II. TURKIYE CUMHURIYETINDE SIYASAL REJIMIN DAYANDIGI ILKELER
| 2A.Cumhuriyetçilik |
Büyük davamız , en uygar ve en gelişmiş bir ulus olarak varlığımızı yükseltmektir.
M. Kemal Atatürk
a) Cumhuriyetin Tarihsel Gelişimi
Devlet yönetimi biçimlerini, egemenliğin kullanılış durumuna göre, üç ana başlık altında toplamak olasıdır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz;
1.Monarşi (Hükümdarlık); Bu yönetim biçiminde egemenlik Kral, Kraliçe, İmparator, Şah, Padişah, Prens, Emir gibi çeşitli unvanlar alabilen tek bir kişiye aittir. Bu kişilere "halk üzerinde egemenliği kullanma hakkının,Tanrı tarafından verildiği " varsayımı ortaya atılmıştır. Bu görüş, bütün monarşilerin tarihsel dayanağını oluşturmuştur. Egemenliğin halk üzerinde kullanılmasını sağlayan kişiler, bunlardan emir alırlar ve egemenliği onun adına kullandıklarını iddia etmişlerdir. Yönetme yetkisini halktan almadıkları için de, kendilerini halka karşı değil, Tanrıya sorumlu saymışlardır. Bu kişilerin, mutlak sorumsuzluğu söz konusuydu. Bu kişilerin hiçbir kimseye, ya da kuruma hesap verme zorunluluğu yoktu. Bu tür yönetimler, mutlak monarşi ya da mutlakiyet adını almışlardır. Eğer egemenliği kullanan kişi, bu gücü bir meclis ile paylaşıyorsa ve kabul edilen bir anayasaya uymak zorunluluğu varsa, bu durumdaki yönetim biçimine de" meşruti monarşi" ya da"meşrutiyet" denilmişti. Osmanlı Devleti kuruluşundan 1876 yılına kadar mutlak monarşi; 1876-1878 ; 1908-1918 yılları arasında ise, meşruti monarşi ile yönetilmiştir.
2.Oligarşi
: Egemenlik, birkaç kişinin, birkaç
ailenin, veya bir sınıfın elinde ise; bu yönetim biçimine de oligarşi adı
verilmiştir. Aristokrasi de oligarşinin başka bir biçimidir. Bu tür
yönetimlerde egemenlik, genellikle soylu bir sınıf tarafından kullanılmıştır.
3.Demokrasi
: Demokrasilerde ise; egemenlik, halkın
çoğunluğunun elindedir. Halk, kendini yönetecek, yani egemenliği yine kendi
adına kullanacak insanları sınırlı bir süre için seçer. Bu kişileri değiştirme,
bunlardan hesap sorma, hatta yasalara uygun şekilde hareket etmedikleri zaman,
yöneticileri cezalandırabilme haklarına sahiptir. Bundan dolayı
yöneticiler, halkın gereksinimlerine göre ona hizmet vermek zorunluluğunu
duyarlar. Demokrasiler ; halkın, halk için, halk adına yönetildiği çağımızın
en ileri hükümet biçimleridir.
Cumhuriyet sözcüğü, Türkçe'de halk anlamına gelen, Arapça "cumhur" kökünden türemiştir. Bu nedenle cumhuriyet, halkın katılımının sağlandığı yönetim biçimi olarak da anılmıştır. Gerçekten de devlet başkanlığı makamına kalıtım yoluyla değil de, seçim yoluyla gelinen her yönetim şekline, genel anlamda, Cumhuriyet adını vermek yanlış olmaz. Böyle düşünüldüğü zaman, devlet başkanlığı makamına seçim yoluyla değil de, kalıtım yolu ile gelinen bütün monarşiler, cumhuriyet sayılamazlar. Örneğin; İngiltere, İsveç, Hollanda, Danimarka, Belçika, İspanya vb. devletler, cumhuriyet değil, krallıktır. Başka bir deyişle, monarşidirler. Ancak bu devletler, demokrasi ile yönetilmektedir. Demek ki, demokrasi, bir hükümet biçimidir. Cumhuriyet ise, bir devlet yönetim şeklidir.
Cumhuriyet, demokrasi ile birlikte uygulandığı zaman daha değerlidir. Çünkü böyle bir sistemde, hem devletin yöneticisi, hem de meclis ve hükümet, halk tarafından seçilmektedirler. Demokrasilerde kuramsal olarak da olsa, halkın egemenliği üzerinde, hiçbir gölge bulunmaması gereklidir. Yukarıdaki açıklamadan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, cumhuriyetin olduğu yerde, demokrasinin mutlaka varolması söz konusu olmayabilir. Öyle cumhuriyetler vardır ki, demokratik değildir. Ya da tam tersine, demokrasinin tam olarak uygulandığı bir devlet, cumhuriyet değil, krallık olabilmektedir.
İlk Çağ’da eski Yuna ve Roma’da da cumhuriyetin uygulandığı öne sürülmüştür. Oysa bu toplumlarda, küçük bir yurttaş topluluğu seçme ve seçilme hakkına sahipti. Bu toplumlarda siyasal eşitlik yoktu. Bunlar, siyasal ve ekonomik bakımdan sınıflı topluluklardı. Cumhuriyet, Fransız İhtilâli ile gerçek anlamına kavuşmaya başlamıştır. Fransız Cumhuriyeti'nde bile, genel ve eşit oy uygulamasının gerçekleşmesi, uzun bir süre almıştır. Ancak doğal haklar sistemine dayanması bakımdan Fransız Cumhuriyeti, çağdaş cumhuriyetlere önemli bir örnek olmuştur.
Osmanlı
Devleti’nde ise, Tanzimat dönemiyle beraber, cumhuriyet düşüncesinden söz
edilmeye başlanmışsa da, hiç kimse böyle bir rejimin Osmanlı'da
kurulabileceğine inanmamış, Osmanlı aydınları meşrutiyetin kurulmasını
yeterli görmüşlerdir. Daha da ötesi, Cumhuriyetçi olmak büyük bir suç
sayılmıştı.
Atatürk de, bütün Osmanlı aydınları gibi, önce meşrutiyetin kurulmasını
savunmuştu. Ancak uygulamada bu sistemin başarılı olamadığını görünce,
ulus egemenliğinin kurulmasının zorunluluğu üzerinde düşünmeye başlamıştı.
Atatürk’ün cumhuriyet düşüncesinde, en çok Fransız İhtilâli’nin
etkisi görülmektedir. Atatürk, bu etkiyi şu sözleriyle belirtmektedir ;
| “Fransa İhtilâli bütün dünyaya özgürlük düşüncesini aşılamıştır. Şimdi bile bu düşüncenin temel kaynağı durumundadır. Fakat o tarihten beri insanlık ilerlemiştir. Türk demokrasisi, Fransa İhtilâli’nin açtığı yolu izlemiş, ancak kendisine özgü niteliklerle gelişmiştir.” |
Atatürk, Kurtulıuş Savaşı’nın başlangıcından itibaren cumhuriyetin kurulmasını düşünmesine karşın, bu düşüncesini sözcük olarak açığa vurmayı sakıncalı görmüştü. Çünkü o yıllarda, halkın ve TBMM’deki bir çok milletvekilinin saltanata olan bağlılığını biliyordu. Uygulamadaki rejimin adının cumhuriyet olarak konulması bir karışıklığa, hatta bir kardeş kavgasına yol açabilirdi. Öncelikle işgalcilerin yurttan çıkarılması ve bağımsız bir devletin kurulması gerekiyordu. Kısacası, o günlerin koşulları daha ilk günlerde, rejimin adının konulmasını geciktirmiştir. Atatürk kendisine bu dönemde "rejimin adı nedir?" diye sorulduğu zaman, “halk hükümeti” diye yanıt vermiştir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı başarıyla sona erdikten sonra, zaten hiçbir anlamı kalmamış olan saltanatı ve halifeliği bütünüyle etkisiz hale getirecek, böylelikle, cumhuriyetin önündeki bütün engeller ortadan kaldıracaktı.
