XIV. DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ(1950-60)

14 A. Demokrat Parti Dönemi
(1950-1954)

Türkiye'de 1945 yılında yeniden çok partili döneme geçildikten sonra, 7 Ocak 1946 tarihinde resmen kurulan Demokrat Parti, dört yıllık başarılı bir muhalefetten sonra, 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimleri kazanarak iktidara gelmiştir. Bu gelişme, Atatürk döneminden beri Türkiye'de uygulanan ve muhalefeti bütünüyle dışlamayan, başka bir deyişle "potansiyel demokrasi" anlayışının başarılı olduğunun bir kanıtıdır. Öte yandan bu gelişme, tek partili bir dönemden sonra, ihtilalsiz, darbesiz, kansız bir şekilde serbest seçimlerle iktidarın el değiştirmesidir ki, böyle bir değişime doğulu-islami toplumlarda ilk defa rastlanmakta idi.

   Demokrat Parti'nin on yıllık iktidar dönemini, üç ana bölüme ayırarak incelemekte yarar vardır. Bu bölümde, Demokrat Parti'nin iktidarda olduğu ilk dört yıllık dönemi kısaca anlatılacaktır. 

   Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde; %53.89 oy alarak, 408 milletvekili kazanırken; CHP %39.98 oy ile 69; Millet Partisi %3.03 oy ile 1; Bağımsız adaylar da %3.40 oy oranıyla 9 milletvekilliği kazanmışlardı. Bu sonuçlardan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, TBMM iki partili bir yapıdan oluşmakta idi. Ancak siyasi iktidarı ele geçiren DP'nin milletvekili sayısı, seçim sisteminin de yarattığı adaletsizliğin bir sonucu olarak, muhalefete düşen CHP'nin milletvekili sayısının yaklaşık altı katı kadardı. İktidar ile ana muhalefet partisinin güç dengeleri arasındaki bu eşitsizlik nedeniyle, 1950-54 dönemi, adeta bir tek partili demokrasi görünümü verecekti. Bu durum, DP'nin muhalefeti bir yana bırakarak tek başına hareket etmesine yol açacak ve bu dönemde iktidar ile muhalefet arasında önemli sorunların yaşanmasına neden olacaktı.

   1950 seçimlerinden sonra, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün istifası üzerine, DP Genel Başkanı Celal Bayar, TBMM'nin 22 Mayıs 1950 tarihli oturumunda oylamaya katılan 453 milletvekilinden 387'sinin oyunu alarak, Cumhurbaşkanlığı'na seçildi ve aynı gün Adnan Menderes'i yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi. TBMM Başkanlığı'na da yine DP'den Refik Koraltan getirildi.
   Adnan Menderes, Birinci Menderes Kabinesi olarak anılan hükümetini, 22 Mayıs'ta açıkladı ve yeni kabine 2 Haziran 1950 tarihinde meclisten güvenoyu aldı. DP programı gereğince, Cumhurbaşkanlığı görevini üstlendiği  için istifa eden Celal Bayar'ın yerine ise, Adnan Menderes seçilmiş ve Menderes bu görevi,  27 Mayıs 1960 tarihine kadar sürdürmüştür.

   Menderes kabinesi güvenoyu aldıktan kısa bir süre sonra, hükümete karşı askeri darbe yapılacağı yolunda bir ihbar yapılmış ve bu gelişme üzerine hükümet, başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman olmak üzere, aralarında bir çok general ve amiralin de bulunduğu subayı emekliye ayırmıştır. DP iktidarının daha ilk günlerinde ordu ile hükümet arasında güvensizlik yaratan bu gelişme, on yıl boyunca devam etmiştir.

   D.P. yönetimi bürokratik kadrolarda da önemli değişikliklere giderek ilk aşamada dokuz ilin valisini ve bir çok memurun yerini değiştirmiştir. Muhalefet tarafından şiddetle eleştirilen bu gelişmeler , bürokratlar arasında da önemli huzursuzluklara yol açmıştır.

   Askeri ve bürokratik kademelerde bu değişiklikler yaşanırken, hükümet, 16 Haziran 1950 tarihinde Arapça ezan okunmasını yasaklayan Türk Ceza Yasası'nın 526'ıncı maddesini değiştirerek, Arapça ezan okunmasını serbest bıraktı. Ana muhalefet partisi CHP'den de destek gören bu girişime, Atatürkçü çevrelerden yapılan eleştirilere pek aldırış eden olmadı.

