I.OSMANLI  İMPARATORLUĞU'NDA "YENİ DÜZEN" ARAYIŞLARI

1A. Lale Devri

  Lale Devri, 18.yy'ın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nda, Avrupa ile başlayan kültür etkileşiminin gerçekleştiği ve yenileşme hareketlerine girişildiği bir dönemdir. Lale Devri olarak anılmasının sebebi, o dönemde saray ve çevresinde Avrupa'ya özenilerek sosyal yaşantıda, mimaride ve sanatta değişimlere gidilmesi ve Lale'nin yeniliklerin sembolü olarak ön plana çıkmasıdır. 

   Lale Devri'nde yenileşme hareketlerine girişilmesinin temelinde yatan sebepler, 17.yüzyıldan itibaren gücünü fetih siyaseti ve ekonomisinden elde eden imparatorluğun, bilim ve teknik alanında güç kazanan Avrupalı devletlere karşı giriştiği savaşlarda başarılı olamaması ve onunla gelen yenilgilerle, duraklama dönemine girmesiyle başladı. Yenilgiler, Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi yapısını etkilediği gibi, sosyal ve ekonomik yapısını da etkiledi. Bunlara bağlı olarak ülkede isyanlar başladı. Devleti eski gücüne kavuşturmak için başta sultanlar olmak üzere, birçok devlet adamı çare arayışlarına gitti. Bunlardan ilki, 17.yüzyılda tahtta bulunan sultanlardan Genç Osman (1618-1622), IV.Murad (1623-1640) ve Köprülü ailesinden olan vezirlerden geldi. Bu devlet adamlarının çözüm öngördükleri, otoriter bir yönetimle isyan hareketlerini bastırmaktı. Ancak, ülke içinde isyanların bastırılıp otoritenin sağlanması, yeterli çözüm üretememişti, çünkü, imparatorluk sınırları dışından da diğer devletlerin saldırılarına uğruyor ve birçoğuna karşı koyacak gücü de bulamayabiliyordu. İmparatorluğun sınırları da savaş alanı haline geldiğinden buralarda idari, sosyal ve ekonomik düzeni sağlamak güçleşiyordu. Bu çaresizliğe yol açan, imparatorluğun hala, merkeziyetçi yönetim ve kapalı ekonomik sistemi sürdürmesi ve böylece de değişime girmeden varlığını sürdürmeye çalışması idi. Oysa, Osmanlı İmparatorluğu'nun karşısında yer alan Avrupa devletleri, teknik ilerlemenin sağladığı avantajlarla, Osmanlı ordularına karşı başarı elde ediyor ve Osmanlı topraklarını da ele geçiriyordu. İmparatorluğu eski gücüne kavuşturmak için girişilen çabalar, sadece reformcu padişahlar ve dönemin yöneticilerine bağlı olarak disiplinli yürütüldüğü için, onlar öldükten sonra yürütülemedi. 

   Osmanlı Devletini eski gücüne kavuşturmak için ikinci tedbirler, 18.yy'da padişah III.Ahmet ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa'nın, Avrupa'dan esinlenerek gerçekleştirdiği ıslahat çabalarıyla geldi. Bu çabalar, Lale Devri olarak anılan dönemde gerçekleşmiştir. Yeni bir dünya anlayışına dayanan Lale Devri, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Avusturya ve müttefikleri ile yaptıkları savaşın ardından 26 Ocak 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması sonrası başladı. Bu anlaşma, Osmanlı devletinin ilk toprak kaybına yol açtı. Bu kayıpların yol açtığı zayıflamayı durdurmak ve devlete eski gücünü kazandırmak amacıyla ilk bilinçli batılılaşma çabalarına başlanıldı.

   Lale Devri'nde yönetimde bulunan padişah III.Ahmet (1703-1730), önceki padişahların aksine, "kafir" diye dışlanan Avrupa devletlerinde yapılan yenilikleri merak ederek, dış teması başlatmıştı.

   Bu konuda ona büyük destek veren, dönemin sadrazamı Damat İbrahim Paşa idi. Paşa, devletin 1718 Pasarofça Antlaşması ile de toprak kaybına uğramasının ardından gelebilecek sonraki kayıpları önlemek, Avrupa'nın askeri gücünün kaynağını öğrenmek amacıyla, önce Viyana’ya(1719), ardından da Paris’e(1721) bir elçi heyeti gönderdi. Heyetlerin görevi, Avrupa'da gelişmeleri sağlayan araçlardan Osmanlıda uygulanabilecek olanlarının tesbitini yapmaktı. Bu gezilerin sonucu ortaya çıkan, orduda düzenlemelerin yapılması ve matbaanın Osmanlı devletinde de kurulması idi.
  Orduda önemli düzenlemeler sonraya bırakılırken, matbaa önemle ele alınmıştı. Matbaanın kurulmasında öncülük eden, Damat İbrahim Paşa tarafından Paris’e elçi olarak gönderilmiş olan Yirmisekiz Mehmet Sait’in oğlu Sait Çelebi idi. Sait Çelebi, Paris'te gördüğü matbaadan esinlenerek Osmanlı devletinde de açılması için, Sadrazamı ikna etti. Sait Çelebi, Şeyhülislam'dan, sadece din konuları dışında Türkçe kitap basabileceklerine ilişkin alınan fetva ve padişahtan alınan özel bir fermanla sonradan bu işi önemle sürdürecek olan İbrahim Müteferrika ile birlikte 5 Temmuz 1727'de ilk Türk matbaasını kurdular. Bu matbaada, Vankulu adlı sözlük ile tarih, coğrafya ve dil konularında Türkçe kitaplar basıldı. Bunlar arasında, Fransızca Türk Grameri, Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Paris Elçiliği sırasında kaleme aldığı Sefaretnamesi, İbrahim Müteferrika’nın kaleme aldığı Tabiat Bilimi(Naturalizm) hakkında “Usul-ül Hikem” adlı kitap da vardı. 
  Aslında, Osmanlı Devleti’nde matbaa ilk kez, İspanya’dan Osmanlı Devleti’ne sığınan Yahudilerce 15.yüzyıl'da kurulmuştu. İstanbul başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinde açılan matbaalarda Türkçe ve Arapça dışında diğer dillerde basım yapılabiliyordu. Yahudilerin dışında Ermeni ve Rum asıllı olan Osmanlılar da matbaa kurmuşlardı. Onlar bu matbaalarda, din kitabı dışında her türlü kitabı basabiliyorlardı. 

   Lale Devri'nde gerçekleştirilen yenileşme hareketleri, devlete eski gücüne kazandıracak kadar etkili olamasa da, Avrupa'nın etkisi ve Avrupalıların Osmanlıdaki yenileşmelerdeki etkisini göstermesi açısından önemli örneklerdi. Bunlardan biri, Fransız David'in (Osmanlı vatandaşı olunca Gerçek adını almış) 1720’de itfaiye teşkilatını kurması idi. Bir diğer düzenleme, Gemicilik ve denizcilik teşkilatlarında yapılmıştı. Bu dönemde Avrupa ile başlıyan kültür etkileşiminin sonucu olarak mimaride ve mobilya tarzında özellikle Fransız etkisi olmuştu. Saray ve çevresinde düzenlemeler, Fransız tarzına göre yapılmıştı. 

   Lale Devri’nde yapılan yenileşme hareketlerinde özellikle yabancı elçilerin desteği de rol oynamıştı. Avrupa’dan şairler, Flandre’lı van Mour gibi ressamlar ve bilginler gelmişti. Avrupalı devletlerle elçilikleri vasıtasıyla, karşılıklı hediye alışverişi yapılmaya başlanmıştı. Avrupa’dan hediye olarak, çiçekler, çeşitli bitkiler, mobilyalar, vazolar gönderiliyordu. Ancak, bütün bu gelişmeler herşeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyordu. Yenilikler, halk tarafından tasvip edilmiyor ve gelişen ekonomik ve sosyal sorunların sebebi olarak görülüyordu. Nitekim, 1730’da İran ile başlayan savaş, Pasarofça antlaşmasından sonra başlayan uzun bir barış döneminin sona ermesine yol açtı. İran ile girişilen savaşta yenilgiye uğranılması, zevk ve safaya dalıp halkın sorunlarını unutmakla suçlanan Padişah III.Ahmet’e karşı İstanbul’da, Patrona Halil’in önderliğinde bir ayaklanmanın olmasına yol açtı. Padişah tahttan indirildi, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ve diğer devlet adamları öldürüldü. Bu yenileşme çabalarında en temel yanlış, eski olan herşeyi muhafaza edip, yeni düzenlemelerin yapılmasıydı. Yenilik hareketleri toplum tabanına yayılmadan, yönetici kadro ve halk desteğinden yoksun olarak yapılmıştı. Eğitim, medreselerde yürütülüyordu. Medreseler, gelişmeyi teşvik eden eğitim tarzından uzaklaşmış, pozitif bilimlerin öğretildiği merkez olmaktan uzak, yenilik hareketlerine karşı çıkan taasubun merkezi haline gelmiş ve isyanlarda öncü olmuştu. 

