XI.TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DIŞ POLİTİKASI (1923-1938)
|
11A.Nüfus Mübadelesi (Nüfus Değişimi) |
Lozan Barış
Konferansı'nda ele alınan konular arasında, Yunanistan'da kalan Müslüman-Türk
azınlıklar ile Türkiye'de bulunan Rumların değişimi de yer almıştı.
Taraflar Norveçli Nansen'in önerisini benimsemiş ve daha Lozan Barış'ı gerçekleşmeden,
30 Ocak 1923'te, bir anlaşma imzalamışlardı. Lozan Anlaşması'na ek bir sözleşme
ve protokol olarak da geçirilen anlaşmanın ikinci maddesiyle, Türk ve Rum
halkları arasında yapılacak değişimden, Batı Trakya Türkleri ile 30 Ekim
1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan önce İstanbul Belediyesi sınırları
içinde yerleşmiş Rumlar hariç tutulmuştu. Nüfus değişimi ile ilgili anlaşmaya
kolay varılmasına karşın, anlaşma hükümlerinin uygulanması sorun yarattı
ve savaştan çıkmış bu iki devlet arasındaki ilişkilerin gelişmesini bir
süre daha engelledi.
Yunanlıların İstanbul'da
daha çok Rum'un kalmasını sağlama çabaları, anlaşmadaki "etabli"
(yerleşmiş) deyiminin yorumunda görüş ayrılığına yol açtı. Yunan Hükümeti,
30 Ekim 1918'den önce İstanbul'da bulunan her Rum'u yerleşik sayarken,
Türk Hükümeti bu kimselerin belirlenmesinde, Türk yasalarına göre hareket
edilmesi gerektiğini savundu. Sorunun çözümü için, Milletler Cemiyeti'nin
kararı ile Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na gidildi. Ancak bu organın önerdiği
görüşü benimsemeyen Yunan Hükümeti, , Batı Trakya'da bulunan Müslüman-Türk
halkın mallarına el koyup, , buralara daha önce Türkiye'den Yunanistan'a
gelen Rumları yerleştirdi. Türk Hükümeti de buna karşılık, , İstanbul
Rumlarının mallarına el koyunca, , uyuşmazlık iyice büyüdü. Üstelik bu
sırada Türkiye ile Yunanistan arasında bir de İstanbul'da bulunan "Ortadoks
Patrikliği" sorunu çıktı. 1924 yılı sonuna doğru Patrikliğe
atanan Arapoğlu Konstantin değişime tabi olması gereken bir kişiydi. Türk
Hükümeti bu kişiyi sınırdışı edince, , Yunanistan bu sorunu Milletler
Cemiyeti'ne ve La Haye Adalet Divanı'na götürmek istedi. Ancak Türkiye'nin
kararlı tutumu nedeniyle, , Arapoğlu Konstantin görevden çekildi. Yerine koşulları
uyan Vasil Georgiades seçildi ve patrik sorunu çözüme kavuşturuldu. 1925
yazında ilk Türk elçisinin Atina'ya gönderilmesiyle iki devlet arasında
normal diplomatik ilişkiler kurulmuş ve nüfus değişimi sorunu, , 1926 yılında
bir anlaşmaya bağlanmıştır. Anca bu anlaşma da değişimden doğan bütün
sorunları çözememiştir. Üstelik iki devletin de deniz kuvvetlerini takviye
etmeye başlaması da, , 1929 da savaş rüzgarlarının esmesine yol açmıştı.
Ancak Yunan Hükümeti'nin başında bulunan E. Venizelos, , "Megali İdea"
yı (Büyük Yunanistan hayali) gerçekleştirmek için, , Yunan ordusunu
Anadolu'ya çıkaran, , Küçük Asya Macerası'nı başlatan kişi olmasına
karşın, bu maceranın ulusu için ne gibi acı sonuçlar doğurduğunu da iyi
bilen bir politikacıydı. Venizelos'un, Yunan Meclisi'nde 1930 şubatında yaptığı
konuşmada, "Yunanistan'ın taraf olduğu savaş
sonrası antlaşmalara sadık kalacağı, Türkiye'nin barışsever bir devlet
olduğu ve Yunanistan'a karşı saldırı girişimine inanmadığı"
yolundaki sözlerinden sonra iki ülke arasındaki gerginlik giderilmiş ve 10
Haziran 1930'da nüfus değişimi sorununu bütünüyle çözecek bir anlaşma
imzalanmıştır. Bu anlaşmanın sonucunda Türkiye'den, 1.300.000 Rum
Yunanistan'a gitmiş; buna karşılık Yunanistan'dan da Türkiye'ye 400.000 Türk
gelmiştir.
