| 2A1. Kanun-i Esasi'nin Hazırlanması ve Meşrutiyet'in İlanı |
Bu çalışmalar iki kurul halinde yürütülmüş, bunlardan birine Mithat Paşa ötekine ise Sait Paşa Başkanlık yapmıştır. Sonunda, Mithat Paşa'nın, daha çok Prusya ve Belçika Anayasalarından yararlanarak hazırladığı Kanun-u Cedit adı ile bilinen bu tasarı için, Kanun-i Esasî adı benimsenmiştir. Osmanlı Anayasası, Padişah'ın haklarını geniş tutmuş ve bu hakları belirtmiştir. Anayasanın 3.maddesine göre; eskiden olduğu gibi, Padişah ve Halifelik makamı, Osmanlı Hanedanı'ndan gelen en büyük erkek evlada ait olacaktı. Dördüncü maddeye göre; Padişah bütün Osmanlılar'ın yöneticisi ve aynı zamanda Halife olması nedeniyle de bütün İslam dünyasının lideri konumunda idi. Bu Anayasa ile Padişah'ın kutsal kimliğinin sorgulanamayacağı kabul edilmiştir. Ayrıca Padişah'ın Bakanları ataması, görevlerinden alması, orduya komutanlık etmesi, savaşa ve barışa karar vermesi, adına para bastırabilmesi, rütbe ve nişan vermesi, hutbelerde adının okunması, antlaşma yapmaya, yasaları yürütmeye yetkili olduğu; cezaları affetmeye ve hafifletmeye hakkı olduğu, Meclis-i Umumi'nin toplanması ve dağıtılması konusunda ve soruşturma sonucunda devlet güvenliğini bozduğu öne sürülen kişileri, yargı kararı olmaksızın sürgüne gönderebileceği gibi konulardaki yetkileri kabul olunmuştur.
Kanun-i Esasi ile Osmanlı Devleti'nin resmi dini "İslam" olarak, resmi dili de Türkçe olarak belirlenmiştir. Bu Anayasa ile kişisel hak ve özgürlüklerden bir bölümü tanınmıştır. Bu Anayasada; yasalara aykırı olarak hiç kimsenin cezalandırılamayacağı, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altında olacağı, kişinin din ve mezhebinde özgür olduğu, öğretim serbestliği, bütün Osmanlılar'ın yasalar önünde eşitliği, basının yasalara uymak koşulu ile özgür olduğu, kişinin devlete dilekçe verme hakkına sahip bulunduğu, vergi adaletinin sağlanacağı, mesken dokunulmazlığı, yargı önünde eşitlik, zoralım, angarya, cerime ve işkencenin yasak olduğu, yasa gereği olmadan hiç kimseden para alınamayacağı gibi konular yer almıştır. Böylelikle Sultan Abdülhamit II döneminde, Osmanlı tarihinde ilk kez, egemenliğin padişah ve milletin belli bir kesimi arasında paylaşıldığı "Meşrutiyet" düzeni başlatılmış oldu. Bu düzende halkın devlet idaresine katılımı ve idareyi denetlemesi parlamenter sistem ile sağlanmıştır. Parlamento, "Umumi Meclis" (Genel Meclis) adını taşımakta ve biri "Ayan" diğeri de "Mebusan Meclisi" olmak üzere iki ayrı meclisten oluşmaktaydı. Mebuslar Osmanlı tarihinde ilk kez bütün etnik gruplardan, erkeklerin katıldığı bir seçimle belirlenirken, Ayan üyelerini de devlete hizmet eden sivil ve askerler arasından padişah kendisi atıyordu.
Meşrutiyetle birlikte, geleneksel ve dinsel otoriteye halk ortak edilmiş oldu. Böylece bir ölçüde, çağdaş Türkiye'nin kurulması ile ilgili kanunlaşma, demokratikleşme hareketi gerçek anlamda başlatılmış oldu. Genel Meclis, 20 Mart 1877 'de törenle çalışmalarına başladıysa da, ömrü uzun olamayacaktı.
| 2. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı |
| 2A3. Ayastafanos Ateşkesi ve Berlin Antlaşması |
Bu ateşkes ile Osmanlı İmparatorluğu büyük toprak kayıplarına uğramıştı. Balkanlar'da Rusya'nın bu denli ilerlemesi büyük devletleri rahatsız ettiğinden, Alman Başbakanı Otto von Bismarck'ın önerisi üzerine, 13 Haziran 1878 tarihinde Berlin'de, Osmanlı, Rus, İngiliz, Fransız, İtalyan, Avusturya delegelerinin katılımıyla bir kongre toplandı. Bir ay süren bu kongrede, Ayastafanos Ateşkesi'nin şartları gözden geçirildi. Bu ateşkeste bazı küçük değişiklikler yapıldı. Berlin Kongresi sonunda kabul edilen Berlin Antlaşması ile: Sırbistan, Karadağ ve Romanya'ya bağımsızlık veriliyor, Büyük Bulgaristan projesinden vazgeçilmekle birlikte, özerk bir Bulgar Prensliği'nin kurulması kabul ediliyor, Ducigno, Dobrice ve Bayazıt Osmanlı yönetiminde kalıyor, Bosna-Hersek'e de Avusturya yerleştiriliyordu. Osmanlı yine savaş tazminatı ödeyecek ve gayrimüslimlerden, özellikle Ermeniler'in yaşadığı yerlerde, köklü ıslahatlar yapacaktı. Berlin Antlaşması ile Ermeni sorunu uluslararası bir nitelik kazandı. Bundan güç alan Ermeniler, terör eylemlerini başlatmakta gecikmediler. 1878 yılında Abdülhamit ile özel bir anlaşma yapan İngiltere ise, Kıbrıs'a yerleşti.