Atatürk, bu gelişmeleri şöyle özetlemektedir :
| “Millet , geleceğini doğrudan doğruya eline aldı ve millet saltanat ve egemenliğini bir kişide değil, bütün bireyleri tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce meclise teslim etti. İşte o meclis, yüce meclisimizdir ; Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Ve bu egemenlik makamının hükümetine, Türkiye Büyük Millet Meclisi derler. Bundan başka bir egemenlik makamı bundan başka bir hükümet kurulu yoktur ve olamaz." |
Atatürk’e göre ;
| "Millet, egemenliğini isyan ederek almıştır. Alınmış olan egemenlik hiçbir neden ve şekilde bırakılamaz ve geri verilemez, başkasına devredilemez. Bu egemenliği tekrar geri alabilmek için, daha önce kullanılmış olan yöntemleri kullanmak gereklidir." |
Atatürk, cumhuriyetin nasıl bir yönetim olduğunu anlatırken de şu tanımlamayı
yapmaktadır:
| "Bugünkü hükümetimiz, devlet örgütümüz, doğrudan doğruya milletin kendi kendine ve kendiliğinden yaptığı bir devlet örgütü ve hükümettir ki, onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.” |
Atatürk, cumhuriyetin niteliklerini de bir bilim adamı inceliği ile sıralarken,
şu noktalara dikkatimizi çekmeyi uygun görmüştür :
| "Cumhuriyette son söz, millet tarafından seçilen meclistedir… Cumhuriyet, milletvekillerinden meydana gelen meclisi ve sınırlı bir zaman için seçilen devlet başkanıyla milli egemenliği korumanın en iyi yoludur. Cumhuriyette, meclis cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın özgürlüğünü, güvenliğini ve rahatını düşünmek ve sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar… Cumhuriyet, son çağlarda büyük uygar milletlerin hesapsız ıstırap ve kandan sonra vardıkları en sağlam devlet şeklidir. Cumhuriyet, son dörtyüzyıllık yönetimler içinde insanlığın çırpına çırpına bulduğu son çaredir.” |
Atatürk'ün yukarıdaki sözleri, O'nun, Türk Ulusu için neden cumhuriyet yönetimini tercih ettiğini yeterince açıklamaktadır.
c) Türkiye Cumhuriyeti’nin NitelikleriTürkiye Cumhuriyeti, başlangıçtan itibaren ulusal egemenliği temel alarak kurulmuştur. Ulusal egemenlik, emperyalizme ve saltanata karşı verilen başarılı bir savaşın sonucunda uygulamaya konulmuştur. Türkiye’de uygulanmaya başlanan rejim, demokrasiyi amaçlamış ve bunu gerçekleştirmek için önemli adımlar atmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile yalnızca Osmanlı Devleti’nin adı değiştirilmemiştir. Siyasi, ekonomik, toplumsal kurumlarıyla yepyeni ve tam anlamıyla bağımsız bir devlet kurulmuştur. Cumhuriyet düzeni ile, tek kişinin egemenliğine son verilerek, "Ulus, egemenlik tacını" giymiştir. Bu egemenlik, 1921 ve 1924 anayasalarında kesin ve açık bir dille vurgulanmıştır. 1921 Anayasası’nın, 29 Ekim 1923 tarihinde değiştirilen birinci maddesi ile uygulanmakta olan rejimin adı belirlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti adı,1924 Anayasası’nda da aynen yerini korumuştur.
1924 Anayasa'nın 1937’de kabul edilen ikinci maddesi ile de, Türkiye Devleti’nin; Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve Devrimci niteliklere sahip olduğu vurgulanmıştır. Bu doğrultuda yapılan 1961 Anayasası da, rejimin adını aynen kabul etmiş ve bu adın değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini karara bağlamıştır.
d) Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel Yapısı
Demokratik cumhuriyetlerde yasama, yürütme yargıdan oluşan güçler ayrılığının olması ve bu güçlerin gerektiğinde birbirlerini denetlemesi zorunluluğu vardır. Ancak devrim dönemlerinde, bu güçlerin, genel anlamda ulusu temsil eden bir mecliste toplanması ve halk adına o meclis tarafından kullanılması doğaldır. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya konulan anayasalarda, ünlü Fransız siyaset bilimci Jean J.Roussaeu'nun kuramsallaştırdığı güçler birliği ilkesi temel alınmıştır. Kısacası; Türk Ulusu'nun temsilcilerinden oluşan TBMM, yasaları yapma, uygulama ve zorunlu hallerde de (İstiklâl Mahkemeleri örneğinde olduğu gibi) yargılama yetkisini kullanmıştır.
Türk Devrimi'nin gerçekleştirilmesini takiben, giderek demokratik bir kimlik kazanma çabası içine giren Türkiye Cumhuriyeti'nde, bu üç güç ayrılmıştır. Başka bir deyişle; yasama (yasaların yapılması) TBMM tarafından yapılmaktadır. Bu yasalar da, genel olarak yine meclis içinden oluşturulan hükümetçe yürütülmektedir. Yargı yetkisi ise, bağımsız Türk mahkemeleri tarafından, yine ulus adına kullanılmaktadır. Hakimlerin ve savcıların atanmaları, yüksetilmeleri ve görevden alınmaları, yine yargının kendi içinden seçtiği Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından yerine getirilmektedir. Böylelikle yargının, hükümetlerin egemenliğine girmesi önlenmiş olmakta, başka bir deyişle yargı bağımsızlığı korunmaktadır.
e) Cumhuriyetçiliğin Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar
Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kabul edilmesiyle beraber, kişi egemenliğine
dayanan bir yönetim son bulmuş ve ulus, kendisine ait olan gücü kullanma fırsatını
ele geçirmiştir. Başka bir deyişle, Osmanlı düzeninde "kul"
olan insanlar, "vatandaş" olma
hakkını elde etmişlerdir. Osmanlı düzeninde siyasal ve hukuksal bakımdan
varolan ayrıcalıklı toplumsal yapı son bulmuştur. Cumhuriyet, insan hakları
uygulamasına dayanan demokratik hakların uygulanmasında bir ön aşama olmuştur.
Kadın ve erkek eşitliğinin yanı sıra, siyasal alanda, ekonomik ve toplumsal
alanda fırsat eşitliği gündeme gelmiştir. Daha da önemlisi, kişi adı ile
anılan Osmanlı Devleti yerine, Türk Ulusu'nun kendi adı ile anılan
ulusal bir devlet kurulmuştur.
| 2B.Halkçılık |
Atatürkçü Düşünce Sisteminde Halkçılık Kavramı
Halk, ortak çıkarlar etrafinda birleşmiş, belli bir bölgede yaşayan insan topluluğuna verilen genel addır. Halkın oluşumunda, genel olarak, ulusu oluşturan temel öğeler aranmaz. Örneğin; Almanya’da çalışmak amacıyla yaşayan Türkler'in, orada ayrı bir ulus olarak değerlendirilmesi doğru olmaz. Demek ki halk, ulusu meydana getiren, belli bir bölgedeki insanları anlatmak için de kullanılabilmektedir.
Atatürk'ün anlayışında halkçılık ise; siyasi, ekonomik ve toplumsal uygulamalarda halkın çıkarının ön planda tutulmasını öngörür. Atatürk, halkçılığa daha çok siyasal bir anlam vermektedir. Ona göre halkçılık; ulusu oluşturan bireylerin, siyasal bakımdan eşit olmaları yani herkesin seçme ve seçilebilme haklarına sahip olmaları demektir. Halkçılık, bireylerin hukuk önünde eşit olmaları ve hiçbir sınıfın, bireyin veya grubun ayrıcalığının olmaması demektir. Atatürk”ün halkçılık anlayışı, Osmanlı toplumsal yapısına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Osmanlı sisteminde, nüfusun çoğunluğunu meydana getiren halk, askere gider, vergi öder ve istenilen herşeyi yapardı. Bir de ulema, asker, esraf ve tüccar gibi kesimlerin oluşturduğu ayrıcalıklı bir kesim vardı. Bu ayrıcalıklı kesim, halkın yükümlü olduğu görevlerden sorumlu değildi. Atatürk bu nedenle, daha önceki düzende aynı zamanda ayrıcalık ve soyluluk belirtisi olan her türlü sanların kullanılmasının yasaklanmasını, herkesin bir soyadı almasını, daha doğru bulmuştur. Türk Devrimi’nin genel amacı da halkçılık felsefesine dayandırılmıştır. Bu devrimde, halkın çıkarları temel alınmıştır. Bundan dolayıdır ki; Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar uygulanan yönetim biçimine Halk Yönetimi, daha sonra kurulan siyasi partinin adına bile Halk Partisi denilmiştir.