   Lale Devri'nin ardından yenileşme hareketleri, padişah I.Mahmut döneminde Matbaa Müdürü İbrahim Müteferrika'nın yardımıyla sürdürüldü. Müteferrika'nın padişaha sunduğu bir muhtırada, devletin eski gücüne kavuşmasının iyi bir yönetimle sağlanabileceği yer alıyordu. Muhtıraya göre, bu iyi yönetim de ancak, ülkenin kendisini ve komşularını iyi tanımasını sağlayacak, vilayet ve askerlik idaresinde düzenlemelere yardımcı olacak bilimsel coğrafya bilgisi ve Batıdaki teknik ve ona bağlı olarak askeri gelişmelerin ve tekniklerin örnek alınması ile mümkün olabilir ve Osmanlı devleti için yararlı olabilirdi. İbrahim Müteferrika’nın muhtırası dikkate alınmış ve gerekli düzenlemeler yapılmıştı. Bu dönemde Batıda, askeri alanda elde edilen teknik gelişmelerin Osmanlı devletindeki uygulamaları, Osmanlı devleti hizmetine girmiş Fransız Comte de Bonneval ile sürdürüldü. Humbaracı Ahmet Paşa olarak da anılan De Bonneval, Osmanlı Ordusu’nda Humbaracı Ocağı’nı Avrupa’daki sisteme göre düzenledi. 

   Osmanlı Devleti’ndeki yenilik arayışları, 1757'de tahta çıkan III. Mustafa tarafından da sürdürüldü. 

   III.Selim’in babası olan III.Mustafa döneminde, daha önceki dönemlerde Avrupalı devletlerle başlatılan siyasi temaslar sürdürüldü. Orduda ıslahat hareketlerine girişildi. Bu konuda, Macar asıllı Baron de Tott yardımcı oldu. Baron de Tott, Topçu Ocağı'nda Avrupa tarzında düzenlemer yaptı. Tophane’yi yeniden düzenletti ve denizcileri eğitmek üzere, padişahı ikna ederek 1773'de Mühendishane-i Bahri Hümayun’unu(Deniz Mühendislik Okulu) öğrenime açtırdı. Bununla da kalmayarak, 1773’de Hendesehane’nin açılmasını sağladı. Ancak, kendi işleri ellerinden alınacağı korkusuyla Yeniçeriler bütün yeniliklere karşı çıktılar ve bu okulu da kapattırdılar. Gerici güçlerin tüm çabasına karşın askerlik alanında eserler yazılmış ve batıda yayınlanan kitaplardan tercümeler yapılmıştı. Tott’tan başka, İngiliz Mustafa olarak adını değiştiren İskoçyalı Campbell de İstihkam ve Topçu kıtaalarının eğitiminde önemli görevler yaptı. 18.yüzyılda Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmiş olan yabancıların Osmanlı Ordusu’nun modernleştirilmesinde büyük hizmetleri olmuştu. III.Mustafa döneminde, Tıp alanında Batı’daki eserlerden yararlanmak için kitaplar tercüme edildi. Astronomiye de ilgi gösteren III.Mustafa, Paris İlimler Akademisi’nden Lalende vasıtasıyla astronomi kitapları getirtmişti. Ancak, yenilikleri destekleyen padişah fallara ve büyülere inanmaktan da geri kalmadı. Örneğin, Prusya gibi küçük bir ülkenin, Avrupa’nın büyük devletler karşısında başarılı olmasını, Prusya Kralı’nın falcılarının ona verdiği bilgilerle gerçekleştiğine inanıyordu. Bu inançla, krala Giritli Resmi Ahmet Efendi’yi elçi olarak göndermiş ve ondan üç tane iyi falcı göndermesini istemişti.
   Prusya Kralı Fredrick’de elçiye, “iyi bir orduya sahip olmak, barış zamanında savaşa girebilecek bir şekilde orduyu talim ettirmek ve hazineyi dolu tutmak” işte benim üç falcım bunlar demişti. Aslında III.Mustafa’nın sergilediği bu hareket, bazı Osmanlı padişahlarının ülkeyi nasıl yönettiğini, akılcı olmayan şeylerden umud beklediğini çok iyi gösteriyordu. Bu durum, Osmanlıların yenileşme hareketlerinde yaşadığı ikilemin de en iyi göstergesi idi. Avrupa, düşün alanındaki atılımlarından, teknik atılımlarına geçerken, Osmanlı padişahları öbür dünyadan umut bekliyordu. Kral Fredrick’in bu öğütleri padişah üzerinde etkili olmuştu. III.Mustafa ile 18.yüzyıl'da sürdürülen ıslahat hareketleri, İstihkam Okulu ve Mühendishane-i Bahri Hümayun açılması, Avrupa’dan kara ve deniz kuvvetleri ile kalelerin ıslah edilmesi için uzmanlar getirtilmesi ve Hendesehane'nin kurulması ile sınırlı kaldı. III.Mustafa, başlattığı yenileşme hareketlerinin devamı vasiyeti üzerine oğlu padişah III.Selim tarafından sağlanacaktı. 

   Osmanlı Devleti’nde 18.yüzyılda girişilen yenileşme hareketlerinde örnek olarak alınan, Rus Çarı Petro(Deli Petro)nun Rusya'da gerçekleştirdiği yenileşme hareketleri idi. Ancak, Rusya’da farklı olan şey, "yenilikler dine uygun değildir" bahanesiyle ayaklanarak bunları ortadan kaldıran gerici grupların olmaması idi. Çünkü, Hristiyan dinine mensup Rusya’da yapılan yenilikler, yine hristiyan Avrupa’dan alındığı için tepki çekmiyordu. Oysa, Osmanlı devletinde durum farklı idi. 

   Osmanlı Devleti'nde Avrupa'dan esinlenilerek yapılan yenilikler, hep teknik alanda oldu. Avrupa’da, teknik gelişmeyi sağlayan; kültür, sanat, edebiyat ve düşün alanındaki yenilikleri dikkate almadılar. Çünkü, Osmanlılara göre bunlar, hristiyan dünyasının kafir fikirleri idi. 18.yüzyılın padişahları, Fatih Sultan Mehmet’in Avrupa’daki kültür, sanat ve bilim alanlarındaki yenilikleri örnek alarak, ünlü bilginlere fizik ve astronomi alanında çalışmalar yaptırması gayretindeki cesareti gösterememişlerdi. Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki, bütün olumsuz tepkilere rağmen Osmanlı devletinde, 18.yüzyıla kadar Avrupa’daki çalışmalardan esinlenerek, Tarih yazımı, harita yapımı konusunda çalışma yapmış Türk bilimadamları da vardı. 

   18.Yüzyıl'daki yenileşme çabaları, imparatorluğun çöküşünü engelliyemedi. Özellikle 1768-1774 Rus Savaşı’ndan sonra yapılan 1774 Kaynarca Antlaşması ile ilk kez müslümanların yoğun bulunduğu Kırım’ın kaybedilmesi ve özerk olması, Rusya’nın İstanbul’da daimi bir elçilik açarak, diğer Avrupa devletlerinin elçileri ile aynı imtiyazlara sahip olmasının kabul edilmesi, Osmanlı Devleti’nin artık zayıfladığının göstergesi idi. Bu anlaşma gereği, Kırım müslümanlarının Osmanlı Halifesine bağlı kalacakları maddesi de büyük bir yarar sağlamamıştı. Böylece 18.yüzyıl, Osmanlı devletinde bir yandan yenileşme hareketlerine, öte yandan yenilgilerle çöküşüne sahne oldu.

   18.Yüzyıl'ın son döneminde tahta çıkan III.Selim Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yenileşme hareketlerini kararlı bir şekilde sürdürdü ve Nizam-ı Cedid olarak adlandırılan yeni bir yenileşme dönemini başlattı. 

1B. Nizam-ı Cedit

Nizam-ı Cedit, yeni düzen anlamına gelir. Bu terim, ilk defa Fazıl Mustafa Paşa tarafından yapılan iç düzenlemeler için kullanılmıştır. Nizam-ı Cedid, aynı zamanda III.Selim’in iktidarda bulunduğu dönemde Viyana’ya olağanüstü elçi olarak gönderilen Ebubekir Ratıb Efendi tarafından Avusturya’nın kurumları ve uyguladığı siyaset ile Fransız İhtilali’nin sonrası, Fransa’da krallık rejiminin yerine kurulan yeni rejim için de kullanılmış ve “Fransa Nizam-ı Cedidi” olarak adlandırılmıştır. 