| 2A4. Meşrutiyetin Kesintiye Uğraması ve Abdülhamit'in İslamcılık Politikası |
| 2A5. Abdülhamit II'yi Devirmeye Yönelik Girişimler |
İkinci girişim, yine V. Murat'ı kurtarma amacı taşıdığı için, "II. Çırağan Olayı" olarak adlandırılmıştır. Bu girişim için kurulan "Aziz Bey Komitesi" daha harekete bile geçemeden, Abdülhamit'in jurnalcilerinden biri tarafından hükümete haber verilmiş ve soruşturma başlatılmştır. Bu gelişme üzerine, komite üyelerinin bir kısmı yurtdışına kaçmış, diğerleri de tutuklanmışlardır.
| 2A6. Jön Türkler |
a.Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti :
Abdülhamit yönetimine karşı yapılan muhalefete, 1899 yılında iki oğlunu da yanına alarak Paris'e kaçan Padişah'ın eniştesi Damat Mahmut Celalettin Paşa da katıldı. Bunlar Prens Lütfullah ve Sabahattin Beyler'di. Sabahattin Bey bir süre sonra Genç Türkler arasında öne çıktı ve muhalefeti bir çatı altında birleştirme girişiminde bulundu. Bu amaçla Genç Türkler (Jön Türkler), 4 Şubat 1902 tarihinde Fransız Senatör Lefevre Pontalis'in evinde bir kongre düzenlediler. Bu kongre, Genç Türkler'in iki ana guruba ayrılmasına yol açtı. Birinci gurup, Prens Sabahattin Bey'in önderliğinde örgütlendi. Prens Sabahattin Bey, Frederic Le Play tarafından temsil edilen Science Sociale (Sosyal Bilimler) Okulu'ndan ve Fransız yazar, düşünür Edmond Demolins'in yazdığı, Anglo-Saksonlar'ın Üstünlüğü Neden İleri Geliyor adlı yapıtından etkilenmişti. Demolins, Anglo-Saksonlar'ın üstünlüğünü; onların bireyin kişiliğini ve yeteneğini geliştiren üstün eğitim yöntemine ve, "topluma güven"yerine "bireye güven", düşüncesine dayandırmıştı. Sabahattin Bey, bu etkiler altında "Federal ve Adem-i Merkezileştirilmiş Osmanlı Devleti" düşüncesini geliştirdi. Şura-yı Ümmet Dergisi'nde yayımlanan programa göre; ıslahat hareketleri bütün halka yaygın, bir merkeziyetsizlik esasına göre uygulanacak, yerel yönetimler geniş yetkilerle güçlendirilecek, her toplum kendi nüfusu oranında Genel Meclis'te temsilci bulunduracak, memleketin güvenliği iyi eğitilmiş Jandarma birliklerince sağlanacak, Valiler, Defterdarlar, Mahkeme Başkanları ve Savcılar merkezi hükümetçe atanacaktı. Sabahattin Bey, doğal olarak ekonomik liberalizmden yana idi. Bu nedenle, çoğunluğunu Müslüman olmayanların oluşturduğu gayri milli ticaret ve sanayi burjuvazisi ile, merkez dışı bir düzende kendi bağımsızlık amaçlarına daha kolay ulaşabileceklerini düşünen azınlık gurupları Sabahattin Bey'in görüşlerini desteklediler. Prens Sabahattin Bey, bu görüşleriyle Osmanlı toplumunda ilk olarak örgütlü bir liberalizmin temellerini atmış oldu. Bu görüşlerini de "Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti" adını verdiği bir örgüt ile siyasal sahnede savundu. Bu görüşler, Prusya eğitimi almış olan ve sürekli olarak Osmanlı birliğini tehdit eden ayrılıkçı gruplarla uğraşan askeri ve sivil kesimdeki aydınların büyük çoğunluğuna hiç çekici gelmedi.
b. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti :
Genç Türkler'in ikinci gurubu ise, Bursa Milli Eğitim Müdürü iken bir sergi nedeniyle Paris'e giden ve geri dönmeyerek, Abdülhamit'e karşı muhalefet bayrağı açan Ahmet Rıza Bey'in önderliğinde örgütlenmiştir. Ahmet Rıza Bey de, Fransız düşünürü Auguste Comte'un pozitivist görüşlerinin etkisinde kalmıştı. Comte, bu düşüncelerinde disiplin ve otoriteyi savunuyordu. Ona göre; "İnsan gereksinmelerini en kolay yoldan gidermeye çalışan tembel bir hayvandı". Bu nedenle, onun üzerinde mutlaka otoriteye gereksinim vardı. Ahmet Rıza ve arkadaşlarına göre, merkez dışı liberal bir düzen, Osmanlı birliğinin ortadan kalkmasına yol açabilirdi. Birliği sağlamak için, merkezi bakımdan güçlü bir yönetim kurulmalıydı. Böyle bir birliktelik, Osmanlı Devleti'ni ayakta tutabilirdi. Asker ve bürokrat kökenli bir çok aydın "İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) Cemiyeti" adını alan bu gizli örgüte üye oldular. Genç Türkler görüşlerini dile getirmek ve yaymak amacıyla, Avrupa'da "Meşveret" gazetesini çıkardılar. Bu gazete, onların Avrupa'daki en önemli yayın organı idi.
