KAVRAM BİLGİSİ 
İnkılâp, İhtilâl, Devrim, İsyan, Evrim, Islahat ve Tanzimat

    İnkılâp kelimesi, dilimize Arapça’dan geçmiş olup; değişme, bir halden başka bir hale dönme anlamlarını taşır. Yine bu kelime Astronomi’de gündönümü demek olan Dünya’nın yörüngesinde Güneş’e en yakın ve en uzak noktalarda bulunduğu zaman için kullanılmıştır. Bu kelime, Fransızcadaki “revolution”, Almancadaki revolution, umwaelzung, İngilizcedeki revolution kelimelerinin karşılığıdır.

Dilimizde inkılâp kelimesinden başka bir de ihtilâl kelimesi mevcuttur. Lügatlere göre, ihtilâl’in esasını teşkil eden ‘hall’ kökü azaltmak, kısaltmak demek olup, bundan türeyen ihtilâl sözü de anlaşmazlık, düzensizlik, nifak, perişanlık manasındadır. (İngriot, disturbance, rebellion, Fransızca, trouble, de sordre, de’rangement) Görülüyor ki inkılap gelişmeğe, tekamüle doğru bir değişiklik kavramı koyduğu halde, ihtilâl tam tersine mevcut düzeni parçalamaya, nizamı dağıtmaya yönelik bir kavram taşır”.

Gerek inkılâp, gerekse ihtilâl kelimelerin bugünkü anlamlarına yakın şekilde kullanılması 1908 Meşrutiyet hareketinden sonradır, Meşrutiyet döneminde ihtilâl sözcüğü kurulu bir hükümeti güç kullanarak yıkıp yerine başka bir hükümet kurma anlamını taşımaktaydı. İnkılap sözcüğü ise, ihtilâl sözcüğünün taşıdığı anlamdan çok; parlemento, hükümet ve çeşitli kurullarca saptanarak uygulanması düşünülen hükümet, ekonomi kültür olayları ile oluşturulacak değişmeler anlamını taşımaktaydı”.

İhtilâl ve inkılâp kelimelerinden başka, dilimizde özdeşleşme hareketleri sonucunda “devrim” kelimesi de kullanılmaya başlanmıştır. Devrim kelimesi (siyasal anlamda düşünüldüğü zaman ihtilâl, toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlamda düşünüldüğü zaman inkılap kelimelerine karşılık olarak kullanılmıştır).

Bu açıklamalardan sonra inkılap; mevcut siyasal, toplumsal, ekonomik düzeni bir halk ayaklanması veya kamuoyu desteğiyle yıkarak yerine daha iyiyi, güzeli ve adaleti hedefleyen yeni bir düzen kurmaktır diyebiliriz.

İnkılâp hareketi başarılı olmak zorundadır. Eğer düzene karşı yapılan hareket başarılı olamazsa isyan olarak kalır. Tabii olarak isyan hareketi mevcut hukuk sistemi tarafından en sert şekilde cezalandırılır. İsyan sadece başarısız bir halk ayaklanması olarak da algılanmamalıdır. Kısmî veya şahsî başkaldırı da isyan olarak nitelendirilir ki bu husus isyanı İnkılaptan ayıran en önemli özelliktir. İnkılap  hareketi toplumun büyük çoğunluğunun isteklerini, hedefini dile getirirken, isyanda azınlığı ilgilendiren istekler ön plandadır. Örnek olarak, herhangi bir cezaevinde çıkan isyandaki istekler bütün toplumun isteklerini ifade etmez.

Dilimizde genellikle gelişme ile ilgili başka kelimeler de mevcuttur. Bunlar evrim, ıslahat ve tanzimat’tır. 
Evrim:
Eski dilde tekamül’ün karşılığı olarak kullanılan bu kelime derece derece meydana gelen değişme ve gelişmeyi ifade eder. Evrimde en önemli husus gelişmenin ağır ağır ve kendiliğinden meydana gelmesidir diyebiliriz. 
Islahat:
Toplum hayatında, belirli alanlarda kanunlara uygun olarak yapılan düzenlemelerdir. Batı dillerinde kullanılan Reform kelimesinin karşılığıdır. Islahat’ta inkılap’ta olduğu gibi köklü değişiklikler söz konusu değildir.
Tanzimat: Özellikle devlet yönetimini ilgilendiren hususlarda yapılan iyileştirme ve düzenlemedir. Tarihimizde 1839 yılında Abdülmecit tarafından ‘Gülhane Hatt-ı Humayunu’ dediğimiz fermanla kabul edilen tasarı bunun en güzel örneğini teşkil eder.

İnkılabın Safhaları          

İnkılap, kısa sürede gerçekleşen bir hareket değildir. İnkılap fikrinin olgunlaşması ve gerçekleşmesi yıllarca sürebilir. Genel olarak inkılap üç safhada oluşmaktadır ve bu safhalar sırasıyla şunlardır:

a- Fikri Hazırlık Safhası 
Bu safha, mevcut otorite veya sistemin bozukluklarına, adaletsizliklerine karşı muhalif fikirlerin ortaya atıldığı dönemdir. Bu dönemi  toplumdaki düşünürler, filozoflar, aydınlar hazırlar. Eroğlu’na göre; “İnkılaplar önce akla dayanan yeni sosyal düzen arayan fikirler olarak doğar. Ölçülü bir istek ve şüphe iken, taraftar bulunca iman ve ihtiras haline gelir. İnkılap fikirleri halk yığınlarınca benimsenirse güç ve kuvvet kazanır” demektedir.

