XIII. TÜRKİYE'DE ÇOK PARTİLİ DÖNEME GEÇİŞ
|
A- Türkiye'nin Çok Partili Sisteme Geçişinde Etkili Olan Dış Etkenler: |
Türkiye'nin çok partili
sisteme geçişinde etkili olan nedeleri kendi arasında sıralamak gerekirse ;
a- Batılı demokratik devletlerde,Türkiye'de demokrasinin kurulduğu yolunda bir izlenim yaratma çabası,
b-Türkiye'nin; Amerika Birleşik Devletleri'nin de içinde yer aldığı, Batılı devletlerin ekonomik ve askerî yardımından yararlanma isteği,
c-Türkiye'nin Doğu komşusu, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin 1945 yılında kendisine yönelttiği tehdide karşı, Batılı devletlerin yardımını sağlamak düşüncesi.
Özellikle en son neden, Türkiye'nin çok partili demokratik sisteme geçişinde önemli bir etken olmuştur. Sovyet lideri Joseph Stalin'in, 1939 yılından itibaren gündeme getirdiği Türkiye Boğazları üzerinde Sovyet askeri üsleri kurulması yolundaki baskıları,Tahran ve Yalta konferanslarında da İngiltere ve A.B.D.'den önemli bir direnç görmemişti. Bu ılımlı ortamdan yararlanmak isteyen S.S.C.B. Dışişleri Bakanı Molotof, Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper ile 19 Mart 1945 tarihinde yaptığı görüşmede, S.S.C.B.'nin,1925 tarihli Türk-Sovyet Anlaşması'nı uzatmak için bazı istekleri olduğunu belirtmiş, aksi takdirde, bu antlaşmanın, süresi dolmadan geçersiz sayılacağını açıklamıştı. Büyükelçi Selim Sarper'in bu istekleri reddetmesi üzerine, S.S.C.B. yönetimi isteklerini, 7 Haziran 1945'te bir nota ile yinelemişti. Bu notada; Türk-Sovyet sınırında değişiklik yapılması, Sovyetlere Boğazlarda askeri üsler verilmesi ve Montreux Sözleşmesi'nin yeniden gözden geçirilmesi gibi konular yer alıyordu. Türkiye, Sovyet notasına verdiği yanıtta, notada belirtilen ilk iki isteği reddettiğini açıklamıştı. Ancak daha sonraki aylarda da Sovyet baskıları devam etmişti. Bu istekler başlangıçta, A.B.D. tarafından pek yadırganmamıştı. Türkiye'yi uzun süre meşgul eden bu baskılar, A.B.D. Başkanı Henry Truman'ın, kendi strateji uzmanları tarafından ikna edilmesine kadar sürmüştü. A.B.D.'li uzmanlara göre; "eğer Türkiye Rusya'ya toprak verirse, bütün Avrupa tehlikeye düşer ve Rusya, İspanya'ya kadar uzanmak isteyebilirdi ." Başka bir deyişle, Stalin'in emperyalist isteklerini önlemek olanaksız hale gelebilirdi. Bu nedenle Truman, bir süre sonra Türk savının haklılığını kabul edecekti. Böylelikle Türkiye, A.B.D. gibi önemli bir gücün desteğini almış oldu. A.B.D.'nin izlediği bu politikanın önemli bir nedeni de; komünizmin çevresinde bir "yeşil kuşak" oluşturarak, onun yayılmasını önlemekti. Yani A.B.D. yalnızca Türkiye'nin çıkarlarını düşünerek böyle bir politika değişikliğine yönelmiş değildir.
Öte yandan, A.B.D. ve Batılı demokratik ülkeler, müslüman dünyası ile aralarında köprü rolü oynayabilecek tek laik ve çağdaş ülkenin Türkiye olduğu noktasından hareketle, Sovyet tehdidi karşısında Türkiye'nin desteklenmesinin yararlı olacağına inanmışlardı.
Kısaca söylemek gerekirse Türkiye; Batılı demokratik devletlerin yanında yer almak istemiş, A.B.D. ve Batılı devletler de böyle bir katılımın kendileri açısından yararlı olduğuna inandıkları için, Türkiye'nin bu isteğine olumlu yanıt vermişlerdir.