Genç Türkler'den bir bölümü Avrupa'da çalışmalarını sürdürürken bir bölümü de örneğin, Murat Bey'in önderliğinde kısa bir süre Kahire'de çalışmalarını sürdürdü. Bunların en önemli yayın organları arasında ise; Mizan, Hak, Basiret'ül Şark ve Kanun-i Esasi sayılabilir. Buradaki muhalefet de; Abdülhamit'in, İngilizler'den ricası sonucunda gördüğü baskı üzerine, Mısır'daki çalışmalarına son vererek, Avrupa'ya taşınmak zorunda kalmıştır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti 1906 yılında ,tekrar ülke içinde, Selanik'te "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti" adı altında örgütlenmeye gitti. O sıralarda ülkede meşrutiyet yönetimine geçilmesini savunan Mustafa Kemal ise, önce Şam'da daha sonra Selanik'te "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurmuştu. Üyeleri arasında, Talat Bey (Paşa)'nın da yer aldığı Selanik'teki bu cemiyet ile Avrupa'daki merkeziyetçi kanat 1907 yılında, İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında birleştiler.
| 2A7. Abdülhamit II Döneminin Dış Politikası |
a. Türk-Alman İlişkileri ve Bağdat Demiryolu Projesi
Abdülhamit II, Alman İmparatoru Wilhelm II'nin Doğu'ya yönelme siyasetini de göz önünde tutarak, Osmanlı Devleti için Almanya'dan yararlanılabileceğini düşünmüştür. Wilhelm II'nin 1889 yılında İstanbul'u ziyaret etmesi, iki devletin ilişkileri açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu ziyaret sırasında, büyük bir proje olan Bağdat Demiryolu yapımı ayrıcalığı da Almanlar'a verilmiştir. Abdülhamit'in Almanya'ya yönelmesindeki en önemli nedenler arasında; Almanya'nın, Osmanlı topraklarında gözü olmadığına inanması, iki ülke arasında bir sınır sorunu olmayışı, Almanya'nın Müslüman sömürgelere sahip olmayışı ve sanayileşmiş güçlü bir devlet olması gibi nedenler sayılabilir. Almanya'yı Osmanlı'ya yönelten nedenler arasında ise; doğuya yayılma isteği, ucuz hammadde ve pazara olan gereksinimleri ilk sıralarda yer alıyordu. Bu düşünceler iki devletin yakınlaşmasında etkili olmuştur. Bağdat Demiryolu, Almanya'nın isteklerine olduğu kadar, Osmanlı'nın da gereksinimlerine uygun görünüyordu. O zamanların en hızlı ve ucuz ulaşım aracı olan demiryolu yapımı konusunda, Osmanlı yönetimi hiçbir sorun yaratmamıştır. Alman Şirketine büyük ayrıcalıkların sağlandığı ve Bağdat'a kadar ulaşması öngörülen demiryolu hattında 1898-1914 yılları arasında 1037 km. yol yapılmıştır. Bu demiryolu sayesinde Türk-Alman ilişkilerinde önemli gelişmeler sağlanmış, kısa bir süre içinde Alman sanayi ürünleri Osmanlı pazarına girmiş ve Almanya'nın bu pazardaki payı giderek artmıştır. Osmanlı yönetimi, ordusunu eğitmek ve savunma sistemini güçlendirmek için de Almanya'dan yararlanmış, bu dönemde ve ilerki yıllarda çok sayıda Alman subayı Osmanlı ordusunda görev almıştır. Osmanlı ordusu Alman silah ve donanımlarıyla donatılmıştır. Almanya'nın Osmanlı Devleti üzerinde kurduğu bu denetim, etkisini daha sonraki yıllarda da göstermiştir.
b. Kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye
Tanzimat ile birlikte sayılarında ve çeşitlerinde büyük artışlar olan kapitülasyonlar, Osmanlı ekonomisi içinde büyük bir sorun haline gelmiştir. Eğitim, yargı ve öteki konularda yabancılara verilen ayrıcalıklar ise, zamanla devletin bütünlüğünü tehdit etmeye başlamıştır. Bu ayrıcalıkların getirdiği haklara dayanarak açılan yabancı okullarda öğretilen ulusçuluk anlayışı, bağımsızlık düşüncesini geliştirmiş, ekonomik alanda verilen ayrıcalıklar gayrimilli bir ticaret ve sanayi burjuvazisinin ve onların ortaklık ettiği yabancı sermayenin işine yaramıştır. Yargı alanında verilen ayrıcalıklar ise, Osmanlı'da yargı sistemindeki adalet anlayışını sarsmıştır. Yabancı tekellerin giderek arttığı bu dönemde, Osmanlı Devleti'nin kurucusu durumunda (unsur-u aslîsi) olan Türkler, büyük zarar görmüşlerdir. Osmanlı Devleti'nin hammadde kaynakları, başta Almanya, Fransa ve Almanya olmak üzere büyük devletler tarafından paylaşılmış, bu devletler Osmanlı pazarını ele geçirerek, zaten ev(putting out sistemi) ve el tezgahlarına dayanan küçük sanayi kurumlarının çoğunun kapanmasına neden olmuşlardır.
