II.BİRİNCİ VE İKİNCİ MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE  OSMANLI  İMPARATORLUĞU
 
2A1. Kanun-i  Esasi'nin Hazırlanması ve Meşrutiyet'in İlanı 
Genç Osmanlılar Cemiyeti'nin ülke içinde ve dışında ve yürüttüğü çalışmalar sonucunda Meşrutiyet, düşünce olarak  bazı Osmanlı aydınları tarafından benimsendi. Bunlar arasında sivil ve asker kökenliler, en önemli sırayı alıyorlardı. Bu aydınlar, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal ve siyasi sorunlardan ancak meşrutiyet düzenine geçilmesi ile kurtulabileceklerine karar vermişlerdi. Meşrutiyete geçilirse, Balkan eyaletlerindeki isyanlar son bulacak ve Avrupalı büyük devletlerin ülke yönetimine karışmaları da sona erecekti. Bu düşüncelerin bir sonucu olarak, Padişah Abdülaziz yönetimini beğenmeyenlerden Harp Okulu Komutanı Süleyman Paşa, okul ögrencileriyle Sarayı kuşattı. Meşrutiyet yanlısı olan Şeyhülislam Hayrullah Efendi'den alınan bir fetva ile 30 Mayıs 1876'da Padişah Abdülaziz indirilerek yerine, Murat V tahta çıkarıldı. Ancak kısa bir süre sonra Abdülaziz'in 4 Haziran'da şüpheli ölümü  üzerine, kayınbiraderi Çerkez Hasan, Mithat Paşa'nın konağında toplantı halinde olan Bakanlar Kurulu'nu basarak, aralarında Dışişleri Bakanı Raşit Paşa ve Genelkurmay Başkanı Hüseyin Avni Paşa'nın da bulunduğu bazı kişileri öldürmesi, zaten çok hassas bir kişiliği olan Padişah Murat V'in ruhsal yapısının iyice bozulmasına neden oldu. Bunun üzerine, o da bir fetva ile tahtan indirilerek, yerine 31 Ağustos 1876 tarihinde, Devlet Şurası Başkanı Mithat Paşa'ya Meşrutiyeti ilan edeceğine dair söz veren Abdülhamit II tahta çıkarıldı ve bir Anayasa hazırlanması için gerekli çalışmalara başlandı. 

  Bu çalışmalar iki kurul halinde yürütülmüş, bunlardan birine Mithat Paşa ötekine ise Sait Paşa Başkanlık yapmıştır. Sonunda, Mithat Paşa'nın, daha çok Prusya ve Belçika Anayasalarından yararlanarak hazırladığı Kanun-u Cedit adı ile bilinen bu tasarı için, Kanun-i Esasî adı benimsenmiştir. Osmanlı Anayasası, Padişah'ın haklarını geniş tutmuş ve bu hakları belirtmiştir. Anayasanın 3.maddesine göre; eskiden olduğu gibi, Padişah ve Halifelik makamı, Osmanlı Hanedanı'ndan gelen en büyük erkek evlada ait olacaktı. Dördüncü maddeye göre; Padişah bütün Osmanlılar'ın yöneticisi ve aynı zamanda Halife olması nedeniyle de bütün İslam dünyasının lideri konumunda idi. Bu Anayasa ile Padişah'ın kutsal kimliğinin sorgulanamayacağı kabul edilmiştir. Ayrıca Padişah'ın Bakanları ataması, görevlerinden alması, orduya komutanlık etmesi, savaşa ve barışa karar vermesi, adına para bastırabilmesi, rütbe ve nişan vermesi, hutbelerde adının okunması, antlaşma yapmaya, yasaları yürütmeye yetkili olduğu; cezaları affetmeye ve hafifletmeye hakkı olduğu, Meclis-i Umumi'nin toplanması ve dağıtılması konusunda ve soruşturma sonucunda devlet güvenliğini bozduğu öne sürülen kişileri, yargı kararı olmaksızın sürgüne gönderebileceği gibi konulardaki yetkileri kabul olunmuştur. 