   Nizam-ı Cedit yaygın olarak, III.Selim’in tahta bulunduğu dönemde başlatılan yenileşme hareketleri ve 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu yada diğer adıyla Tanzimat Fermanı’na kadar olan dönem için kullanılmıştır. Bu döneme damgasını vuran padişah, III.Selim'dir. III.Selim dönemindeki yenileşme hareketleri, 18.yüzyılda başlıyan yenileşme hareketlerinin devamı olarak gerçekleştirilmiştir. III.Selim, bu yenilikleri gerçekleştirirken, babası III.Mustafa'yı örnek almıştır. Çocukluğunda babası III.Mustafa'nın yenileşme hareketlerini ve veliahtlığı döneminde de, Avrupa’daki gelişmeleri yakından izlemişti. Veliahtlığı döneminde, Fransız elçisiyle temasa geçmiş ve güvendiği adamlarından İshak Bey’i Fransız elçisinin de yardımıyla Fransa’ya göndermişti. İshak Bey’in görevi, Veliaht Selim’in mektuplarını Fransa Kralı’na iletmek ve Avrupa hakkında bilgi edinmekti. Fransa Kralı, İshak Bey’i ve Selim’in mektuplarını iyi karşılamış ve Selim’e yaptığı savaşlar ve ileride yapmayı düşündüğü yenileşmelerle ilgili tavsiyelerde bulunmuştu. Veliaht Selim, I.Abdülhamit’in ardından tahta çıktığında bu nasihatlerden yararlanacak ve Nizam-ı Cedit adı verilen düzenlemelere girişecekti. 

   III.Selim 1789 yılında tahta çıktığı dönemde Fransız İhtilali gerçekleşmişti. Bu ihtilalin etkileri, Osmanlı İmparatorluğu’nda önce milliyetçilik ideolojisinin getirdiği ayaklanmalar oldu. Daha sonra da bu ayaklanmaları önlemek amacıyla, idari yapıda insan hakları konusunda birtakım düzenlemelerin yapılmasını zorlayacak adımlar şeklinde oldu. Padişah Selim, yenileşme hareketlerine, iktidarının üçüncü yılında ülkenin ileri gelenlerinden bir fermanla hangi alanlarda düzenlemeler yapılması gerektiği konusunda bilgi vermelerini isteyerek başladı. Aralarında bir Fransız Subay ile İsveç Elçiliği’nin Ermeni tercümanın da bulunduğu sivil, asker ve ulema 22 kişiden, hangi alanlarda düzenlemeler yapılması gerektiği konusunda görüş istendi. Onlar da görüşlerini layihalar şeklinde sundular. Görüşleri istenenler, Avusturya ile henüz biten savaş ve Rusya ile yapılan ateşkesin etkisinden olsa gerek, genellikle ordunun ıslah edilmesi üzerinde durmuşlardı. Layihalar kısaca, Yeniçeri Ocağı’nın, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki kanunnamelere göre düzenlenmesi, Yeniçeri Ocağı ve diğer ocaklara "Kanuni Kanunnameleri gereğidir" diyerek Avrupa tarzında eğitim ve öğretim usulleri ve silahlarının kabul ettirilmesini, eğer bu gerçekleşemeyecekse Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını veya ıslah edilmesini tavsiye ediyordu. Bununla birlikte, Yeniçeri Ocağı’nın ıslah edilmesi mümkün olmazsa, bu ocağı bir kenara bırakıp, Avrupa tarzında bir ordu kurulması da tavsiye ediliyordu. Bozulan Yeniçeri Ocağını düzenlemek veya kaldırmak cesaret gerektireceğinden, bu ocağı bırakıp yerine yenisini kurmak daha iyi bir çözüm olarak görülüyordu. Zaten, III.Selim’in planladığı da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak, ulemanın nüfuzunu kırmak, Avrupa’daki bilim, sanat, ziraat, ticaret ve kültür alanlarında yapılan yenilikleri Osmanlı Devleti’nde hayata geçirmekti. 

   III.Selim, kendisine sunulan önerilerden yola çıkarak, öncelikle bir ıslahat ekibi kurdu. Başına İsmail Paşazade Esseyid İbrahim İsmet Efendiyi getirdi. İlk ıslahat olarak, asker ocaklarının düzenlenmesi ve yeni bir ordu kurulması ve savaş tekniklerinin modernleştirilmesine karar verildi. Ocakların düzenlenmesi için yeni kanunnameler hazırlandı. Bu kanunnameler, teknik eğitimin ve becerinin ön plana alınmasını, ocaklara er alınmasında ve terfilerde adam kayırmanın yasaklanması kararlarını içeriyordu. Bu doğrultuda, Avrupa’dan getirtilen subaylar ile Levent Çiftliği’nde küçük bir grup askere Avrupa tarzında eğitim verildi. Talimli Asker Nezareti kuruldu. Yeniçeri Ocağı'ndan da katılım istendiyse de, yeniçeriler red ettiler. Tepki çekmemek için  Nizam-ı Cedit adı verilen yeni bir ocak, Bostancı Tüfenkçi Ocağı kuruldu. Bir ocak nizamnamesi ve kadrosu hazırlandı. Yeni açılan ocağı halka sempatik göstermek için, İstanbul'a yönelik Rus tehlikesi gerekçe gösterildi. Ancak, bu yeniçerileri ikna etmeyecek ve ayaklanmalarına yol açacaktı. 

   Ordudaki düzenlemelere paralel olarak Tophane ve Baruthanelerde de düzenlemeler yapılmıştı. Donanma teşkilatında da  düzenlemelere gidildi, eğitimli personel alındı. Bununla birlikte, yurtdışından da ustalar getirtildi. Donanma için, Avrupa ülkelerinden Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirtildi. Tersaneler faaliyete geçirildi. Orduda eğitimli personel ihtiyacının sağlanması için 1792’de Kumbarahane(Topçu Okulu), 1794’de de Mühendishane-i Berri Hümayun(Kara Mühendisliği Okulu) kuruldu. Bu okullarda eğitim verecek hocalar, uzmanlar İsveç, İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa devletlerinden getirtildi. Bu okullar için de özel bir kanunname hazırlandı. Topçu okulunda, Fransızca zorunlu ders idi. Bu okul için, bir kütüphane kuruldu. Kütüphanede, ordu ile ilgili fransızca kitaplar ve Fransız Ansiklopedisi bulunuyordu. Orduya ilişkin kullanılacak önemli kitaplar da Türkçeye çevrilmişti. Bu arada "Müteferrika Matbaası" yeniden düzenlendi. Konstantin İpsilanti tarafından, Fenn-i Harp(Savaş İlmi), Fenn-i Lağım(Mayın İlmi) ve Fenn-i Muhasara (Kuşatma İlmi) başlıklı  kitaplar tercüme edilmiş ve matbaada basılmıştı. Müteferrika matbaasının yanında, Mühendishane-i Bahri Hümayun’da, "Mühendishane Matbaası" ve Üsküdar’da da "Üsküdar Matbaası" kurulmuştu. 

   Padişah III.Selim ordunun ıslahı çalışmalarında, devlet adamlarının da, savaş sanatı ile ilgili Türkçe’ye çevrilen kitapları okumalarını tavsiye etmişti. III.Selim'in yenileşmeye verdiği önemle, Fransızca, Arapça ve Farsça’dan Türkçeye kitaplar çevrildi. Yabancı dil öğrenen Türklerden, yabancı dilde kitap yazanlar oldu. Böylece, Türkçenin de bir bilim dili olacağı kanıtlanmış oluyordu. İki önemli sözlük Kamus ve Burhan-ı Katı, Antepli Asım Efendi tarafından Türkçeye çevrildi. 

   III.Selim döneminde eğitime de önem verilmişti. Ancak, bu önem özellikle askeri okulların kurulması ile sonuçlanmıştı. Avrupa’ya öğrenci gönderilmedi ama, Avrupa başkentlerine elçi olarak gönderilenlerin yabancı dil öğrenmeleri ve bilgilerini arttırmaları isteniyordu. Elçiler, bulundukları ülkelerle ilgili gözlemlerini Sefaretnamelerinde yazıyorlardı. Elçilerin hazırladıkları sefaretnameler, Osmanlı gözüyle Avrupa’nın nasıl algılandığına ilişkin önemli belgelerdir. 

   Nizam-ı Cedit döneminde yenileşme hareketlerine parasal destek, İrad-ı Cedit adı altında kurulan özel bir hazine ile sağlandı. Gelirlerin hesaplanması için, çalışması ve önemi bir kanunname ile belirlenen İrad-ı Cedit Defterdarlığı kuruldu. Yenilikler için özel bir hazine kurulurken, bir yandan da ekonomide tasarrufa gidildi. Padişah yerli ürünlerin kullanılmasını tavsiye etmiş ve tasarruf için törenlerde devlet görevlilerinin birbirlerine hediye vermesini yasaklamıştı. 