Devletin mali sorunlarını çözmek amacıyla, 1854'ten itibaren dışarıdan aldığı borçlardan da üretim alanında yeterince yararlanılamamış, bir süre sonra da devlet 1875'te mali iflasını ilan etmek zorunda kalmıştır. Bu olumsuz gelişmeler sonrasında, 1881 yılında, Abdülhamit II döneminde, Osmanlı Devleti, yayınladığı "Muharrem Kararnamesi" ile Duyun-u Umumiye'nin kurulmasını kabul etmiştir. Duyun-u Umumiye, alacaklı tarafların kurduğu ve bütünüyle özerk bir yönetimi olan yedi kişiden oluşan (Osmanlı, İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, İtalyan, Galata Bankerleri temsilcisi) bir üst yönetimi bulunan bir kuruluş idi. Ayrıca bu kuruluşun beş bin kişilik bir memur kadrosu olması öngörülmüştü. Ancak bu sayı daha sonraları onbeş bine ulaşacaktı. Bu kuruluş Osmanlı Devleti'nin en önemli gelir kaynaklarına ait vergileri toplama hakkını kazanmış ve adeta devlet içinde devlet gibi hareket etmiştir. Bu kuruluşa, bütün büyük devletlerin yanısıra, Bulgaristan, Yunanistan gibi küçük devletler bile, belirli bir aidat ödeyerek üye olmuşlardır. Bu kuruluş döneminde, çok sayıda yabancı tekel ortaya çıkmıştır. Kısaca söylemek gerekirse, Osmanlı Devleti giderek, emperyalist ülkelerin bir yarı sömürgesi durumuna düşmüştür.
| 2B1. Kanun-i Esasî 'nin Yeniden Yürürlüğe Konulması |
Makendonya'daki II. Ordu subaylarını da örgütüne katan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu bölgede ayaklanmalar çıkardı. Temmuz 1908 başından itibaren önce Binbaşı Enver harekete geçti, daha sonra da Resne'de Kolağası Niyazi Bey ve Ohri'de Eyüp Sabri Bey, askerleriyle birlikte dağa çıkarak ayaklandılar ve meşrutiyeti ilan ettiklerini bildirdiler. Makedonya'daki ayaklanmaları bastıramayan, ayaklanmaların bütün ülkeye yayılmasından korkan ve gelişmeler karşısında tahtını tehlikede gören II. Abdülhamit, 23 Temmuz 1908'de yayınladığı bir İrade-i Seniye ile, "Kanun-i Esasi''yi yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı.
Bu olaya bizim tarihimizde İkinci Meşrutiyet'in yada Hürriyet'in ilanı adı verilir. Bu olay sırasında İttihatçılar, II. Abdülhamit'i tahttan idiremediler ama, anayasalı, parlementolu, egemenliğin halk ile paylaştırıldığı bir düzene ikinci kez geçilmesini sağladılar.
Yeniden yürürlüğe giren anayasa gereğince seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin seçimlerde, kendi istediği adayların seçilmesini sağlama çabası içine girmesine karşın, Meclis-i Mebusan'da, bütün etnik gruplar temsil edilme olanağı buldu. 17 Aralık 1908'de II. Abdülhamit'in konuşmasıyla açılan bu mecliste 147'si Türk, 60'ı Arap, 27'si Arnavut, 26'sı Rum, 14'ü Ermeni, 10'u Slav ve 4'ü de Musevi kökenli toplam 288 milletvekili vardı.
II. Meşrutiyet'in ilanı, Osmanlı Devleti'nin sorunlarını çözmeye yetmedi. XX. yüzyıla gelindiğinde, içte parti çekişmeleri, dışta da devletin hızlı bir parçalanma sürecine girmesi, sorunları artırdı. İttihatçılar,Türkçülüğü benimsemelerine karşın, ilk yıllarında devletin dağılmasını önlemek için, Osmanlıcılık düşüncesini savundular. Bu düşüncede temel, bütün farklı toplulukları din, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin Osmanlı yönetimine ortak ettirerek, devletin geleceği ile ilgili yeni bir Osmanlı milleti yaratmak ve Devletin siyasal bütünlüğünü devam ettirebilmekti. Böylece, büyük Avrupa devletlerinin, Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlenebilirdi. Ancak olaylar, düşündükleri bir şekilde gelişmedi .
| 2B2. 31 Mart Olayı |
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin perde arkasından yönlendirdiği baskı yönetimini bahane eden gerici çevreler, Rumi 31 Mart'ta(Miladi takvime göre: 13 Nisan 1909 ) İstanbul'da ayaklandılar. İttihat ve Terakki'nin daha önce İstanbul'un güvenliğini sağlamak amacıyla Rumeli'den getirdiği "Avcı Taburları" da bu isyancılara katıldı. İsyancılar, ilk günde bazı subayları ve bir kaç milletvekilini öldürdüler. Başlangıçta İngiltere bile, 31 Mart Olayı'nı, İttihat ve Terakki'yi milli politika izleyeceği ve Almanya'ya kayacağı düşüncesiyle, destekledi. Dini politikaya alet eden İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'nin öncülüğünde gerçekleşen bu ayaklanma, II. Abdülhamit'in tekrar İslamcı siyasasını uygulaması için fırsat yaratmış oldu .
Ayaklanma, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi konumundaki Selanik'te duyulunca, buradaki 3. Ordudan "Hareket Ordusu " adı altında bir birlik oluşturularak, İstanbul'a gönderildi. Mahmut Şevket Paşa'nın komutasındaki bu ordunun Kurmay Başkanlığı'nı, Yüzbaşı Mustafa Kemal yapmaktaydı. Hareket Ordusu'nun İstanbul halkına yayımladığı bildiri de Mustafa Kemal tarafından kaleme alındı.