Bu anlaşma, bir taraftan Balkan Paktı'nın kurulmasına uygun ortam hazırlarken, diğer yandan da Türkiye ile Yunanistan arasında ikili ilişkilerin hızla gelişmesinde etkili olmuştur. Türkiye Başbakanı İsmet İnönü'nün daveti üzerine, Yunan Başbakanı Elefterios Venizelos, 27-31 Ekim 1930 tarihleri arasında Türkiye'yi ziyaret etmiş, iki taraf arasında Ankara'da yapılan görüşmeler sonunda, 30 Ekim 1930'da üç siyasi belge daha imzalanmıştır.
1. Dostluk, Tarafsızlık Uzlaşma ve Hakem Anlaşması,
2. Deniz Kuvvetleri'nin sınırlandırılması hakkında Protokol,
3. İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Sözleşmesi.
Tarihin ve coğrafyanın getirdiği zorluklar nedeniyle, her iki ülkenin de aynı bölgede, yan yana yaşamak zorunda olduğunu, biraz geç de olsa farkeden Yunan Başbakanı Venizelos, kısa bir süre önce düşmanı saydığı Atatürk'ün, 1919-1922 yılları arasındaki Türk-Yunan savaşındaki haklılığını anlamış ve O'nun bölge ve dünya barışını korumaya gösterdiği büyük çabaları takdir ederek, Atatürk'ü,1934 yılında "Nobel Barış Ödülü"ne aday göstermiştir.
İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirecek bir başka olay da, 1931 Ekim'inde Başbakan İsmet İnönü'nün, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile birlikte Yunanistan'ı ziyaret etmeleri olmuştur.
Atatürk
ve Venezilos'un çabalarıyla ortaya çıkan bu barışçı gelişmeler, iki
eski düşmanın dost olmalarında etkili olmuştur. Türk-Yunan ilişkileri
1950 yılına kadar olumlu şekilde sürmüştür. Ancak Yunanistan'ın 1950 yılından
itibaren Kıbrıs sorununu çıkarması nedeniyle, Türk-Yunan ilişkilerinde günümüze
kadar devam eden sıkıntılı bir dönem başlamıştır.
|
11B.Irak Sınırı ve Musul Sorunu |
Musul sorunu, I. Dünya Savaşı galip devletlerinden biri olan ve o dönemin en güçlü devletlerinden sayılan İngiltere'nin, emperyalist politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı.Türk Kurtuluş Savaşı büyük ölçüde Yunanlılarla yapılmasına rağmen, her zaman Yunanlıyı destekleyen İngiltere olduğundan aslında bir bakıma İngiltere ile mücadelenin öyküsüdür. Bu mücadele uluslararası ortamda sürdürülmüş ancak Türkiye, Musul'u alamamıştır.
Musul sorunu, Türkiye'nin Asya'daki güney sınırlarının çizilmesine ilişkin bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. İngiltere tarafından sırf bir sınır sorunu şeklinde gösterilmek istenen bu sorun, Türkiye açısından ülkenin bir parçasının ve onun üzerinde yaşayan halkın kaderinin belirlenmesi anlamını taşımaktaydı.
Musul, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması'nın yapıldığı sırada Osmanlı Devleti'nin elinde bulunuyordu. Ancak İngiltere bu anlaşmayı hiçe sayarak, Musul'u 3 Kasım'da işgal etmişti. Osmanlı yönetiminin tepkisi üzerine de bu işgalin Mondros Ateşkesi'nin 7.maddesine göre yapıldığını öne sürmüştü. Oysa Musul'da bu maddenin uygulanmasını gerektirecek hiç bir olay çıkmamıştı.
Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, TBMM Hükümeti, Musul ile yeteri kadar ilgilenme olanağını bulamamıştı. Bu duruma; uzaklık, ulaşım eksikliği, ülkenin diğer bölümlerindeki sürekli savaş, Musul'a giden demir yolu bölgesinde Fransızlarla savaşılması, gibi etkenler yol açmıştı.
Bu nedenlerle, bölgenin kaderini saptamak işi, Lozan Konferansı'na kalmıştı. Konferans'ta Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgeleri halkının büyük çoğunluğunun Türk ve Misak-ı Milli sınırları içinde kalan bir bölge olduğunu savunmuştu. Üstelik Mondros Ateşkesi'nin imzalandığı sırada işgale uğramamış bir bölge olması nedeniyle de, bize geri verilmesini istemişti. Irak adına mandeter devlet olan İngiltere ise, bu bölgenin Irak sınırları içinde olduğunu iddia etmişti. Taraflar görüşlerinden vazgeçmedikleri ve sorun yalnız Türkiye ve İngiltere'yi ilgilendirdiği için, daha sonra sorunun barıştan sonra çözümlenmesi önerisi benimsenmişti. Lozan Anlaşması'nın 3.maddesiyle, sorunun 9 ay içinde iki devlet arasında görüşmeler yoluyla çözümü, bir anlaşmaya varılamazsa, Milletler Cemiyeti Konseyi'ne sunulması kararlaştırılmıştı.