   DP döneminde, 14 Temmuz 1950 tarihinde çıkarılan bir af yasasıyla, daha önceki iktidar tarafından af kapsamı dışında bırakılan ünlü şair Nazım Hikmet Ran başta olmak üzere, çok sayıda tutuklu serbest bırakıldı. 13 Ağustos'ta yapılan muhtar seçimleri de, yine DP'nin zaferiyle sonuçlandı. Bu seçimlerde iktidar 19.052; CHP ise 13.152 muhtarlık kazanabildi. Oldukça sert bir mücadele içinde geçen ve 3 Eylül'de Türkiye genelinde yapılan Belediye seçimlerinde ise; DP 600 Belediye Başkanlığı'ndan 560'ını kazanarak, büyük bir başarıya imza attı. Bu seçim sonuçları, DP'nin 1950 seçimlerini de bir rastlantı sonucunda kazanmadığını ortaya koymuştu.

   Bütün bu başarılara karşın Başbakan Adnan Menderes'in parti içindeki konumu ve Bakanlar Kurumu karşısındaki durumu, yeteri kadar güçlü görünmüyordu. Bunun en açık kanıtı da kabinenin güvenoyu almasından daha beş ay bile geçmeden, üç Bakan'ın Menderes ile aralarındaki uzlaşmazlıktan dolayı istifa etmiş olmalarıydı. Bu istifaların sayısı, kısa sürede dördü buldu. Ancak bu durum, 28 Şubat 1951'de yapılan bütçe oylamalarına yansımadığı için, bütçeye 433 milletvekilinden 375 olumlu oy verdi. Bu tabloya karşın Menderes, beklendiği gibi, 8 mart'ta istifasını Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a sundu.

   Yeni kabineyi kurmakla görevlendirilen Menderes, 2 Nisan'da bu defada oylamaya katılan 396 milletvekilinin, 346 oyu ile güven almayı başardı. Bu gelişme Menderes'in, ikinci kabinede parti içindeki gücünün gittikçe arttığını ortaya koydu ve muhalefete karşı daha sert önlemler alma yoluna gitmesinde etkili oldu. DP iktidarı, muhalefeti etkisiz hale getirmek için, önce 8 Ağustos 1951 tarihinde 5830 sayılı yasayı çıkarmış ve bu yasa ile Türk Devrimi içinde önemli bir yeri olan Halkevleri'ni kapatarak, mallarına el konulması yoluna gitmiştir.

   Bazı DP'lilerin bile tepki gösterdikleri bu gelişme sonucunda; 1950 yılında toplam sayısı 487'yi bulan Halkevleri ve 4.327'ye ulaşmış bulunan Halk Odası ile 4.890 kitaplık kapatılmıştır. Bu kurumların mal varlıkları da, hazineye devredilmiştir. DP iktidarının bazı partizanların tahrikleri ve siyasi kaygılar sonucunda aldığı bu karar, muhalefetin şiddetli tepkilerine yolaçacak ve zaten okur-yazarlık oranı düşük olan bir toplum için, büyük olumsuzluklara neden olacaktı.

   1953 yılında ise, DP iktidarı ile muhalefet arasındaki gerginlik giderek artmıştır. Bu gelişmenin en önemli nedenlerinden birisi, hükümetin 8 Temmuz'da Millet Partisi'ni, "dini siyasete alet etmek ve ara bozucu faaliyetlere girişmekten dolayı" kapatma kararı almasıdır. Bu durum, CHP'nin büyük tepki göstermesine neden olmuştur. CHP tarafından yayınlanan bir bildiri ile bir partinin "yargı kararı olmaksızın kapatılması" eleştirilmiştir. Bu bildiriye karşı büyük tepki gösteren DP Grubu ise, CHP'yi gerici bir partiye destek olmakla suçlamış ve CHP'nin bütün mal varlıklarına el konulmasını öngören bir yasayı, 9 Aralık 1953 tarihinde TBMM'ne sunmuştur. Mecliste yapılan tartışmalar sonucunda 341 oy ile kabul edilen ve 6195 sayılı yasa olarak bilinen bu yasa ile ana muhalefet partisi CHP, 1954 genel seçimleri öncesinde, mali bakımdan adeta felç edilmekteydi. Bu yasa, Genel Merkez binası ve Ulus Gazetesi dahil hemen her türlü mal varlığına el konulan CHP'nin, 1954 seçimlerinde başarısız olmasında en önemli etken olmuştur.

   Bu arada DP iktidarı, Atatürk'ün manevi kişiliğine yöneltilen saldırıları önlemek amacıyla,  Atatürk Kanunu olarak bilinen  5186 sayılı yasayı, 31 Temmuz 1951 tarihinde meclisten geçirmiştir. Ayrıca bu dönem içinde iktidarın, TBMM'den izin almadan Kore'ye asker göndermesi ve öz Türkçeye çevrilen Anayasa dilinin eski haline getirilmesi konularında aldığı kararlar da, iktidar-muhalefet gerginliğini giderek artırmıştır.