   Kanun-i Esasi ile Osmanlı Devleti'nin resmi dini "İslam" olarak, resmi dili de Türkçe olarak belirlenmiştir. Bu Anayasa ile kişisel hak ve özgürlüklerden bir bölümü tanınmıştır. Bu Anayasada; yasalara aykırı olarak hiç kimsenin cezalandırılamayacağı, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altında olacağı, kişinin din ve mezhebinde özgür olduğu, öğretim serbestliği, bütün Osmanlılar'ın yasalar önünde eşitliği, basının yasalara uymak koşulu ile özgür olduğu, kişinin devlete dilekçe verme hakkına sahip bulunduğu, vergi adaletinin sağlanacağı, mesken dokunulmazlığı, yargı önünde eşitlik, zoralım, angarya, cerime ve işkencenin yasak olduğu, yasa gereği olmadan hiç kimseden para alınamayacağı gibi konular yer almıştır. Böylelikle Sultan Abdülhamit II döneminde, Osmanlı tarihinde ilk kez, egemenliğin padişah ve milletin belli bir kesimi arasında paylaşıldığı "Meşrutiyet" düzeni başlatılmış oldu. Bu düzende halkın devlet idaresine katılımı ve idareyi denetlemesi parlamenter sistem ile sağlanmıştır. Parlamento, "Umumi Meclis" (Genel Meclis) adını taşımakta ve biri "Ayan" diğeri de "Mebusan Meclisi" olmak üzere iki ayrı meclisten oluşmaktaydı. Mebuslar Osmanlı tarihinde ilk kez bütün etnik gruplardan, erkeklerin katıldığı bir seçimle belirlenirken, Ayan üyelerini de devlete hizmet eden sivil ve askerler arasından padişah kendisi atıyordu. 

  Meşrutiyetle birlikte, geleneksel ve dinsel otoriteye halk ortak edilmiş oldu. Böylece bir ölçüde,  çağdaş Türkiye'nin kurulması ile ilgili kanunlaşma, demokratikleşme hareketi gerçek anlamda başlatılmış oldu. Genel Meclis, 20 Mart 1877 'de törenle çalışmalarına başladıysa da, ömrü uzun olamayacaktı.

2. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı
 Osmanlı Devleti 1856 Paris Antlaşması'ndan sonra yirmi yıllık bir barış dönemi yaşamış ancak bu dönem, 1877 Osmanlı-Rus savaşının patlak vermesiyle sona ermiştir. Rus orduları iki koldan Osmanlı topraklarına karşı saldırıya geçmişler, birinci kol, Doğu'da Kars, Ardahan, Batum ve Bayezit illerini ele geçirmişti. İkinci kol ise; Tuna'da Osman Paşa güçlerini etkisiz hale getirdikten sonra, İstanbul'a doğru ilerlemiş ve Ayastafanos'a (Yeşilköy) kadar gelmişti. Abdülhamit, savaşın kötü gidişinden dolayı sorumlu tutulması ve eleştirilmesi üzerine, Meclis-i Mebusan'ı kapatarak, Kanun-i Esasi uygulamasına son verdi. Böylelikle Osmanlı'da I.Meşrutiyet dönemi sona ermiş oldu. Bu durumda Osmanlı yönetimi için tek çözüm yolu kalmıştı. Barış masasına oturmak.
2A3. Ayastafanos Ateşkesi ve Berlin Antlaşması
Osmanlı ile Rusya arasında 3 Mart 1878'da Ayastafanos Ateşkes Antlaşması(Yeşilköy Antlaşması) imzalandı. Bu Ateşkes'e göre Rusya; Kars, Ardahan, Artvin ve Bayazıt illerini alacak ve Ermeni azınlığın bulunduğu  doğu illerine özerklik verilecekti. Bulgaristan, Romanya, Sırbistan ve Karadağ'a da tam bağımsızlık verilecek ve Ruslar'a yüklü bir savaş tazminatı ödenecekti. 