Bu doğrultuda , 19 Mayıs - 5 Haziran 1924 tarihleri arasında İstanbul'da yapılan ve "Haliç Konferansı" olarak nitelendirilen görüşmelerde, İngilizler bu sorunu Milletler Cemiyeti'ne götürebilmek için, Hakkâri ilinin dinsel çoğunluğunun Süryani olduğunu savunarak, Musul ile birlikte Hakkâri'nin de manda altındaki Irak'a bırakılması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Görüşmelerin kesilmesiyle birlikte, Türkiye'nin Musul konusunda askeri önlemler alma konusunda kararlı olduğunu anlayan İngilizler, Hakkâri'de Nasturi kökenli Türk vatandaşlarını ayaklandırdılar. İngilizlerin amacı; zaman kazanmak, dünya kamuoyunu Türkiye aleyhine çevirmek ve böylece sorunu uluslararası platforma çekmekti. Hakkâri'de ayaklanma bastırıldı ama amaçlarında başarılı olan İngilizler, Musul konusunu o dönemin Birleşmiş Milletleri sayabileceğimiz Milletler Cemiyeti'ne götürmeyi başardılar. İngiltere bu kuruldan istediği kararı çıkarabilecek güçteydi. Çünkü Milletler Cemiyeti, İngiltere'nin öncülüğünde kurulmuş bir örgüttü. Aynı zamanda İngiltere hala dünyanın en büyük güçlerinden biriydi.
İngiltere, Musul bölgesinde bulunan petrol kaynaklarını ve Irak'ın stratejik önemini göz önünde tuttuğundan, Milletler Cemiyeti'nden, Musul'u kendinde, Hakkâri'yi Türkiye'de bırakan "Brüksel sınırı" adını taşıyacak geçici bir kararı çıkarmayı başardı. Lahey Adalet Divanı'nın da bu kararı benimsemesi üzerine, Türkiye de bu karara uymak zorunda kaldı. Çünkü, Musul sorunu bu yönde gelişmekte ve bir Türk-İngiliz savaşı gündeme gelmek üzereyken, İngiltere, Doğu Anadolu'daki Kürt kökenli bir bölüm yurttaşı Şeyh Sait'in liderliğinde kışkırtacak ve 1925 yılı Türkiye açısından bu iç güvenlik sorununu çözme çabalarıyla geçecekti. Şeyh Sait isyanı bastırıldı ancak, Türk ordusunun olanakları yeterli olmadığından ve Şeyh Sait isyanının Doğu Anadolu'da yarattığı olumsuzlukların henüz giderilememiş olmasından dolayı, İngilizlere karşı Musul'u almak amacıyla bir savaş yapılması göze alınamadı.1926 yılında tekrar İngiltere ile görüşmelere başlamak zorunda kalan Türkiye, 5 Haziran 1926'da imzaladığı anlaşma ile Musul'u Irak'a, dolayısıyla da İngilizlere bıraktı. Buna karşılık olarak da, Musul petrollerinden, Irak'a kalan gelirin % 10'unun 25 yıl süre ile Türkiye'ye verilmesi kabul edildi. Daha sonra Türkiye, 25 yıllık bu hakkından toplam 500 bin İngiliz sterlini alarak vazgeçti. Musul sorununun çözümüyle, Türkiye ile İngiltere arasında I. Dünya Savaşı'ndan beri sürmekte olan çatışma dönemi de kapanmış oldu.
Türkiye ile Irak ise, aralarındaki bu sınır sorununun anlaşma ile çözülmesinden sonra, 1928'de karşılıklı olarak elçilikler kurdular.
1930'da İngiltere,
Irak ile bu ülkenin bağımsızlığını tanıyan bir anlaşma imzaladı.
Irak'ın 1932'de Milletler Cemiyeti'ne girmesi ve manda yönetiminin son bulması
üzerine, Türk-Irak ilişkileri gelişme gösterdi. Türkiye ile Irak arasında
1932 yılında Oturma Sözleşmesi, Suçluların Geri Verilmesi Anlaşması,
Ticaret Anlaşması, 1938'de ise, Veteriner Sözleşmesi yapıldı.
|
11C.Türkiye'nin
Milletler Cemiyeti |
"Milletler Cemiyeti"nin kurulması düşüncesi, Birinci Dünya Savaşı devam ederken, ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından ortaya atılmıştı. Başkan Wilson, 8 Ocak 1918'de ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmasında, gelecekteki barışın çerçevesini 14 maddede toplamıştı. Wilson "gelecekteki sınırların milliyetler ilkesine göre düzenlenmesini" isterken 14. madde ile de, "Büyük, küçük bütün devletlere siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına alma imkanı sağlama amacı ile bir milletler teşkilatı kurmak" önerisinde bulunmuştu.
Wilson'un 14 maddelik ilkelerini temel alan İngiliz ve Amerikan ortak tasarısı, Paris Barış Konferansı'nda, 28 Nisan 1919'da "Milletler Cemiyeti Anayasası" olarak kabul edildi. Bu anayasa doğrultusunda, I. Dünya Savaşı galip ve tarafsızlarının önderliğinde oluşturulan örgüt, "Milletler Cemiyeti" adını alarak, 10 Haziran 1919'da Londra'da çalışmalarına başladı.