21 Nisan'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu, iki günde ayaklanmayı tamamen bastırdı. 27 Nisan 1909'da toplanan Meclis-i Mebusan, ilk kez bir padişahı tahttan indirme kararı aldı. II. Abdülhamit ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle tahttan indirildi. Yerine Meşrutiyet düşüncesine taraftar olan kardeşi V. Mehmet Reşat padişahlığa getirildi.
| 2B3. Anayasa'nın Değiştirilmesi |
Bu bunalımlı durumdan, bazı Avrupa devletleri de yararlanmakta gecikmediler. 1878 Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek'i yönetme hakkını elde etmiş olan Avusturya-Macaristan, II. Meşrutiyet'in ilanından hemen sonra, burayı ülkesine kattı. Bu arada, Bulgarlar da bağımsızlıklarını ilan ederek, Osmanlı Devleti'nden bütünüyle ayrıldılar. Girit Yunanistan'a katıldığını açıklarken, Arnavutluk'ta da bir ayaklanma çıktı. 1911 yılı ise, Osmanlı Devleti'nin sonunu getirecek savaşlar serisinin başlangıcı oldu.
| 2B4. İkinci Meşrutiyet Döneminde Kurulan Başlıca Siyasi Partiler |
Hürriyet ve İtilâf Fırkası ise, İttihat Terakki'nin denetleme iktidarına son vermek amacıyla, hemen hemen bütün muhalefet gruplarının katılımı ile 1911 yılında kurulmuştur. Liberal ve merkez-dışı bir politika yanlısı olmuştur. İttihat ve Terakki'nin mutlak iktidarı döneminde; Hürriyet ve İtilâf Fırkası başta olmak üzere, daha önce sözü edilen siyasi partilerin hemen hepsi, önemli bir varlık gösterememişlerdir.
| 2B5. Trablusgarp Savaşı |
Yaptığı gizli anlaşmalar, Trablusgarp konusunda İtalya'yı cesaretlendirmesine karşın, Osmanlı Devleti'nin meşruti yönetime tekrar geçmesi, İtalya'yı endişelendirdi. Çünkü meşrutiyet yönetimi, Osmanlı halkları arasında vatanseverlik duygularını geliştirebileceği gibi, Osmanlı Devleti'ni de güçlendirebilir ve Trablusgarp konusunda düşündüklerini engelleyebilirdi. Bu nedenle de bir an önce Trablusgarp'ı işgal etmeliydi.
1910'dan itibaren kendi kamuoyunu Trablusgarp konusunda hazırlayan İtalya, Almanya ve Fransa arasında sorun olan Fas buhranının yatışmasını bekledi. Çünkü kendisi de Trablusgarp'ta sorun yaratacak olursa, bunun bir Avrupa savaşına dönüşeceğinden çekiniyordu. Bu nedenle de, Trablusgarp konusundaki harekatını bir süre için geciktirdi ve Fas buhranının yatıştığı 1911 sonbaharına kadar beklemek zorunda kaldı.
Fas buhranının,1911 yazından itibaren görüşmeler yoluyla çözüleceğini anlayan İtalya, 28 Eylül 1911'de Osmanlı Devleti'ne 24 saat süreli bir nota verdi. Notasında; Trablusgarp'ın uygarlıktan uzak bırakıldığını, burada bulunan İtalyanlara kötü davranıldığını iddia ederek, Trablusgarp ve Bingazi'nin boşaltılmasını, gümrük memurlarının İtalyanlar'dan seçilmesini ve İtalya'ya yeni ekonomik ayrıcalıklar verilmesini istedi. Osmanlı yönetimi verdiği cevapta; İtalya'nın isteklerini reddetmekle beraber, Trablusgarp'ta yapabileceği iyileşmeler konusunda, İtalya ile görüşebileceğini bildirdi. Ancak İtalya'nın istediği, Trablusgarp'ta ayrıcalıklar elde etmek değil, buranın kendi topraklarına katılmasıydı. Bu nedenle de Osmanlı Devleti'nin yanıtı, İtalya'yı tatmin etmedi. 29 Eylül'de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan eden İtalya, ertesi günü de Trablusgarp kıyılarına asker çıkardı.
Osmanlı
Devleti bu savaşa, çok güç koşullar altında başladı. Osmanlı'nın
Trablusgarp'ta çok az askeri bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti'nin bir an önce,
karadan ve denizden birlikler göndermesi gerekiyordu. Ancak Abdülaziz döneminde
Avrupa'nın üçüncü büyük gücüne sahip olan Osmanlı donanması, II. Abdülhamit'in,
donanmadaki subayların kendisine karşı bir darbe yapabilecekleri yolundaki
kaygıları nedeniyle ,bu donanma Haliç'te çürümeye terk edilmişti. Üstelik
savaş başlar başlamaz, Ege Denizi'ni ablukaya alan İtalyanlar, deniz yoluyla
Trablusgarp'a asker gönderilmesini engellemişlerdi. Kara yolu ise, Mısır'dan
geçmekteydi. Mısır, Üçlü Anlaşma Devletleri'nin en önemli üyesi olan İngiltere'nin
elindeydi. İngiltere, Bağlaşma Bloku'nun bir üyesi olan İtalya'yı, bu
ittifaktan çekip, kendi blokuna kaydırabilmek için, Mısır'ın tarafsızlığını
ilan etti ve Osmanlı askerlerinin buradan geçmesine izin vermedi.
Bu olumsuzluklara rağmen, içlerinde
Mustafa Kemal, Fethi ve Enver Beylerin de bulunduğu bazı gönüllü subaylar,
gizlice Tunus ve Mısır üzerinden Trablusgarp'a giderek, oradaki yerli
kabilelerini İtalyan'lara karşı örgütlediler.
Bu örgütlenme, Bingazi'de Binbaşı Enver, Derne'de Yüzbaşı Mustafa Kemal, Tobruk'ta Binbaşı Fethi Bey tarafından gerçekleştirilmiş ve saldırgan İtalyanlara karşı güçlü bir direniş örneği verilmiştir.
Kıyılardan içerilere giremeyen İtalya, Almanya aracılığıyla Osmanlı Devleti'ni barışa zorlamışsa da ilk aylarda başarılı olamamıştır.