   İktidar ile muhalefet arasında gerginleşen ilişkiler, 1953 yılı başından itibaren biraz yumuşar gibi olmuşsa da, ancak bu olumlu gelişme uzun sürmemiştir. İki partinin radikallerinin yaptığı aşırı açıklamalar, bu olumsuzlukta etkili olmuştur. Bunun üzerine iktidar, 1954 seçimleri öncesinde "Milli Selamet Kanunları" adı altında bir dizi yasayı kabul etmiştir.

   Bu yasalara göre; Üniversite öğretim üyelerinin siyasetle uğraşmaları yasaklanıyor, toplanma özgürlüğü konusunda bazı denetim ve kısıtlamalar getirilerek, Türk Ceza Yasası'nın 159 ve 161'inci maddelerinin öngördüğü cezalar ağırlaştırılarak, basın üzerinde sıkı bir denetim kuruluyor, basının iktidar aleyhine yayın yapması konusuna, kısıtlamalar getiriliyordu.

   DP iktidarı, CHP'nin kurduğu ve kısa sürede geliştirdiği imza atan ve aydınlanma düşüncesini kırsal kesime götürmeyi başaran, ancak çok partili döneme geçildikten sonra, yine CHP tarafından temel nitelikleri değiştirilen Köy Enstitüleri'ne de son darbeyi vurmuş, bu kurumlar, 27 Ocak 1954 tarihinde Köy Öğretmen Okulları ile birleştirilerek, ortadan kaldırılmıştır. Bu arada DP hükümeti, yabancı sermayeye önemli ayrıcalıklar getiren Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası ve Petrol Yasasını kabul etmiştir.

   DP iktidarı 1954 seçimleri öncesinde de; dış politikada büyük bir başarı olarak kabul edilen NATO'ya üye olmayı başarmış, işçilere grev hakkını tanımasa da, haftalık tatil hakkını vermiş, toprak dağıtımına büyük bir hızla devam edilmiş, başta traktör olmak üzere tarım araç-gereçlerinde önemli artışlar sağlanarak, üretimde verimli bir dönem geçirilmişti. Bu ve benzeri popülist gelişmelerle, halkın iktidara karşı sevgisi kazanılmıştı.

   Dokuzuncu TBMM, 12 Mart 1954 tarihinde aldığı bir kararla, genel seçimlerin 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılmasını uygun görmüş ve yeni seçimlere gidilmiştir.

14B.Demokrat Parti Dönemi
(1954-57)


