VI.PARİS BARIŞ KONFERANSI VE OSMANLI  TOPRAKLARI’NIN KAĞIT ÜZERİNDE PAYLAŞILMASI

6A. Ermenistan Sorunu
Ermeni sorunu, ilk olarak 1877-78 Ayastafanos Ateşkesi ile uluslararası bir platforma taşınmış ve aynı yıl yapılan Berlin Antlaşması ile de önemli bir ilerleme kaydetmişti. Birinci Dünya Savaşı'na kadar, kendi sorunlarına uluslararası alanda destek arayan ve bir ölçüde bunu sağlayan Ermeniler, bu savaş sırasında Çarlık Rusyası'na dayanarak, bağımsız bir Ermenistan kurmanın peşine düşmüşlerdi. Rusya'da Çarlık yönetimi bir Sosyalist İhtilal ile devrilince de, Osmanlı yönetimine karşı savaşı sürdürerek, bu amaçlarına ulaşmak istemişlerdi. Paris Konferansı toplanınca, Ermeni liderleri bu konferansa bir memorandum sunarak, kendileri için bağımsız bir Ermenistan kurulmasını önerdiler. Büyük Ermenistan adını verdikleri bu hayali ülkeye, altı Doğu ili olarak adlandırılan Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput (Elazığ), Sivas, Erzurum; Karadeniz'de Trabzon, Güney-doğuda ise Maraş, Cebelibereket (Hassa-Dörtyol çevresi) Adana ile beraber İskenderun Limanı'nın verilmesini istediler. Ermeni ileri gelenleri, kendilerince haklı buldukları uydurma istatistiki bilgilere dayanarak bu illerin tarihi, coğrafi ve nüfus bakımından Ermenilere ait olduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Ermeniler'in bu istekleri, Lozan Konferansı öncesine kadar Batılı devletlerin desteğini gördü. Çünkü, bu devletler için, Anadolu'da kurulacak bir Ermeni devleti, gelecekte bölgedeki ekonomik çıkarlarının korunması açısından, onların ileri karakolu görevini yapacaktı.
6B. Kürdistan Sorunu
   Osmanlı Devleti'nin parçalanmasından yarar uman bir kısım Kürt liderleri de, Paris Barış Konferansı'na baş vurarak, bağımsız yada özerk bir Kürt devletinin kurulması için girişimde bulundular. Bu kesim de, yeterli bir dayanak göstermeksizin, Ankara, Adana, Halep, Konya, Sivas illerindeki nüfusun bir bölümünün; Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul'daki nüfusun "ezici çoğunluğunun" Kürt olduğunu iddia ederek, kendilerine bir yurt verilmesi için büyük bir çaba içine girdiler. Bu amacı sağlamak için kurulan Kürt Teali Cemiyeti, İngilizlerin desteğini sağlamak için, İngiliz Muhipleri Cemiyeti ile ortak bir çalışma içine girdi. Paris Konferansı ile ileri bir adım atmayı başaran bu kişiler, Osmanlı yönetiminin imzaladığı kağıt üzerinde kalan Sevr Anlaşması'na da bu konuda bir madde konulmasını sağlayacaklardı.
6C. Pontus Sorunu
   Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos, tarihin bir döneminde Trabzon ve çevresinde kurulan Rum Pontus Devleti'ni de canlandırma hevesine kapılmıştı. Venizelos Konferans üyelerine,Trabzon, Samsun, Sinop, Amasya ve Karahisar'ın da bu hayali devletin sınırları içinde yer almasını öneriyordu. Yunan Başbakanı daha da ileri giderek, Kastamonu ve Sivas illerinin de buralara dahil edilmesi gerektiğini iddia etmeye başlamıştı. Bu amacını sağlamak için de, Batı Anadolu'da izlediği yöntemi izlemiş ve çok sayıda uydurma istatistiki bilgi düzenlemeyi ihmal etmemişti. Kısaca söylemek gerekirse Yunanistan, Osmanlı Devleti'nin topraklarından büyük bir pay alabilmenin peşine düşmüştü.