   Nizam-ı Cedit döneminde ordu, eğitim ve ekonomi alanında yapılan düzenlemelerin yanında, idari alanlarda da düzenlemeler yapılmıştı. Merkezi idarenin sağlanması için Anadolu ve Rumeli’deki vilayetler, 28’e bölünmüş ve vezirleri atanmıştı. Başkent İstanbul’un yiyecek ihtiyacının karşılanması görevinin de, tüccarlardan alınarak, devlet tarafından yürütülmesine karar verilmişti. Bu iş içinde, özel bir hazinesi olan Hububat Nazırlığı kuruldu. İdari düzenlemelerin bir bölümü de reayayı, yani hristiyan Osmanlıları ilgilendiriyordu. Bunlar vergilerle ilgili idi. Çünkü, vergi vermek istemeyen Hristiyan halktan bazıları, ya başka devletin uyruğuna geçiyor veya elçiliklere tercüman olarak giriyorlardı. Bunlar için elçiliklere gönderilen uyarıda, ihtiyaçtan fazla tercüman  çalıştırılmaması duyurulmuştu. Öte yandan, Avrupalı tüccarların imparatorluğun içinde ticaret yapmaları da engellendi. Rus bayrağını çekerek ticaret yapan yerli Osmanlı hristiyanların, bu girişimi yasaklandı. Yerli ticaretin gelişmesi için, önemli devlet adamlarının birer gemi alarak işletmeleri kararı alındı. 

   Siyaset ve diplomasi alanında da önemli girişimler oldu. "Kafir" diye siyasi temaslarda bulunulmayan Avrupa devletleri ile elçilik düzeyinde temaslar başlatıldı. Lale Devri’nde Damat İbrahim Paşa’nın Paris’e elçi göndererek başlattığı temaslar, III.Selim döneminde, Paris, Viyana, Londra ve Berlin’de daimi elçilikler açılarak ilerletildi. Elçiler, üç yıl görev yapmak zorundaydılar. Bu gelişmeler, Avrupa etkisinin Osmanlıda yayılmasını kolaylaştırdı. 

   Nizam-ı Cedit döneminde gerçekleşen yenileşme hareketlerinin de çok az destekçisi vardı. Ulemanın çoğunluğu tepki gösteriyordu. Yenileşme hareketlerinde padişaha destek veren Sadrazam ve şeyhülislamlar bile bu işe dört elle sarılmıyordu. Avrupa’ya gönderilen elçiler bile, bu yenileşme hareketlerine gereken desteği vermiyordu ve hatta şüphe ile bakanlar bile vardı. Örneğin Paris elçisi Halet Efendi, Paris’ten olumlu izlenimler aktarmamıştı. Dış siyasette de başarısız olunması, özellikle Osmanlı halkının nefret ettiği düşman ülke, Rusya ile ittifak anlaşması yapılması halkın tepkisini çekmişti. Tepkiler, ülkede isyanlara dönüştü. İsyanlar karşısında devlet, gerekli tedbirleri alamıyordu. Bazı bölgelerde yerel yönetici ayanlar kendi devletlerini kurma çabasına giriştiler. Ulema, bütün kötü gelişmelerin sebebi olarak Nizam-Cedit’i gösteriyordu. Nizam-ı Cedit aleyhtarlarının tepkileri, "padişahın kafirlerin yaşam tarzını imparatorluğa sokmaya çalıştığı, askerlere setre pantolon giydirerek imanlarına halel getirdiği, kendisine kafir Avrupalıları danışman olarak seçmesinden dolayı Tanrının Osmanlıları cezalandıracağı ve artık padişahın Kutsal Toprakların hizmetkarlığına (Hadim'ül Haremeyn) yakışmadığı" şeklinde dile getiriliyordu. 

   Ülkede gelişen huzursuzluklar, padişah III.Selim’in tahttan indirileceğinin işaretlerini veriyordu. Bütün bunların yanında Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı işgal eden Fransa ile uzlaşması, İngiltere’nin tepkisini çekmiş ve İngiliz donanması İstanbul önlerine gelmişti. İngilizler, donanmalarının İstanbul önlerine kadar gelmesini masum göstermek için, III.Selim’in yeniçerileri kaldırmak için Rusya ve İngiltere ile anlaştığı o yüzden donanmanın İstanbul önlerine geldiği söylentisini yaymıştı. Söylentilerde, İngiliz donanması, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasında ve onun yerine Nizam-ı Cedit'in hizmete sokulmasında padişaha yardımcı olacaktı. Zaten, İstanbul’da bulunan yabancı devletlerin elçilikleri kendi ülke siyasetleri doğrultusunda Padişah hakkında veya ülkenin genel siyaseti ile ilgili söylentiler yayıp ortalığı karıştırıyorlardı. Bu durum yeniliklere karşı tutucu çevrelere istedikleri fırsatı yaratıyordu. 

   Nizam-ı Cedit döneminin ve III.Selim’in sonunu hazırlayan gelişmeler, 1806'da bazı devlet adamları ve ulemanın Yeniçeri Ocağı'nı kışkırtmasıyla başladı. Bu tepkiyi, 1807'de İstanbul’da bulunan aleyhtarların, Nizam-ı Cedit’i kaldırmak için harekete geçmeleri izledi. Boğaz Yamakları'nı kışkırttılar. Yamaklar, içlerinden Kabakçı Mustafa’yı temsilci seçtiler. Kabakçı Mustafa, İstanbul ahalisine Nizam-ı Cedit belasını kaldırmak istediğini söyleyerek taraftar toplamaya çalıştı. Topçu ve Cebeci ocakları da Kabakçıya katıldı. Aleyhtarlardan Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa, ikili oynayarak padişaha bunun sönük bir hareket olduğunu ve tedbir almaya gerek olmadığını söyledi. Öte yandan, yeniçerileri destekledi. Asiler, Et Meydanı’nda toplandılar ve Nizam-ı Cedit’in kaldırılmasını istediler. Padişah çevresinde güvenecek kimse bulamayınca, bir hatt-ı hümayunla Nizam-ı Cedit’in kaldırıldığını duyurdu. Bu arada asiler, III.Selim’in yenilikçi kadrosunda olanların kendilerine verilmesini istediler. Padişah kabul etti. Asiler bu kişileri öldürdüler ve padişah III.Selim’in yerine Şehzade Mustafa’nın tahta çıkmasını istediler. III.Selim bu isteği de kabul etti ve tahttan çekildi. Yerine Şehzade Mustafa, IV.Mustafa olarak tahta çıktı. Böylece bir yenileşme hareketi daha tepkiyle sona eriyordu. 

   IV.Mustafa, 1807-1808 yılları arasında çok az bir süre tahta kalabildi. Tahtta bulunduğu kısa sürede asiler her isteğini yerine getirdi. Asilerin varlığı, yenilik taraftarlarını örgütlenmeye itti. Bu örgütlenme, Padişah III.Selim'i destekleyen Rusçuk Ayanı Bayraktar Mustafa Paşa’nın etrafında gerçekleşti. Bayraktar ve diğer yenilikçiler kendilerine destek verecek kimselerle temasa geçtiler. Hatta, Sadrazamın da güvenini kazandılar. Bayraktar’ın adamlarından Pınarhisar Ayanı Hacı Ali Ağa, İstanbul’a gelerek Kabakçı Mustafa’yı öldürdü. Kabakçı’nın ölümü asileri başsız bıraktığı için isyan bir ölçüde önlenmiş oldu. Bu arada, Bayraktar ordusuyla İstanbul’a geldi. İsyanlara katılmış asiler de öldürüldü, ulemalardan bazıları sürgüne gönderildi. Asayişi sağlayan Bayraktar’ın bu girişimleri, Sadrazamı ve diğer yöneticileri rahatsız etti ve İstanbul’dan gitmesi istendi. O da gitmeyip 28 Temmuz 1808’de Bab-ı Ali’yi bastı. Sadaret mührünü Sadrazam’dan aldı. III.Selim’i tahta geri getirmek gerektiğini söyledi. Sultan Mustafa tahttan çekilmek istemedi ve kendisine rakip olan III.Selim ve Şehzade Mahmut’un öldürülmesini emretti ve III.Selim Harem Dairesi’nde ibadet yaparken öldürüldü. Şehzade Mahmut da cariyeler ve hizmetkarlar tarafından Sarayın damına çıkarılarak kurtarıldı. Bu olayın ardından, IV.Mustafa tahttan indirilip yerine Şehzade Mahmut, II.Mahmut olarak tahtta çıkarıldı. Bayraktar Mustafa Paşa da Sadrazam oldu. Bayraktar, yeniçerilerin isyanını bastırmada kendisine yardımcı olanları önemli görevlere getirdi. Asiler öldürüldü, Boğaz Yamakları Ocağı kaldırıldı. İstanbul’da otorite sağlandı. 

   II.Mahmut, Osmanlı Tarihi’nde çöküş döneminde, imparatorluğu kurtarmak için önemli reformlar yaptı ve Tanzimat Dönemi(Yenileşme Dönemi)nin adımlarını attı. Radikal kararlarıyla Osmanlı toplumunun sosyal yaşamında dönüşümler gerçekleştirmeye çalıştı. Ancak, alınan kararlar ve yapılan ıslahatlar, Osmanlı Devleti’ni çöküntüden kurtaramadı, sadece bu süreci yavaşlattı.