  Muhalefet partilerinin büyük sorunlar yaşadığı günlerde alınan karar gereğince genel seçimler, 2 Mayıs 1954 tarihinde yapıldı. Bu seçimlerde DP Türkiye genelinde oyların % 58.42'sini alarak, 503 milletvekili çıkardı. Bu seçimlerde oyların % 35.11'ini alan CHP 31 milletvekilliği; Cumhuriyetçi Millet Partisi adı ile bu seçimlere katılan eski MP de % 5.28 oy alarak, 5 milletvekilliği kazandılar. Bağımsızlar ise; % 0.62 oy alarak, 2 milletvekili çıkarabildiler. Seçimlere katılım oranı da, % 88.63'ü buldu.
   Cumhurbaşkanlığı için yapılan seçimde, Celal Bayar; 513 oydan 486'sını alarak yeniden seçildi. TBMM Başkanlığı'na ise, 489 oyla yine Refik Koraltan getirildi. Bayar, kabineyi kurma görevini, 14 Mayıs'ta yine Adnan Menderes'e verdi ve Menderes, hükümet üyelerini 17 Mayıs'ta açıkladı. Üçüncü Menderes Hükümeti'nde, daha önceki kabinede görev alan altı Bakana görev verilmedi.
   Üçüncü Menderes Hükümeti, 26 Mayıs 1954 tarihinde TBMM'den 491 oy ile güven alarak göreve başladı. 1954 genel seçimleri, muhalefetin adeta felç edilmiş bir duruma itilmesinden dolayı, DP'nin büyük başarısıyla sonuçlanmış ve bu sonuç, üçüncü defa Başbakanlığa getirilen Menderes için bir zafer gösterisine dönüştürülmüştü. Gerçekten de 1950-54 dönemi, bazı olumsuzlukları bir yana bırakılırsa, ekonomik yönden önemli bir atılım süreci olmuş, DP iktidarı bu sürecin olumlu sonucunu da almıştı. Bu güç ile Başbakan Menderes'in parti içindeki yerini sağlamlaştırması, DP radikallerini harekete geçirecek, kısa bir süre sonra DP iktidarı muhalefete karşı politikasını giderek sertleştirirken, Menderes de parti içinde tek adam olma tutkusuna kapılacaktı. Bu olumsuzluklar, yalnızca muhalefet yanlılarında değil, fakat aynı zamanda ılımlı halk kesimlerinde de tepkilere neden olurken; DP içinde de özellikle "basına ispat hakkı" yasasında gösterilen tepkiler yüzünden, bu partinin içinden yeni bir parti doğmasına  yol açacaktı.
   1954-57 Döneminde DP'nin ilk uygulamalarında biri, DP'ye oy vermediği gerekçesiyle Kırşehir ilini ilçe durumuna indirerek, Nevşehir'e bağlaması olmuştur. Bu yasanın ardından DP iktidarı, seçim yasasında da iktidar lehine kullanılabilecek bazı değişiklikler yaparak, muhalefet partilerinin radyodan yararlanabilmeleri engelleniyordu. Bununla da yetinmeyen iktidar partisi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve Üniversite Öğretim üyelerinin 60 yaş ve 25 yıllık hizmetini tamamlamış olanlarının zorunlu emekliye sevkedilmesini öngören ve adına "Tasfiye Kanunu" denilen yasayı kabul etmişti. Muhalefet, bu antidemokratik yasaları protesto etti. 7 Kasım 1954 tarihinde yapılan muhtar seçimlerinde, katılım oranı oldukça düşük oldu. Bu seçimlerde yine DP, büyük bir çoğunlukla seçimleri kazandı.
   1955 yılında ise, basına ispat hakkının verilmesinden yana olan bir grup DP milletvekili ile Başbakan Menderes ve bu yasaya karşı çıkanlar arasında adeta bir parti-içi savaş yaşandı. Sonuçta; "ispatçılar" olarak adlandırılan ve sayıları kısa sürede 19'u bulan bir grup milletvekili, Menderes'e karşı bayrak açtı ve ardından da bu milletvekillerinin önderliğinde Hürriyet Partisi adı ile yeni bir parti kuruldu. Bu partinin milletvekili sayısı, DP'den ayrı kalanların katılmasıyla, 35'yı bulacak ve Hürriyet  Partisi, ana muhalefet partisi durumuna gelecekti.
   Genel Başkanlığı'na Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu'nun seçildiği ve üyeleri arasında çok sayıda profesörün de bulunması nedeniyle, "Akademisyenler Kulübü" olarak tanımlanan bu partiyi, bir süre sonra Menderes ile arası açılan ve DP'nin ideolog-kurucularından olan Prof. Dr. Fuat Köprülü de destekleyecekti. Ancak bir aydın hareketi olarak dikkati çeken Hürriyet Partisi, 1957 seçimlerinde beklediği başarıyı kazanamayarak, yalnızca 4 milletvekili çıkarabilecekti. Bu gelişme üzerine Hürriyet Partisi, kendisine en yakın parti olarak kabul ettiği CHP'ye katılacak ve siyasi varlığına 24 Kasım 1958 tarihinde son verecekti.
   1955 yılının önemli olaylarından biri de, Kıbrıs sorununun tartışıldığı bir sırada, Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atılması sonrasında, 6-7 Eylülde İstanbul, İzmir ve Ankara'da meydana gelen ve Türk Tarihi'nde 6-7 Eylül olayları olarak bilinen olaylardır. Bu olaylardan en şiddetlisinin İstanbul'da olduğu ve özellikle müslüman olmayan Türk yurttaşlarına yönelik geliştiği, önemli ölçüde maddi zarara neden olduğu anlaşılmış ve bu yurttaşların maddi zararları daha sonra hükümet tarafından kendilerine ödenmiştir. Bu yıl içinde hükümet hakkında ortaya atılan bazı yolsuzluk  ve Bakan istifaları da Menderes'i çok zor duruma düşürmüş ve 29 kasım 1955 tarihinde toplanan DP Grubu, Kabinenin istifasında ısrar edince, Başbakan dışındaki bütün kabine üyeleri istifa etmek zorunda kalmışlardır. Bu toplantıda bunalan Menderes; "Sayın milletvekilleri, siz Grup olarak her şeye kadirsiniz, isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz!" demiştir.
   Dördüncü kabinesini kuran Menderes, Bakanlar Kurulu'nu 8 Aralık'ta açıklamış, bu Kabinede dokuz yeni Bakana görev vermiştir. Kabine 398 oyla TBMM'den güvenoyu alarak, göreve başlamıştır. Parti içindeki büyük fırtınayı başarıyla geçiştiren Menderes, parti içinde ve iktidarda tek kişi egemenliğine yönelmiş ve bu doğrultuda olmak üzere, önce Basın Yasası'nda değişiklikler yapılarak, basına kısıtlamalar ve basın suçlularına ağır cezalar getirilmiştir. DP iktidarı, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'nda da önemli kısıtlamalar yaparak, bu suçların cezalarını da arttırmıştır. Bu gelişmeler, iktidar-muhalefet arasında büyük gerginliklerin doğmasına yol açmıştır.
   Muhalefet bu baskı yasalarına karşı, "Milli Muhalefet Cephesi" adı altında bir işbirliği cephesi kurmaya çalışmışsa da, bu girişim başarızlıkla sonuçlandı. Bu başarısızlıkta, iktidarın seçim yasasında yaptığı değişikliğin önemli etkisi olmuştur. DP'den ayrılarak, muhalefeti destekleyen Fuat Köprülü de, eski partisini temel ilkelerinden ayrıldığı gerekçesiyle, şiddetle eleştirmeye başlamış ve "demokrasiye inanan herkesin iktidara karşı işbirliğine girmesi gerektiği" söylemişti.
   O günlerde, Fuat Köprülü'nün desteklediği Hürriyet Partisi'nin bir afişinde yer alan; "Adı Demokrat, bayrağı istibdat, korkusu hakikat, sonu milletten tokat..." sözleri, iktidara yönelik bir slogan haline gelmişti.
   1957 seçimlerinde muhalefetin işbirliği yapması biraz kendi aralarındaki uzlaşmazlıktan, biraz da iktidarın seçim yasasında koyduğu engeller yüzünden gerçekleştirilememiştir. Bu nedenle, 27 Ekim 1957 seçimlerine her parti ayrı katılmıştır. İktidarın denetimi altında olan devlet radyosu, seçim yasasına aykırı olarak, saat 14:30'dan itibaren seçim sonuçlarını yayınlamaya başlamıştır. Bu seçimlerde çıkan olaylarda, çok sayıda yaralanmalar olmuştur. Antep'te ise; biri çocuk  diğeri de bir komiser iki kişi yaşamını yitirmiştir. Muhalefet Partisi CHP lideri İnönü, iktidarın seçimlerde izlediği yanlı tutumu, Menderes'e gönderdiği bir telgrafla protesto etmiştir. Menderes de, İnönü ve partisini "ihtilalci yöntemlerle" çalışmakla suçlamıştır.
   1957 genel seçimi sonuçlarına göre; DP'nin,1954 yılına göre % 10.72 oy kaybıyla, 424 milletvekili çıkardığı; aynı yıla oranla oylarını % 5.71 artıran CHP'nin de, 178 milletvekilliği kazandığı anlaşılmıştır. Bu seçimlerde; Hürriyet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Bağımsızların da  4'er milletvekilliği aldığı anlaşılmaktadır. Seçim yasasının bozukluğundan kaynaklanan bu  adaletsizliğin, meclis aritmetiğine nasıl yansıdığı bir defa daha anlaşılacaktı. (TBMM'ne toplam: 610 milletvekili seçilmişti.)