Fransız İnkılabı'nda Aydınlanma Çağı dediğimiz Voltaire, Didero, J.J.Rouesso’nun öncülüğünü yaptığı dönem fikri hazırlık safhası sayılabilir. Türk İnkılabında ise; Namık Kemal, Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet gibi aydınların monarşi’ye karşı hücumları fikri hazırlık safhasını teşkil eder.

b- Aksiyon Safhası 
Türk İnkılabı'nın aksiyon safhası TBMM’nin açılmasıyla başlamış, Saltanat’ın kaldırılıp Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle tamamlanmıştır. Aksiyon safhası Türk İnkılabında, Fransız ve Bolşevik ihtilâllerine göre kansız gerçekleştirilmiştir.

c- Yeniden Düzenleme Safhası 
İhtilâl meydana geldikten sonra kurulan yeni siyasal sisteme uygun olarak gerçekleştirilen siyasi, toplumsal ve ekonomik değişimlerin ve yeni kurumların oluşturulduğu dönemdir. Burada görevi sona ermiş olan eski kurumların yerine daha çağdaş kurumlar meydana getirilir. Çağdaşlık kavramı izafi olmakla beraberi inkılabın kriterini de belirler. Bir hareketin inkılap olabilmesi için, eski kurumlara göre yeni oluşturulan kurumların çağdaş olması gerekmektedir. çağdaşlık kavramı da uluslararası kurallara göre belirlenmiştir. Örnek olarak Demokrasi, Meşrutiyet’e göre; tek eşlilik çok eşliliğe göre çağdaşlığı ifade eder.

Atatürk İnkılapları dediğimiz, Medeni Kanunun Kabulü, Mahkemelerin Birleştirilmesi, Yazı İnkılabı, Tevhid-i Tedrisat gibi reformların uygulanmaya konması bizim inkılabımızın (Yeniden Düzenleme) safhasını teşkil etmektedir.

Atatürk’e göre inkılap: Atatürk inkılabı şöyle tarif etmektedir. “Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek, yeni müesseseler koymuş olmaktır”.

Görüldüğü gibi Atatürk’ün inkılap anlayışında öncelikle Türk toplumunun çağdaşlaştırılması fikri yatmaktadır. Bu çağdaşlaştırma hareketi Türk devletinin yaşayabilmesi için de kaçınılmaz bir zorunluluktu. Yine Halk Partisi’nin 9 Mart 1933 tarihinde toplanan IV. Büyük Kurultayı'nda Türk İnkılabı'nı Atatürk şöyle tarif etmektedir: 
“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içeride ve dışarıda saygı ile anılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız inkılaplar. İşte Türk İnkılabı'nın kısa bir tanımı”.

I.TURKIYE CUMHURİYETININ TEMELLERİNİ OLUSTURAN DUSUNCE SISTEMI

1A.Türkiye Cumhuriyeti'nin Temelini Oluşturan Düşünce Sistemi

 
"Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı ; Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlam ve şekliyle uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimimizin temel ilkesi budur." 
                                                                        M. Kemal ATATÜRK 
 
                          1. Atatürkçülüğün Tanımı ve Önemi
       Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı'nı Atatürk'ün önderliğinde başarıya ulaştırmıştır. Kurtuluş Savaşı yalnızca, Batılı emperyalist güçlerle yapılan sıcak savaş dönemini ifade etmemektedir. Kurtuluş Savaşı denilince, sıcak savaşla birlikte, Türk Ulusunu geri bırakmış kurumların yıkılarak, yerlerine yenilerinin konulmasının mücadelesi de anlaşılmalıdır. Bu mücadelenin her iki aşaması da Atatürk'ün önderliğinde onun düşünce ve uygulamalarıyla gerçekleşmiştir. Atatürk'ten kaynaklanan bu değişme, gelişme, çağdaşlaşma atılımlarına, "Atatürkçü Düşünce Sistemi", "Atatürkçülük" ya da "Kemalizm" adı verilmektedir. 

   Batılıların, Mustafa Kemal Atatürk'ün adından esinlenerek, daha çok Kemalizm, Türkiye'de ise, genelde Atatürkçülük olarak nitelendirilen bu düşünüş sistemini, şöyle tanımlayabiliriz: "Temel esasları Atatürk tarafından konulan, Türk Ulusu'nun aklın ve bilimin önderliğinde ileri bir toplum olarak en kısa sürede çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini, uluslar ailesinin bağımsız, eşit ve onurlu bir üyesi olarak demokratik ve laik kurallar içinde mutlu bir yaşam sürmesini amaçlayan, ilkeleri Türk Ulusu'nun ihtiyaç ve isteklerinden doğan, çağdaş düşünce sistemine, Atatürkçülük denir."