| B-Türkiye'nin Çok Partili Sisteme Geçerken İç Politikasında Yaptığı Değişiklikler ve Uygulamalar: |
a)
Bağımsız Grup'un Kurulması,
b) Toprak
Reformu Kanunu,
c) Tek Parti Yönetimine
Karşı Duyulan Huzursuzluk,
d) Varlık
Vergisi Kanunu Uygulamaları,
e) Toprak
Mahsulleri Vergisi,
f) Milli
Korunma Kanunu,
g) Milli Şef
İnönü'nün Demokratikleşme Çabaları
|
a) Bağımsız Grup'un Kurulması |
Başkanlığı'nı Ali Rana Tarhan'ın üstlendiği Bağımsız Grup, 11 Mayıs 1946 tarihine kadar çalışmalarını sürdürmüş, ancak kendisinden bekleneni yerine getirememiştir. Çok partili sisteme geçilmesinden sonra da kaldırılmıştır. Bu grup, C.H.P.'nin kendi içinde de olsa, bir muhalefete yer vermesi nedeniyle, totaliter bir parti anlayışıyla hareket etmediğinin önemli bir kanıtı olarak kabul edilebilir. Fakat bir muhalefet partisi işlevini göremediği gibi, çok partili sisteme geçilirken de,muhalefet partisini kuran kişilerin bu grup üyeleri arasından çıkmaması, Bağımsız Grubun yeteri kadar ciddiye alınmayışında önemli bir gerekçe olmuştur.
| b) Toprak Reformu Kanunu'nun Kabul Edilmesi : |
Cumhuriyet'in güçlendiği ve Türk Devrimi'nin tamamlandığı yıllarda, konu yeniden gündeme getirildi. M. Kemal Atatürk, 1937 yılında T.B.M.M.'ni açarken yaptığı konuşmada, konuya dikkat çekerek ;
"Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan önemli
olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve
suretle, bölünemez mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin
işletebilecekleri arazi genişliğini, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin
nüfus kesafetine(yoğunluğuna) ve toprak verim derecesine göre sınırlandırmak
lazımdır..."
demişti.
Atatürk'ün bu konuşması, artık toprak reformunun yapılması gerektiği yolunda önemli bir işaret sayılmıştı. Bilindiği gibi, 10 Kasım 1938'de Atatürk'ün zamansız ölümü ve araya İkinci Dünya Savaşı'nın da girmesi üzerine toprak reformu konusu,1945 yılına kadar yeniden gündeme alınamamıştır.
Dönemin Tarım Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu tarafından hazırlanarak, 17 Ocak 1945 tarihinde T.B.M.M.'ne sunulan "Topraksız Köylüye Toprak Dağıtılmasına ve Çiftçi Ocaklarının Kurulmasına Dair Kanun Tasarısı" görüşülürken, C.H.P. içinde önemli bir muhalefet ortaya çıkmış ve bu tasarıyı şiddetle eleştirmiştir. Bu muhalefeti oluşturanlar arasında; Adnan Menderes, Emin Sazak, Cavit Oral ve Damar Arıkoğlu gibi büyük toprak sahipleri baş sırayı almışlardı.
Yasa tasarısı, daha sonra Demokrat Parti'nin kurucuları arasında yer alacak olan ancak toprak sahibi olamayan, bürokrat kökenli Refik Koraltan tarafından da şiddetle eleştirilmiştir. Kısaca Toprak Kanunu olarak anılan bu yasa, C.H.P. içindeki muhalefetin ortaya çıkışı konusunda önemli bir işaret sayılmış, bu yasanın kabulü konusunda oylama yapılmadan önce; Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü'nün yer aldığı dört milletvekili, kendi partileri olan C.H.P.'de ıslahat yapılmasını isteyen ve tarihimizde "Dörtlü Takrir (Dörtlü Önerge)" diye bilinen önergeyi, 7 Haziran 1945 tarihinde, T.B.M.M. Başkanlığı'na sunmuşlardır. Bu önerge; yeni bir partinin kurulacağı yolunda önemli bir işaret sayılırken, 11 Haziran'da oylanan Toprak Reformu Kanunu 351 milletvekilinin olumlu oyu ile kabul edilmiş, ancak oylamaya Dörtlü Takrir sahiplerinin de aralarında bulunduğu, 104 milletvekili katılmamıştı. Bu sonuç; Toprak Reformu konusunda, C.H.P. içinde önemli bir muhalefet olduğunu da ortaya koymuştu.
Toprak
Reformu Kanunu konusunda C.H.P. içinde ortaya çıkan görüş ayrılığı o
denli önemsenmiş olmalıdır ki, günümüzde pek çok yazar, D.P.'nin
kurulmasında bu yasayı bir temel neden olarak görmüşlerdir. Oysa ki, böyle
bir yargı bizi, bu yasa tasarısı olmasaydı,Türkiye'de çok partili sisteme
geçilmesine gerek kalmazdı, yada bir muhalefet ortaya çıkmazdı gibi bir
sonuca götürür ki bu durum,Türkiye'de çok partili sisteme yeniden geçilmesinde,
o yıllarda varolan öteki zorunlulukları ve koşulları görmezlikten gelmek
olur. Bu nedenle,Toprak Kanunu'nun yanı sıra,Türkiye'de çoğulcu
sisteme geçilmesinde etkili olan başka nedenleri de kısaca incelemekte yarar
vardır.