1C. Mahmut II Dönemi

 Bayraktar Mustafa Paşa’nın girişimiyle tahta 1808 yılında tahta çıkan II.Mahmut, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılına damgasını vuran reform hareketlerinin önderi oldu. Ancak, bu reform hareketleri, bütün ülkeyi önemli değişimlere götürecek bir devrim şeklinde olmadığı için, Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküntüden kurtaramamıştı. III.Selim’in aksine Mustafa Reşit Paşa ve Bayraktar Mustafa Paşa gibi önemli kişilerin desteğini alan ve bir kadro oluşturan II.Mahmut, siyasal haklar, sosyal, askeri, kültür, ekonomi ve eğitim alanlarında düzenlemeler yapmaya çalıştı. Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kapatılmasına kadar yenilik hareketlerine de girişemedi.

   Reform hareketlerinde kadro desteğinin önemli olduğunu kavrayan II.Mahmut, Mustafa Reşit Paşa ile diğer devlet yöneticilerinin ve ayanların da kendisine destek vermesi için anlaşmalar yapmıştı. Özellikle, 1808 yılında tahta çıktıktan sonra Sadrazamı yaptığı Bayraktar Mustafa Paşa’nın yardımıyla Anadolu ve Rumeli bölgesinde bulunan ayanları, ülke sorunları üzerinde görüşmek üzere İstanbul’a çağırdı. “Meşveret-i Amme” olarak anılan bu toplantı tarihe Sened-i İttifak olarak geçti. Bayraktar bu toplantının açılışında ülkede yaşanan sorunları anlattı ve devletin ayakta kalması için işbirliği yapılmasını önerdi. Bu işbirliği, yeniçeri ocağının yeniden düzenlenmesi veya kaldırılması, III.Selim döneminde yapılması planlanan düzenlemelerin yapılması, sadrazamların görev sınırlarının çizilmesi ve ayanların devlete, gerek asker gerekse de manevi destek vermeleri şeklinde olacaktı. Ayanlar kendilerine sunulan bu öneriler kabul ettiler. Devlet düzeninin sağlanmasında ayanların işbirliğini sağlamış olmak ilerde çok yararlı olacaktı. 1808’de imzalanan bu anlaşma Sened-i İttifak (Birlik Senedi) olarak tarihe geçti. Bu senet ile ayanlar bulundukları bölgede devlet adına otoriteyi sağlayacaklardı. Sened-i İttifak, aynı zamanda, Osmanlı devletinde sisteminin doğuşunu simgeliyordu. Sened-i İttifakın maddeleri şöyle sıralanıyordu;
 

  1. Saltanata ve devletin birliğine yönelik tehdit ve isyanların birlik içinde ortadan kaldırılması konusunda işbirliği yapılacaktır.

  2. Ayanların kendi bölgelerinden asker toplanması konusunda ititrazları olmayacaktır. Buna karşı çıkan ocakların ve öteki güçlerin yola getirilmesi devletin varlığının düşmana karşı korunacak.

  3. Devletin varlığının korunması için padişah emirlerinin tamamiyle yerine getirilmesi ve vergi toplanması konusuna ititraz edilmiyecektir.

  4. Padişah emirlerine ve sadrazamın emirlerine kesin olarak uyulacak. Buna uymayanlara, ayanlar birlikte karşı çıkacaklardır. Sadrazam da yasalara aykırı hareket etmeyecek. Böyle olması durumunda ayanlar birlikte karşı çıkacaklardır.

  5. Devletle karşılıklı güven ve dayanışma içinde olunacak, ayanlar arasında uzlaşma ve dayanışma kurulacak, yoksul halka zulüm ve baskı yapanlar cezalandırılacaktır.

  6. İstanbul’daki ocaklardan v.s.den herhangi birinde  isyan ortaya çıkarsa, ayanlar İstanbul’a gelip bu ocağı kaldıracaklar, isyancıların dirliklerine ve öteki mal varlıklarına el koyacaklar ve bu gibileri cezalandıracaklardır.

  7. Yoksulların ve reayanın korunması, bunlara iyi davranılması, zulüm yapılmaması, vergiler konusunda alınacak kararlara uygun davranılması, aykırı davrananların ittifak halinde yola getirilmesi.

   Sonuç itibariyle İttifak Senedi ile ayanların da padişahın otoritesini kabul etmesi, II.Mahmut’un girişmeyi planladığı reform hareketlerinde önemli bir destek olacaktı. Böylece, her ayaklanma da çıkarları doğrultusunda isyancıların yanında yer alan ayanların devletin tarafında yer almaları sağlanmış, 1826’da Yeniçeri Ocağı askerlerinin çıkardığı ayaklanma rahatlıkla bastırılmış ve Yeniçeri Ocağı kapatılmıştı. Öte yandan, padişah ve yakınları Bayraktar’ın bu girişimini padişahlığın hak ve görevlerine aykırı gördüler ve Bayraktar’a tepki duymaya başladılar.

   Bayraktar, Sened-i İttifak toplantısının ardından ayanların İstanbul’dan ayrılmalarının ardından askeri alanda düzenlemelere başladı. Tepki çekmemek için Nizam-ı Cedit terimini kullanmadı. Yeni bir ordu kuruldu ve buna Sekban-ı Cedit adı verildi. Sekban-ı Cedit’e katılanlar Levent Çiftliği ve Üsküdar kışlalarında Avrupa tarzında eğitildiler ve elbise giydiler. Bağımsız bir ocak oldular. Bu arada Yeniçeri Ocağı’nda da ıslahat yapıldı. Ancak, bu düzenlemeler toplumun muhafazakar çevrelerince tepkiyle karşılanmış buna birde  Bayraktar’ın birtakım hareketlerine duyulan tepkiler de eklenince, iktidarları ellerinden alınan yeniçeriler ve ulemalara istedikleri fırsatı doğmuş oluyordu. Bayraktar aleyhine kamuoyu yarattılar, zaten padişah da Bayraktar'ın keyfi davranışlardan rahatsız olmaya başlamıştı. Sadrazam Bayraktar’ı ortadan kaldırmak için aranılan fırsat, bir iftar yemeği dönüşünde adamlarının sadrazama yol açmak için halkı kaba kuvvetle uzaklaştırmasına gösterilen tepki ile geldi. Bu olay üzerine yeniçeriler ayaklandılar ve Bab-ı Ali’yi bastılar. Bayraktar Mustafa Paşa asilere teslim olmaktansa Başkadını ve ve cariyeleri ile Cephane mahzenine sığındı ve cephaneyi ateşliyerek intihar etti. Bu olay gerçekleşirken, Bayraktar’ı kendi otoritesine karşı bir tehlike olarak gören padişah II.Mahmut isyanı bastırmak için hiç birşey yapmadı. Yeniçeriler, saraya da saldırdılar yangın çıkarttılar ve IV.Mustafa’yı yeniden tahta çıkarmak istediler. Ordu asilere müdahale etti. II.Mahmut’ta eski padişah IV.Mustafa’yı öldürttü. Sekban-ı Cedit Ocağı kaldırıldı. Yeniçerilerin talebi üzerine yenilik taraftarları öldürüldü. II.Mahmut asilerin isteklerini yerine getirerek isyanı bastırdı. Ancak, bu isyan hareketleri II.Mahmut’a Yeniçeri Ocağı’nı bir an önce kaldırması gerektiğini gösterdi. Bu dönemde ülkenin dört bir yanında isyan hareketleri oldu.
  III.Selim zamanında başlatılan dış temaslar, II.Mahmut zamanında da sürdürülmüş ve Avrupa başkentlerinde yeni elçilikler açılmıştı. Elçiler vasıtasıyla Avrupa’daki, sosyal, siyasal, teknik ve ekonomik gelişmeleri gözlemlemek ve Osmanlı İmparatorluğu’nda uygulamak olanakları elde edilmişti. II.Mahmut döneminde Osmanlı Devleti’nin diğer devletlerle anlaşma yoluyla bir yandan gücünü korumaya çalışırken, aslında gücünü de kaybediyordu. Avrupalı devletler de, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bu karışıklıklardan yararlanarak, önce Tilsit’te (1807) ardından da Erfurt’ta (1808) Osmanlıya karşı ittifak yaptılar. Fransa ile ittifak bozuldu, İngiltere ile ittifak yapıldı. 1809 yılında Rusya ile savaşa girildi ve 1812 yılında Bükreş Antlaşması ile savaş bitirildi. Savaşlar, her açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflatıyordu. Bu etkenlere bir de 1789 yılında gerçekleşen Fransız İhtilali ile gelişen milliyetçilik ideolojisinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altında bulunan uluslar ve azınlıklar arasında da taraf bulmasıyla başlayan bağımsızlık hareketleri eklenince bu zayıflık gün geçtikçe artıyordu. Osmanlı bu ideolojiden Türkiye’ye sığınan Fransızlar ve İhtilal, hürriyet, özgürlük konusunda tercüme edilen yayınlar yoluyla etkilendi. Bununla birlikte, Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rusya, Osmanlı Devleti egemenliği altında bulunan ülkeler ve azınlıkları Osmanlı'ya karşı kendi siyasi çıkarları doğrultusunda milliyetçilik ideolojisiyle kışkırttılar. III.Selim Döneminde Paris’e gönderilen elçi Halet Efendi, Fransızların Osmanlılar aleyhine milliyetçilik ideolojisinin propagandası yaptığını, Cumhuriyet ve özgürlük fikirlerini yaymak için bu tür kitapları Türkçe, Ermenice ve Rumca tercüme ettirip, Osmanlı Devleti’nde yayınlatmak istediklerini ve adamlarıyla propaganda yaptıklarını yazıyordu.