Milletler Cemiyeti, bir yandan I. Dünya Savaşı'nın ortaya çıkardığı sorunları çözme, bir yandan da gelecekte çıkabilecek bir savaşı önleme görevini yüklenmişti. Cemiyet, sınırların dokunulmazlığını ve ülkelerin siyasal bağımsızlığını korumayı en temel görev kabul etmişti. Ancak sömürgeci amaçlar ve bu cemiyete I. Dünya Savaşı'nın yeniklerinin alınmaması, bu kurumu, kısa bir süre sonra temel amaçlarından uzaklaştırdı. Kısa sürede bu cemiyet, galip ve güçlü devletlerin çıkarlarının gerçekleştirilmesi için, tek yanlı kullanılan bir mekanizma haline getirildi. Cemiyette etkinliği ellerinde bulunduran ülkeler, sınırların belirlenmesinde milliyet ilkesine dayanmadığı gibi, bu ilkeyi, yenilen ülkeleri bölme parçalama aracı olarak kullandılar. Yenilen ülkelerden savaş ödentisi alınmaması gerekirken, "onarım" adı altında ödentiler isteyerek, onları daha güç ekonomik şartlar içine itmişlerdir. Bu ülkeler, kendileri de birer sömürgeci devlet olduklarından, sömürge halklarının bağımsızlık isteklerini de gözardı etmişlerdir.
Türkiye, 1930'lu yıllara gelinceye kadar, işleyişindeki aksaklıkları bildiğinden, Milletler Cemiyeti'ne güvenle bakmamış ve üye olma isteğinde bulunmamıştı. Öte yandan, bu kuruluşun Musul konusunda verdiği yanlı karar da, Türkiye'nin bu örgüte olan güveninin sarsılmasına neden olmuştu.
Türkiye Cumhuriyeti ilk yıllarında Lozan'dan arta kalan sorunların çözümüne yönelmiş, uluslararası alanda istikrarlı bir konuma ulaşmayı hedeflemişti.
Atatürk, Lozan Barış Antlaşması ile ulusal sınırları, gerek I. Dünya Savaşı galiplerine, gerekse bütün dünyaya kabul ettirdikten sonra yaptığı devrimlerle, ülkeye batılı bir kimlik kazandırmıştı. İçteki bu değişim ve gelişmeler, hemen dış politikaya da yansıdı. Artık Batılı devletler için, azınlıkların haklarını korumak bahanesiyle, Türkiye'nin içişlerine karışma yolu da kapanmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra uluslararası ilişkilerde izlemeye başladığı "Yurtta barış, Dünyada barış" politikası başka devletlerin Türkiye hakkındaki olumsuz düşüncelerini değiştirmeye yol açtı. Bu politikanın bir sonucu olarak; her zaman komşularıyla iyi geçinmek, kimseden bir karış toprak istememek ve kimseye de bir karış toprak vermemek kararında olan Türkiye, bütün komşularıyla barış içinde yaşamanın yollarını aramaya başladı. Bunun için de yerine göre "dostluk", yerine göre de "bağlaşma" anlaşmaları imzalandı. Ortaya çıkan sorunları da üyesi olmamasına karşın, Milletler Cemiyeti önerileri doğrultusunda ve barışçıl yollarla çözümleme yolunu tercih etti.
Türkiye'nin, kendi güvenliği için çalışırken dünya barışını korumak ve kuvvetlendirmek yolundaki çabaları, uluslararası alanda olumlu yankılar uyandırdı ve onu barış için işbirliğine yöneltti. Türkiye'nin uluslararası işbirliği ve ortak barış çabalarına katılması, 1928'de Silahsızlanma Konferansı'nın hazırlık çalışmalarına davet edilmesiyle başladı. Türkiye, 1929 Ocağı'nda "Savaşı yasa dışı" ilan eden Briand-Kellogg Paktı'na da katılarak, bir yandan barışçı tavrını ortaya koyarken, öte yandan da batılılarla ve diğer Avrupa'lı devletlerle ilişkilerini geliştirmeye başladı. Türkiye'nin 1930'a doğru uluslararası çalışmalara aktif olarak katılması, er geç Milletler Cemiyeti'ne gireceğini gösteriyordu. Ancak Musul konusunda cemiyetin İngiltere'nin etkisinde kalması, Türkiye'de tepkilere yol açmıştı. Milli Mücadele'den beri dostane devam eden Türk-Sovyet ilişkileri de, Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girme kararını geciktirdi. İngiltere ise, Musul'un olumsuz izlerini silmek ve Sovyetleri yalnız bırakmak için, Türkiye'yi Milletler Cemiyeti'ne çekmek arzusundaydı.