Halkçılığı Temel Alan Öteki Sistemler ile Farkı
Atatürk'ün, halkçılık anlayışına göre egemenlik, bütünüyle halka aittir. Bu anlayış, demokratik sistemlerin de temelidir. Sınıf egemenliğine dayanan bazı halk cumhuriyetlerinde, belli bir sınıfın egemenliği vardır. Çok partili sistem yasaklanmıştır ve bir muhalefetin varlığı söz konusu bile edilemez. Oysa Atatürk döneminde, muhalefet sürekli olarak varlığını koruyabilmiş ve 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930'da da Serbest Cumhuriyet Fırkası örneklerinde olduğu gibi, zaman zaman da siyasi parti olarak örgütlenebilmiştir.
Türkiye’de halkçılık,
Cumhuriyet Halk Partisi'nin Yönetmeliği'nde şöyle tanımlanmıştı :
| “Halk kavramı herhangi bir sınıfa özgü değildir. Hiçbir ayrıcalık iddiasinda bulunmayan ve genellikle yasalar önünde kesin bir eşitlik kabul eden bütün bireyler halktandır. Halkçılar; hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir toplumun ayrıcalıklarını kabul etmeyen ve yasaları uygulamada kesin özgürlük ve bağımsızlık tanıyanlardır.” |
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Atatürk’ün halkçılık anlayışı, gerek işçi sınıfının ve gerekse sermaye sahiplerinin tekeline dayanan siyasi iktidarların, halkçı olduklarını kabul etmemektedir. Bu nedenle bizim halkçıliğımızda, halkın büyük çoğunluğunu oluşturanların genel eğilimine önem verilmektedir. Bu nedenle Atatürk, halkçılık ilkesi ile demokrasi kavramlarını birlikte kullanmış, hatta kimi zaman bu iki kavrama aynı anlamı yuklemiştir.
Ulusal Egemenliğin Dayanaği Olarak Halkçılık
Atatürk, cumhuriyetin ilanı öncesinde uygulamada olan siyasi yonetim biçimini “halk hükümeti” olarak adlandırmıştır.
1921 Anayası’nın ilk maddesi de, “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.Yönetim biçimi halkın geleceğini eylemli olarak kendisinin belirlemesi ve yönetmesi ilkesine dayanır.” diyerek, yönetimin halkin elinde olduğunu baştan itibaren kabul etmiştir.
Atatürk de, egemenliğin halka ait olduğunu, sürekli olarak vurgulamaya büyük özen göstermiştir. 1922 yılında yaptığı bir konuşmada; “Ulusumuzun bugünkü yönetimi gerçek niteliği ile bir halk yönetimidir.” demiştir. Ayrıca 1923 yılındaki bir konuşmasında ise, “Halk ulusal egemenliği benimsemeli ve memlekette tek egemen ve buyurucu gücün kendisinden başkası olmadığını unutmamalıdır.” diyerek, görüşlerini açıklamıştır. Atatürk’e göre;Türk halkı da, halkçılığı benimsemiştir. Atatürk bunu şu sözleriyle belirtmektedir :
“...Zannedersem bugünkü varlığımızın temeli, ulusun genel eğilimini kanıtlamıştır. O da halkçılıktır. Ve halk hükümetidir. Hükümetlerin halkın eline geçmesidir.” Çünkü Atatürk'e göre; özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası, ulusal egemenliktir. Türkiye’deki yönetim, ulusal egemenliğe dayandığı içindir ki, Türkiye Devleti bir halk devletidir. Osmanlı Devleti ise, kişi egemenliğine dayandığı için, bir kişi devleti idi.
Halkçılık İlkesinin Gerektirdiği Ekonomik Ödevler Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükümeti’nin kurulmasından sonra, TBMM'nin amacını Türk
ve dünya kamuoyuna açıklamak için yayınlanan bildirilerde, hükümetin halkın
ekonomik durumunu düzeltmek amacıyla yeni yasalar çıkaracağı ve kurumlar
oluşturacağı açıklanmıştı. Ancak gerek içinde bulunulan savaş durumu
ve gerekse yoksulluk, bu amacın yerine getirilmesini engellemişti. Bütün
zorluklara karşın, 1930’lu yıllara kadar halkın lehine önemli değişiklikler
gerçekleştirilmiştir. Atatürk, bu yıllardan başlayarak, yapılan işlerin
yetersiz kaldığını gördüğü için, 1933’de devletçilik uygulamasına
geçilmiş ve halkın ekonomik durumunun daha çok iyileştirilmesi düşünülmüştür.
Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri de (KİT’ler) bu Turkiye
Cumhuriyeti daha o yıllarda sosyal adaleti, sosyal güvenliği ve gelir dağılımını
ön planda tutmaya çalışmıştır. Bütün bunlar göz önüne alındığı
zaman, Atatürk'ün gerçek anlamda bir sosyal devlet anlayışını uygulamak
istediği anlaşılmaktadır.
Kısaca söylemek
gerekirse halkçılık; devletin öngördüğü sorumlulukların paylaşımında
olduğu gibi, devlete ait kaynakların kullanılmasında da halkın çıkarlarını
ön planda tutmayı gerektiren önemli bir ilkedir.
Halkçılığın Türk Toplumuna Sağladığı Yararlar
Osmanlı toplum yapısında
vergi ödemeyen, askere gitmeyen ve devlet karşısında ayrıcalıkları
bulunan bir takım sınıflar vardı. Büyük çoğunluğu oluşturan halk ise;
vergi ödeyen, askere giden ve kul muamelesi gören bir yığından ibaretti.
Osmanlıda varolan siyasal, dinsel, askeri ve ekonomik gruplar kendilerini halkın
üzerinde görüyorlardı.
Cumhuriyet döneminde
uygulamaya konulan halkçılık ilkesi ile toplumdaki siyasal, ekonomik, dinsel
ve askeri gruplar arasındaki farklılaşma, kaldırılmaya calışılmıştır.
Toplumu oluşturan bireyler arasında siyasal, hukuksal eşitlik sağlanmış, sınıf
ayrıcalıkları reddedilmiştir. Ekonomik anlamda halkın geçim düzeyinin
yükseltilmesine calışılmış, toprak reformunun gerçekleştirilmesi
öngörülmüştür. Halkçılığın gereği olarak eğitim alanında da eşitlik
getirilmek istenmiş, bireylerin, hiçbir sınırlama olmaksızın, yetenekleri
ve çalışmaları ölçüsünde her göreve gelebilmeleri sağlanmıştır.
Halkçılık, toplumu oluşturan bireylerin devlete olan güven duygularını
arttırıcı ve ulusal birliği pekiştirici bir ilke olmuştur. 1930'yılı başlarından
itibaren ise; Devletçilik ilkesi ile desteklenerek siyasal anlamının
yanısıra, ekonomik bir anlama da kavuşmuştur.
| 2C.Milliyetçilik |
Genel Olarak Milliyetçiliğin Açıklanması
Milliyetçilik (Ulusçuluk); bireyde genetik, fiziksel, kültürel, toplumsal ve doğal koşulların etkisi altında gelişen ve bir ulusun bireylerinde ortak olan duyguların, ülkülerin ve değerlerin toplamıdır. Bu duygu ve değerler, her zaman için bireysel çıkarların üstünde tutulur. Ulus için önemli ve kazançlı olan bir günd , ortak sevinç duyulur. Örneğin; ulusal bayramlarda, çeşitli alanlarda (bilim, sanat spor vb. ) kazanılan başarılarda ortak mutluluk dile getirilir. Ya da tam tersine, ulusun genel çıkarlarına bir zarar gelmesi durumunda, aynı şekilde ortak acı paylaşılır. Bu gibi olaylarda toplumun bireyleri dayanışma içine girerler. Örneğin; büyük bir sel felaketi, deprem ve yangın, savaşlardaki yenilgiler, ya da herhangi bir konudaki başarısızlık, ulus açısından önemli birinin kaybedilmesi gibi durumlarda ortak üzüntü paylaşılır.