Trablusgarp Savaşı'nı bitirmek için, İstanbul'a baskı yapmaktan başka çareleri olmadığını anlayan İtalyanlar, Nisan 1912'de donanmalarıyla Çanakkale Boğazı'nı geçmek istemişler, ancak; Boğaz'a mayın dökülmesi nedeniyle, bu girişimlerinde de başarılı olamayarak, son olarak da Rodos ve çevresindeki 12 Adalar'ı işgal etmişlerdir.
Bu sıralarda Hükümet; Rusya'nın Boğazlar konusundaki isteklerini içeren notası, parti çekişmeleri ve İttihat ve Terakki'nin baskıları nedeniyle, zor günler yaşamaktaydı. Boğazların savaş sırasında kapatılması dünya ticaretini olumsuz yönde etkilediğinden, Büyük Avrupa Devletleri de savaşın bir an önce bitmesini istiyorlardı.
Diğer yandan, Rusya'nın liderliğinde birleşen Balkan devletlerinin tehdidi de her geçen gün, artıyor ve Balkanlar'da bir savaşın çıkacağı açıkça görülüyordu. Nitekim, 8 Ekim 1912'de Karadağ Osmanlı Devleti'ne saldırarak, I. Balkan Savaşı'nı başlattı. Osmanlı Devleti'nin iki cephede birden savaşamayacağını anlaması, Trablusgarp konusunda onu barışa zorladı.
İsviçre'nin, Lozan kenti yakınındaki Ouchy (Uşi) kasabasında,18 Ekim 1912'de imzalanan ve aynı adla anılacak olan Uşi Antlaşması'na göre;
Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika'da kalan son toprağı Trablusgarp'ı İtalyanlara bıraktı. Yine bu anlaşmaya göre İtalya; savaş sırasında ele geçirdiği Rodos ve Oniki Adayı da, geçici olarak, Balkan Savaşı'nın sonuna kadar elinde bulunduracaktı. Çünkü, Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı sırasında bu adaların Yunanlıların eline geçmesinden çekiniyordu. Ancak Balkan Savaşı'ndan sonra İtalyanlar, bu adaları Osmanlı Devleti'ne geri vermediler ve 1945 yılına kadar ellerinde bulundurdular. İkinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan İtalya, bu adalardan çekilince, bu adalara Yunanlılar yerleştiler.
| 2B6. Balkan Savaşları |
XIV. yüzyılda Balkanlar'a adımını atan Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet döneminde Sırbistan ve Yunanistan'ı alarak, Balkan toprakları konusunda fetih harekatını tamamlamıştı. Balkan halklarını toplumsal işlerinde serbest bırakan Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıla kadar fazla sorun çıkmadan buraları yönetmişti. Ancak XVIII. yüzyılda çıkan Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya Savaşları, Balkan topraklarını savaş alanına çevirmişti. Ayrıca bilimsel ve teknik gelişmelerden kopukluk, merkezi otoritenin güçsüzleşmesine ve buna bağlı olarak o topraklarda giderek devlet otoritesinin azalmasına yol açmıştı. XIX.yüzyılda ise, Fransız İhtilali'nin milliyetçilik ve bağımsızlık fikirleri, büyük Avrupa Devletleri'nin kışkırtmalarıyla Balkan halklarının ayaklanmalarında etkili olmuştur.
Balkanlar'daki ayaklanmaları başta Rusya olmak üzere, İngiltere,Fransa ve Avusturya kışkırtmıştır. Rusya'nın amacı, sıcak denizlere yani, Akdeniz'e inebilmekti. Akdeniz'e inebilmesi için, Osmanlı Devleti'nin elindeki İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ele geçirmesi gerekmekteydi. Buraları ele geçirmek için, çeşitli denemelerde bulunmuş ancak, kendi çıkarlarını Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün korunmasında gören İngitere'nin ve Fransa'nın tepkileriyle karşılaşmıştı. Boğazları ele geçirmek isteyen Rusya, politikasını daha farklı bir yönde düzenlemek zorunda kalmıştı. Bu politika, ırk ve din bakımından akraba olduğu Balkan halklarını, Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtmak, birlikte hareket etmelerini sağlamak ve bu yolla, Boğazlar'ı ele geçirmek şeklinde olmuştur. Balkan halklarının pek çoğu, etnik köken olarak Ruslar gibi, Slav ırkındandı. Yine Ruslar gibi, Ortodoks mezhebine bağlıydılar. Yunanlılar, Slav ırkından gelmedikleri halde, Ortodoks olduklarından, diğer Balkanlı halklarla ve Ruslarla birlikte hareket etmişlerdir.
Rusların, Balkanlı halklar üzerindeki propogandası, milliyetçilik ve bağımsızlık akımıyla birleşince, XIX. yüzyılın başından itibaren bölgede bağımsızlık hareketleri başladı. 1829'da Yunanistan; 1878'de Romanya, Karadağ ve Sırbistan; 1908'de de Bulgaristan, bağımsız devletler haline geldiler. Ele geçirdikleri topraklarla yetinmeyen bu yeni devletler, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da kalan son topraklarını da paylaşabilmek amacıyla, buralarda olaylar çıkartarak, çetecilik yapmaya başladılar.
Bulgaristan , Ayastafanos Ateşkesi ile kısa bir süre içinde ortaya çıkan "Büyük Bulgaristan"ı yeniden gerçekleştirmek, Makedonya'yı ele geçirmek ve Ege Denizi'ne inmek istiyordu. Bu nedenle, Sırbistan gibi, o da Makedonya'da hak iddia etmekteydi. Makedonya topraklarında gözü olan Yunanistan da çıkacak bir savaşta, payına düşecek toprakları kaçırmak istemiyordu.