   Bu ateşkes ile Osmanlı İmparatorluğu büyük toprak kayıplarına uğramıştı. Balkanlar'da Rusya'nın bu denli ilerlemesi büyük devletleri rahatsız ettiğinden, Alman Başbakanı Otto von Bismarck'ın önerisi üzerine, 13 Haziran 1878 tarihinde Berlin'de, Osmanlı, Rus, İngiliz, Fransız, İtalyan, Avusturya delegelerinin katılımıyla bir kongre toplandı. Bir ay süren bu kongrede, Ayastafanos Ateşkesi'nin şartları gözden geçirildi. Bu ateşkeste bazı küçük değişiklikler yapıldı. Berlin Kongresi sonunda kabul edilen Berlin Antlaşması ile: Sırbistan, Karadağ ve Romanya'ya bağımsızlık veriliyor, Büyük Bulgaristan projesinden vazgeçilmekle birlikte, özerk bir Bulgar Prensliği'nin kurulması kabul ediliyor, Ducigno, Dobrice ve Bayazıt Osmanlı yönetiminde kalıyor, Bosna-Hersek'e de Avusturya yerleştiriliyordu. Osmanlı yine savaş tazminatı ödeyecek ve gayrimüslimlerden, özellikle Ermeniler'in yaşadığı yerlerde, köklü ıslahatlar yapacaktı. Berlin Antlaşması ile Ermeni sorunu uluslararası bir nitelik kazandı. Bundan güç alan Ermeniler, terör eylemlerini başlatmakta gecikmediler. 1878 yılında Abdülhamit ile özel bir anlaşma yapan İngiltere ise, Kıbrıs'a yerleşti.

2A4. Meşrutiyetin Kesintiye Uğraması ve Abdülhamit'in İslamcılık Politikası
Meşrutiyet yönetimiyle bir türlü uzlaşamayan Abdülhamit II. Meclis-i Mebusanı kapatıp, Anayasayı uygulamadan kaldırdıktan sonra,1878'den 1908'e kadar iç ve dış politikada izlediği, istibdad'a dayanan "İslamcılık" oldu. Padişahın İslamcılık politikasının iki temel amacı vardı ;    Abdülhamit II bu amacını gerçekleştirebilmek için, ülke içinde ve dışında yoğun bir faaliyet içine girdi. Arap kökenli yada kültürlü olanları önemli görevlere atadı, eğitim programlarında dinsel konulara özel bir önem verdi, Yıldız Sarayı, şeyhler, dervişler, hocalar ile doldu. Ülke dışına ise, misyonerler gönderilerek, İslamcılık düşüncesi yayılmaya çalışıldı. Aynı zamanda Halifelik merkezi olan İstanbul, Bağdat Demiryolu'nun devamı olarak yapılan Hicaz  demiryolu hattı ile Müslümanlarca kutsal kentler olan Mekke ve Medine'ye bağlandı. Böylelikle hem hac kolaylaştırılmış oldu hem de Müslümanlar üzerinde etkin bir denetim olanağı sağlanmış oldu. Abdülhamit'in İslamcılık politikasına yönelmesi Avrupa'da çeşitli tepkilere yol açtı.
2A5. Abdülhamit II'yi Devirmeye Yönelik Girişimler
Padişah Abdülhamit II'nin baskıcı yönetimini ortadan kaldırmak ve tekrar meşrutiyet yönetimine geçmek için ilk girişim, Mayıs 1878'de Genç Osmanlılara mensup Ali Suavi'den geldi. Ali Suavi , "I. Çırağan Olayı" olarak tarihe geçen bir girişimde bulundu. Çırağan Sarayı'na girip, burada gözaltında tutulan V. Murat'ı kurtarmak ve padişah yapmak için saraya bir baskın düzenledi. Ancak baskın sırasında öldürülünce, bu girişimi sonuçsuz kaldı .

