun Türk tarihinin rastlantı sonucu ortaya çıkardığı bir lider olmadığını göstermektedir : "Benim elime büyük yetki ve güç geçerse, toplumsal yaşantımızda istenilen inkılâbı bir anda bir "coup" (ihtilal) ile uygulayabileceğimi zannederim". Bu cümleden anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal, eline yetki ve güç geçerse bir devrim yapmayı plânladığını yıllar öncesi açığa vurmuş ve zamanını kollamıştır. Devrim için gerekli; toplumsal yetersizlikler, çarpıklıklar ve diğer faktörler 1919'da hazırdı.
Türk Devrimi de, diğer büyük devrimlerde olduğu gibi, üç aşamadan geçerek gerçekleşecekti. Bunlardan birincisi olan "düşünsel hazırlık aşamasının" uzunca bir süresi, Osmanlı İmparatorluğu'nda geçmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan Osmanlıcılık ve Türkçülük akımlarının olumlu yanlarından yararlanılmıştır. Türk Devrimi ayrıca, Fransız Devrimi'nden etkilenmiş, ancak kendine özgü bir biçimde gelişmiştir.
İkinci aşama "eylem aşaması"dır. 30 Ekim 1918'den itibaren yurt topraklarının işgal edilmesi üzerine başladı. İşgallere İstanbul Yönetimi'nin karşı koymaması, halkın Mustafa Kemal'in önderliğinde kendi iradesini kendisinin belirlemesine yol açtı. Artık sorumluluklarını yerine getiremeyen ve yasallığını çıktan yitirmiş bulunan Osmanlı yönetimine karşı, hukuksal olarak ihtilâl hakkı doğmuştu. TBMM'nin kuruluşuyla bu aşamada temel amaç, halka millet bilinci aşılayıp, emperyalizme karşı başkaldırarak, bağımsız bir devletin kurulmasına çalışmaktı. Bu yönleriyle Türk Devrimi başlangıçtan itibaren ulusal bir ideolaji siyasal bir eylem niteliği taşımaktaydı. Türk Devrimi bu aşamada, bir taraftan Batılı emperyalist güçlere karşı savaşım verirken, diğer taraftan da yeni bir hukuk düzeni kurma amacına yönelmiştir. Bu yeni hukuk düzeni, teokratik temellere dayanan Ortaçağ devletinin yerine, ulusal egemenliğe dayanan bir devlet olacaktı.
Üçüncü aşama; "yeni bir toplumsal düzen kurmak ve çağdaş uygarlığa ulaşmak yolunda yeniliklerin yapıldığı evre" oldu. Cumhuriyet ilân edildikten; yani, siyasal devrim tamamlandıktan sonra, M. Kemal "Ülke kesinlikle uygar, çağdaş ve yenilikçi olacaktır. Bu bizim için hayat davasıdır. Bütün fedakârlığımızın sonuç vermesi buna bağlıdır... İlerleme yolumuzun önünde dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenileşme ortamında duracak değiliz." diyerek, Türk Devrimi'nin üçüncü aşamasının başlatıldığını belirtmiştir.
Türk Devrimi'nin Dinamikliğinin Sağlanması
Atatürk bütün devrimlerini gerçekleştirirken kamuoyunu hazırlamaya, millete onların gerekliliğini anlatmaya büyük önem vermiştir. O, yeni düşünceleri halka zorla, baskı yoluyla değil, onlarla bütünleşerek, onları inandırarak öğretmeyi öğütler. Başarılı olabilmek için aydınların düşünceleri ve hedefleri ile, halkın düşünceleri ve gereksinimleri arasında uyum olması gereğine değinir. Ancak bu sayede ulusal birliğin sağlanacağını ve çağdaş uygarlık hedefine ulaşılacağını belirtir. Bu hedefe ulaşmak, Atatürk'ün gösterdiği yöntem ve ilkeleri benimsemekle olur. Çünkü ancak "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçte olacaklardır." Atatürk, Türk Devrimi'nin dinamik niteliğini şu sözleriyle açıklıyordu: "Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil düşüncelerinde temmeli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk Milleti'nin dinamik bir idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı ancak, süreli bir plânla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olur." Başarıyı getirecek çalışma elbetteki aklı, bilimi ve Türk Devrimi'nin temel felsefesini benimsemekle olacaktır.
Devrimciliğin temel felsefesi, yapılmış bulunan devrimlerin korunması ve yaşatılmasıdır. Korumanın yanında, ilerleyen ve gelişen dünya karşısında hiçbir zaman yenilenmeyi aksatmamaktır. Korumada en önemli dayanak, Atatürk ilkeleridir. Milletin dinamik ideali ise, yaşamayı ve yaşatılmayı sağlayacaktır.
Devrimleri yaşama ve yaşatmada esas, aklı ve bilimi temel alarak devrimleri yaygınlaştırmaktır. Bu devrimleri halka, millete mal etmektir. Onları inançla savunmaktır. Donmalarına, dondurulmalarına ve yozlaştırılmalarına şidetle karşı koymaktır. Ancak bu sayede Türk toplumu uygarlık yolunda ve ulusal bilincinin içinde, daima dinamik halde bulunabilir. Kökleşmeyi sağlayabilir. Devrimin felsefesi korunmadıkça, devrimler ne korunabilir ne yaşatılabilir. Ne de daha yüksek düzeylere ulaşmak imkânına kavuşabilir.
Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ilke ve devrimlerinin bir ürünüdür. Bu büyük ve kutsal eser, Türk Milleti'ne ve her yaşta yaratılan Türk gençliğine emanet edilmiştir.Bu emanet ancak onun devrimleri ve ilkelerine bağlılıkla, kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşanır ve yaşatılabilir.