Türkiye, Atatürk'ün direktifi üzerine, Milletler Cemiyeti'ne başvurarak değil, örgüt tarafından davet edilerek girmek istiyordu. Milletler Cemiyeti Teşkilatı Genel Kurulu, 6 Temmuz 1932'de yaptığı olağanüstü bir toplantı sırasında, İspanya temsilcisinin önerisi ve Yunan temsilcisinin desteği ile Türkiye'nin, örgüte davetini öngören bir karar tasarısı kabul etti. Türkiye'nin cemiyete girme işlemi, 18 Temmuz 1932'de Teşkilat Genel Kurulu'nun oybirliği ile aldığı kararla tamamlandı. Böylece yeniden savaş rüzgarlarının esmeye başladığı bir dönemde Türkiye, başta İngiltere olmak üzere, demokrasi cephesiyle dolaylı işbirliğine girmiş oldu.
Türkiye, dünya barışının sağlanması için, üyesi olduğu Milletler Cemiyeti'ne her zaman yardımcı olmuştur. Ancak Cemiyet, yeni bir dünya savaşını önleyecek beceriyi gösterememiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, 18 Nisan 1946'da, bu cemiyet, görevini dünya barışını sağlamak amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na bırakmış ve 31 Temmuz 1947'de de hukuken ortadan kalkmıştır.
|
11D.Balkan Antantı ( 9 Şubat 1934 ) |
Komşuları ile barış içinde yaşamayı amaçlayan yeni Türkiye Cumhuriyeti, daha 1921'den itibaren Suriye nedeniyle komşusu olan Fransa ile iyi ilişkiler içine girmişti. 1926 yılında da Musul sorununun çözümü ile birlikte İngiltere ile olan sorunlarda yumuşama süreci belirmişti. 1928'de ise, Ege adalarındaki komşusu İtalya ile bir tarafsızlık ve uzlaşma anlaşması imzalamıştı. Lozan'dan arta kalan son anlaşmazlık olan nüfus değişimi konusu da 1930'da çözülünce, Türkiye ile Yunanistan arasında da bir dostluk dönemi açılmıştı.
Türkiye, Osmanlı Devleti'nden koparılan topraklar üzerinde kurulan devletlerden herhangibir istekte de bulunmamıştı. Misak-ı Milli ilkelerine uyan Türkiye, sınırları dışında kalan Balkanlar'daki eski topraklar konusunda da aynı yöntemi uygulamıştı.Türkiye'nin Balkan devletlerine karşı izlediği politika, Lozan Anlaşması ile belirlenen durumun korunmasıydı. Türkiye, Lozan'dan hemen sonra, Balkan devletleri ile uzun bir süreden beri kesilmiş olan ilişkileri yeniden kurmak amacıyla; Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'te, Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te dostluk antlaşmaları yapmıştır.
Türkiye'nin bu çabaları, Balkanlı devletleri, 1912-1913 Balkan Savaşı'ndan arta kalan sorunları çözmeye yöneltti ve 1929'dan başlayarak işbirliği ortamına çekti. Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye'nin katılmasıyla, 1929'da Atina'da, 1931'de İstanbul'da, 1932'de Selanik'te Balkan Konferansları toplandı. Ancak, Bulgaristan'ın yayılmacı politikasını terketmemesi nedeniyle, Balkan devletlerinin bu çabalarından olumlu bir sonuç alınamadı.
1933'ten itibaren Avrupa'nın diğer yerlerinde de barışı tehdit edebilecek bir süreç başlamıştı. Kutuplaşan Avrupa'da silahları azaltmaya yönelik konferanslar bir sonuç vermeyince, genel bir silahlanma yarışı içine girilmişti. Faşist İtalya ve Nazi Almanyası'nın güçlenmesi dünya barışını tehdit etmekteydi. Bulgaristan'ın Neuilly (Nöyyi) Anlaşması'nı kendi lehine değiştirme çabaları nedeniyle, diğer Balkan devletleri ya Balkan Paktı'ndan vazgeçmek, ya da Bulgaristan'ı dışarıda bırakan bir pakt oluşturarak, Bulgaristan'ın sonradan katılmasını beklemek durumundaydılar. Balkan devletleri ikinci yolu seçtiler.
9 Şubat 1934'de Atina'da bir araya gelen Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Türkiye Dışişleri Bakanları Balkan Antantı'nı imzaladılar. Bu Antanta göre ;
1) Taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlar,
2) Birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle birlikte bir siyasi antlaşmaya girmemeyi veya siyasi bir harekette bulunmamayı kabul ediyorlardı. Antanta ek gizli protokolünün 3. maddesi ise, Balkanlı olmayan bir devletin saldırısı halinde, yardım mekanizmasının ne şekilde işletileceğini öngörmekteydi.
Bu Pakt, esas olarak Bulgaristan'ın yayılmacı emellerine karşı oluşturulmuştu. Türkiye ise, paktı, Balkan devletleri dışında gelebilecek tehlikelere karşı bir engel olarak görmüştür. Bu sırada Türkiye için en büyük tehlike, İtalya idi. İtalyan lideri Mussoli'nin, Akdeniz'den "mare nostrum" (bizim deniz) diye söz etmesi,Türkiye'ye yönelik bir tehditten başka bir şey değildi.