14C.Demokrat Parti Dönemi
(1957-60)


 

1957 seçimlerinden, 1954'e göre, 79 milletvekili kaybıyla çıkan DP Meclis Grubu, 31 Ekim'de toplanarak, Cumhurbaşkanı adayı olarak Celal Bayar'ı, TBMM Başkan adayı olarak da Refik Koraltan'ı belirledi. TBMM'de 2 Kasım 1957 tarihinde (413) oy ile Bayar'ı Cumhurbaşkanlığı'na ; Koraltan'ı da (404) oy ile TBMM Başkanlığı'na getirdi. Bayar, yeni hükümeti kurmakla beşinci defa Menderes'i görevlendirdi ve Başbakan Menderes son kabinesini 25 Kasım'da devlet radyosundan ilan etti. Kabineye güven oylaması da, 4 Aralık 1957'de yapıldı. Beşinci Menderes Kabinesi, TBMM'den (403) oy ile güven oyu aldı. Muhalefetin, bu kabineye (133) olumsuz oy verildiği anlaşıldı. Bu gelişmeler, daha sonra esecek büyük fırtınanın ilk belirtileri olarak değerlendirilecekti. DP'de büyük huzursuzluk yaratan önemli bir neden de, CHP'nin 1954-57 döneminde 31 olan milletvekili sayısını, yaklaşık altı kat arttırarak, 178'e çıkarması olmuştur. Ana muhalefet partisi CHP lideri İnönü'nün, hükümet programına yönelttiği ağır eleştiriler, iktidarın sert tepki göstermesine  neden olmuştur.