Ulusçuluk duygusu, insanlık tarihi kadar eski olmasına karşın, Fransız İhtilali’nden sonra önüne geçilmez bir durum almıştır. Her ulusun kendi ulusal devletlerini kurma isteği, çok uluslu imparatorlukların dağılmasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti de çok uluslu bir yapıya sahipti. Bu nedenle, onun dağılması da kaçınılmazdı. Genç Osmanlı aydınlarının bu dağılmayı görerek, ortaya attıkları vatan ve siyasal birlik kavramına dayanan“Osmanlıcılık” başarılı olamamıştır. Din birliğini öngören “İslamcılık” düşüncesi de aynı sonla karşı karşıya kalmıştır. İçinde ırk öğesinin yer aldığı “Turancılık” düşüncesinin de, İttihat ve Terakki’nin başarısızlığı ile etkisiz duruma gelmesi, Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı yıllarında daha birleştirici öğeleri olan çağdaş ve yeni bir ulusçuluk anlayışı ile ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Atatürkçü Düşünce Sisteminde Milliyetçilik Kavramı
Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, din ve ırk birliğine dayanmaz. Atatürk, ulusçuluk anlayışını, çağdaş bilim adamlarının da kabul ettiği temel ilkeler çerçevesinde belirlemiştir. Bu ilkeler; coğrafi ve siyasal birlik, kültür, tarih birliği ve ülkü birliği olarak başlıklandırılabilir. Daha açık bir anlatımla; aynı vatanı paylaşan, aynı siyasal yönetim altında yaşayan, aralarında tarihin derinliklerinden gelen birliktelik olan ve bu ortaklıklarını sürdürmek isteyen insanların oluşturduğu toplum, ulus olmaya hak kazanmış demektir. Bu nedenledir ki Atatürk; Türk Ulusu'nun oluşumunda etkili olan ögeleri şöyle sıralamaktadır :
-Siyasal varlıkta birlik
-Dil birliği
-Yurt birliği
-Köken birliği
-Tarihsel yakınlık
-Ahlaksal yakınlık
Bir ulusun oluşumunda,
bu öğelerin tamamının bulunması zorunluluğu yoktur. Ancak Türk Ulusu'nun
oluşumunda bu öğelerin bir bütün olarak varlığı, ulusun bireyleri arasında
, daha zengin ve güçlü bir bağ kurulmasında çok etkili olmuştur.
Bir ulusun tarihinde
geçirdiği büyük felaket ve acılar, o ulus içinde yer alan
farklı etnik grupların birbirleriyle kaynaşmasını sağlar. Bu süreç,
ulusun oluşumunda çok etkili olur. Türk Tarihi'nde yaşanan Milli
Kurtuluş Savaşı da bunun en somut örneğidir. Bu yüzdendir ki; Atatürk,
"Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk milleti denir." şeklinde
bir tanım yapmıştır. Atatürk, "Ne Mutlu
Türküm Diyene" sözünü söylerken de, bu
noktayı göz önünde bulundurmuş ve tek bir etnik grubu ifade etmediğini açıklamak
istemiştir. Eğer Atatürk bu sözünde etnik bir amaç gütseydi, “Ne mutlu
Türk olana” şeklinde bir yaklaşımda bulunması gerekirdi.
Bugünkü
topraklar üzerinde yaşayan ve Türk Ulusu olarak adlandırılan insanların,
en az bin yıllık bir geçmişe dayanan zengin bir kültür, tarih, vatan,
siyasal birlikteliği vardır. Günümüzün en güçlü devleti olan Amerika
Birleşik Devletleri’nin bile, iki yüz yirmi yıllık bir tarihe sahip olduğu
göz önüne alınırsa, bu ortaklığın önemi daha iyi anlaşılır.
Atatürk, ulusun başka bir tanımını yaparken de; “Ulus, dil,
kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu
siyasal ve sosyal bir bütündür.” diyerek, ulus için genel bir tanım
yapmıştır. Bir ulusun oluşumunda kültürel birliğe Atatürk kadar önem
veren başka bir lidere tarihte rastlamak olanaksızdır. Bu duruma işaret eden
Atatürk, ulus için şu kısa tanımı yapmayı uygun bulmuştur: “Aynı
kültürden olan insanlardan oluşan topluma ulus denir.”
Türkiye Cumhuriyeti için 1924’te yapılan Anayasa’da, hiçbir biçimde
din, mezhep ve ırk ayrımı gözetilmemiş ; “Türkiye
halkına din ve ırk ayrımı olmaksızın Türk denir”
şeklinde bir yaklaşım içinde bulunulmuştur.
Atatürk ulusçuluğunun;
başka ulusların da mutluluğunu düşünen, insancıl, çağdaş, barışçı,
laik saldırganlığı ırkçılığı ve sınıf kavgalarını reddeden
niteliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlayış,Türk Ulusu'nun öz değerlerinin
korunmasını ve dünya uluslarının yararlı bir öğesi olmayı da ön planda
tutmaktadır.
Bir ulusun oluşumunda
kültür ve tarih birliğinin ne denli önemi varsa, o ulusun güçlü bir şekilde,
sonsuza kadar yaşayabilmesi için de ülkü birliğinin önemi vardır.
Kuşkusuz bir ulusu
meydana getiren bireylerin sosyal ve ekonomik konumları aynı değildir. Kimisi
zengin, kimi orta güçte ve önemli bir bölümü de yoksul olabilir. Bu
insanların eğitim düzeyleri, yaşayış biçimleri ve sosyal konumları da
farklı olacaktır. Böyle bir durumda, bu insanları bir ortak temel etrafında
birleştiren değerler neler olabilir?
Bu bireylerin uzerinde yaşadıklari
toprak, yani vatan, bağlı bulunduklari kültürel değerler, siyasi kurumlar
olan devlet, ulusun ifadesi olan bayrak ve ulusal marş gibi değerler, bu ortak
değerler arasında sayılabilir. Ayrıca bireylerin atalarının ya da bizzat
kendilerinin ortaklaşa yaşadıkları felaket ve acılar, mutluluklar da bu
ortak değerlerden sayılır. Bu ve benzeri ortak yanların yanı sıra, daha
sonraki zamanlarda yaşanması olası bulunan olaylara karşı hazırlıklı
olma düşüncesi, kendi ulusunu güçlü ve çağdaş uluslar düzeyinde görme
amacı da, bir ulusun genel ülküsünü oluşturur. Ülküsüz bir ulus,
pusulası olmayan bir gemiden baska bir sey değildir. Bu nedenle, genç kuşaklara
verilen eğitim programlarında buna özen gösterilmelidir. Ulusal birlik ve
beraberliğe sahip olan uluslar, her türlü güçlüğü yenmesini bilmişlerdir.
Bunun en güzel örneğini Kurtuluş Savaşı sırasında Türkler vermişlerdir.
Dünyanın en güçlü
orduları tarafından işgal edilmiş, ordusuz ve yönetimsiz bırakılmış
yoksul bir ulus, bu zorluklara karşı koyarak hem içerideki işbirlikçilerle
savaşmış, hem de emperyalistleri ağır bir bozguna uğratmıştır.
Atatürk’ün deyimiyle; "Türk Ulusu,
ulusal birlik ve beraberlik içinde bütün güçlükleri yenmesini bilmiştir.”