   Atatürkçülük, Atatürk'ün akla, bilime, mantığa dayanan düşünce ve eylemlerinden doğup gelişerek, yeni Türk Devleti ile uygulama olanağına kavuşan düşünceler ve olaylar bütündür. Bu düşünce sistemi, Türk Ulusu'nu bir an önce aklın ve bilimin önderliğinde çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı amaçladığı için; "çağdaşlaşma ideolojisi" ya da bir "uygarlaşma projesi" olarak da ifade edilmektedir. Bir ulusun uygar dünya içinde varlığını sürdürebilmesi; aklı, bilimi önder alması, her işte ulusu egemen kılması, demokratik ve laik kurum ve kurallara sahip çıkması ve bağımsızlına titizlikle sahip çıkmasıyla mümkündür. "Atatürkçü Düşünce Sistemi"nden vazgeçmek demek, demokrasiden, ulus egemenliğinden, akıl ve bilim yönteminden vazgeçmek, karanlığa gömülmek demektir. 

   Atatürkçü Düşünce Sistemi, aklın ve bilimin önderliğinde, bugünün olduğu kadar, yarının da gereklerine cevap vermektedir. Kendini daima yenileyen, çağdaş bir görüşü simgeler. Bu nedenle sonsuza dek, vazgeçilmez yaşam biçimi olarak varlığını sürdürecektir.

2. Atatürkçülüğün Nitelikleri
   a) Atatürkçülük, Türkiye'nin İhtiyaç ve Gerçeklerinden Ortaya Çıkmıştır

   Atatürkçülük, Türkiye'nin gerçeklerinden doğmuş, sistemleştirilmiş düşüncelerdir. Bir taraftan bütünü ile Kurtuluş Savaşı'nı içine almakta, diğer taraftan, toplumda yapılan kökten değişiklikleri kapsamaktadır. Kısacası Atatürkçülük, Türk Devrimi'nin sistemleştirilmiş fikir gücü ve geleceğe bakan yönüyle ülküsüdür. 

   Atatürk, gerek kurtuluş Savaşı'nı  yaparken ve yeni devleti kurarken, gerekse toplumda kökten değişiklikleri yaparken, belli bir plana göre hareket etmiştir. Gençliğinden beri öğrenip benimsediği temel düşünceleri,  bu plan içine oturtmuştur. 

   Atatürk  Batı'daki ideolojilerin akılcı, insancıl olanlarından yararlanmış, kafasında bir sentez oluşturmuştur. Başlangıçta, bunları bir araya getirerek ilan etmemiştir. Bunun nedenini, Söylev'de şöyle açıklamaktadır: ".. Kararın bütün gerek ve zaruretlerini daha ilk gününde açığa vurup ifade etmek elbette isabetli olmazdı. Uygulamayı birtakım bölümlere ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmak gerekiyordu." Yani, Atatürk, amacın baştan ilan edilmesi halinde, mücadelenin başarılı olamayacağını belirtmektedir. Eğer, Atatürkçülük, bir düşünce sistemi değil de, "bir görüş", "bir yol" gibi basit bir nitelikte olsaydı başarı sağlayamazdı. 
  b) Esnektir
   Bilindiği gibi ideoloji, bir düşünceler bütünüdür ve önderler gerçekleştirecekleri amaçları benimsedikleri ideolojilerden çıkarırlar. 

   İdeolojileri "dogmatik-totaliter" ve "pragmatik-demokratik" diye iki ana gruba ayırmak olanaklıdır. Marksizm-Leninizm "sol"un, Nasyonal Sosyalizm ve Faşizm, "sağ"ın dogmatik ve totaliter ideolojileridir. Oysa "demokrat ideolojilerin" temeli, "dogmatizm" değil, "Rasyonel Ampirizm" ya da "Pragmatizm" dir. "Mutlak" ve "değişmez" gerçekleri savunduğuna inanan "doğmatizme" karşılık "Pragmatizm", mutlak gerçek yerine "deney"e yani akıl ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanan ve dolayısıyla zaman içinde değişen gerçekleri kabul eder. 

   Faşizmin "liderin yanılmazılığı" ya da "üstün ırk"; Marksizm ve Leninizm'in "sınıf" ya da "sınıf kavgası", "Liberal Kapitalizm"in "görünmez el" gibi değişmez ve dolayısıyla "dogmatik" kavramlara dayanmasına karşılık, "Özgürlükçü-Demokrasi" ideolojileri politikasının temeli olarak akıl ve bilimin verilerine göre değişen gerçekleri kabul ederler, bireye önem verirler. 

   Atatürkçülük, bir yandan akıl ve bilime dayandığı, yani "pragmatik" bir nitelik taşıdığı, öte yandan ise "ulusal egemenlik" ilkesinden yola çıktığı ve özgürlükçü toplumun yaratılmasını öngördüğü için, "pragmatik" ve "demokratik" ideolojiler arasında yer alır. 

   "Çağdaşlaşma ideolojisi" olarak adlandırılan Atatürkçülük, değişmez ve katı dogmalara dayanmayıp, akıl ve bilimden esinlenen pragmatik, rasyonalist ve "esnek" bir düşünce sistemidir. Katı dogmatik ve totaliter ideolojilerden farklı olarak "ulusal egemenliğe, insan haklarına dayalı bir yaşam biçimi"ni oluşturur. Böylece kadın-erkek ayırımı yapmadan, toplumun tümünü insan olarak değerlendirmekte ve onun özgürlüklerini ve egemenliklerini her alanda tanıyan demokrasiyi temel almaktadır. 

   Atatürk'ün oluşturduğu düşünce sisteminin pragmatik nitelikler taşıdığını kendisinin şu sözlerinden de bulmaktayız :
 

"Ben manevi miras olarak hiçbir nas, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırkamıyorum. Benim manevi mirasım, bilim ve akıldır. Zaman süratle dönüyor. Böyle bir dünya da asla değişmeyecek kurallar getirildiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve bilimin önderliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."