   Avrupa’da 18.yüzyıl sonlarından itibaren başlayan milliyetçilik ideolojisinin propagandası, Avrupalı aydınların yayınlarıyla daha etkili oldu. Rönesans ve Hümanizma hareketleriyle eski Yunan kültürü ile tanışan Fransız ve İngiliz aydınlarının Yunan hayranlığı, yayınlarında kendini gösteriyordu. Fransız Voltaire, İngiliz Byron bu aydınlardan ikisi idi. Avrupa’daki şair, tarihçi ve yazarlar Yunanistan’ın egemenliğini elde etmesi ve eski Bizans İmparatorluğunun yeniden kurulması fikrini işlemeye başladılar. İşte bu çerçevede 1814’te Yunanistan’ın bağımsızlığı için Odesa’da Etniki Eterya Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyet, Yunanistan’ın bağımsız olması mücadelesinde başarılı oldu. Bu kışkırtma politikasının sonucu olarak, Sırbistan, Mora, Yunanistan ve onunla ilişkili olarak İyonya Adalarında yaşayan Rumlar Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlıklarını elde etmek için ayaklandılar. Avrupalı devletlerin milliyetçilik ideolojisi çerçevesinde bir diğer kışkırtma Fransa’nın Mısır’ı işgali döneminde gerçekleşmişti. Fransızlar, “Mısır Mısırlılarındır” diyerek Osmanlıya karşı kışkırtma girişimlerinde bulundular. Öte yandan Mısır Valiliği yanında Mora ve Girit valiliği verilen Mehmet Ali Paşa’nın Doğu Akdeniz’de güçlenmesi İngiltere ve Rusya’yı rahatsız etmişti. Bundan dolayı Mehmet Ali Paşa, Mora İsyanı’na müdahale edip ancak, padişaha haber vermeden çekilince Padişah II.Mahmut ile arasında başlıyan savaşta, Rusya ve İngiltere paşanın isyanının bastırılmasında Osmanlı Devleti’ne yardımcı olmuştu. Sonuçta, Mehmet Ali Paşa’nın çekilmesi ile Mora İsyanı bastırılamamıştı. Mehmet Ali Paşa ile II.Mahmut arasında başlıyan gerginlik, Abdülmecit döneminde de 1840’lara kadar sürecek Osmanlı Padişahları ve Osmanlı Paşası arasında bir iktidar savaşına yol açacaktı. Mehmet Ali Paşa Mısır Valiliği’nin babadan oğula geçmesini istemişti. Bununla birlikte, Suriye’nin de valiliğini istemişti. Bu istemleri tepki çekti ve Padişah II.Mahmut, Mehmet Ali Paşa’yı etkisiz hale getirmeye çalışmıştı, ancak, başarılı olamadı. Paşa'nın isyanını bastıramıyan Osmanlı ordusu, yenilgiye uğradı. Bu durum Osmanlı Devleti’nin artık kendi paşasının isyanını bastıramıyacak kadar zayıfladığını gösteriyordu. Mehmet Ali Paşa, bu gücünü Mısır’da her alanda reformlarla bir otorite oluşturmasından ve Mısır’ın ekonomik durumunu güçlendirmesinden alıyordu. Mehmet Ali Paşa’yı dize getirmek için Sultan II.Mahmut, İngiltere ve Rusya’nın askeri desteğini almıştı. Ancak, bu devletlerin verdikleri destekler, ileride, Osmanlı devletini zor duruma sokacak tavizler elde etmeleri için uygun fırsatlar yarattı. 
  Dış siyasi gelişmelerde, Rusya’nın 1828’de Osmanlıya açtığı savaş 1829’da Edirne Antlaşması ile sonuçlanmıştı. Bu antlaşma ile Eflak-Boğdan sorunu çözülüyor, Rumeli ve Anadolu yakasında toprak değişimi yapılıyor, Rus ticaret gemilerine Boğazlardan geçiş hakkı veriliyor ve Rusların Osmanlı topraklarında ticaret yapmasına müsaade ediliyordu. Edirne Antlaşması, ağır koşulları olan bir antlaşma idi. Bu antlaşma ile 1827 yılında İngiltere ve Rusya tarafından imzalanmış olan St.Petersburg Protokolü'nde yer alan Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ile bağlı, bağımsız bir devlet olması şartı gereği muhtariyet verildi, bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecini başlatmış oldu. 1830’da Cezayir Fransa tarafından işgal edildi. Bu gelişmeler olurken 1831’de Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, Girit, Trablus-Şam ve Suriye valiliklerini istedi. Valinin Mısır’da etkin bir yönetim kurmasında rahatsız olan II.Mahmut bu talebi kabul etmedi. Sadece Girit valiliğini verebileceğini söyledi ve Mehmet Ali Paşayı cezalandırmak istedi. Bunu üzerine Mehmet Ali Paşa ayaklandı. Mısır’ın Osmanlı Devleti’ne bağlı yarı bağımsız bir devlet yapmak istiyordu. Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı Ordusu’na karşı başarı elde etmesi devletlerarası bir sorun oldu. Bu isyana, Rusya ve İngiltere de kendi siyasi çıkarları doğrultusunda müdahale etti. Padişah, ordunun yenilgisi ve gelişen isyanlar karşısında Mehmet Ali Paşa ile Kütahya Barışı (14 Mayıs 1833) Antlaşması'nı imzaladı. Öte yandan, kendisine ittifak öneren Rusya ile 8 Temmuz 1833’de Hünkar İskelesi Antlaşması'nı yaptı. Ancak, bu antlaşma büyük ölçüde Rus çıkarlarını koruduğu için tepki çekmişti. Valinin Suriye ve Adana’yı istemesi üzerine, Mısır problemi 1839 yılında yeniden başladı. Valinin orduları, Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Padişah, bu kötü haberi almadan öldü.


   II.Mahmut 1839’a kadar tahtta kaldığı sürede askeri, sosyal, siyasal, eğitim ve ekonomi alanlarında reformlar gerçekleştirdi. Ancak bu reformlar, 1826 yılından sonra rahatlıkla gerçekleşebildi. Çünkü, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması hayırlı bir olay kabul edilerek, Vaka-yı Hayriye olarak anılır oldu. Yeniçerilerin isyanı bastırılırken, suçlu görülenler çeşitli şekillerde cezalandırılmıştı. Bazı ordu birliklerinin, ulemanın ve halkın desteğini almış olan II.Mahmut bu isyanı bastırmıştı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından reform hareketleri başladı. Yeniçeri isyanında rolü olduğu düşünülen Bektaşi Dergahı kapatılmış, yöneticileri idam edilmiş, üyeleri sürgüne gönderilmişti. Yeniçeri isyanlarında destek veren işsizler ve suçluların barındığı bekar hanları ve bekar odaları da yıkılmıştı. Böylece 1826 yılı, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir zamanlar devletin en önemli askeri gücü olan ancak, başarısız ve karizmadan yoksun sultanların yönetiminde ayaklanan ve yapılacak yenileşme çabalarına karşı direnişe geçen yeniçerilerin kaldırılmasına, bir yandan da imparatorluğun güçsüz düşmesini sağlayan önemli bir tepki ortadan kaldırılmasına sahne olmuştu. Yeniçeri Ocağı’nın yerine, "Asakir-i Mansure-i Muhammediye" adıyla Avrupa tarzında bir ordu kuruldu.

   Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılması, imparatorluğun kendisini çöküntüden kurtarması için yeterli değildi. Çözümlenmesi gereken birçok sorun, sırada bekliyordu. Bunlar, sosyal, siyasal, kültür, eğitim, ekonomi ve askeri alanlarda acilen gerçekleşmesi gereken düzenlemeler yani reformlar ve imparatorluğun sınırları içinde ve dışında gelişen siyasi olaylardı.
   Devletin yaşadığı iç siyasi gelişmeler; Mehmet Ali Paşa ve azınlıkların isyan hareketleri ve batılı devletlerin Osmanlı içişlerine müdahalesi, ıslahat çalışmalarının hızlandırılmasını gerekli kılıyordu. II.Mahmut bu sorunları çözümlemeye çalışırken önemli atılımlar yapmıştı. Eğitim alanında yapılan düzenlemelerde ilköğretimin mecburi olmasına karar verildi. Sıbyan mektebleri açıldı. Medreselerin eğitimi aynı şekilde devam etti. Yeni okullar açıldı. Yüksekokullara öğrenci yetiştirmek için “Rüştiye” adı verilen bugünkü ilkokul düzeyinde okullar açıldı. Sıbyan mekteblerinden sonra devam edilecek olan “Mekteb-i Ulum-ı Edebiye” kuruldu. Devlet memurlarının yetiştirilmesi için “Mekteb-i Maarif-i Adli” kuruldu. Daha önceki dönemde olduğu gibi orduya eğitim vermek için askeri okullar kuruldu. Avrupa tarzında eğitim yapan “Mekteb-i Harbiye” (Harp Okulu) ve “Mekteb-i Tıbbiye” (Tıp Okulu) kuruldu. Bu okulların yönetici ve eğitici kadrosunu oluşturmak için Avrupa’ya eğitim için görevliler gönderildi. Padişahın Avrupa’ya öğrenci gönderilmesine karar vermesine, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın Avrupa’ya öğrenci göndermesi sebep olmuştur. “Takvim-i Vekayi” adlı Fransızca ve Türkçe olarak resmi bir gazetenin yayınlanmasına başlandı.

   Kurumsal değişikliklerde merkezi bir otorite anlayışıyla ordu dışında devlet kurumlarında düzenlemelere gidildi. Eski Divan-ı Hümayun’un yerine, bakanlıklar (nezaretler) kuruldu. Böylece padişah, sadrazam ve şeyhülislamda toplanan yetkileri, Avrupalı devletlerde olduğu gibi, bakanlıklar arasında paylaştırdı. Sadrazamlık ünvanı Başvekil oldu. Devlet işlerini görüşmek üzere meclisler ve komisyonlar kuruldu. Askerlik işleri konusunda “Dar-ı Şuray-ı Askeri” adlı meclis görev yapacaktı. “Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliye” ve “Dar-ı Şuray-ı Babıali” meclisleri kuruldu. Bunların görevleri, memurları soruşturmak ve devletle aralarında çıkabilecek anlaşmazlıklarda davalara bakmaktı. Valiler, maaşlı devlet memuru oldular. Valiler Redif adı verilen Avrupa tarzında asker yetiştirmekle görevlendirildiler. Redif sayısı artınca eyaletlerde müşirlikler kuruldu. Müşirler daha sonra askeri, idari ve mali işlerle yükümlü oldular. Vilayetlerde halkın hükümetle ilişkilerini sağlamak için muhtarlıklar kuruldu. Ölen devlet adamlarının mallarına el konulması (müsadere) geleneği kaldırıldı. II.Mahmut, Hristiyan ve müslüman tebaası arasında din bakımından herhangi bir fark görmeyeceğini ilan etti. Yeniden bir merkezileşme çabası gerçekleşirken, devletin otoritesinin en uç köşelerde etkili olması için memurlar atanmıştı. Topraktan elde edilen vergide de düzenlemelere gidilmişti. Tımar sisteminden iltizam sistemine geçilmesiyle, artık sipahilerin yerini mültezimler alıyordu. Mültezimler devlete asker yerine kiraladıkları toprakların parasını veriyorlardı. İltizam sistemi hem bozulan toprak düzenini sağlamak hem de devletin nakit ihtiyacını karşılamak için gerçekleştirilmişti. Ancak, toprağı kiralayan mültezimler, ödedikleri kira parasını çıkartmak için, toprak üzerinde çalışan ırgatları ve köylüleri zor koşullarda çalışmaya mecbur ediyorlardı. Merkezileşme çalışmaları içinde Anadolu ve Rumeli’de Nüfus Sayımı yapıldı. Amaç, yeni kurulan ordu için, insan ve vergi kaynaklarını tesbit etmekti. Nüfus Sayım'ı sırasında mülk sayımı da yapılmıştı. Posta hizmetleri için postahaneler açıldı ve posta yolu kuruldu. İlk önce,Üsküdar-İzmit arasında posta yolu kuruldu ardından da ülkenin diğer bölgelerinde devam edildi. İletişim ağının kurulması ile modernleşme girişimlerinde önemli aşamalar elde edilmişti. Pasaport sistemi getirildi. Ülke içinde seyahat edecekler “mürur tezkeresi”, ülke dışına gidecekler de Hariciye Nezareti’nden pasaport alacaklardı.

   Sosyal alanlarda da reformlar yapıldı. II.Mahmut kılık kıyafet düzenlemelerinde bulundu. Şubara diye anılan başlık yerine Fes’in kullanılmasını mecburi yaptı. Devlet memurlarının kılık kıyafetinde modern tarzda düzenlemeler yaptı ve Setre ve pantolonu mecburi kıyafet yaptı. Eski usuldeki törenleri bıraktı ve bakanlar ile ulemanın kendisiyle beraber aynı ortamda oturmasına müsaade etti. Hafta tatili kuralını getirdi. Resepsiyonlar verdi ve İmparatorlukta ilk kez resepsiyonlarda kadınlarla sohbet etti ve hatta ellerini sıktı. Avrupa devletlerinde olduğu gibi doğum günü kutlamalarını gelenek haline getirdi. İstanbul dışına seyahatler düzenleme fikrini benimsedi ve ilk seyahatini Rumeli Bölgesi’ne gerçekleştirdi.

  Ekonomi alanında yapılan çalışmalar, Osmanlı Devleti’nin siyasi ilişkilerinin bir sonucu olarak gerçekleşmişti. Örneğin, Mehmet Ali Paşa İsyanı’nda Osmanlı devletine yardımcı olan İngiltere ve Rusya birer ekonomi anlaşması ile tavizler elde etmişti. 1838’de İngiltere ile imzalanan Ticaret Anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nda buğday, güherçile ve tuz gibi tekel maddelerinin dışarıya satışı serbest bırakılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu 1838 Anlaşması öncesi özellikle, Batı Anadolu limanları ile Boğazlar üzerinden Avrupa’ya yapılan ticaret hareketlerinde önemli bir bölge olmuş ve kapitalizmle tanışmıştı. Bu anlaşma sonrası da resmen kapitalizme kapılarını açmıştı. Osmanlı Devleti, ticaret anlaşmaları ile kendi toprakları üzerindeki ekonomik bağımsızlığını yitiriyordu. İç ve dış ticarette ipler büyük ölçüde azınlık tüccarlar ile Avrupalı tüccarların eline geçti. Yerli tüccar ve yerli üreticiler, Avrupadan gelen ucuz mallara karşı rekabet edemediler. Devlet yerli malların kullanımını teşvik etmişse de, Avrupadan gelen ucuz mallar yerli sanayiyi çöküntüye uğrattı, devletin de herhangi bir tedbir almaması Osmanlı Devleti’ni Avrupa malları için iyi bir pazar haline getirdi. Avrupalı tüccarların acentalığını yapmak, azınlık tüccarlara kaldı. Devlet iç bölgelerde yapılan ticareti, yüksek gümrük bedelleri ile bilinçsizce baltalarken, dış ticareti gerek ithalat gerekse ihracatı düşük gümrük bedelleriyle teşvik eder hale geldi.

   II.Mahmut, yabancı devletlerin içişlerine müdahalesini engellemek amacıyla haklar alanında iktidarının son yılında Mustafa Reşid Paşa’nın yardımıyla çalışmalar başlattı. Ancak, bu çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkan fermanı yani Gülhane Hatt-ı Hümayun’unun ilanını göremeden vefat etti. Osmanlı İmparatorluğunda önemli reformlara imza atan II.Mahmut devletini çöküntüden kurtarmak için çok çalıştı, fakat, yeterli kadrodan yoksun olması ve bu reformların tabana yayılamaması istenen sonucu veremedi. Ancak bu çabalar, boşa gitmedi özellikle, tarihe Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat Fermanı olarak geçen ve yenileşme hareketlerini başlatan bir belgeye imza atması yeni bir çağı başlattı.

1D. Tanzimat Dönemi
1D1. Gülhane Hatt-ı Hümayunu (3 Kasım 1839)

 Gülhane Hatt-ı Hümayunu yada Tanzimat Fermanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yabancı devletlerin Osmanlı içişlerine müdahalesini ve azınlıkların ayaklanmalarını önlemek amacıyla ilan edilmiştir. II.Mahmut zamanında hazırlanan hatt-ı hümayun onun ölümü ile tahta çıkan Padişah Abdülmecit (1839-1861) döneminde gerçekleştirilmiştir.

  Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan ve padişah Abdülmecit tarafından da onaylanan ferman, 3 Kasım 1839 yılında devlet adamları, Hristiyan tebaanın temsilcileri ve halkın önünde Gülhane Parkı’nda ilan edildi. Bu ferman, Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez birey hakları konusunda, Hristiyan ve Müslüman farkı gözetmeden mal, can ve namus güvenliği sağlanacağını ilan ediyordu. 1839 Tanzimat Fermanı’nda Hristiyan ve Müslüman tebaaya sunulan can, mal ve namus güvenliği, Fransız İhtilali ile tekrar gündeme gelen (daha önce 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer almıştı.) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan şartları gözönünde tutmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde ilk kez bir padişah tebaasının can, mal ve namus güvenliği konusunda güvence veriyordu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun diğer maddeleri de tebaadan alınan vergilerde düzenleme yapılması, halkı yüzyıllardır verimli çalışmaktan alıkkoyan ve bıktıran askerlik süresinin kısaltılarak yeniden düzenlenmesi kararlarını da içeriyordu. Bununla birlikte, hatt-ı hümayunda yönetimde Kur’ana, şeriata, yararlı yasalara uyulması isteniyordu. Fermanın sonunda, fermana uymayanların Allah’ın lanetine uğrayacakları yer alıyordu. Şeriat ile ilgili bu kararların yanında da çağın ihtiyaçlarına cevap verecek yeni nizamnamelerin hazırlanması gereği de vurgulanıyordu. Bu karar, Tanzimat Fermanı'nın içinde bulunduğu ikilemi çok iyi yansıtıyordu.Tanzimat Fermanı’nın maddeleri şöyle sıralanıyordu;

  1. Askerlik süresinin 4-5 yıl ile sınırlandırılması ve nöbetleşe askerlik yöntemine geçilmesi,
  2. Verginin herkesten gücü ölçüsünde alınması, zulüm ve baskı yapılmaması,
  3. Yargılamaların açık olarak yapılması,
  4. Açık ve kapalı idam cezalarının(şeriata göre hükm olunmadıkça) yasaklandığı,
  5. Hiç kimsenin ırz ve namusuna saldırılamayacağı,
  6. Mal ve can güvenliğinin sağlanacağı,
  7. Çeşitli konularda, Meclis-i Ahkam-ı Adliye, Bakanlar ve devlet büyüklerinin toplanarak görüşlerini açıkça söyleyebilecekleri; vergi, can ve mal güvenliği konularında gerekli yasaların bu kurumlarda düzenlenmesi,
  8. Askerlik ile ilgili sorunların, Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası’nda görüşülerek kanunlaştıktan sonra padişahın onayına sunulması,
  9. Padişahın şeriat yasalarına uyacağına dair yemin etmesi,
  10. Yasalara uymayanların, vezir, ulema v.b. de olsa cezalandırılacağı, bunun için özel bir ceza yasasının hazırlanması,
  11. Bütün memurların maaşa bağlanması, rüşvetin yasaklanması,
  12. Bu fermanın Osmanlı haklarına ve yabancı elçiliklere duyurulması.
   Dönemine göre önemli maddeleri içeren ferman, çok geniş bir zaman diliminde uygulamaya konulabildi. Çünkü, kararı alan yöneticiler dahil hiçkimse, bu fermanın yürürlüğe konulabileceğine inanmıyordu. Müslüman ve Hristiyan halk birbirleriyle eşit haklara sahip olmak istemiyorlardı. Yüzyıllardır farklı statülerle birarada yaşayan, hristiyan ve müslümanlar arasındaki fark giderilememişti. İdeal düşünceler, sadece hatt-ı hümayunda yer almış, uygulayıcılar ve toplum kesiminde inandırıcı olamamıştı.  Zorlamalara rağmen de, bu başarılamamıştı. Çünkü, şer’i kuralların geçerli olduğu ve müslüman halkın kendilerini hem sahip oldukları din açısından hem de devlet içindeki sahip oldukları haklar açısından daha üstün gördükleri bir ülkede, bunu başarmak zor görünüyordu. Üstelik, Fransız İhtilali’nden sonra gündeme gelen milliyetçilik akımının etkili olması, ayrı ayrı dinlerden ve milliyetlerden olanların birarada yaşamasını zorlaştırıyordu. Nitekim, azınlıkların bağımsızlık istekleriyle ayaklanmaları bunun en önemli göstergesi idi. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanından sonra, Fransız kanunlarından esinlenerek bir Ceza Kanunu ve Ticaret Kanunu hazırlandı. Varolan Şeriat, Cemaat, Kapitülasyon mahkemelerine ilaveten Ticaret Karma Mahkemesi ve Asliye Karma Mahkemesi kuruldu. İltizam ile Aşar vergisinin toplanması usulü kaldırıldı. Vergiler artık, maliye memurları tarafından toplanacaktı. Bu dönemde,ilk defa kağıt para bastırıldı. Ancak, bu paraların karşılığı olmadığı için değerden düştü. 

   Tanzimat döneminde, milli eğitim alanında önemli değişiklikler yapıldı. Medresenin verdiği dini eğitimin yenilikçi insanlar yetiştiremediği, yeni düzene gösterilen tepkilerden belli oluyordu. Tanzimatın bireyini yetiştirmek için Padişah Abdülmecit, sadrazam ve diğer devlet görevlilerini harekete geçirdi. 1845’te yaptığı girişimin ardından özel bir komisyon kuruldu. Düzenlenen bir kanunla, medresenin dışında, devletin kontrolü altında darülfunun kurulması, ortaokullar açılması ve ilkokulların ulemanın elinden alınarak, devlet tarafından kontrol edilmesine karar verildi. Hedef, fen, sanat ve ilim eğitimi verecek okullar açmaktı. Eğitim işlerini düzenlemek için “Meclis-i Daim-i Maarif-i Umumiye” kuruldu. Bu girişimlerin yanında, Ortaçağ zihniyetiyle eğitim veren medresede hiçbir düzenleme yapılmadı. Dolayısıyla Tanzimatın başlattığı yenilikler, etkisiz kalıyordu. Zaten, Cumhuriyete kadar Osmanlı İmparatorluğunda yapılan yenilik hareketlerinde en büyük eksiklik, eski olan hiçbirşeyi kaldırmadan yeni olan düzenlemelerin yapılması idi. Tanzimat’ı ve getirdiklerini çok az kimse onaylıyordu. Kadro desteğinden yoksundu. Dolayısıyla, alınan kararlar ve yapılan düzenlemeleri, ülkenin geneline uygulamak olanağı bulunamamıştı. Yenilikleri, ancak çok geniş zaman diliminde uygulamak mümkün olabildi. Birçok karar da uygulanamadı. Her zaman olduğu gibi isyanlardan çekiniliyordu. 

 Tanzimat kararları, Avrupalı devletlerinin Osmanlı içişlerine müdahalesini engellemek için yapılmıştı. Ancak, yeterli olamadı. Sürekli savaşlar ve iç problemler, Osmanlı Devleti’ni her açıdan zayıflattı ve dış siyasette de yalnız bıraktı. II.Mahmut döneminden beri devam eden Mısır problemi, 15 Temmuz 1840’ta İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya devletleri arasında Londra’da bir anlaşma ile yeniden gündeme geldi. Bu devletler, Mehmet Ali Paşa’ya, ancak Mısır’ı veraset yoluyla yönetme hakkının verilebileceğini, güney Suriye ve Akka’yı verebileceklerini ve bu şartları kabul etmesini istediler. Etmediği takdirde, Mısır da kendisinden zorla alınacaktı. Vali, Fransa’ya güvenerek teklifi kabul etmeyince, Osmanlı Ordusu ve İngiliz donanması, Mehmet Ali Paşa’ya savaş açtı. Vali yenilgiye uğradı. Yenilginin ardından, 1840’ta yapılan anlaşma ile sadece Mısır veraset yoluyla yönetilmek üzere Mehmet Ali Paşa’ya kaldı. Paşa, Suriye’yi kaybetti. Mısır meselesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerinde hakimiyet kurma savaşlarının zafer kazandıkları olaylardan biri olmuştu. Bu olayın ardından da, 1841 yılında yapılan Londra Anlaşması’nda Boğazlar sorunu ele alındı. Osmanlı padişahı Boğazları önceden olduğu gibi barış zamanında da savaş gemilerinin geçişine kapalı tutacak, barış içinde bulunduğu devletlerin hafif savaş gemilerine özel fermanla Boğazlardan geçişine izin verecekti. Böylece, Rusya güvenliğini sağlamış oldu. Ancak, Rusya bu anlaşmaya rağmen Osmanlı topraklarını elde etmek düşüncesinden vazgeçmedi. Nitekim, 1853’te Kırım ile ilgili gelişen olaylar bir yandan Osmanlı Devleti’nin zayıflığını bir yandan da Rusya’nın düşmanca politikasını gösteriyordu