6D. "Megali İdea" ve İzmir Sorunu
   Megali İdea (Büyük İdeal) 'ya göre; Yunanistan'ın önderliğinde ve yönetiminde, Yunan soyundan olanların bir araya getirilerek, ulusal bir devletin kurulması, hatta Bizans İmparatorluğu'nun yeniden canlandırılması amaçlanıyordu. Osmanlı Devleti'nin dağılışı, bu amacı gerçekleştirmek için önemli bir fırsat olarak görülmüştü. Yunanistan, Paris Konferansı'ndan İzmir'in işgali için izin aldıktan sonra, bu amaca kolaylıkla ulaşabileceğini düşünmeye başlamıştı.
6E. İzmir'in İşgali (15 Mayıs 1919)
   Yunan Başbakanı Venizelos, Paris Barış Konferansı'nda yalnızca İzmir üzerinde hak iddia etmekle kalmamış, aynı zamanda Trakya, İstanbul, Ege adaları ve Anadolu'nun da kendilerine verilmesini savunmuştu. Yunanlılar, Batı Anadolu'nun işgali konusunda o denli hassas davranmışlardı ki, daha Mondros Ateşkesi'nin imzalanmasından bir ay geçmeden (27 Aralık 1918), İzmir limanına bir Yunan muhribi göndermişler, 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru da bunu bir hastahane gemisi izlemişti. Şubat ayında ise, içi silah ve asker dolu bir başka gemi, Ayvalık'a gelmişti. Mart ayında, Gelibolu'da karaya çıkan Yunanlılarla beraber, 200 kadar yerli Rum, Türk polisi ile çatışmaya girmişti. Bütün bu gelişmeler, Yunanistan'ın bölgeyi işgal etmek konusunda çok aceleci davrandığını ortaya koymaktaydı. Sonunda beklenen oldu ve yine Mondros'un 7. maddesi gerekçe gösterilerek, Yunan işgal güçlerinin İzmir'e gönderilmesi kesinleşti. Bunu haber alan İzmir Türkleri, 14 Mayıs akşamı, şimdiki Bahri Baba Parkı'nda, büyük bir toplantı yaparak, durumu protesto ettiler. İzmir Valisi Kambur İzzet ve Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, sehri koruma konusunda hiçbir önlem almadılar. İzmirli Rumlar ise, daha günler öncesinden taşkınlık yapmaya başlamışlar ve her yeri Yunan bayrakları ile donatmışlardı.

   15 Mayıs 1919 Perşembe sabahı, üç alay Yunan işgal gücü, Pasaport İskelesi'nde karaya çıktı. Birkaç gün öncesinden beri İzmir'e Yunanlıların çıkması durumunda, sessiz kalınmaması gereğini, gazetesi Hukuk-u Beşer(İnsan Hakları)de dile getiren Hasan Tahsin (Osman Nevres) Bey, silahını Yunan bayraktarına doğrulttu ve Yunanlı asker orada can verdi. Kısa bir panikten sonra, işgalciler, İzmir sokaklarında adeta Türk avına çıktılar ve bu arada, kahraman gazeteci Hasan Tahsin ve "Zito(yaşa) Venizelos" diye bağırmadığı gerekçesiyle, Miralay(Albay) Süleyman Fethi Bey'i şehit ettiler.
    Türkler bu çatışmalar sırasında, toplam 400'ün üstünde şehit verdiler. Yunan tarafında ölü sayısı da 40'ı buldu. Rum din adamları, işgalcilerin en ön saflarında yer alarak, onları kutsadılar ve halkı Türkler aleyhine kışkırttılar. İzmir'deki kanlı olaylar sırasında, Damat Ferit bir ara istifa ettiyse de, 17 Mayıs'ta hükümeti kurmak için yeniden görev aldı.
   İzmir'in işgaline karşı, başta Batı Anadolu olmak üzere, birçok yerlerde protesto mitingleri yapıldı. İstanbul'da yapılan Fatih Miting'ine 80 bin, Sultanahmet Mitingi'ne ise 200 bin kişi, katıldı. İzmir'in işgal edildiği gün, genç bir Türk subayının İngiliz Yüksek Komiserliği temsilcisi yarbaya söylediği şu sözler gelecekte kopacak olan fırtınanın ilk esintileri oldu ;
   "Büyük bir ulus olduğumuzu ve henüz ölmediğimizi bilmenizi isterim. Belki uyur görünüyoruz; ama savaşacağız. İngiltere büyük bir islam devletidir,(*) büyük bir devlet olarak İzmir'in Yunanlılara verilmesine engel olabilirdi.. Yurdumuzun bu şekilde elden çıkarılmasına tahammül edemeyiz. Bizler ölü değiliz, karışıklık çıkacak. Biz ölebiliriz ama başkaları da ölecektir!"