Balkan Paktı'nın,
üye devletlerin sınırlarını dış tehlikelere karşı koruyacak bir
mekanizma kuramaması, bu paktın en zayıf yönü olmuştur. Buna karşın
Balkan Antantı, siyasi alanda bazı başarılar gösterebilmiş ve dünya barışına
katkıda bulunmuştur. Üye devletler İtalya'nın 1935'te Habeşistan'a karşı
giriştiği saldırıda, Milletler Cemiyeti'nin aldığı ekonomik ambargo kararına
katılmışlardır. Öte yandan Antant üyeleri, Lozan'da belirlenen boğazlar
rejiminin değiştirilmesi için,Türkiye'nin girişimini desteklemişler ve
Montreux Konferansı'nda birlikte hareket etmişlerdir.
Balkan Paktı'nın bu başarıları, büyük devletlerin ekonomik, siyasi, etki ve yayılma politikaları karşısında çözülmeyi önleyememiştir. Almanya, Balkanları ve Orta Doğu'yu ekonomik egemenliği altına almaya başlamış, İtalya ise, Balkan devletlerini birbirinden ayırmak için siyasi tertiplere başvurmuştu. Balkan Antantı üyeleri son toplantılarını, 1940'ta Belgrat'ta yaparken, paktın bir üyesi olan Romanya'nın parçalanması girişimleri de başlatılmış bulunuyordu.
|
11E.Montrö
( Montreux ) Sözleşmesi |
Lozan Antlaşması, boğazlarda Türkiye'nin egemenliğini ve güvenliğini kısıtlayan bazı maddeler içermekteydi. Boğazların her iki tarafında 25 kilometrelik bir alan, askersiz bölge haline getirildiği için, Türkiye, Boğazlarda asker bulunduramıyordu. Boğazlardan geçişin denetlenmesi işi de uluslararası Boğazlar Komisyonu'na bırakılmıştı.Türkiye bu hükümleri, Milletler Cemiyeti'nin dünyada barışı, güvenliği sağlayabileceği umudu ve devletlerin silahlarını azaltacakları sözü üzerine kabullenmişti.
Milletler Cemiyeti'nin kendisinden beklenen etkinliği gösterememesi, silahlanma yarışını başlatmıştı. Türkiye, Mussolini İtalyası'nın Doğu Akdeniz ve Balkanlar konusundaki tavırlarından da endişe duymaya başlamıştı. Bu gelişmeler üzerine güvenliğini tehlikede görmeye başlayan Türkiye, Boğazlar rejiminin değiştirilmesi önerisini ilk kez 1933 Mayıs ayında, Londra Silahsızlanma Konferansı'nda ortaya atmıştı. Ancak bu öneri, olumlu karşılanmamıştı.
Boğazların garantör ülkelerinden biri olan İtalya, 1935'te Habeşistan'a saldırdı ve Oniki Adayı silahlandırdı. Aynı günlerde Almanya, tarafsız bölge olan Ren bölgesine asker soktu. Japonya da Milletler Cemiyeti'nden çekildi.
Avrupa'da ortamın gerginleşmesi üzerine Türkiye, ilgili devletlere verdiği bir nota ile Boğazlar rejiminin yeniden düzenlenmesini istedi. Bu çağrı üzerine, Montrö'de Boğazlar Konferansı toplandı. Montrö Konferansı, İtalya dışında, ilgili 9 devletin katılmasıyla, 22 Haziran 1936'da başladı ve 20 Temmuz 1936'da yeni sözleşmenin imzalanmasıyla sona erdi. Konferansa katılmayan taraf devletlerden İtalya da, 2 Mayıs 1938'de sözleşmeyi imzalamıştır. Bu sözleşmeye göre :
1) Lozan Barışı'nın getirdiği Boğazlar Komisyonu kaldırılacak, bu komisyonun görev ve yetkileri Türkiye'ye devredilecekti.
2) Boğazların her iki yanında, Lozan Antlaşması'nın oluşturduğu askersizleştirilmiş alanda, Türkiye'nin asker bulundurması kabul edilecekti.
3) Yabancı ticaret gemilerinin Boğazlardan geçişi serbest olacaktı, ancak savaş durumunda, tarafsız ticaret gemilerinin gündüz ve Türkiye'nin göstereceği rotadan geçebilmesi ilkesi benimsenmişti.
4) Yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için, savaş ve barış durumuna göre kısıtlamalar getirilmiştir. Buna göre: Barışta Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin savaş gemileri önceden haber vererek, serbestçe geçebileceklerdi. Barışta, Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemileri için tonaj sınırlandırılması getiriliyordu. Savaşta Türkiye tarafsız ise, savaşan devletlerin gemileri hiç geçemeyeceklerdi. Savaşta, tarafsız devletlerin savaş gemileri ise, tonaj sınırlandırılmasına tabi olacaktı. Türkiye'nin katılmış olduğu savaşlarda, hangi savaş gemilerine izin verilip, hangilerine verilmeyeceği yolundaki tercih Türkiye'ye bırakılmıştı. Ayrıca Türkiye kendini savaş tehlikesi içinde gördüğünde de savaştaymış gibi hareket edebilecekti.