Ulusal birlik ve beraberlik içinde bulunmayan ulusların çözülmesi,
devletlerin yıkılması çok kolaydır. Bu nedenle günümüzde, sömürücü
devletler, ekonomik ve siyasi bakımdan ele geçirmek istedikleri ülkelerin,
içerden cözülmesini, dağılıp yıkılmasını sağlamayı amaçlamışlardır.
Bu yöntem, bireylere değişik biçimlerde ve onların en duyarlı oldukları
konular haline getirilerek sunulmaktadır. Bu durum farkedildiği zaman ise, ya
çok geç kalınmış olmakta, yada devlet, maddi ve manevi bakımdan ağır kayıplara
uğramaktadır. Kürt sorunu veya Güney-Doğu sorunu olarak topluma sunulan
sorun bunun en güzel örneği olup, Türkiye'nin maddi ve manevi bakımdan
büyük kayıplara uğramasına yol açmıştır.
Atatürk, ayrılıkçılar
konusunda ise ;
"Bugünkü
Türk Ulusu siyasi ve toplumsal yapısı içinde kendilerine kürtlük düşüncesi,
çerkezlik düşüncesi ve hatta lâzlık düşüncesi veya boşnaklık
düşüncesi propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve ulusdaşlarımız vardır.
Fakat geçmişin zorba dönemlerinin devirleri ürünleri olan bu yanlış
adlandırmalar, birkaç düşman aracı, gerici beyinsizinden başka hiçbir
ulus bireyi üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü bu
ulusun bireyleri de bütün Türk topluluğu gibi, aynı ortak maziye, tarihe,
ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar ." diyerek,
bu gibi girişimlerin ulusal birliğe, bütünlüğe büyük zarar verdiğini
açıklamış ve tarihsel bir uyarıda bulunmuştu.
Atatürk'e göre; bir ulus, başka uluslardan saygı görebilmek için, önce
kendi ulusuna karşı saygılı olmak zorundadır. Atatürk”ün bu konudaki şu
sözlerinin unutulmaması yerinde olur :
| "Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, hissen, fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki ulusal benliğini bulamayan uluslar, başka ulusların avıdır.” |
Atatürk bir başka konuşmasinda da; “Biz, esasen ulusal varlığın temelini, ulusal birlikte görmekteyiz.” diyerek, konuya verdiği önemi göstermek istemiştir.
Atatürk Milliyetçiliğinde Ulusal Birlik ve Beraberliği Güçlendiren
Ögeler
Biraz önce de anlatıldığı
gibi, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan bireylerin siyasal,
kültürel ve tarihsel ortaklıklarının tarihi, bin yıllık bir döneme
dayanmaktadır. Bu ortak gelişim, Türk Ulusunun en önemli zenginlik kaynaklarından
biridir. Bu topraklar üzerinde yaşayanlar, söz konusu süreç içinde aynı
ortak kaderi paylaşmışlardır.
Kurtuluş Savaşı sırasında
ise, Türk Ulusu bir ölüm-kalım savaşı içine girmiştir. Bu savaş sırasında
da Anadolu insanları, omuz omuza çarpışmışlar ve bin yıllık
birlikteliklerini daha da pekiştirmişlerdir. Atatürk'ün de vurguladığı
gibi, Türk ulusu'nu oluşturan bireyler arasındaki siyasi, kültürel, coğrafi
ve tarihsel yakınlıklar ulusal birlik ve beraberliği güçlendiren en önemli
öğelerdir. Öte yandan cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilmeye başlanan
siyasal, hukuksal eşitlik ve sosyal devlet anlayışına dayanan devlet
düzeni, ulusal birlik ve beraberliğin güçlenmesinde etkili olmustur.
Milliyetçiliğin Türk Toplumundaki Etkileri
Türk ulusçuluğu ile
daha önceki yüzyıllarda yaşanan din, mezhep ve ırk ayrımlarından
kaynaklanan savaşlara son verilmistir. Türk ulusçuluğu ile en sağlam
birliktelik olan siyasal, kültürel ve ülkü birliğine dayanan önemli bir
birlikteliğin temeli atılmıştır. Türk ulusçuluğu, barışçı bir hedefi
öngördüğünden saldırgan ve yayılmacı amaçları reddetmiş, daha
gerçekçi bir politikaya dayandırılmıştır. Türk ulusçuluğunun getirdiği
siyasi, sosyal ve hukuksal eşitlik Türk toplumunu oluşturan bireylere
güven vermiş, onların aralarında yararlı bir yarışa girmelerinde etkili
olmuştur.
|
2D.Laiklik |
Genel Olarak
Lâiklik ve Din
Türkçe'ye Fransızca'dan geçen "lâik" sözcüğü, Yunanca "Lâikos"tan gelmektedir. Halk anlamına gelen "laos" adılından türetilmiş ve din adamı olmayanları belirtmek için kullanılmıştır. Aynı zamanda; dinî olmayan şey, fikir, kurum analmına geliyordu. Eski çağlarda bu sözcük, "rahipler sınıfı"na mensup olmayan anlamında kullanılıyordu. Hristiyanlıkta da kilise adamlarına "Clerici", bunların dışında kalan halk yığınlarına "laici" deniyordu. Zamanla bu sözcük, devlet ile din arsındaki ilşkileri anlatmak için kullanılmaya başlamıştır.
Türkiye'de bu kavramın kullanılması, yakın zamanlara rastlamaktadır. Çünkü İslâmiyette bir "ruhban sınıfı" (dinsel sınıf) yoktur. Bu nedenle böyle bir kavrama meşrutiyet dönemine gelinceye kadar rastlanmayacaktır. Lâiklik kavramının karşılığı olarak Ziya Gökalp, din dışı anlamında olmak üzere "lâdinî" terimini, Ahmet İzzet Paşa da "ruhbanla ilgili olmayan" anlamında "lâ ruhbanî" terimini kullanmıştır.
"Lâik" ve "Lâiklik" kavramları değişik ülkelerde, çeşitli dönemlerde birbirinden farklı anlamlarda kullanılmış ve farklı tanımlamaları yapılmıştır. Lâikliğin, üzerinde herkesin kolyca anlaştığı tek ve genel tarifinin yapılamayışının bazı nedenleri vardır. Lâiklik sadece felsefî, ideolojik bir kavram olmayıp, hayata geçirilen, uygulamaları olan bir ilkedir. Böyle olunca uygulandığı ülkenin dini, siyasi, sosyal şartları, lâiklik anlayışını etkilemektedir. Teokratik bir monarşiden cumhuriyete geçen bir ülkede lâiklik uygulaması ile, tek sorunu mezhepler karşısında devletin tarafsızlığını sağlamak olan köklü bir demokrasideki lâiklik uygulaması elbette birbirine benzemeyecektir. Bir islam ülkesinde lâikliğe geçişin gerektirdiği değişikliğin derecesi ve anlamı ile, Hristiyanlık, Budizm ya da Konfüçyanizm'in yaygın olduğu bir ülkedeki uygulaması, karşılaştırılamayacak kadar farklıdır.
Lâiklik kavramı, çağdaş toplum yaşamında "dinden bağımsızlığı" anlatmaktadır. Ancak lâiklik "dinsizlik ya da dinin insan yaşamından kaldırılması" demek değildir.
Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde Lâiklik "Dinle ilgili olmayan işleri, dinsel görüşlerin dışında tutmak" diye tanımlanmaktadır. Lâiklik için genel bir tanımlama yapacak olursak; "Devlet düzeninin ve hukuk kurallarının din kurallarına göre değil, akıl ve bilime göre düzenlenmesi, inancın bireysel bir sorun haline getirilerek vicdan özgürlüğünün sağlanması" diyebiliriz.
Bir başka ifade ile "lâikleşme" devlet ile din kurumlarının toplumdaki yerlerinde, yetkilerinde ve güçlerinde birincisi lehine, ikincisi aleyhine değişiklik olması demektir.
Lâik devlette kişiler, din ve vicdan özgürlüğüne, ibadet özgürlüğüne sahiptirler. Lâik devlet, bireylerin bu özgürlüklerini sağlar ve korur. Bir din veya mezhep mensuplarının başka din veya mezhep mensuplarına karşı baskı ve zorbalığını önlemek lâik devletin görevidir. Lâik Devlette "Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlarını açılamaya zorlanamaz. Kimse dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz."