| c) Tek Parti Yönetimine Karşı Duyulan Hoşnutsuzluklar |
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu M. Kemal Atatürk'ün liderliğini yaptığı ve Türk Devrimi ile özdeşleşen C.H.P.'nin, yirmiyedi yıllık süre boyunca kesintisiz olarak iktidarda kalmasına, toplumun bazı kesimlerinden tepkiler gelmişti. Bunlardan bir bölümü, Türk Devrimi'nin getirdiği yeniliklerle uzlaşamayan, hatta onlardan zarar gören kişilerden meydana geliyordu. Başka bir bölümü ise; daha çok ekonomik ve siyasi özgürlük isteyen, ileride Türk ticaret ve sanayi burjuvazisine kendisini aday görenlerden oluşuyordu. Birinci grubun gerici niteliğinin temelleri, meşrutiyet öncesine kadar gidiyordu. Öte yandan, Cumhuriyetin güçlü bir ticaret ve sanayi burjuvazisine sahip olmayışı, on yıl süren savaş, bu savaşlardaki kayıplar, geri tarım teknikleri ve yetersiz insan gücü nedeniyle, bir türlü yoksulluktan kurtulamayan geniş halk yığınlarının bir bölümü de, birinci kesime sempati gösteriyordu. Siyasal bilincin yeterince yerleşmemiş olması ve tek parti iktidarının, İkinci Dünya Savaşı sırasında uyguladığı bazı olumsuzluklar, sıkı önlemler, yüksek enflasyon, parti ileri gelenlerinin suistimalleri ve daha da önemlisi partinin, Atatürk'ün çizgisinden uzaklaşmakta olduğu izlenimi de, bu muhalefetin güçlenmesinde önemli ölçüde etkili olmuştu.
|
d) Varlık Vergisi Kanunu Uygulamaları |
Başbakan Şükrü Saraçoğlu döneminde, 11 Kasım 1942 tarihinde kabul edilen Varlık Vergisi Kanunu ile, savaş sırasında kara pazar(kara borsa)dan aşırı kazanç sağlayanların vergilendirilmesi amaçlanmıştı. Başbakan Saraçoğlu'na göre; bu yasanın başka bir amacı da ulusal nitelikli, Türklerin egemen olduğu bir piyasanın yaratılması idi.
Büyük
beklentilerle çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu, uygulamada büyük
adaletsizliklere yol açmış, gerek içeride ve gerekse yurt dışında olumsuz
tepkilere neden olmuştur. Özellikle bu verginin Müslüman olmayan Türk
vatandaşlarını hedef aldığı ve onları cezalandırmaya yönelik olduğu
ileri sürülmüştür. Özellikle vergisini ödeyemeyen ya da ödemek
istemeyenlerin, ağır biçimde cezalandırılması, C.H.P. iktidarına karşı
muhalefet edenlerin artmasında etkili olmuştur. Bu yasa ile devlete;
314.920.940 Lira ( 28 Milyon Sterlin ) gelir sağlanmıştır ki, bu rakam, yasa
ile toplanması planlanan vergi gelirinin %74.11'ini oluşturuyordu. Yasa
uygulamasına karşı 10.000'i aşkın şikayet ve itiraz dilekçesi verilmiştir.
Bu yasa, giderek artan tepkiler nedeniyle 1944 yılında kaldırılmış, ancak
yankıları uzun süre devam etmiştir. Çok partili döneme geçildikten sonra
da CHP iktidarının yıpratılmasında bir araç olarak kullanılmıştır.
| e) Toprak Mahsülleri Vergisi |
Aslında savaşın uzun sürme olasılığı göz önüne alınarak konulan bu vergi, savaş sırasında tarım ürünlerinde sıkıntı çekilmesini önlemek için alınmış ileriye dönük bir önlemdi. Ancak kırsal kesimdeki küçük üreticiler, zaten varolan yoksulluğun daha da artmasına neden olduğu gerekçesiyle, C.H.P. iktidarına karşı daha sonraki yıllarda tepki göstermiştir. Başka bir deyişle söz konusu vergi, çok partili sisteme geçildikten sonra, bu kesimin, muhalefete destek vermesinde önemli bir gerekçe olmuştur.
| f) Millî Korunma Kanunu: |
Bu yasa, savaş sırasında devletin ekonomiye müdahelesini kolaylaştırmak, kara pazarı önlemek, malların düzenli dağıtımını sağlamak ve fiyat artışlarının önüne geçebilmek için, 19 Şubat 1940 tarihinde yürürlüğe konmuştu. Yasaya göre; devlet gerektiğinde özel sektörün elinde bulunan fabrikalara bazı mallara ve ulaştırma araçlarına el koyabilecekti.