   DP iktidarı, bu defa da büyük bir güce ulaşmış bulunan CHP'nin, TBMM içindeki çalışmalarını kısıtlamak amacıyla, Meclis İç Tüzüğü'nde değişiklikler yapılmasını gündeme getirmiş, bu arada CHP'nin yayın organı Ulus'un, Atatürk'ün Bursa Nutku'nu yayınlaması ise, iktidar-muhalefet ilişkilerinin daha da gerginleşmesinde önemli bir neden olmuştur.

   1957-1960 Dönemi'nin en önemli siyasi olayları arasında ilk sırayı muhalefet tarafından oluşturulmaya çalışılan Milli Muhalefet Cephesi ve buna bir tepki olarak iktidarca kurulan Vatan Cephesi arasındaki mücadele almıştır. Bu dönemde adeta bir tek parti iktidarı yaratan DP yönetimi, Türk Ulusu'nu iki ayrı "cepheye" bölerek, toplumda huzurun bozulmasına neden olacak, DP ile muhalefet partileri, özelikle de CHP arasında siyasi bir savaş yaşanacaktı. DP hükümeti, bu dönemde giderek artan ekonomik sorunlara çözüm getirememenin yarattığı sıkıntıları unutturmak ve iktidarda kalabilmek için, CHP lideri İsmet İnönü'ye yaptığı saldırıları arttıracaktı.

   Başbakan Menderes'in öncülüğünü yaptığı tepkiler, DP'nin kurduğu Vatan Cephesi yandaşlarının giderek hırçınlaşmasına yol açmış, İnönü çıktığı yurt gezilerinde bu kesimin fiili saldırılarına uğramıştır. Örneğin; 30 Nisan 1959'da Uşak'ta uğranılan saldırıda muhalefet lideri İnönü başından yaralanmış, bu durum bütün yurtta tepkiyle karşılanmıştır. Bu olayı, DP'lilerce çıkarılan Turgutlu, Akhisar, İzmir ve İstanbu'da çıkan öteki olaylar izlemiştir. 11 Eylül 1959 tarihinde ise; Çanakkale'ye bağlı Ezine ilçesinin Geyikli bucağında CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, DP'lilerin saldırısına uğramıştır. 3 Nisan 1960 tarihinde ise; CHP Kayseri İl Kongresi'ne katılmak amacıyla buraya gelen İnönü'nün bindiği tren, Himmet Dede İstasyonu'nda durdurularak, üç saat bekletilmiş ve muhalefet lideri Kayseri'ye gidemeden, Ürgüp'ten Ankara'ya geri dönmek zorunda bırakılmıştır. 1957-60 döneminde çok sık rastlanan bu ve benzeri olaylar, muhalefetin siyasi faaliyetlerini büyük ölçüde aksatmış, bu durum; iktidar-muhalefet arasında yaşanan gerginliğin artmasına neden olmuştur.

   Başbakan Menderes hükümeti ise, 17 Şubat 1959'da Londra'da meydana gelen uçak kazası sonrasında iktidar ile muhalefet arasında yeniden doğan "bahar havasını", toplumsal bir uzlaşmaya dönüştürmeyi başaramamış, bu olay sonrasında da iktidar-muhalefet gerginliği artarak, devam etmiştir. İktidar olayların artmasında sorumlu olarak gördüğü CHP'nin siyasi etkinliklerini araştırmak adı altında, 12 Nisan 1960 tarihinde, onbeş DP'li milletvekilinin bulunduğu bir "Tahkikat (Soruşturma) Komisyonu" kurmuştur. 27 Nisan 1960 tarihinde,Tahkikat Komisyonu'nun görev ve yetkilerini belirleyen yasa DP'li milletvekillerinin oyları ile TBMM'de kabul edilmiştir. Anayasaya ve güçler ayrılığına aykırı olan bu yasa ile Tahkikat Komisyonu'na olağanüstü yetkiler verilmiştir. Bu komisyonların, yargı yetkisinin yanısıra; yayın yasağı uygulama, yayınları toplatma, matbaaları kapatma, belgelere el koyabilme yetkisi olacaktı. Komisyonun koyacağı yasaklara uymayanlar, devlet memurları da dahil, ağır şekilde cezalandırılacaklardı.

   Bu yasa, yalnızca muhalif çevrelerde değil, aynı zamanda bilim çevrelerinde de sert eleştirilere uğradı. Daha da kötüsü Başbakan'ın hukuk danışmanı olan Prof. Dr. Ali Fuad Başgil bile, bu yasanın anayasaya aykırı olduğunu, Menderes'e anlatmasına karşın, Başbakanı ikna etmeyi başaramadı.