Lâik devlette, devletin siyasi yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralları, dini prensipler değil, akıl, mantık, ihtiyaç ve hayatın gerçekleri tayin eder. Siyasi veya bireysel çıkar veya nüfuz sağlamak amacıyla yahut devletin sosyal, iktisadi, siyasi, veya hukuki temel düzenini din kurallarına dayandırmak amacıyla dinin veya din duygularının yahut dince kutsal sayılan şeylerin kötüye kullanılması lâikliğe aykırıdır.
Lâik devlette eğitim kurumları ve eğitimin içeriği, din kurallarına göre düzenlenemez. Hiç kimse, kendisinin (veya kanuni temsilcilerinin) isteği dışında, devletin resmî olarak benimsediği bir din veya mezhebi öğrenip o yolda eğitilmeye zorlanamaz.
Görüldüğü gibi lâiklik, dinsel konuları da ilgilendiren bir kavramdır. Bu nedenle de kısaca dinin ne olduğuna ve dinlerin toplum ve insan yaşantısındaki yerine bakmamız gerekecektir.
Fransız sosyaloglarından E. Durkheim, dini; "Kutsal; yani birbirinden ayrı ve yasak nesnelerle ilgili inançlardan ve tapınma yöntemlerinden meydan gelen ortak bir sistem." diye tanımlamaktır.
Çok eski dönemlerden itibaren insanoğlunun doğada koyamadıkları güçlerle ilgilenmesi ve akıl yoluyla açıklayamadıklarına kutsallıklar vermesi, inanç sistemlerini doğurmuştur. Her ne kadardinlerin ortaya çıkışları konusundaki görüşler az da olsa farklılıklar taşımaktaysa da, totemizm ve aninizm gibi dinlerin, ilk dinler olduğu kabul edilmektedir. Durkheim'e göre : "İnsanlığın ahlaksal, sosyal, hukukiî hayatı, kökünü dinden ve dinlerin ilki olan totemizmden almıştır. Bu dindeki yasaklar, toplumun kişilere kabul ettirdiği yasaların ilk şeklini temsil etmektedir."
Dinlerdeki yasaklamaların bazılarını ahlâk ve hukuk kurallarına dönüştüren insanoğlu, dine karşı olacağını sandığı ya da inandığı bilimsel gelişmelere çoğu zaman karşı çıkmıştır. Bilim geliştikçe ve din bu gelişmelerle çelişkiye düştükçe ya da düşürüldükçe, bu ikisi arasında bir çatışma başlamıştır. Bilim adamları din karşısında suçlu duruma düşürülerek, hoşgörünün sınırları daraltılmıştır.
Öte yandan dinler, başlangıçtan itibaren siyasi yönetimleri de etkilemişlerdir.
Hristiyanlığın devlet sisteminin oldukça dışında kalmasına karşın,
yine de yönetime karıştığını görmekteyiz. Papaların, bazen İmparator
ya da krallıkların imparatorluklarını ya da krallıklarını onaylamadıklarına
tanık olmaktayız. Oysa Hristiyanlıkta genellikle siyasal ve toplumsal yasaların,
kaynağını dinden aldıklarını pek söyleyemeyiz. Çünkü batıda genelde
devlet denilen kavram, Hristiyanlık'tan önce de vardı. İşte bu nedenle din
ile devlet işleri baştan itibaren karışıklık göstermez. Çünkü din işlerini
yöneten bir sınıf "ruhban sınıfı" vardır. Devlet başkanları,
dinin de başkanları değildi. Dinde en yetkili kurum, papalıktır. Ancak İslâmiyet'in
yeni bir din anlayışının yanı sıra Arap yarımadasına ve daha sonra yayıldığı
yerlere, yeni bir devlet anlayışı getirdiğine tanık oluyoruz. Hz. Muhammed;
hem bir devlet başkanı, hem de bir din yayıcısıdır. Bu sıfatla, dünyevi
konularda emirler veren hatta yargı yetkisini kullanan dünyevî bir liderdi.
Devletin hukukunu da tamamen dine dayatmıştı. Ancak Peygamber'in ölümünden
sonra bu din-devlet birlikteliği sorun olmuştur.
Lâik anlayış, insanlığın çok uzun bir kültür evrimi sonucudur. İlkçağ monarşilerinin bir çoğu teokratik devletlerdi. Bu tür devletlerde "siyasî-maddesel" güç ile, "dini-maddesel olmayan" güç aynı kişide toplanmıştı. Hükümdarın kudretinin ilâhi bir kaynağa dayandığı kabul ediliyordu. Hukuk ile din, iç içeydi. Siyasi, sosyal, ekonomik hayat tamamıyla din kurallarına göre düzenlenmişti.
Hristiyanlıkta din ile devlet işleri daha başlangıcında ayrılıp siyasi kuvvetin dışında, hatta karşısında gelişmişti. Ancak bu dinin devlet işlerine karışmaması demek değildi. Hristiyanlığın resmi devlet dini haline gelmesiyle din adamları, devlet işlerini etkiledikleri gibi, toplumsal yaşantıyı ve kişi vicdanlarını da tekellerine aldılar. Bilindiği gibi Ortaçağ ve öncesinde, din adamları hükümdarları cezalandırabilmekte, insanları aforoz ya da affetmekte, hatta onlarla cennette yer satabildiklerini öne sürecek kadar ileri giderek toplumu sömürebilmekteydiler. Dinsel baskıları sonucu doğan reform hareketi ile çeşitli mezheplerin bir düzene girmesi sağlanmış, İncil'in çevirisinin yapılmasıyla bu kutsal kitabın içinde nelerin olup olmadığını, halk kendisi okuyarak din adamlarının çıkarcı ve olumsuz yönlendirmelerinden kurtulmuş, din adamlarına sınırlandırmalar getirilerek, Hristiyanlık daha olumlu bir kalıba konulmaya çalışılmıştır.
Rönesans ve Reformasyon, yeni bir hoşgörü çağının doğmasına yol açmıştır. İnsan aklının ve sanatın dogmatik sınırlardan kurtuluşu, bilimsel gelişmeler, büyük keşifler insanların ufuklarını genişletti. Bu gelişmeler teokratik devletlerin veya "resmi bir dîne bağlanmış" devletlerin ve bireylerin vicdanları üzerindeki baskılarını giderek hafifletmesine yol açmıştır.
Siyasi gücün gerçek kaynağının tanrısal olmadığı; egemenliğin tek ve meşru kaynağının "milli irade"de aranması gerektiği düşüncesinin güçlenmesi, "teokratik devlet" döneminin sona ermesini ve "lâik devlet"in doğuşunu hızlandırmıştı. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, önce Amerika'da daha sonra da Fransa'da çıkan büyük ihtilaller sonunda, devletin yapısı, devlet ile din işlerinin yeni bir düzene konulmasıyla değişti ve lâik devlet tipi ortaya çıktı.
Dinler arasında eşitliğin kabul edildiği, hiç bir dine resmi din olarak ayrıcalık tanınmadığı, devlet ile dinin birbirinden iyice ayrıldığı lâik devletlere örnek olarak ABD ve Fransa gösterilebilir. Lâik devlet tipinin temellerini oluşturan prensipler; ABD'nin 1776 tarihli İnsan Hakları Bildirisi'nde : "Bütün insanlar özgür olarak yaratılmıştır. Doğuştan kazanılmış bazı hakları vardır ki, onlardan yoksun bırakılamazlar. Bu haklar yaşamak ve mutlu olmayı istemektir... Din veya Allah'a borçlu olduğumuz ödev ve bunun yerine getirilme şekli kuvvet ve zorbalıkla değil akıl ve inançla idare edilebilir. Herkes eşit bir biçimde, vicdanın emrettiği gibi dînin gereğini yapmakserbestliğine sahiptir." şeklinde ifadesini bulurken, 1789 Fransız İhtilâli'nin İnsan Hakları Bildirgesi'nde de "İnsanlar hakları yönünden özgür ve eşit doğarlar, özgür ve eşit kalırlar... Hiç kimse, hatta dîni dahi olsa, sahip olduğu düşüncesinden dolayı rahatsız edilemez. Yeter ki bu düşüncelerin meydana çıkışı yasayla kurulmuş olan kamu düzenini bozmasın." şeklinde ifade edilmekteydi. Bu bildirinin Lâiklik açısından en önemli yanı; dîni tören ve ayinler bakımından günümüzün çağdaş anayasalarına da yansıyan bir sınırlama getirmiş olmasıydı ki bu "kamu düzenini bozmama" kuralıydı.