Bu yasanın uygulanması sırasında da önemli aksaklıklar çıkmış ve bürokrasinin yetersizliğinden yararlanan bazı kimseler, önemli kazançlar sağlamışlardır. Bu durum ise ; halkın hükümete ve partiye olan güveninin sarsılmasına yol açmıştır. Bu yasanın uygulamaları da iktidarın yıpranmasında etkili olmuştur.
| g) Millî Şef İsmet İnönü'nün Çabaları |
| 13A.CHP'de
Liberalleşme Çabaları (1945-1950) |
Bütün bu çalışmalar devam ederken, CHP Programı'nda 1946'da yapılan değişiklik ile, tek dereceli seçim sisteminin kabulüne, sınıf temeline dayalı dernek kurma yasağının kaldırılmasına, Parti Genel Başkanı'nın dört yılda bir kurultayca seçilmesine, "Değişmez Genel Başkan"lığın son bulmasına, Müstakil Grup'un kaldırılmasına karar verilmişti. CHP Olağanüstü Kurultayı, muhalefetin en çok üzerinde durduğu konular hakkında da önemli kararlar almıştı. Bu kararlara göre; seçimlerin serbest ve güvenlik içinde yapılması ve anti - demokratik yasaların değiştirilmesi öngörülüyordu.
Belediye seçimleri, öngörüldüğü gibi, 26 Mayıs 1946 tarihinde yapıldı. Bu seçimlere, DP'nin de içinde yer aldığı muhalefet partileri katılmadılar. Seçimlere katılım oranı çok düşük oldu. Muhalefet, iktidara sert eleştirilerde bulundu.
Türkiye'de, ilk tek dereceli genel seçimler ise, 21 Temmuz 1946 tarihinde yapıldı. Açık oy, gizli sayım yöntemiyle yapılan bu seçimlerde bazı yolsuzlukların olması, özellikle Demokrat Parti'nin çok sert eleştirilerine neden oldu. Bu seçimlere kadar DP, 41 il ve 200 ilçede örgütlenmesini tamamlayabilmişti. Adaylarından 52'si Avukat, 41'i toprak sahibi, 40'ı Doktor, 39'u işadamı, 15'i Emekli General, 14'ü Mühendis, 13'ü öğretmen ve geri kalanlar da farklı mesleklerdendi.
Seçimlerde; CHP 295; DP 64; Bağımsızlar da 6 milletvekilliği kazanmışlardı. Seçimlere katılım oranı % 85'i bulmuş, seçimler yapılırken bazı yerlerde olaylar çıkmıştı. Demokratlar, 37 ilde seçim sonuçlarına itiraz ettiler ancak bu itirazlar, seçim sonuçlarında bir değişikliğe neden olmadı.
Seçimler sonrasında, iktidar muhalefet ilişkileri giderek gerginleşti. TBMM 388 oy ile Cumhurbaşkanlığı'na İsmet İnönü'yü, Meclis Başkanlığı'na da 379 oy alan Kâzım Karabekir'i seçti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, yeni hükümeti kurma görevini Recep Peker'e verdi.
Recep Peker, kabinesinin programını TBMM'de okurken, iktidar muhalefet arasındaki gerginlik, en üst düzeye ulaştı. Peker, 18 Aralık 1946 tarihinde bütçe görüşmeleri yapılırken, Menderes'e "psikopat" suçlamasında bulundu. Bunun üzerine Demokratlar, Meclis çalışmalarını boykot ederek, bu çalışmalara katılmayınca, Cumhurbaşkanı İnönü araya girip siyasi ortamı yumuşattı. Ancak taraflar arasındaki tartışmalar, sert bir şekilde devam etti. Cumurbaşkanı İnönü siyasi ortamı yatıştırmak için, bir hayli çaba harcamak zorunda kaldı. Bir süre sonra muhalefet, yeniden meclise döndü.Bu dönemde Peker Hükümeti yalnızca muhalefetle değil, fakat aynı zamanda ekonomik sorularla da boğuştu. 7 Eylül 1946 kararları ile Cumhuriyet Tarihi'nin en büyük devalüasyonu yapılarak, 1 USA Doları'nın değeri;129 kuruştan, 280 kuruşa yükseltildi. 1938=100 kabul edilerek yapılan bir hesaba göre; bu karardan sonra fiyatlardaki artış 412.8'i buldu. 16 Şubat 1947'de yapılan muhtar seçimlerinde de, bazı yerlerde olaylar çıktı. Bu seçimlerde; Türkiye genelinde muhtarlıkların %91'ini CHP; %4'ünü, DP; %5'ini de bağımsızlar kazandılar. Peker Kabinesi, 20 Şubat 1947 tarihinde İşçi ve İşveren Sendika Birlikleri'nin kurulmasına izin veren yasanın TBMM'de kabulünü sağladı. 6 Nisan'da dört ilde yapılan ara seçimlere, DP katılmadı. Karşılık suçlamalar, yeni ve daha büyük bir gerginliğe neden oldu. Bu gelişme üzerine İnönü; Peker ve Bayar'ı Çankaya'ya davet ederek, iktidar ile muhalefeti uzlaştırmaya çalıştı. 12 Temmuz 1947 tarihinde de bir bildiri yayımlayarak, iktidarın muhalefete karşı daha ılımlı, muhalefetin de daha ölçülü olması gerektiğini vurguladı. Bu bildiri, Türk Tarihi'nde "12 Temmuz Beyannamesi" olarak bilinir. Bu bildiri, iktidara yönelik bir eleştiri olarak da nitelendirilebilir ki, Başbakan Peker, aralarında Nihat Erim'in de yer aldığı, sayıları 49'u bulan bir parti içi muhalefet ile karşılaşmış ve hükümet için yapılan güven oylamasında ezici bir çoğunlukla güvenoyu aldığı halde, kendi partisinden hükümetine güvensizlik gösterilmesini içine sindiremediğinden, 9 Eylül'de istifa etmiştir. Yeni kabineyi,10 Ekim 1947'de Hasan Saka kurmuştur.