1B.Atatürk İlkeleri

 "Bu koyduğumuz ilkeler, bugünün  gereklerine göre ulusumuzun uygarlık yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır. Ancak sosyal yapı, daima gelişen ve olgunluğa yönelmesi zorunlu olan bir durumdadır. Bilim ve teknik ise her an yeniliklere buluşlara açıktır. İşte bu durum karşısında insanların istek ve ihtiyaçları hem maddi hem manevi alanda daima çoğalan bir şekilde gelişir. Tarihin akışı içinde hiçbir ilke doğmatik (kalıplaşmış) yapısını koruyamaz. Onun için Türk Ulusu yaşadığı çağın uygarlık düzeyinin gereklerini yerine getirmek zorundadır."
                                                                                         M. Kemal ATATÜRK

1. Genel Bilgiler

    Atatürk ilkeleri, Atatürk'ün Türk Devrimi'ni  gerçekleştirirken uyguladığı yöntemlere temel oluşturan düşüncelerin, sistemli bir biçimde ifade edilmesidir. Türk  Devrimi ise, Atatürk ilkelerinin uygulama haline dönüşmüş şeklidir. Atatürkçü Düşünce Sistemi içinde ortak görüş ve eylemlerden birbirine bağlı bir bütün oluşturan Atatürk ilke ve devrimleri, Türkiye'yi, çağdaş uygarlık düzeyine en kısa sürede ulaştırabilmek için aklın ve mantığın çizdiği yoldur.

    Atatürk ilkelerini anlayabilmek için, öncelikle oluştuğu ortamın koşullarını, ilkelerin amaç ve ortak özelliklerini ile dayandığı temel esasları gözden geçirmek gerekmektedir.

    a) Atatürk İlkelerinin Oluştuğu Ortam

    Atatürkçü Düşünce Sistemi'ni oluşturan ilkeler, birdenbire belirlenip uygulamaya konulmuş değildir. Yüzyılların birikiminin bir sonucudur. Osmanlı Devleti'nin XVI. yüzyıldan başlayarak içine girdiği olumsuzluklar ve bunlara karşı zaman zaman devlet adamları ve aydınların çözüm arayışları, Batılı bazı değerlerin benimsenmesiyle sonuçlanmıştı. Ancak bu devleti yenileştirme, iyileştirme çabaları, yenilikçi bazı devlet adamlarının kişilikleriyle ilgili kaldığından, reform hareketinin ötesine gidememiş, devrim hareketine dönüşememişti. Üstelik getirilen batılı uygulamalar, eskinin doğu düşüncesine göre kurulan kurumları, kaldırılmadan konulduğu için, toplumdaki çatışmayı ve çözülmeyi daha çoğaltmıştı.

    Toplumdaki çatışmayı ve çözülmeyi arttıran, başka etkenler de oldu. Fransız ve Amerikan ihtilalleriyle dünyaya yayılan özgürlük, eşitlik, adalet, milliyetçilik, ulusal egemenlik, laiklik, cumhuriyet gibi değerler farklı dillere, dinlere ve ırklara ait insanların yaşadığı Osmanlı Devleti'nde de kısa sürede etkisini gösterdi. Devletin gayri müslim halkı, bu fikirlerin etkisiyle, herbiri ayrı birer millet olduklarının bilincine vararak  kendi ulusal devletlerini kurmak için, bağımsızlık hareketleri içine girdiler. Türkler ise, yüzyıllardan beri kendilerine ümmet bilinci aşılandığı için, ne olduklarını unutmuşlardı. Bu nedenle de dönemin milliyetçilik düşüncelerinden en son etkilenen, Türkler oldu.

      Reformların, devrime  dönüşememesi nedeniyle, yetersizliklerin ortadan kaldırılamaması ve devletin hızla parçalanma süreci içine girmesi, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı aydınları yeni arayışlara yöneltti. Osmanlıcılık adı verilecek bu arayış, bütün farklı kimlikleri kişisel çıkar ve vatan bağlarıyla birbirine bağlamayı ve böylece devletin geleceğine ortak ettirmeyi amaçlamaktaydı. Ancak, geç kalınmıştı. Artık çağın yönetim biçimi, dinsel yetkilere sahip padişah, halife denilen tek bir kişinin egemenlik haklarını kullandığı bir yönetim şekli değildi. Üstelik meşruti düzen de çözüm değildi. Çünkü bu farklı kimlikler, egemenliklerinin Padişah ve temsilcileri arasında paylaşıldığı meşruti düzeni de istememekteydiler. Onların istediği; kendi egemenlikleri temeline dayalı bağımsız devletlerini kurabilmekti.

    Meşrutiyetle oluşturulan parlamento ve yürürlüğe konulacak anayasa ile hak ve özgürlükler bir ölçüde de olsa garantiye alınacaktı ama, son söz yine dinsel yetkilere sahip, milletin seçip görevlendirmediği padişahın olacaktı. Devletin, dinsel temellere ve seçilip atanmamış bir kişinin iradesine dayandırılması, sorunları çözemediği gibi, daha da artmasına neden olmaktaydı. Ulus iradesine dayanmayan toplumu, çağın ülkü ve değerleri etrafında birleştiremeyen bu kişisel ve keyfi yönetim, toplumun istek ve gereksinimlerine de yanıt veremeyince, yeni bir oluşuma ve devrime doğru sürüklenmekteydi.