5) Bu sözleşme, 20 yıl yürürlükte kalacak ve her 5 yılda bir gözden geçirilecekti.
Sözleşmenin
imzalandığı günün gecesi, Türk ordusu askerden arındırılmış bölgeye
girdi. Böylece Boğazlarda Türk egemenliği tekrar kurulmuş oldu.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi,
Türkiye'nin Boğazlar üzerinde egemenliğini ve güvenliğini sağlayan,
uluslararası ilişkilerde ağırlığını arttıran siyasi bir zaferdir. Bu
zafer, Atatürk'ün zamanlamasıyla, silahla değil, barış yöntemiyle gerçekleştirilmiştir.
Bu sözleşme, Boğazların denetimini ele geçiren Türkiye'nin, Akdeniz ve
Orta Doğu'daki önemini daha da arttırmış ve dostluğu aranan bir devlet
haline getirmiştir. Montrö Sözleşmesi, Türk-Sovyet ilişkilerinde ayrılığın
ilk adımı olmuştur. Sovyetler Birliği, 8 Ağustos ve 24 Eylül 1946'da Türkiye'ye
verdiği notalarla boğazların güvenliğinin kendisiyle birlikte sağlanmasını
(üs kurma) istemişse de, Türkiye'nin kararlı tutumu nedeniyle, bundan vazgeçmek
zorunda kalmıştır. Türkiye, Montrö Boğazlar Rejimi'nde, günümüzde artan
trafik ve bunun yarattığı deniz kazaları nedeniyle, 1994'te ticaret gemileri
için de bazı kısıtlamalar getirmiştir.
|
11F.Sadabad Paktı (8 Temmuz 1937 ) |
İtalya'nın, 1934'ten sonra Asya ve Afrika'ya yayılma politikası, Türkiye'yi, Doğulu devletlere karşı Balkan politikasına benzer bir politika izlemeye yöneltmiştir.Türkiye, Balkan Antantı'nın kurulmasına öncülük ederken, Yunanistan ile de sıkı bir işbirliği içine girmişti. Türkiye, Doğulu devletlerle ilişkilerini geliştirme çabası içine girince de, en çok işbirliği yaptığı devlet, İran olmuştu.
Türkiye, İran
ile 1926 ve 1932 yıllarında dostluk ve saldırmazlık anlaşmaları imzalamış,
1934 yılı Haziranı'nda, İran Şahı Rıza Pehlevi'nin, Türkiye'yi ziyareti,
dostluk ilişkilerinin daha da gelişmesine yol açmıştır.
Öte yandan, Irak 1930'da
İngiliz manda yönetiminden çıkıp, bir ölçüde de olsa, bağımsızlığına
kavuşunca, komşusu Türkiye ile dostluk ve işbirliğini geliştirmek istemişti.
1931'de bu niyetini önce Kral Faysal'ın, sonra başbakan Nuri Said Paşa'nın
Türkiye'yi ziyaretiyle göstermişti. 1926'da imzalanan Türk-Irak İyi Komşuluk
Antlaşması, 1936'da bu dostluk havası içinde uzatılmıştı.
Türkiye'nin, Afganistan ile dostluk ve işbirliği ilişkileri ise, 1921 ve 1928 antlaşmalarıyla düzenlenmiş bulunuyordu.
Türkiye'yi, Doğulu devletlerle bir pakt çerçevesinde ilişkiler kurmaya yönelten olay, İtalya'nın Habeşistan'a saldırmasıdır. Bu olay üzerine Cenevre'de bir araya gelen Türkiye, İran ve Irak yöneticileri, 2 Ekim 1935'te üçlü bir anlaşma parafe ettiler. Ancak bu anlaşmanın bir pakta dönüşmesi, İran-Irak sınır sorunu nedeniyle biraz gecikti.
Bu sınır sorunu, 1937'de giderildi. Bunun üzerine Türkiye, İran, Afganistan ve Irak arasında, 8 Temmuz 1937'de Tahran'da, İran Şahı'nın yazlık sarayı olan Sad-Abad'da Dörtlü Pakt imzalandı.
Bu Pakt, Orta
Doğu bölgesinde siyasal dayanışmayı amaçlayan çok taraflı ilk anlaşma
olması bakımından önemlidir.
Anlaşmayı imzalayan devletler;
1) Birbirlerinin iç işlerine karışmamayı,
2) Birbirlerinin sınırlarının dokunulmazlığına saygıyı,
3) Birbirlerine ve başka devletlere saldırmamayı,
4) Birbirlerine karşı kışkırtma ve gizli örgütlere olanak bırakmamayı kabul etmişlerdir.