1878'den itibaren İngiltere, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü koruma politikasından artık vazgeçmişti. Bu durum Rusya'yı, boğazlar ve Balkan politikasında daha da cesaretlendirmiştir. Rusya bu politikasını gerçekleştirebilmek için, Avusturya ile çatışmaktan çekinmemiş ve Balkanlı halkları kendi nüfuzu altına almaya çalışmıştır. Avusturya'nın Bosna-Hersek'i kendisine katması, Rusya'yı Balkan slavlarını birleştirmek suretiyle, Avusturya'nın yayılmasına karşı koymaya sevketmiştir. Bu gelişmeler karşısında Balkan Devletleri de aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek, birleşmeye, Avusturya'nın yayılmasını önlemeye ve Balkanlar'daki geri kalan Osmanlı topraklarını paylaşmaya yöneldiler. Aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin zayıf durumda oluşu ve büyük Avrupa Devletleri'nin kutuplaşmaları nedeniyle dış politikada da yalnız kalması, Balkan Devletleri'nin aralarındaki yakınlaşmayı arttırmıştır.
Birinci Balkan Savaşı ve Sonucu
Osmanlı Devleti aniden patlak veren I.Balkan Savaşı'nda, askeri gücünü ikiye ayırdı. Bunlardan Doğu ordusu, Bulgarlara karşı, Batı ordusu da Sırplara karşı savaştı. Osmanlı orduları eskiden kendi egemenliğinde olan Balkan Devletleri'nin küçük orduları karşısında, bütün cephelerde, kısa zamanda bozguna uğradılar. Ekim 1912 sonlarında, Bulgar ordularını Babaeski-Lüleburgaz hattında durduramayan Osmanlı ordusu, Çatalca hattına kadar geri çekildi. Gelibolu yarımadası ve Edirne'nin dışında bütün Trakya, Bulgarlar'ın eline geçti. Bu yüzden, karadan Doğu Ordusu'na da yardım gönderme olanağı da kalmadı.
Batı Ordusu da Ekim sonlarında, Kumanova'da Sırplara yenilince, Manastır'a çekildi. Sırplar, eski Sırbistan'ın başkenti Üsküp'e girdikleri gibi, Arnavutluğu da ele geçirmek amacıyla Adriyatik'e indiler. Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da dayanacağı tek müslüman güç olan Arnavutluk, Avusturya ve İtalya'nın desteğiyle, 28 Kasım 1912'de bağımsızlığını ilan etti.
Yunanlılar, Kasım 1912 başında, hiç zorlanmadan Selanik'i ve Çanakkale Boğazı'nın çıkışındaki Bozcaada, Limni, Samotraki ve Taşoz adalarını işgal ettiler. Çanakkale'nin çıkışı Yunanlılar tarafından tutulunca, Batı Ordusu'na denizden de yardım gönderilemedi. Yalnız Yunanlılara görünmeden Ege Denizi'ne çıkmayı başaran Rauf Bey (Orbay), Hamidiye Kruvazörüyle, deniz savaş tarihimizin parlak bir sayfasını daha yazdı. Bu başarısından dolayı Rauf Bey'e, "Hamidiye Kahramanı" sanı verildi.
Büyük
devletler, İstanbul'un tehdit altında olduğunu bahane ederek, İstanbul'a
donanma gönderdiler ve karaya asker çıkardılar. Rusya da; Bulgaristan'ın Çatalca'ya
kadar gelerek, İstanbul'u tehdit etmesinden endişeye düştü ve gerekirse İstanbul'a
donanma göndereceğini belirtti. Yunanistan'ın Ege Adaları'nı ele geçirmesi
de Rusya' yı tedirgin ettiğinden, Yunanistan'ın buralardan çekilmesini
istedi. Çaresiz kalan Osmanlı Devleti, 3 Aralık 1912'de, Yunanlılar hariç,
diğer Balkan devletleriyle ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
Osmanlı Devleti'nin birkaç
hafta içinde Balkanlar'dan çekilmesiyle Balkanlar'daki siyasi denge bozuldu.
Balkanlar'daki sorunları çözmek üzere, İngiltere'nin girişimiyle, 17 Aralık
1912'de Londra'da bir konferans toplandı. Konferans çalışmaları, Ege adaları
ve Edirne'nin bırakılmak istenmemesi yüzünden çıkmaza girdi. Bu durum,
Osmanlı Devleti'nin iç politikasında da etkisini gösterdi.
Enver Bey, 23 Ocak 1913'te arkadaşlarıyla birlikte Bakanlar Kurulu toplantısını basarak, Sadrazam Kamil Paşa'ya zorla istifasını imzalatarak, iktidara el koydu (Bab-ı Ali Baskını). Böylece, I.Dünya Savaşı'nın sonuna kadar sürecek olan İttihat ve Terakki'nin mutlak iktidar dönemi başladı.
Şubat başında barış görüşmeleri kesilince, yeniden başlayan savaşta, Edirne Bulgarlar'a, Yanya Yunanlılar'a, İşkodra da Karadağlılar'a teslim oldu. 1913 Nisan'ı ortalarında Osmanlı Devleti savaşı durdurup, yeniden barış masasına oturdu. Lonra'da 30 Mayıs 1913'te imzalanan Londra Antlaşması'na göre: Osmanlı Devleti, Ege adalarının geleceğinin belirlenmesi ve Arnavutluk'un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bıraktı. Buna göre Osmanlı devleti, Arnavutluk'un bağımsızlığını kabul ediyordu. Midye-Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını Balkanlılar'a bırakıyordu ki; bu sınırla Edirne Bulgaristan'a geçiyor, Bulgaristan Kavala ve Dedeağaç arasındaki toprakları alarak, Ege Denizi'ne çıkıyor, Girit de Yunanistan'a bırakılıyordu. Osmanlı Devleti'nin, Balkanlar'da sadece Bulgaristan ile sınırı kalıyor, Makedonya'nın diğer bölümleri Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşılıyordu.