    Devrimi yönlendirecek ve gerçekleştirecek olan Mustafa Kemal, böyle bir ortamda dünyaya geldi. Onun doğduğu yıl Osmanlı Devleti'nin kaçınılmaz sonunun, Batılılarca belirlendiği yıl oldu. Bir taraftan Osmanlı'nın mali kaynaklarına el koyan Duyun-u Umumiye kurulurken, öte yandan İngiltere bir süreden beri Osmanlı Devleti hakkında izlediği toprak bütünlüğünü koruma politikasını terkediyor ve Mısır'ı işgal ederek, Rusya gibi Osmanlı'yı parçalama, topraklarını ele geçirme politikasını başlatıyordu.

    II. Abdülhamit'in izlediği İslamcı siyaset, devletin içindeki halkları birleştiremediği gibi, dağılma sürecini daha da hızlandırdı. Mustafa Kemal, böyle bir ortamda doğdu ve öğreniminin bütün aşamalarını da bu padişah döneminde tamamladı. Böylece o dönemi bütün ayrıntıları ile gözleme olanağı buldu.
 M. Kemal, öğrendiği Fransızca sayesinde, Dünya Tarihi'ni, siyasal akımları okudu, öğrendi. Ülkesinin durumunu, bu öğrendiklerininin ışığı altında değerlendirdi. Öte yandan, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarına bir tepki olarak doğmuş bulunan Türkçülüğü de tanımaya başlamıştı. Ziya Gökalp'in düşüncelerini öğrenen Mustafa Kemal, Namık Kemal'i de okuyunca, vatan sevgisi onda bir aşka dönüştü. II. Meşrutiyet deneyimini de yaşayan Mustafa Kemal, görevi gereği birkaç kez yurt dışına çıkarak Batı'yı tanıdı ve onların Türkiye hakkındaki değerlendirmelerini öğrenme fırsatını da elde etti. I. Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında girmenin hata olduğunu her zaman vurgulayan Mustafa Kemal, bu savaşta yabancı bir güce bağlılığın, ne kadar onur kırıcı olduğunu da gördü. Edindiği milliyetçi fikirler nedeniyle, Türk ordusuna komuta eden Almanlardan çok rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Kısacası, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu sorunlar, Mustafa Kemal'i, akılcı çözüm yolları aramaya zorlamıştır.

    Savaştaki ağır yenilgi, ülkenin parçalanması ve buna İstanbul'daki yönetimin aciz kalması, onda oluşan düşüncenin uygulamaya konulmasını gerekli kıldı. Tek bir çözüm vardı: "Ulusal egemenliğe dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak" Ulusal egemenlik, ümmet düşüncesi yerine milliyetçilik ruhunu  Türklük bilincini uyandıracak, bağımsızlık ve vatan bilincini kafalara işleyerek, yeni Türk Devleti'nin kurulmasnı sağlayacaktır.

    Böylece, çıkış noktası, çağdaş Türk milliyetçiliği olan Atatürkçü Düşünce Sistemi, Türk Devrimi'nin akışı içinde, diğer ilkelerini de yaratarak, 1931'de Devrimcilik  ilkesiyle bütünlük kazandı.

b) Atatürk İlkelerinin Amacı

    Önderin, bulunduğu ortamdaki çeşitli olayları akıl yoluyla değerlendirmesi, milli bir tarih bilinciyle yorumlamasıyla oluşan Atatürkçü Düşünce ve onun özü olan ilkeler, öteki ideolojilerdeki gibi, emperyalist amaçlara yönelik değildir. Atatürk İlkeleri :

    Atatürkçü Düşünce Sistemi, kendi ulusunun mutluluğu ve refahını düşündüğü kadar, diğer ulusların da mutluluğu ve refahını düşünür. İnsanlığın ancak aklın ve bilimin egemen olduğu özgür ve demokratik ortamda eşitlikçi ve bağımsız yapıyı koruyabileceğine inanır.

    c) Atatürk İlke ve Devrimleri'nin Dayandığı Temel Esaslar

    Genel Olarak

    Atatürkçü düşünce ve onun uygulaması olan Türk Devrimi, evrensel temellere dayanmaktadır. Atatürk'ün koymuş olduğu ilkeler, dünyada ilk defa Atatürk tarafından bulunmuş ilkeler değildi. O yıllarda uygar ve demokratik toplumlarda, yerine göre bir bölümü veya tümü uygulanmaktaydı. Atatürk, Fransız İhtilali'nin temel düşüncelerini, Türk milletinin doğal özellikleri ile birleştirerek, toplumun sosyal sorunlarına göre düzenlemiştir. Örneklendirecek olursak; Atatürk'ün Türk toplumuna benimsetmek istediği milliyetçilik anlayışıyla, Almanların milliyetçilik anlayışı birbirinden farklıdır. Aynı şekilde Türkiye'de uygulanan "cumhuriyet" ile "sosyalist halk cumhuriyetleri" arasında da büyük farklar bulunmaktadır. Laiklik de aynı temele dayanmasına rağmen, Batı Avrupa ülkelerinden farklı biçimde anlaşılıp uygulanmaktadır. Görüldüğü gibi bu ülkeler, insanlığın evrensel değerleri olmakla birlikte, Atatürk sayesinde Türk ulusunun ölçüleri ve ihtiyaçlarına uygun hale getirilmişlerdir.