12 Temmuz Beyannamesi'ne tepki gösteren sertlik yanlısı DP'liler de, partilerinin "bir muvazaa (denge)" partisi gibi hareket ettiğini iddia attiler. DP'de altı ay süren büyük fırtına sırasında partiden 21 milletvekili ayrıldı. Bu grup önce "Müstakil Demokratlar Grubu"nu, daha sonra da "Millet Partisi"ni kurdular.
Başbakan Hasan Saka ise, muhalefetin istekleri doğrultusunda hükümet politikalarında önemli değişiklikler yaptı. İktidar, muhalefetin bütün silahlarını elinden almak için çaba göstermeye başladı. Bu politikaya uygun olarak; Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nun 18. maddesi değiştirildi, ilkokullarda isteğe bağlı olarak din derslerinin okutulması, bir İlahiyat Fakültesi'nin kurulmasına karar verildi.
13 Kasım 1947'de toplanan CHP Yedinci Büyük Kurultayı, Parti Genel Başkanı'nın Cumhurbaşkanı olduğu sürece yetkilerini Genel Başkan Vekili'ne devretmesine ve Parti'nin en yüksek organının Parti Divanı olmasına karar verdi. Peker'in, Parti Divanı'ndan istifa etmesiyle birlikte, CHP'den "Pekercilik de tasfiye edilmiş" oldu. Başbakan Saka Hükümeti, yedi yıldan beri süregelen sıkıyönetimi kaldırarak, demokratik bir adım daha attı. Bu iyileştirmelere karşın DP, 17 Ekim 1948 tarihinde yapılan ara seçimlere katılmadı.İkinci Hasan Saka Kabinesi'nin istifa etmesinden sonra, yeni kabineyi daha ılımlı, politik ve kültürel konularda daha liberal, din konusunda anlayışlı ve ölçülü görüşlere sahip olan Yakınçağ Tarihi konusunda uzman Prof. Dr. Şemsettin Günaltay kurdu. Bu durum, DP'lileri oldukça memnun etti.
Başbakan Günaltay kendi döneminde, Ankara Üniversitesi'ne bağlı bir İlahiyat Fakültesi kurulmasını ve İmam-Hatip kursları açılmasını sağladı. 4 Mayıs 1949 tarihinde ise, İstiklâl Mahkemeleri Kanunu yürürlükten kaldırıldı. Devletçilik konusunda ödün vermeyen Devlet Bakanı Nurullah Esat Sümer'in yerine, Cemil Sait Barlas getirildi ve İşletmeler Bakanlığı adı ile yeni bir bakanlık kuruldu.
Bu gelişmeler sırasında, 20 Haziran 1949 tarihinde, DP İkinci Büyük
Kongresi, Ankara'da toplandı. Bu kongrede, iktidara yine sert eleştiriler
yöneltildi. Seçim yasasının, demokratik hale getirilmesi istendi. Ayrıca bu
kongrede; DP Programında da değişiklikler de yapıldı. Bu değişikliklere
göre; işçi sendikalarının kurulması ve işçilere grev hakkının tanınması,
Devlet işletmeleri ile özel işletmelerin eşit haklara sahip olması, Devlet
işletmelerinin ve tekel fabrikalarının uygun şartlarla özel sektöre
devredilmesi, işçilere ücretli izin ve yıllık tatil hakkı verilmesi
öngörülüyordu. Kongre; "Millî Teminat
Misakı (Ulusal Güvenlik Andı)" adı ile bir
bildirinin yayınlanmasını kararlaştırdı. Bu bildiride; demokratik ve
güvenilir bir seçim yasasının yapılmasından söz edilerek;
seçimlerde,1946'da olduğu gibi, yasa dışı yollara başvurulması durumunda,
yurttaşların meşru haklarını korumaları gereği üzerinde durulmakta idi.