İkinci Balkan Savaşı ve Sonuçları
Londra
Anlaşması, Balkan Devletleri'nin hiçbirini memnun etmemişti. Sırbistan'ın
Balkanlılar'la daha önce yaptığı antlaşmalardan daha fazlasını ele geçirmesi
ve Adriyatik'e çıkması, diğer Balkanlılar'ı olduğu gibi, İtalya ve
Avusturya'yı da huzursuz etmişti. Yunanlılar da Bulgarlar'ın Ege Denizi'ne
çıkmasına ve Londra Konferansı'nda en büyük payı almasına tepki göstermekteydiler.
Bu durum Sırbistan ve Yunanistan'ın, Bulgaristan'a karşı yeni bir ittifak
oluşturmasına neden oldu. Kendisine karşı oluşan ittifakı anlayan
Bulgaristan, 29 Haziran'da Yunanistan ve Sırbistan'a saldırarak, İkinci
Balkan Savaşı'nı başlattı. I. Balkan Savaşı'na katılmayan fakat,
Bulgarlar'ın bu iki devlet tarafından Makedonya'dan kolayca çıkarıldığını
gören Romanya da, Bulgar Dobrucası'nı ele geçirmek için savaşa katıldı.
Bundan yararlanan Osmanlı
ordusu da savaşa girerek, Bulgarlar'dan Edirne dahil Doğu Trakya'yı, Meriç
ırmağına kadar kurtardı.Edirne'ye giren Enver Bey'in iç politikada yıldızı
daha çok parladı.
Milis kuvvetleri de
Meriç Nehri'nin batısında, Batı Trakya'ya yönelik harekata girişerek,
Gümülcine'yi başkent yaptılar ve "Garbî
Trakya Hükümet-i Muvakkatesi" (Batı
Trakya Geçici Hükümeti) adı altında bir Türk yönetimi kurdular.
Bu yönetim, Osmanlı Hükümeti'nin gizli desteğiyle sırf bir pazarlık unsuru olarak oluşturuldu. Amaç, Meriç'in batısındaki 30-40 kilometrelik bir alanın, Osmanlılar'da kalmasını sağlamaktı.
İkinci Balkan Savaşı'ndan sonra Balkan Devletleri, kendi aralarında Bükreş Barışı'nı, Osmanlı Devleti de Balkan Devletleri ile ayrı ayrı aşağıdaki barış anlaşmalarını imzaladı.
Osmanlı Devleti, 29 Eylül 1913'te Bulgaristan'la "İstanbul Barışı" adı verilen anlaşmayı yaptı. Bu anlaşmaya göre; Türk-Bulgar sınırı, genel olarak Meriç Nehri kabul edildi. Yalnız Edirne ile Meriç'in batı kısmında kalan Dimetoka, Türk sınırları içerisinde bırakıldı. Bu anlaşma, Bulgaristan'da kalan Türkler hakkında da bazı güvenceler içermesi bakımından da önemlidir.
"Adalar sorunu" Yunanistan'la olan barışı geciktirdi. Adalar sorununun uzayacağı anlaşılınca, Yunanistan ile 14 Kasım 1913'te "Atina Barışı" imzalandı. Bu anlaşma ile Girit Yunanistan'a bırakılırken, Yunanistan'da kalan Türkler'in hukuki statüsü de belirlendi. Diğer adaların geleceği ise, Londra'da toplanan olan elçiler konferansına bırakıldı. 1914 Şubat'ında adalar konusunda bir karara varan elçiler konferansı; Meis adası hariç, Ege'de İtalya'nın işgal ettiği 12 Ada'nın İtalya'ya; İmroz ve Bozcaada hariç Yunanistan'ın işgal ettiği diğer adaların da Yunanistan'a ait olmasını kararlaştırdı. Bu kararın hukuki bir değer kazanabilmesi için, İtalya ve Yunanistan'ın, Osmanlı Devleti ile ayrı ayrı anlaşma yapması gerekiyordu. Ancak kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı çıktığından, bu anlaşma yürürlüğe konulamadı. Sırbistan ile barış, 13 Mart 1914'te İstanbul'da imzalandı. Sırbistan ile Osmanlı devletinin sınırı kalmadığından, sınır konu edilmedi. Bu anlaşmayla, Sırbistan'da kalan Türkler'in statüsü belirlendi. Murat Hüdavendigar'ın (I.Murat) Kosova'da bulunan türbesine ait bina ve arsaların Sırp Hükümeti tarafından hiçbir şekilde kamulaştırılamayacağı da garanti altına alındı.
Sonuç olarak, Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce Osmanlı Devleti Afrika'daki bütün topraklarını yitirdi. Avrupa'daki varlığı ise, Makedonya, Arnavutluk ve Batı Trakya'yı kaybederek, yalnızca Doğu Trakya ile sınırlı kaldı. Üstelik kaybettiği topraklarda bıraktığı önemli sayıdaki Türk nüfusu, bu ülkelerde baskılara maruz kaldı ve ve Anadoluya göç ettiler. Küçük Balkan Devletleri'yle başa çıkamayan İttihat ve Terakki ise, Osmanlı Devleti'ni yeniden canlandırmanın düşüyle, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'na katıldı.