    Bu ilkelerin Atatürk tarafından Türk insanının ihtiyaçlarına uygun hale getirilmeleri, çağdaş "milliyetçilik" duygusuna dayandırılması sayesinde olmuştur. İlkelerde temel hedef, Türk milletini bir an önce uygarlık düzeyine çıkarmaktır. Ancak bu, körü körüne Batı'yı taklit ederek değil, bir temel üzerinde kendi yarattığı değerlerle çağdaşlığı sağlamak olduğu için, bütün ilkeler milli temele oturtulmuştur. Bu nedenle de milliyetçilik, diğer ilkelere temel olmakta, ortak özellikler katmaktadır. Atatürk'ün koyduğu ilkeler, altı tanedir. Bunlar: Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik (eskiden arapça bir kelime olan İnkılapçılık kullanıyordu)'tir

    Bu sıralama, bir milletin varlığından başlayarak diğer ilkelerin getireceği düşüncelerin tümünün nedenlerinin açıklanmasındaki bilimsel bağlantıyı göstermektedir. Atatürk ilkelerinin kaynağı, insandır. İnsanın olmadığı yerde ne yönetim sorunu, ne uygarlık, ne ekonomi ve ne de bilim vardır. Bu ilkelerden amaç; yönetimde, siyasada, ekonomide, toplumsal kurumsallaşmada Türk insanını egemen kılmak, durağanlığı önleyip, çağdaşlığı gerçekleştirmektir. Bu nedenle de Atatürk, koyduğu ilkeleri akılcı, gerçekçi ve bilimsel bir temele oturtmuştur ve "insan", "milliyetçilik", "akıl ve bilim" anlayışı, ilkelerin özünü oluşturmaktadır.

    Aklı ve Bilimi Temel Alması

    Atatürk'ün, insan aklına ve bilimsel yöntemlere inancı büyüktü. Gerçeklerin ortaya çıkarılması ve karşılaşılan sorunlarda doğru çözümlere ulaşılmasında aklın ve bilimin çizdiği yoldan yürünmesi inancındaydı. Bu nedenle de koyduğu ilkelerin temelinde akılcı ve bilimsel düşünceyi (rasyonalizmi) Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılma çabası yatmaktaydı.

    Atatürk,"akıl, mantık, bilim ve fen, uygarlık" gibi sözcükleri çoğu zaman içiçe kullanmıştır. Akılcılık; "hurafelerin"(boş inançların), bilimsel verilere aykırı "ön yargıların", insanı ve toplumu bir noktada dondurup, değişmez kalıplara hapseden"dogmatik yaklaşımların" reddedilmesidir.

    Sorunlara akılcı gözle bakılması, akıl ve mantığın süzgecinden geçmemiş inançlara saplanıp kalmayı önlediği gibi, akıldışı ön yargıların, köhne ve zararlı göreneklerin duygusal saplantıların esiri olmadan doğru çözümlere ulaşılmasını da sağlar.

    Akılcı yaklaşım, şartlanmışlıkları kaldırarak, dünyaya ve olaylara akıl gözü ile bakıp değerlendirmeyi sağlar. Ancak bu sayede kişi, istek ve hayallerini gerçek sanma yanılgısından kurtulup, asıl gerçekleri objektif şekilde değerlendirbilir. Yine bu sayede, toplumun bütün bireylerinin daha mutlu ve sağlıklı yaşamasını sağlayacak bilimsel ve teknik gelişmeler yaratılabilir. Oysa Osmanlı Devleti, yüzyıllar boyunca, topluma kadercilik (fatalizm) anlayışını gerçekleştirdiği için, sorunlara çözüm bulamamış ve yıkılıp gitmişti. Bu nedenle de "milli, milletlerarası sorunlara duygusal ve doğmatik açıdan, peşin hüküm ve kalıplarla değil, akılcı, bilimsel ve pragmatik (yararcı) bir yaklaşımla eğilmek" Atatürk'ün izlediği ve milletine benimsetmeye çalıştığı ilkelerin önemli bir özelliğidir.

    Akılcı yaklaşımla bilim arasında sıkı bir bağlantı vardır. Bilim, akılcı düşünce ile gözlem ve deneyin sonuçlarıdır.

    Atatürk, çağımızın "bilim çağı" olduğunu görmüş, bilim ve teknolojinin insanların ve milletlerin hayatında git gide artan ölçüde etkili olacağına inanmıştı. Bu nedenle de "Hayatta en gerçel yol göstericinin bilim" olduğunu söyleyerek, bilimlere büyük değer vermek gerektiğini ve ondan gereği gibi yararlanılmasını istemiştir. Artık bilim ve teknoloji, milletlerin güçlerini, kalkınma ve refah düzeylerini, savunmalarını etkileyen en önemli faktörler arasına girmiştir. Bunları o günden gören Atatürk, ilkelerini aklın ve bilimin verilerinden çıkardığı temele oturtmuştur. Bu sayede Cumhuriyet dönemindeki hızlı değişim ve gelişmeler sağlanmıştır. Çünkü artık Atatürk sayesinde "..Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meş'ale, müsbet ilimdir.", Atatürk'ün, cumhuriyeti emanet ettiği gençlere düşen görev, bu bilim meş'alesine, dolayısıyla onun ilkelerine sahip çıkmaktır.