Bildiriyi, iktidar tarafından tepkiyle karşılandı ve DP halkı ihtilâle teşvik
etmekle suçlandı. İktidar-muhalefet ilişkileri yeniden gerginleşti.
| 13B.Demokrat Parti'nin Kuruluşu |
Dörtlü Takrir(Önerge)'de; Türkiye Cumhuriyeti'nin daha ilk kuruluş yıllarından itibaren demokrasi esaslarını benimsediğinden söz edilerek, o dönemde çok partili sistemin denendiği, ancak başarılı olunamadığı belirtilmekte idi. Bu önergede; meclis denetiminin tam olarak sağlanması, yurttaşların siyasî hak ve özgürlüklerini tam olarak kullanabilecekleri yeni düzenlemelerin yapılması ve parti programının demokratik esaslara göre yeniden düzenlenmesi isteniyordu.
Dörtlü önergedeki istekler, CHP Grubu'nda görtüşülürken şiddetli tartışmalar oldu. Önerge sahiplerinin partiden ayrılarak, yeni bir parti kurmaları istendi. Ancak önerge sahipleri, CHP içinde bir süre daha kalmayı uygun gördüler. Ancak kendilerine yönelik eleştiriler giderek arttı ve onlar da basın yoluyla sert yanıtlar vermeye başlayınca, siyasi ortam iyice gerginleşti ve önerge sahiplerinden Adnan Menderes ile Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, 21 Eylül 1945 tarihinde CHP'den çıkarıldılar.
Dörtlü Takrir'in baş aktörü Celal Bayar ise, arkadaşlarının partiden çıkarılmasını protesto ederek, 3 Aralık 1945 tarihinde CHP'den istifa etti.
Dörtlü Takrir'in verilmesinden kısa bir süre sonra başlayan yeni partiyi kurma çalışmaları, 1945 yılı yazı boyunca sürdürüldü. Dörtlü önerge sahiplerinin, CHP ile ilişkilerini kesmeleri sonrasında ise, bu çalışmalar hızlandırıldı ve 7 Ocak 1946 tarihinde, Demokrat Parti'nin resmen kuruluşu tamamlandı. Demokrat Parti Genel Başkanlığı'na, oybirliği ile Celâl Bayar seçildi.
DP'nin programı incelendiği zaman, bu partinin; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devrimcilik, Laiklik ve Devletçilik ilkelerini kabul ettiği, ancak özellikle Laiklik ve Devletçilik konularında bazı noktalarda CHP'den ayrıldığı anlaşılmaktadır.
DP'ye göre Laiklik; "Devletin siyasette, dinle hiç bir ilgisi bulunmaması ve hiç bir din düşüncesinin kanunların düzenlenmesinde ve uygulanmasında etkili olmaması. Laikliğin din aleyhtarlığı şeklindeki yanlış yorumlanmasının reddedilmesi" şeklinde ifade ediliyordu.
Devletçilik ise; "..yurttaşların geçim ve refah düzeylerini yükseltmek için, devletin, gerek doğrudan doğruya iktisadi faaliyetlere girişmesi, gerekse nizamlama, teşvik ve yardım yolları ile özel girişim ve sermayenin genel çıkara en uygun şekilde ve hızla gelişmesinde görev alması şeklinde anlıyoruz." şeklinde açıklanmıştı.DP programında, devletçilik ile ilgili olarak dile getirilen başka bir noktada ise şöyle denilmekte idi:
"Bizim devletçiliğimiz, iktisadi şartlarımızın çizdiği yoldur."
Bu yorumdan da anlaşılacağı gibi, DP'nin devletçilik anlayışı, daha esnek ve özel girişim yanlısı bir politika öngörmekte idi.
DP'nin programında; daha güvenilir, tek dereceli ve gizli oyla yapılacak seçim sisteminin uygulamaya konulması , meslek kuruluşlarına sendika kurma, hafta tatili ve ücretli izin haklarının verilmesi, sosyal adalet ve sosyal güvence, vergi indirimi, ulusal gelirin arttırılması, adli ve mali konularda ıslahat, kırsal kesime yeterince ilgi gösterilmesi, köylülerin kooperatifleşmesi, karayolları ulaşım ağının kurulması, tarımsal ve sanayi gelişmeyi sağlayacak önlemlerin alınması, özel girişime ve yabancı sermayeye ağırlık verilmesi, devletin ekonomik alandaki faaliyet alanının daraltılması, devlet ve özel girişimin çalışma alanlarının belirlenmesi, Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nin uygun şartlarla özel sektöre devredilmesi gibi konular yer alıyordu. Bu haliyle DP'nin programı, CHP'ye göre daha liberal bir çizgide bulunuyordu. Bu nedenle, Türkiye'de gelişmekte olan sanayi ve ticaret burjuvazisinin önemli bir bölümünün yeni partiye yöneldikleri söylenebilir. DP'nin ilk üç ay içindeki örgütlenme döneminde, kurucular kurulunun 111 üyesinden; 40'ının tüccar, 21'inin serbest meslek sahibi ve 16'sının da hukukçu olduğu anlaşılmaktadır. Bu tablo da, belirtilen görüşü doğrular niteliktedir. Yeni partiyi basında Vatan ve Hürses gazeteleri desteklemişlerdir.