Eski Türk Devletleri ve Osmanlı Devleti'nde Din-Devlet ve Bilim İlişkisiİslâmiyetten önceki Türk devletlerinde "Hakan"ların dinsel yetkileri yoktu. Devlet yönetiminde "hakan"ın yanında "hatun"un (eşi) da katılımını temel alan eşitlikçi bir uygulama vardı. Aynı devletin yurttaşları değişik dinlere bağlı olarak bir arada ve barış içinde yaşayabilmişlerdi.
Totemizm ve Şamanizm gibi dinleri kabul etmiş bulunan eski Türklerin, tek tanrılı dinlere girişiyle birlikte, gerek devlet yaşamlarını, gerekse toplumsal yaşamlarını bu dinlere uydurmak, en azından bir senteze gitmek gereğini duyduklarını görüyoruz. Türkler üç büyük tek tanrılı dinden de etkilenmişlerdir ve bu dinleri kabul etmişlerdir.
Bilindiği gibi Türkler X. yüzyılda topluluklar halinde İslâmiyeti kabul etmişlerdir. Ancak bir toplumun bir dini kabul etmesi demek, daha önce varolan her türlü inançlarını gelenek ve göreneklerini bırakması demek değildir. İşte bu nedenledir ki; Türklerin İslâmiyet'i kabul etmekle birlikte bu dini, yeni bir senteze tabi tuttuklarına şahit olmaktayız. Bunun en belirgin örneğini devlet yönetiminde görebiliriz. Devlet yönetiminde, Türkler'in kendilerine özgü bir gelenekleri vardı. Çünkü tarihleri boyunca büyük devletler kurmuş olan Türklerin, Araplar'dan bu konuda öğrenecekleri fazla birşey yoktu. Üstelik IX. yüzyıldan itibaren İslâm dünyası akıl yöntemini terketmiş ve bir durgunluk dönemine girmişti. İşte Türkler böyle bir dönemde İslâmi inanışı benimsemişti. Osmanlı Devleti'nin parlak devirlerinde dinsel hoşgörünün sınırları çok genişti. Ancak XVI. yüzyılda Osmanlı'da da akılcı yöntem terkedildi. Dinsel hoşgörüsüzlük, bilimde, sanatta giderek artmaya başladı ve bilimsel düşüncenin yerini tutucu ve bilimdışı düşünce aldı. XVI. yüzyılda başta tıp olmak üzere, uygulamalı bilimler medreseden çıkarıldı. Eğitim, tamamen dinsel ve skolastik bir düşünceye büründürüldü. Oysa aynı yüzyılda Batı Avrupa aklı ve bilimi önder alarak ekonomik, teknik ve kültürel devrimler içine girdi ve dünya dengesini lehine çevirmeye başladı.
Osmanlı Devleti'nde din ile devlet işlerinin karıştırılması, dinsel düşüncenin bilimde, yönetimde, sanatta, ekonomide ve diğer alanlarda etkili olması, devleti olumsuz yönde etkiledi. İnsanın akıl ve bilim yöntemiyle çözebileceği her olay karşısında bile fetva kurumuna başvurulması, gerilemenin önemli bir nedeni oldu. Fetva kurumu; "pırasa"nın, "yılan balığı"nın yenilmesinin dine aykırı olup olmadığına karar verebildiği gibi, düğünlerde davul çalmanın şeriata aykırı olduğunu savunup "haram" olduğuna hükmedebiliyordu. XIX. yüzyılda bile, minarelere paratoner takmak için fetva alınamamıştı.
Kuruluşundan itibaren dinsel etkinin zaman zaman değişen baskısı ve denetimi altında kalan Osmanlı devlet yönetimi, bilimi, ekonomik, toplumsal yaşamı olumsuz yönde etkilenmiş, devlet çağdaş gelişmelere ayak uydıramayacak bir çöküş içine girmişti.
Atatürkçü Düşünce Sistemi'nde Lâiklik KavramıTürkiye'de lâiklik, sadece din ile devlet işlerinin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ve akılcılığı öne çıkaran temel bir uygulama olarak ortaya çıkmıştır. Bu da Atatürkçü Düşünce Sistemi ile olmuştur.
Mustafa Kemal'da lâiklik
düşüncesi, daha Kurtuluş Savaşı öncesinde vardı. Bunu o yıllarda
incelediği kitaplardan anlıyoruz. Mustafa Kemal'in din anlayışı tutucu değildir.
Dine inandığını belirtmektedir. O, Einstein'ların yöneldiği ve kendisinin
de içtenlikli kanısı olan, bireysel vicdanın sınırlarını aşmayan,
bilimin ışıklarından geçip dupduru olmuş bir kozmik din anlayışına
sahip olmaktan ve topluma da sözleriyle olsun, tutum ve
davranışlarıyla olsun, böyle bir din anlayışını önermekten kendini
alamamıştır. Bu anlayışı Atatürk'ün şu sözlerinde görmemiz mümkündür
:
| "...Bunca yüzyıllarda olduğu gibi, bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasal ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için dini araç olarak kullanmaya kalkışan kişilerin yurt içinde ve dışında bulunuşu bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki şimdilik alıkoyamıyor. İnsanlıkta din duygu ve bilgisi, her türlü boş inançlardan sıyrılarak gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin, din oyuncularına her yerde rastlanacaktır.". |
Mustafa
Kemal ve arkadaşlarının, Kurtuluş savaşı sırasında din adamlarından
yararlanması ve daha sonraki konuşmalarında dinin karşısında değil, dîni
kötüye kullanmak isteyenlerin karşısında olduğunu belirtmesi de bize onun
dîne karşı olmadığını gösterir. O, her zaman bilgisiz ve çıkarcı
kimselerin milleti din adına sömürmesine karşı çıkmıştır :
| "Bizi, yanlış yola sevkeden soysuzlar, bilirsiniz ki çok kere din peredesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabe eden fenalıklar, hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir." "Mukaddes ve Tanrısal olan inanç ve vicdanî kanaatlerimizin karışık ve dönek olan ve her türlü çıkar tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, ulusun dünyevî ve uhrevî (öteki dünya ile ilgili) saadetinin emrettiği bir zorunluluktur." |
Atatürk'e göre devletin dini olmaz. Çünkü yazılı kurallarla (devletin dini şudur, budur şeklinde...) vicdanlara sınır getirilemez. Devlet, dünya işlerine hizmet eder ve cevap verir. Din ise bireylerin ruhi gereksinimlerine hizmet eden bir araçtır. Görüldüğü gibi devlet ile din, arasında görev ve amaç ayrılığı vardır. Ancak geçmişte din, devleti kendisine bağlamıştı. Lâiklik demk dünyacılık demektir. Din ise, daha çok öteki dünya ile olan ilşkileri kapsar ve orası için yol gösteren kuralları öğretir. Oysa demokratik devlet, hiç bir zaman din kurallarına dayanmaz. Demokrasi rejiminin görevi vicdanların özgürlüğüne bekçilik etmektir. Demokraside devlet bir taraftan vicdan özgürlüğüne saygı göstermek; öte yandan da vicdanların serbestçe görünmelerini, özgürlüğünü" sağlamak zorundadır. Atatürkçü Düşünüşte Lâiklik, dinsizlik demek olmayıp, devletin dinden, dinin katı dogmatik kurallarından ayrılarak, devlet yapısının demokratik bir biçim almasını öngörür. Çünkü lâik düşünüş ve davranış olmadan, demokratik bir hukuk devleti kurulamaz, toplumsal adalet de gerçekleştirilemez.