Bağımsızlığa, Egemenliğe ve Barışa İlişkin Esaslar

    Atatürkçü düşüncenin temelini oluşturan en belirgin ve içiçe olan kavramlar

    Bunlar Yeni Türk Devleti'nin ve ona can veren bütün ilkelerin temel dayanaklarıdır.

    Bağımsızlık ve Özgürlük

      Devletler, milletlerin hukuki ve siyasi yönden kişilik kazanması ile oluşmaktadır. Ancak uluslararası planda hukuki ve siyasi kişiliği olan devlete, bağımsız devlet denir. Bağımsız devlet, diğer devletlerin ve uluslararası kuruluşların etkisi altından kalmadan, iradesini her alanda kullanabilen devlet demektir. Özgürlük hem devlet, hem de vatandaşlar için geçerli bir kuraldır. Devleti ilgilendiren yanı, yani devletin özgür olması demek, başka devlet ya da devletlerin buyurma gücüne uymadan, kendi iç ve dış siyasetini belirlemesi demektir. Birtakım kısıtlamalar ve koşullar altında bulunan devlete özgür ve bağımsız devlet denilemez.

  "Özgürlüğü ve bağımsızlığı, kendi karakterinin en belirgin yanı" ve "yaşam sorunu"olarak kabul eden Atatürk, devletin bağımsızlığını da şu koşullara dayandırmaktaydı. :
 

 "Tam bağımsızlık dendiği zaman, doğal olarak siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel ve diğer konularda tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksun kalmak, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun kalması demektir."

   Özgürlüğün ikinci yanı ise, o devletteki vatandaşın durumunu belirler. Bir devletin bağımsızlığından az da olsa ödün vermesi, onu bağımlı hale getirdiği gibi, o milletin onuruna da gölge düşürür. Vatandaşlarını başka milletlerin yanında eziklik ve aşağılık duygusu içinde bırakır.
 

Atatürk genç nesile Türkiye Cumhuriyeti'ni koruması üzerine seslenirken

   Kurtuluş Savaşı, Batılı emperyalist devletlere karşı verilen bağımsızlık ve özgürlük savaşı olmanın yanı sıra, Türk'ün onur savaşı olma özelliğini de taşır. Bu onur, Türk'e bağımsızlıkla ölüm arasında tercih yaptıracaktı. Atatürk'le, Türk Milleti bağımsızlığına, özgürlüğüne ve onuruna kavuştu. Bu bağımsız ve onurlu yaşamın devamı çağdaş değerleri kabul etmeye bağlıydı. Bu değerlerde yine Atatürk'ün koyduğu ilkelerle Türk insanına sunuldu ve bağımsızlıkçı anlayış pekiştirildi. Çünkü, ancak bağımsız devlet, vatandaşına özgürlük, güvenlik ve gelişme sağlar. Bağımsız devlet, vatandaşların özgürlük haklarını kullanabilmesine ve yasalarla korunabilmesine bağlıdır. Demokrasilerde vatandaşlar birbirlerinin özgürlüklerine saygılı olduğu sürece ,onların özgürlüklerinde kısıntıya gitmez ve gelişme sağlanır.

    Kayıtsız Şartsız Millet Egemenliği

    Atatürk İlkelerinin dayandığı ikinci siyasal ve hukuki temel, "milli egemenlik"tir. Milli egemenlik, dışa karşı özgür ve bağımsız yaşamayı, içeride ise, milletin kendi kendini yönetmesi kuralını getirir. Millet, kendisini oluşturan kişilerin toplamından ayrıdır. Onların sentezinden ortaya çıkan bağımsız kişiliktir. Egemenlik ise, millet denilen varlığın, toplumun genel iradesidir. Millet iradesi, bireysel isteklerin bir araya gelmesinden, kaynaşmasından oluşur. Cumhuriyetin ve demokrasinin varolduğu yerlerde bir kişinin, bir grubun, bir sınıfın istekleri yerine, milletin istekleri uygulamaya geçer. Atatürk'e göre; "Millet her türlü isteğini yerine getirme gücüne sahiptir. Millet girişimlerinin önüne geçebilecek hiçbir güç yoktur."

    Egemenliğin padişaha bağlı, kayıtsız, koşulsuz Türk milletine ait olduğu düşüncesini "hakimiyet (egemenlik) bilakaydüşart (kayıtsız şartsız) milletindir." sözüyle siyasal ve hukuki yaşama geçiren, Atatürk olmuştur. Atatürk'e göre;
 

"Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı  şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve gerçek anlamıyla milli egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır. Bundan dolayı özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir."

Çünkü milletin egemen olmadığı bir yerde, ne özgürlükten, ne insan haklarından, ne eşitlikten, ne de adaletten söz edilemez, hepsi yok olur gider. Türk toplumuna özgürlük de, adalet de, eşitlik de Atatürk'ün ilke ve uygulamalarıyla gelmiştir.

    İçte ve Dışta Barış (Yurtta Sulh, Cihanda Sulh)

    İnsanlar arasındaki ilişkiler ya uyum ve işbirliği; ya da zorlama, sürtüşme temeline dayalıdır. Çıkar çatışmalarının doğal sonucu, mücadele ve savaştır. Çıkarların uyuşması ise, barıştır.