DP Birinci Büyük Kongresi'ni, 7-11 Ocak 1947 tarihinde Ankara'da topladı. Bu kongre; DP içinde bir hesaplaşma olduğu kadar, iktidara yönelik şiddetli eleştirilerin yapıldığı siyasi bir arenaya dönüştürüldü. Bu kongre de, kurucuların öncülüğünü yaptığı büyük çoğunluk, iktidar ile demokratik yöntemlerle uğraşılmasını savunurken; bir azınlık radikal grup ise; sertlik politikası izlenmesi gereği üzerinde durdu. Kongre sonunda, adına "Hürriyet Misakı" (Özgürlük Andı) denilen bir bildiri yayımlandı. Bildiride; Anayasa'ya aykırı yasaların kaldırılması, seçim güvenliğini sağlayacak yeni bir seçim yasasının yapılması ve Devlet Başkanlığı ile parti başkanlığının ayrılması istendi. Bu bildiri, iktidara karşı bir ültimatom niteliği taşıyordu ki; iktidar, başlangıçta bir ihtilal bildirisi diye nitelediği bu isteklere daha sonraki yıllarda olumlu bakacaktı.
| 14.Demokrat Parti Dönemi (1950-60) |
a) Seçimler Öncesinde İktidar-Muhalefet İlişkileri
Genel seçimler öncesinde, 7-9 Ocak 1950 tarihinde DP Küçük Kongresi, Ankara'da toplandı. Bu kongrede; iktidarın TBMM'ne gönderdiği yeni seçim yasası üzerinde duruldu.
İktidar yeni seçim yasasını, TBMM'ye sundu. Bu yasa, DP tarafından da olumlu karşılandı ve Meclis'te 342 olumlu oy ile kabul edildi. Yasaya göre; seçimlerin gizli oy, açık sayım ve çoğunluk yöntemine göre yapılması, seçimlerde yargı güvencesinin sağlanması, sandıklarda gözlemci bulundurulabilmesi, üyeleri yargıçlardan oluşan Yüksek Seçim Kurulu adı ile bir denetleme kurulunun oluşturulması ve bürokratların bulundukları seçim bölgesindeki seçim kurullarına seçilemeyecekleri gibi önemli konular yer alıyordu. Yeni seçim yasasının belki de tek ve en olumsuz yanı, çoğunluk yöntemini kabul etmiş olmasıydı. Çünkü bu yöntem, siyasi dengelerin değişmesini çok ince hesaplara bağlıyordu.
İktidar, 1950 seçimleri öncesinde, bazı popülist uygulamalara yöneldi. Bunlardan biri, 19 Nisan 1950 tarihinde, " tarihi değere sahip" Türbeler'in devlet töreni ile açılması olmuştur. İktidarın sol görüşlülere karşı sert politika izlediğinin bir kanıtı olarak da, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Behice Baran, Prof. Dr. Niyazi Berkes ve Prof. Dr. Pertev Naili Boratav hakkında açılan davaların da sonuçlanmasını sağladı. Mahkeme, bu öğretim üyelerinin görevlerine son verilmesine, üçer ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve Türkiye'de başka bir üniversite görev almalarının engellenmesine karar verdi. 22 Mart 1950 tarihinde çıkarılan sınırlı bir af yasasına göre de; sosyalist Türk şairi Nâzım Hikmet Ran, bu af kapsamı dışında bırakıldı. Köy Enstitülü öğretmen Mahmut Makal ise, "Bizim Köy "adlı yapıtında solculuk yaptığı gerekçesiyle tutuklandı.
Çalışma Bakanı Reşat Şemsettin Sirer'in CHP'nin grev hakkına karşı olduğu yolundaki açıklamaları ise, işçi kesiminde sert tepkilere neden oldu. Çalışma Bakanı Sirer'in bu açıklaması, CHP'nin grev konusundaki politikasını da net bir şekilde ortaya koymuştu. Bu gelişmeler, iktidarın işçi kesimi gözden çıkardığı anlamına geliyordu. İktidar, 1945 yılında büyük umutlarla çıkarılan Toprak Reformu Kanunu'nda, büyük toprak sahipleri lehine önemli değişiklikler yaptı ve seçimlerde bu kesimin oylarını almayı ve daha önceki kırgınlıklarını da gidermeyi amaçladı. Ayrıca Amerika'dan getirilen 5.000'den fazla traktör de, büyük toprak sahiplerine dağıtılarak onların sempatisi kazanılmaya çalışıldı.