   İktidar ile muhalefet arasında yaşanan gerginlik, bir çok kuruluşun yanısıra, üniversitelere de sıçramış ve özellikle Ankara ve İstanbul üniversitelerinde öğrenci olayları başlamıştı. 28 Nisan 1960 tarihinde, İstanbul hukuk Fakültesi'nde çıkan olaylarda, Turan Emeksiz adında bir Ziraat Fakültesi öğrencisi polis kurşunu ile, başka bir genç de tankın altında kalarak, can vermişlerdir. Çok sayıda öğrenci de yaralanmış ve göz altına alınmıştır. Olaylar sırasında Rektör Ord.  Prof. Dr. Sıddık Sami Onar da hafif şekilde yaralanmıştır. Hükümet bu gelişmeler üzerine, Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan etmiştir. DP Grubu ise, 29 Nisan'da iki defa olağanüstü toplanarak olayları görüşmüştür. Başbakan Menderes, olayları CHP yanlısı öğrencilerin çıkardıklarını savunarak, üniversite yöneticilerini çok sert bir dille eleştirmiştir.

   28-29 Nisan'da Ankara'da çıkan olaylarda ise, öğrenciler "Menderes istifa...!", "Diktatörlük kahrolsun...!" gibi sloganlar atarak, Başbakanı istifaya çağırdılar. 5 Mayıs günü yine Ankara-Kızılay Meydanı'nda düzenlenen ve 555-K parolasıyla anılan olay ise, bardağı taşıran son damla olacaktı. Olay sırasında oradan geçmekte olan Başbakan Menderes'in de sıkıntılı anlar yaşadığı gösteri, saat 20:00'ye kadar sürmüş ve ertesi günü bu olayların fotoğraflarını yayınlayan DP yanlısı Zafer Gazetesi dahil bir çok gazete kapatılmıştır. Bu gösterileri, 14 Mayıs'ta aralarında subayların da bulunduğu onbin kişilik başka bir gösteri izlemiştir.

   Başbakan Menderes'i 15 Mayıs'ta moral kazanmak için gittiği İzmir'de, yaklaşık ikiyüzbin kişi karşılamış, bu miting DP'nin siyasi güç gösterisine dönüşmüştür.

   İktidar muhalefet arasındaki siyasi kavgaların yarattığı toplumsal huzursuzlukları yakından izleyen ve DP iktidarının belli bir dönemden sonra izlediği politikalardan rahatsızlık duyan çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu gizli bir askeri örgütün de, bu dönemde darbe hazırlıkları yaptığı anlaşılmaktadır.

   Kısaca söylemek gerekirse; Türk siyasi tarihinde üçüncü defa yapılan çok partili siyasi düzene geçiş denemesi 1950 'de başarılı olmuş, iktidar kansız, darbesiz bir şekilde, serbest seçimlerle el değiştirmişti. Ancak  iktidara gelen DP'nin, giderek oluşturmaya çalıştığı tek parti egemenliği anlayışı, toplumda huzursuzluklara neden olmuş, bu huzursuzlukları sona erdirmek amacıyla, başlangıçtan beri siyasi iktidarla uzlaşmayan bir grup genç subay, 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbe ile iktidara el koymuştur.

14D.Demokrat Parti Dönemi Üzerine Genel Bir Değerlendirme


 

Demokrat Parti'nin on yıllık iktidarı döneminde Türkiye'de, özellikle ekonomik alanda önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde kırsal kesime özel bir önem verilmiş, traktör sayısında daha önceki yıllara  - üç kat, işlenebilir toprak alanlarında 1.5 kat, toprak dağıtımında 11 kat, tarım ürünlerinde ise, yaklaşık iki kat artış sağlanmıştır. Türkiye'de karayolları ağının geliştirilmesi sonucunda, kırsal kesimdeki ekonomik yapıda ve feodal ilişkilerde belli oranda da olsa bir çözülme başlamıştır. Bu dönemde izlenen tarımsal ağırlıklı politika, kırsal kesimde yaşayan geniş kitleleri önemli ölçüde memnun etmiş, DP bu memnuniyetin siyasal sonuçlarını seçimlerde almıştır.

   D.P. iktidarı döneminde sanayide de önemli atılımlar olmuş, bu dönemde açılan 11 adet şeker fabrikası sayesinde, şeker üretiminde 4 kat; sayıları 10'u bulan çimento fabrikalarının üretimi sonucunda da bu üründe 5 kata varan  artışlar  sağlanmıştır. Elektrik enerjisinde ise, 4 kat dolayında bir artış gerçekleştirilmiştir.