İşte bu görüşleri benimseyen yeni Türk Devleti, daha kurulduğu yıllardan başlayarak, dini araç ederek vicdan özgürlüğünü engelleyenlerle savaşmak gerektiğine inamıştır. Bu amaçla 15 Nisan 1923 tarihinde çıkarılan bir yasaya, "Dîni alet ederek devlet güvenliğini bozanlar vatan hainidir." şeklinde bir madde konulmuştur.
Öte yandan din devletinde siyasi rejim, mutlaka kapalı rejimdir. Her dinde mutlaka günah ve korku öğeleri vardır. Demokrasilerde ana özgürlüklerden biri ise, korkudan kurtulma özgürlüğüdür. Devlet yaşamına din girince, korku duygusu da birlikte girer. Korkunun varolduğu devlette ise, özgürlükten söz edilemez. Lâiklik aynı zamanda bir sosyal özgürlük problemidir. Her türlü düşünce özgürlüğüne izin verilmesinden yanadır. Bu özgürlük Atatürk'e göre; "Toplumsal ve uygar insan özgürlüğüdür." Ancak bu "Diğer bireylere ya da toplumun yararlarına aykırı bir davranışta bulunmayı engelleyen bir özgürlüktür."
Türkiye'de sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel son mirası devralınan Osmanlı toplum yönetiminde, yönetimin ana esaslarını şeriat yönettiği gibi Osmanlı toplumunun güncel yaşamında da hayatın her safhasında da dinsel hükümler egemendi. Din ile sosyal ve ekonomik yaşamın bu kadar iç içe olduğu bir toplumdan, bütün bir hukuk sistemini ve bütün ekonomik sistemi tamamen dînin denetim altında tuttuğu böyle bir ortamdan, Türkiye Cumhuriyeti'nin çağdaş, cumhuriyetçi ve lâik yapısına geçişte bu etkileri tamamen ortadan kaldırmak gerekmekteydi. Bu nedenle Cumhuriyetin lâik anlayışı, dînin hayatın her safhasını örgütleyen bu etkinliğini güncel ekonomik ve sosyal yaşamdan çıkarmayı hedef almış ve İslâmiyet'in vicdanlardaki özgür ve temiz bir konuma oturtulmasını sağlamıştır. Atatürkçü düşünüşte lâiklik, dinin boş inançlardan ve bilimsel olmayan düşüncelerden arındırılmasını istemiştir. İnsanın yararına olan kısımlarına karşı çıkmamıştır.
Öte yandan lâiklik düşüncesi
hoşgörülü olmak anlamına da gelmektedir. Lâik düşüncenin
temelinde akılcılık ve hoşgörü ilkesi vardır. Atatürk'e göre,
| "Hoşgörü o kimsede vardır ki, vatandaşının veya herhangibir insanın vicdani inanışlarına karşı, hiçbir kin duymaz; bilâkis saygı duyar. Hiç olmazsa, başkalarının, kendininkine uymayan inanışlarını bilmemezlikten duymamazlıktan gelir. Hoşgörü budur." |
Lâiklik, siyasal olduğu kadar; eğitsel ve daha geniş deyimiyle, toplumsal, kültürel yaşantıya yön veren bir role sahiptir. Lâik anlayışta, devletin bu dünya ile ilgili olarak koyduğu kurumların dinin yönlendirmesi ve denetimi altına girmesi söz konusu olamaz. Yeni Türk Devleti, dini siyasete karıştıran devlet sisteminin Osmanlı devleti'ni nasıl olumsuzluklar içine ittiğini gördüğünden, dinin, devlet hayatında siyasi bir fonksiyon oluşturmasına son vermiştir. Bu nedenle de cumhuriyet yönetimi, din işlerini ve kurumlarını tamamen başıboş bırakmamış, teşkilatı ve işleyişiyle kontrol altında bulundurmak gereğini duymuştur. Ancak bu sayade dinsel ve bağnazlıklar temeline dayalı bir Ortaçağ devleti yerine, çağdaş bir devletin doğuşu, skolastik bir eğitim yerine, vicdan özgürlüğü kavramını getiren bir düşünüşün yasalarla perçinlenmesi mümkün olabilmiştir.
Lâiklik, öncelikle aklın ve düşüncenin özgürlüğüdür. Lâik düşünce sayesinde kişilere vicdan özgürlüğü ve eşitliği getirilmiştir. Bu özgür düşünce, insanları, fanatik düşünüş ve peşin hükümlü, gereksiz telkinlerden kurtarmayı hedeflemiştir. Boş inanç ve söylentilerin aklın etrafında meydana getirdiği bilmezlik çemberini ancak, lâik düşünce etkisiz hale getirebilir.
Lâiklik, bireylerin dini inanç ve özgürlüğünü sağladığı gibi, aynı zamanda düşünce özgürlüğünü sağlayan bir sistem de olmuştur. Artık çağımızda düşünce özgürlüğünün, toplum hayatında dinsel inançların ve bundan doğan hakların korunması ve devamlılığı ancak devletin lâik olması ile sağlanabilir.
Lâiklik, aynı zamanda Türk toplumu için bir yaşama, var olma ve çağdaşlaşma ilkesi olmuştur. Lâiklik, az gelişmişlikten gelişmişliğe geçen bir köprüdür. Fizikötesi düşüncenin etkisindeki doğulu kafasından kurtuluş, lâiklik sayesinde gerçekleşmiştir. Bir bütün olan çağdaş uygarlığa geçiş, batılı düşünce sistemini benimsemekle, skolatik düşünce ve dîni baskıdan uzak kalmak, lâik düşünüş ve uygulamalara yer vermekle mümkündür. Çünkü bilim, sanat ve kültür sınırlandırıldığı zaman gelişemez. Bu nedenle de bilimin ve sanatın gelişmesi, bilimsel düşünüşün toplumun yönetimine egemen kılınması, kadın haklarının tanınıp, kadın-erkek eşitliğinin her alanda gerçekleştirilmesi, lâiklik sayesinde olmuştur. Türkiye'de bugün bu alanlarda ulaşılan başarıda lâik düşüncenin yeri ve önemi büyüktür.
Lâiklik, Türk milletinin egemenliğini kendi eline alışında da en büyük etken olmuştur. Çünkü egemenliğin millî bir nitelik taşıması, ancak lâik bir toplum düzeniyle mümkünkür. Oysa şeriatla yönetilen toplumlarda milletin egemenliğine yer verilmez.
Lâiklik, kutsal sayılan konularda inanç ve düşünde farklılıklarının dünya işlerinde dayanışma ve işbirliğini engellemesini de ortadan kaldırmıştır. Lâiklik, sayısı belirlenemeyecek kadar çok olan tarikatçılığı ve bunun yol açtığı bölücülüğü ortadan kaldırmaya yarayan tek çaredir. Lâiklik; Falih Rıfkı Atay'ın deyimiyle "dil, kan, hatta din birliğine karşın, Türk halkını yüzyıllar boyunca binbir parçaya bölen acıklı didişmenin de sonu, en sağlam birlik olan eğitim ve kültür birliğinin de başlangıcı " olmuştur. Dinin devlet yapısındaki etkisi, ancak lâiklik ile kaldırılabilmiştir. Böylece dinsel ve mezhepsel ayrılıklardan doğan çatışma ve ayrılıklar önemli ölçüde giderilmiştir. Lâiklik bu yanıyla da ümmetçiliğin, yerini Türk milliyetçiliğine terk etmesine yol açmıştır. Yani Türk yurdunun insanlarının, millet bilincinde ulaşmasının en büyük dayanağı olmuştur.
Atatürkçü düşünüşün ve Türk Devrimi'nin genel bir niteliği olan Lâiklik, hâlen doğunun gelişmemiş İslâm ülkelerinin özlemini duygu, arayışı içinde olduğu bir düşünce olarak yerini korumaktadır.