Hükümet seçimler öncesinde, İstanbul ve İzmir'de ekmek fiyatlarını ucuzlattı, memurlara vergi indirimi ve bir maaş tutarında ikramiye ödenmesi gibi kararları da uygulamaya koyarak, onların oylarını almayı düşünmüştü.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken, iktidar partisi CHP ile muhalefet partisi DP arasında bir koalisyon hükümetinin kurulması ve seçimlere o şekilde gidilmesi gündeme getirildi.Türk kamuoyunu kısa bir süre meşgul eden bu girişim, iktidar partisinin ısrarlı istekleri ve muhalefeti küçümsemesi nedeniyle, olumlu bir sonuca ulaşamadı.
b) 1950 Seçimi Sonuçları1950 Genel Seçimleri'ne gidilirken, her iki parti de ünlü siyasi ve askeri kişileri, öğretim üyelerini, gazeteci ve yazarları aday göstermek yarışına girdiler. DP'nin Milletvekili adayları arasında ilk sıraları Avukatlar (88), Bürokrat (69), Çiftçi (56), Tüccar (55) ve Doktorlar(52) aldılar. DP seçim bildirgesinde; demokratik, liberal ve insan haklarına saygılı bir Türkiye vaadediyor ve "Yeter , söz milletindir" sloganını kullanarak halkın karşısına çıkıyordu.
İktidar partisi CHP'nin, milletvekili adayları arasında ise; ön sıraları Avukatlar (54), Bürokratlar (51), İktisatçılar (46), Doktorlar (44), Öğretmenler (40), Çiftçiler (39) almışlardı. Bu adaylar arasında 5 kadın adaya da yer verilmişti.
Kısaca söylemek gerekirse ;
Çok sayıda partinin katıldığı, 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılacak olan seçimlerin, iki parti arasında bir mücadele şeklinde geçeceği anlaşılıyordu. Seçimler, büyük bir katılım ile açıklanan tarihte gerçekleşti. Bu katılım, Türkiye genelinde % 88.88'i buldu. Toplam 8.905.576 seçmenden; 7.916.091'i, 40.000 sandıkta oy kullandılar. Seçim sonuçlarına göre; DP % 53.59 oy alarak 408 milletvekili çıkardı. CHP ise; % 39.98 oy alarak 69 milletvekili çıkarabildi. Millet Partisi 1, Bağımsızlar da % 2 oy alarak 9 milletvekili çıkarmayı başardılar. Bu sonucu, ne CHP'liler ne de DP'liler tahmin etmemişlerdi. Çünkü iktidar partisi, seçimlerde böyle bir yenilgiye uğrayacağını; DP ise, bu denli büyük bir zafer kazanacağını tahmin etmemişti. Bazı küçük partiler ise, seçimlerde önemli bir varlık gösteremediler.
Seçim sonuçlarının alınmasından hemen sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, DP Genel Başkanı Celâl Bayar'ı Çankaya Köşkü'ne davet ederek, görevi devretmek istediğini açıkladı. TBMM 22 Mayıs 1950 tarihinde Celâl Bayar'ı Cumhurbaşkanlığı'na seçti. DP Programına uygun olarak, Cumhurbaşkanı Bayar da, DP Genel Başkanlığı'ndan istifa ederek, yeni görevine başladı. Demokrat Parti Genel Başkanlığı'na ise Adnan Menderes getirildi. Meclis Başkanlığı'na Refik Koraltan seçilirken , hükümeti kurma görevi de Adnan Menderes'e verildi. Menderes, 22 Mayıs 1950 tarihinde kabinesini açıkladı ve hükümet programını, 29 Mayıs 1950 tarihinde,TBMM'ne sundu. Birinci Menderes Hükümeti'nin programı, Meclis'ten, 282 DP'li milletvekilinin oyu ile güven aldı. Bu oylamaya; 126 DP milletvekilinin yanısıra, CHP'liler de katılmadılar. Böylelikle, Türk Siyasi Tarihi'nde, 27 yıl süren CHP iktidarı, kansız ve darbesiz şekilde, demokratik bir yöntemle değişti ve DP'nin on yıl sürecek olan iktidar dönemi başlamış oldu. Bu gelişme,Türk Devrimi'nin demokratik amaçlarını göstermesi bakımından önemlidir ve Doğu uluslarında örneğine hiç rastlanmayan bir olaydır.