   (*) Genç Türk subayı "İngiltere büyük bir İslâm devletidir" derken; İngiltere'nin, Müslümanların yaşadığı geniş topraklarda sömürgeci bir devlet olarak bulunduğunu anlatmak istemekte idi.

6F. İtalyan İstekleri ve İşgalleri
   İtalya, kendisine Londra ve St.Jean de Maurienne gizli anlaşmalarıyla tanınmış olan haklarının verilmesi için Paris Konferansı'nda büyük çaba içine girmişti. Bu anlaşmalara göre İtalya'ya Anadolu'da; Antalya, Muğla, Konya ilinin büyük bir bölümü ve İzmir ile Kuzey-batı Anadolu'nun bırakılması sözü verilmişti. Ancak, İzmir ve yöresindeki ekonomik çıkarlarını, bu bölgede kurulacak zayıf bir Yunanistan sayesinde koruyabileceğine inanan İngiltere Başbakanı Lloyd George, İtalya'nın bu bölgedeki isteklerine sıcak bakmamış ve St.Jean de Maurienne gizli anlaşmasını, Çarlık Rusya'nın onaylamadığı gerekçesiyle, tanımamıştı. Yunan ırkına ve özellikle de Venizelos'a hayranlığı ile bilinen L.George, dinsel gerekçelerle de Yunanistan'ı destekliyordu. Bu durum, İtalya ile bağlaşıkları arasında, daha Paris Konferansı günlerinden itibaren bir sorun olacak ve ilerideki zamanlarda da bütünüyle çözümlenemeyecekti. İzmir'in,Yunanlılar tarafından işgali konusunda konferans kesin karar verince, bu karar, İtalya üzerinde soğuk bir duş etkisi yaptı. Yunanlılar bu kararı uygulamadan İtalyanlar, Antalya ve Kuşadası'ndan sonra 11 Mayıs 1919 tarihinde Fethiye, Bodrum ve Marmaris'i işgal ettiler bununla da yetinmeyip, Akşehir ve Afyon'a ise birer askeri birlik gönderdiler. Böylelikle Anadolu'daki İtalyan işgali de başlamış oldu.
6G. İç Güvenliği Koruma Çabaları, Öğüt Kurulları
   Mondros Ateşkesi sonrasında başlayan işgallere karşı, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde tepkiler gösterilmeye başlanmıştı. Öte yandan, işgal olaylarından cesaret alan azınlıklar da, Türklere karşı adeta bir gözdağı verme politikası içine girmişlerdi. Bunun bir sonucu olarak, sık sık olaylar çıkıyordu. Bütün bunların yanı sıra, bir işgal eylemine karşı kendi bölgelerini korumaya yönelik kurulan örgütlerin sayısında da önemli bir artış gözleniyordu. Kısaca söylemek gerekirse, 1919 yılı başından itibaren halk arasında, güvensizlik duygusu giderek artmıştı. İleride çıkabilecek olası olayları önlemek amacıyla, 31 Mart 1919 tarihinde alınan bir kararla, halk arasına Heyet-i Fevkalade (Olağanüstü Kurul) adı ile kurullar gönderilmesine karar verildi. Bunlar halka, "devlet ve milletin kutsal haklarının korunacağı" yolunda güvence vereceklerdi. Kısa bir süre sonra, Anadolu'ya iki ayrı kurul gönderilmesine karar verilmiş ve bu kurullara, "Heyet-i Nasiha" (Ögüt Kurulları) denilmiştir. Bu kurullara, Şehzade Abdülhalim ve Şehzade Abdürrahim Efendilerin başkanlık etmesi uygun görülmüştür. Bu kurul üyeleri arasında, askeri ve bürokratik alanda tanınmış kişilerin yanı sıra, din adamları da görev almışlardır. Öğüt Kurulları, gittikleri yerlerde halkın işgalcilere karşı tepkilerinin önlenmesi açısından etkili olmuşlar, halkın bilincini uyuşturmuşlar ve bu kurullara inananlar, daha sonraki günlerde oluşturulan Kuva-yı Milliye'ye karşı tepki göstermek gibi bir yanlışlığın içine düşmüşlerdir.