   1950-53 yılları arasında % 13'ü bulan büyüme hızı, sonraki yıllarda giderek düşmüştür. On yıllık dönemde bu hız, ortalama % 5 dolayındadır. Ulusal gelir, 1950'ye göre; % 50 artmış, sanayinin gayri safi milli hasıla içindeki payı % 16'dan, % 22'ye çıkmıştır. Bu dönemde  Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nin hiçbiri satılamadığı gibi, sayılarının da artarak, 30'u bulduğu görülmektedir. Bu dönemde özel girişime sağlanan geniş olanaklar sonucunda; 1960 yılına gelindiği zaman; 1950'ye göre, özel işyerleri sayısında yaklaşık 25 katlık bir artış gözlenmektedir. Bu dönemde sanayide ithal-ikameci bir politika izlenmiş, montaj sanayiine ağırlık verilmiştir.

   DP döneminde, eğitim kurumlarında da önemli gelişmeler sağlanmış, daha önce üç olan üniversite sayısı, aralarında ODTÜ'nün de bulunduğu üç yeni üniversitenin daha açılması sonucunda 6'ya yükselmiştir.

   On yıllık dönemde,1954'ten sonra enflasyonda hızlı bir artış gözlenmeye başlamış, bu dönemde emisyon 6 kat, dış borçlar ise, 1950'ye göre, 3.5 kat artmıştır. Aynı dönemde Türkiye'ye önemli ölçüde yabancı sermaye girişi olmuştur.

   DP döneminde dış politikada ise, daha önceden başlayan Sovyet tehditlerinin etkileri görülmüştür. Bu tehditleri NATO'ya girerek etkisiz hale getirmek için büyük bir çaba harcanmış ve bu doğrultuda Türkiye Kore'ye asker göndermiştir. Türkiye'nin 1950 sonrasındaki dış politikaları ise, tek yanlı bir politika anlayışına dayanmakta olup, ABD merkezlidir. Bu merkezli bir politika anlayışının sonucu olarak, Türkiye Orta-Doğu ve Balkanlarda istediği anlamda etkili olamamış, özellikle de Arap dünyası ile ilişkilerinde önemli sorunlar yaşanmıştır. Kıbrıs sorununun çözümünde ise, bir ölçüde de olsa başarılı sonuç alınabilmiştir.

   DP'nin son döneminde giderek artan ekonomik sorunlar, iktidarı sıkı önlemler almaya zorlamış, bu bağlamda çıkarılan Milli Koruma Yasası ile ekonomiye önemli kısıtlamalar getirilmiş, yüksek enflasyon önlenememiştir. 4 Ağustos 1958 tarihinde alınan ekonomik stabilizasyon kararları sonucunda, Amerikan Doları'nın değeri 3 TL'den, 9 TL'ye yükseltilerek, o döneme kadar Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir devalüasyon kararı alınmıştır.

  DP iktidarı, işçilerin çalışma koşullarını iyileştirmek için çaba göstermekle birlikte, programında vadettiği grev hakkını tanımamış , son yıllarında ise, basın ve üniversite üzerinde tam bir denetim kurmayı amaçlayan yasaları uygulamaya koymuştur. Muhalefeti engellemek amacıyla çıkarılan yasalarda da önemli bir artışlar  gözlenmektedir.

   Son döneminde siyasi ve ekonomik sorunları çözmekte zorlanan DP iktidarının, 1950 öncesi ve sonrasındaki beş yıllık süreçte uzlaşma içinde olduğu kesimlerle giderek bağlarını kopardığı ve tutucu, dinci çevrelere yaklaştığı ve bunlara bazı ödünler verdiği anlaşılmaktadır. DP iktidarının ilk yıllarında, Arapça ezan yasağının kaldırılması, okullara din derslerinin konulması, İmam-Hatip okullarının açılması, radyoda dinsel programlara ağırlık verilmesi şeklinde başlayan ve giderek laiklikten ödün vermek politikasına dönüşen bu gelişmeler, Atatürkçü kesimlerce hoş karşılanmamıştır ki, bu politikaların DP'yi yıprattığını, parti kurucularından olup, 1956'dan sonra bu partiden ayrılan, Prof. Dr. Fuat Köprülü bile kabul etmiştir. 1957 seçimlerinin sonuçları da bu savı doğrular niteliktedir. Bu anti-laik gelişmelerin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde  de huzursuzluk yarattığı ve 27 Mayıs 1960 darbesinde etkili olduğu söylenebilir.