Pakt, 1934 Balkan Paktı gibi bir yardım anlaşması değildi ancak, Orta Doğu bölgesinde olası bir saldırgana karşı caydırıcı etki yapabilecek güçteydi. Her iki pakt da Balkanlarda ve Orta Doğu'da barışın korunmasında, Türkiye'nin önemini ve onun barışçı zihniyetini ortaya koymaktaydı. Bu iki güvenlik sistemiyle Türkiye, her iki bölgede de barış politikasını güçlendirmiş oluyordu.
Sadabat Paktı, taraflarca bozulmamış olmasına karşın, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adeta unutulmuş, 1955'te Bağdat Paktı'nın kurulması üzerine, Sadabat Paktı değerini iyice yitirmiştir. 1979 yılı sonunda Afganistan'da komünist bir rejim kurulunca ve 1980 Eylülü'nde Irak ile İran savaş içine girince, paktın artık varoluş nedeni de ortadan kalkmıştır.
|
11G.Hatay Sorunu ve Anavatana Katılması |
30 Ekim 1918'de Mondros Ateşkes Antlaşması'nın yapıldığı sırada, İskenderun ve Antakya Bölgesi (Sancak ya da İskenderun Sancağı) Türk kuvvetlerinin elindeydi. Hatay diye de adlandırılan bu bölge, Mondros Ateşkesi'nin 7. maddesine dayanılarak, Aralık 1918'de Fransızlar tarafından işgal edilmiş, 1920 Nisanı'nda da Fransız mandasına verilmişti. Ancak bölgedeki çoğunluk Türklerden oluştuğu için, Misak-ı Milli sınırları içinde kalması gerekiyordu. Fakat 1921'de Fransızlarla yaptığımız Ankara Antlaşması'na göre bu bölge, Türk toprakları dışında kalmıştı. Bununla birlikte TBMM Hükümeti, bu anlaşmaya Sancak'taki Türk unsurunun çıkarlarını koruyacak ve bölgeye özerklik verilmesi için gerekli ortamı hazırlayacak hükümler de koydurmuştu. Anlaşmanın 7. maddesiyle, bu bölge için "özel bir yönetim" kurulması, bölgenin Türk soyundan gelen halkının, kültürünün geliştirilmesi ve Türkçe'nin resmi bir nitelik taşıması öngörülmüştü.
Fransa, Eylül 1936'da açıkladığı bir kararla, Suriye'ye 3 yıl içinde bağımsızlık tanıyacağını ve Suriye üzerindeki tüm haklarını Suriye Hükümeti'ne devredeceğini açıkladı. Suriye, bağımsız hale gelince Hatay Bölgesi'ndeki Türklerin birçok kültürel haklarının ellerinden alınacağı doğaldı. Bunun için Türkiye, sorunu Milletler Cemiyeti'ne götürdü. Bir yandan da Fransa ile doğrudan görüşmelere başladı.
Bölgede yapılan ve sonuçları Türkler lehine çıkan plebisit, (halk oylaması) Fransa'yı Türkiye ile anlaşmaya zorladı. Türkiye ile Fransa, Hatay'da bağımsız bir Türk devletinin kurulması için anlaştılar. Bu devlet "Hatay Bağımsız Cumhuriyeti" adını aldı. Milletler Cemiyeti'nin denetiminde yapılan seçimler sonucunda, 2 Eylül 1938'de Hatay Meclisi açıldı. Meclis açılınca, tüm milletvekilleri Türkçe yemin ettiler. Hatay Devleti'nin Başkanlığı'na ise, bu davada büyük hizmetleri görülen Tayfur Sökmen seçildi.
Hatay sorununu
bu aşamaya getiren Atatürk, 10 Kasım 1938'de yaşama veda etti. Hatay
Devleti'nin bu geçici niteliği herkesçe bilinmekteydi. Ayrıca Hataylılar da
Anavatana katılmak için büyük bir çaba göstermekteydiler. Fransa ile görüşmeler,
23 Haziran 1939'da olumlu sonuçlandı. Yapılan anlaşma ile Hatay Türkiye'ye
bırakıldı. Bu gelişme üzerine Hatay Meclisi, oybirliği ile 29 Haziran
1939'da Anavatan Türkiye'ye katılmaya karar verdi. Türkiye de 7 Temmuz
1939'da bir yasa ile Hatay ilini kurdu. Böylelikle Hatay sorunu Türkiye'nin
lehine çözümlenmiş oldu.
Böylece Türkiye, Atatürk'ün
başlattığı yöntem ile en önemli anlaşmazlıkların bile barışçıl
yollardan çözümlenebileceğine güzel bir örnek daha vermiş ve bir büyük
siyasal başarı kazanmış oldu.
Türkiye, bu
davranışlarıyla, İkinci Dünya Savaşı'ndan önce bütün dünyaya, bir
devlet için ulusal çıkarların hukuk yolu ile elde edilmesinin, en iyi dış
politika yolu olduğunu kanıtlamıştır.