    1911-1922 yılları arasında bir cepheden diğer cepheye koşup durmadan savaşmak zorunda kalan Mustafa Kemal, her zaman barış özlemiyle yaşamıştır. O bir askerdi, ama hiçbir zaman sorunların kuvvet kullanılarak çözümlenmesinden yana değildi. Daha 1923 Şubat'ında "Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Milletin yaşamı, tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir." diyerek, savaşın gerekliliğini ancak milletin yaşamına kastedilmesine bağlamaktaydı. Atatürk Türk milletinin ve bütün insanlığın barış içinde yükseleceği ve mutlu olacağı inancındaydı. Bu nedenle de"Yurtta sulh, cihanda sulh"dış politikada temel ilkesi olmuştur. Ancak barışın sağlanması için de, her zaman güçlü ve çıkabilecek bir savaşa karşı hazırlıklı olmak gerektiği görüşünde olduğundan,"Türkiye'nin güvenliğini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir barış istikameti bizim daima prensibimiz olacaktır" demiştir.

  "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi bir taraftan yurt içinde huzur ve barışı, güven içine yaşamayı, diğer taraftan da uluslararası barış ve güvenliği hedeflemekteydi.

    Dış siyasetin, bir toplumun iç siyasasıyla sıkı bir şekilde ilgili olduğunu bilen Atatürk,"Bir toplumun iç kuruluşu ne kadar kuvvetli, sağlam olursa, dış siyaseti de o oranda güçlü ve dayanıklı olur"diyerek, yurtta barışın önemini vurgulamaktaydı.

  "Yurtta sulh" insanın huzur ve güven içinde, insan kişiliğine yakışır şekilde yaşamasını ifade eder. Aynı zamanda toplum hayatındaki düzeni, vatandaşın devlete güvenini, devletin de ülkede iç barışı sağlamasını öngörür. Atatürk, Türk insanını, barış içinde mutlu kılmanın yolunu cumhuriyette bulmuştur.

  "Cihanda Sulh" ise, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını ve sağlanmasını, amaç bilir. Uluslararası ilişkilerde kuvvete ve tehdite başvurmamayı, anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesini öngörür. "Cihanda Sulh", bütün milletlerin barış içinde refaha, saadete ve daha ileri yaşam yönelmesini ifade eder.

  "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinin temelinde yatan, insan sevgisi ve insanlık anlayışıdır. Atatürk dünya barışını koruma yolunda alınacak tedbirler olarak ".. saldırgana saldırının yanına kar kalmayacağını açıkça anlatacak uluslararası bir örgütün kurulmasını", "bölgesel antlaşmalar yapılmasını"önermekteydi, ama asıl çözümü eğitimde bulmaktaydı. "Şuna da inanıyorum ki, eğer devamlı barış isteniyorsa, kitlelerin durumunu iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskını yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir." diyerek, bu özlemini dile getirmiştir.

    Atatürk koyduğu ilkelerle tüm insanlığın refahını, uyum içinde yaşamasını hedeflediğinden, dünya barışına da büyük hizmetleri olmuştur.

1C.Atatürk İlkeleri'nin Ortak Özellikleri

Atatürk İlkeleri'nin ortak niteliklerini şöyle sıralayabiliriz:
     Bir bütünü oluşturan öğelerdir

    Türkiye'yi, bir an önce çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı amaçlayan Atatürk İlkeleri, birbirine bağlı düşünce ve uygulamalar bütünüdür. Hem bugünün sorunlarını, hem de gelecekteki olayları dinamik bir yapı içinde çözümlemeyi hedefler. İlkeler ve onlardan doğan uygulamalar, sağlıklı bir canlının uyum içinde işleyen organları gibi birbirine bağlıdır. Birini ötekinden ayırmaya, tek tek değerlendirmeye girişmek ya da uygulamaya koymak, onları devrim hareketlerinden ayrı düşünmek yanlış olur.
     Türk Toplumunun gereksinmelerinden doğmuştur

    Atatürkçü Düşünce Sistemi'ni oluşturan ilkeler, bir bütünün birbirini tamamlayan parçaları gibidir. Türk insanını, içinde bulunduğu şartlar biraraya getirmiştir. Bunların kabul edilmelerinde ve benimsenmelerinde herhangibir dış baskı, körü körüne bir özentinin kesinlikle etkisi yoktur. Tercihini uygar dünya ve onun verileri doğrultusunda yapan Türkiye, bağımsızlığı için gerektiğinde onlarla savaşmaktan çekinmemiştir. Her şeyi kendi iradesiyle gerçekleştirmiştir.

    Bu ilkeler kağıt üzerinde kalmayıp yaşama geçirilmiştir

    Bu ilkelerin kağıt üzerindeki anlamı başka, uygulamaları başka şekilde olmamıştır. İnsan, temel alındığından dil, din , ırk ayrımı yapmayan bir eşitlikçi uygulama getirilerek, toplumun bütününün mutluluğu ve refahı hedeflenmiştir. Bu nedenle de Türk ulusunun karakterine ve yeteneklerine uygun düşmektedir. Oysa katı kurallara dayandırılan ideolojilerin öngördüğü düşüncelerdeki amaçların çoğu, gerçek yaşamda uygulanamamıştır. Bu nedenle Atatürk, gerçek yaşamdauygulanamayacak düşüncelere, ilkeleri arasında yer vermemiştir