   İkinci girişim, yine V. Murat'ı kurtarma amacı taşıdığı için, "II. Çırağan Olayı" olarak adlandırılmıştır. Bu girişim için kurulan "Aziz Bey Komitesi" daha harekete bile geçemeden, Abdülhamit'in jurnalcilerinden biri tarafından hükümete haber verilmiş ve soruşturma başlatılmştır. Bu gelişme üzerine, komite üyelerinin bir kısmı yurtdışına kaçmış, diğerleri de tutuklanmışlardır.

2A6. Jön  Türkler
Genç Osmanlılar'ın Abdülhamit'i  devirme girişimleri sonuçsuz kaldıysa da, özgürlük mücadelesi devam etti. Özgürlük mücadelesini, Avrupa'da "Jön Türkler", Türkiye'de ise "Genç Türkler" diye adlandırılan bir aydınlar grubu üstlendi. Bunların hedefi  tekrar meşrutiyet yönetimine geçilmesini sağlayarak, halkı "Osmanlılık" duygusu etrafında birleştirmekti. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için, Osmanlı aydınları 1889'da Askeri Tıp Okulu öğrencilerinin öncülüğünde, gizli  bir örgüt olan "İttihad-ı Osmanî (Osmanlı Birliği) Cemiyeti"ni kurdular. Bu örgütün kurucuları arasında; İbrahim Temo, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet, İshak Sükûti ve Hüseyinzade Aligibi isimler bulunuyordu. Ancak bu örgüt de, soruşturmalar başlatılınca, çalışmalarına yurt dışında devam etmek durumunda kalacaktı. Osmanlı sınırları içinde istedikleri muhalefeti yapamayan meşrutiyet yanlılarının büyük çoğunluğu, Avrupa'ya gittiler ve orada yayınlar yoluyla çalışmalarını sürdürdüler.

a.Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti :

   Abdülhamit yönetimine karşı yapılan muhalefete, 1899 yılında iki oğlunu da yanına alarak Paris'e kaçan Padişah'ın eniştesi Damat Mahmut Celalettin Paşa da katıldı. Bunlar Prens Lütfullah ve Sabahattin Beyler'di. Sabahattin Bey bir süre sonra Genç Türkler arasında öne çıktı ve muhalefeti bir çatı altında birleştirme girişiminde bulundu. Bu amaçla Genç Türkler (Jön Türkler), 4 Şubat 1902 tarihinde Fransız Senatör Lefevre Pontalis'in evinde bir kongre düzenlediler. Bu kongre, Genç Türkler'in iki ana guruba ayrılmasına yol açtı. Birinci gurup, Prens Sabahattin Bey'in önderliğinde örgütlendi. Prens Sabahattin Bey, Frederic Le Play tarafından temsil edilen Science Sociale (Sosyal Bilimler) Okulu'ndan ve Fransız yazar, düşünür Edmond Demolins'in yazdığı, Anglo-Saksonlar'ın Üstünlüğü Neden İleri Geliyor adlı yapıtından etkilenmişti. Demolins, Anglo-Saksonlar'ın üstünlüğünü; onların bireyin kişiliğini ve yeteneğini geliştiren üstün eğitim yöntemine ve, "topluma güven"yerine "bireye güven", düşüncesine dayandırmıştı. Sabahattin Bey, bu etkiler altında "Federal ve Adem-i Merkezileştirilmiş Osmanlı Devleti" düşüncesini geliştirdi. Şura-yı Ümmet Dergisi'nde yayımlanan programa göre; ıslahat hareketleri bütün halka yaygın, bir merkeziyetsizlik esasına göre uygulanacak, yerel yönetimler geniş yetkilerle güçlendirilecek, her toplum kendi nüfusu oranında Genel Meclis'te temsilci bulunduracak, memleketin güvenliği iyi eğitilmiş Jandarma birliklerince sağlanacak, Valiler, Defterdarlar, Mahkeme Başkanları ve Savcılar merkezi hükümetçe atanacaktı. Sabahattin Bey, doğal olarak ekonomik liberalizmden yana idi. Bu nedenle, çoğunluğunu Müslüman olmayanların oluşturduğu gayri milli ticaret ve sanayi burjuvazisi ile, merkez dışı bir düzende kendi bağımsızlık amaçlarına daha kolay ulaşabileceklerini düşünen azınlık gurupları Sabahattin Bey'in görüşlerini desteklediler. Prens Sabahattin Bey, bu görüşleriyle Osmanlı toplumunda ilk olarak örgütlü bir liberalizmin temellerini atmış oldu. Bu görüşlerini de "Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti" adını verdiği bir örgüt ile siyasal sahnede savundu. Bu görüşler, Prusya eğitimi almış olan ve sürekli olarak Osmanlı birliğini tehdit eden ayrılıkçı gruplarla uğraşan askeri ve sivil kesimdeki aydınların büyük çoğunluğuna hiç çekici gelmedi.

b. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti :

   Genç Türkler'in ikinci gurubu ise, Bursa Milli Eğitim Müdürü iken bir sergi nedeniyle Paris'e giden ve geri dönmeyerek, Abdülhamit'e karşı muhalefet bayrağı açan Ahmet Rıza Bey'in önderliğinde örgütlenmiştir. Ahmet Rıza Bey de, Fransız düşünürü Auguste Comte'un pozitivist görüşlerinin etkisinde kalmıştı. Comte, bu düşüncelerinde disiplin ve otoriteyi savunuyordu. Ona göre; "İnsan gereksinmelerini en kolay yoldan gidermeye çalışan tembel bir hayvandı". Bu nedenle, onun üzerinde mutlaka otoriteye gereksinim vardı. Ahmet Rıza ve arkadaşlarına göre, merkez dışı liberal bir düzen, Osmanlı birliğinin ortadan kalkmasına yol açabilirdi. Birliği sağlamak için, merkezi bakımdan güçlü bir yönetim kurulmalıydı. Böyle bir birliktelik, Osmanlı Devleti'ni ayakta tutabilirdi. Asker ve bürokrat kökenli bir çok aydın "İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) Cemiyeti" adını alan bu gizli  örgüte üye oldular. Genç Türkler görüşlerini dile getirmek ve yaymak amacıyla, Avrupa'da "Meşveret" gazetesini çıkardılar. Bu gazete, onların Avrupa'daki en önemli yayın organı idi. 

  Genç Türkler'den bir bölümü Avrupa'da çalışmalarını sürdürürken bir bölümü de örneğin, Murat Bey'in önderliğinde kısa bir süre Kahire'de çalışmalarını sürdürdü. Bunların en önemli yayın organları arasında ise; Mizan, Hak, Basiret'ül Şark ve Kanun-i Esasi sayılabilir. Buradaki muhalefet de; Abdülhamit'in, İngilizler'den ricası sonucunda gördüğü baskı üzerine, Mısır'daki çalışmalarına son vererek, Avrupa'ya taşınmak zorunda kalmıştır.

  İttihat ve Terakki Cemiyeti 1906 yılında ,tekrar ülke içinde, Selanik'te "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti" adı altında örgütlenmeye gitti. O sıralarda ülkede meşrutiyet yönetimine geçilmesini savunan Mustafa Kemal ise, önce Şam'da daha sonra Selanik'te "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurmuştu. Üyeleri arasında, Talat Bey (Paşa)'nın da yer aldığı Selanik'teki bu cemiyet ile Avrupa'daki merkeziyetçi kanat 1907 yılında, İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında birleştiler.

2A7. Abdülhamit II Döneminin Dış Politikası
Abdülhamit II döneminde yaşanan ve Osmanlı Devleti'nin büyük kayıpları ile sonuçlanan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Padişahın Rusya'ya karşı olan güvensizliğini bir defa daha ortaya koymuştu. Osmanlı'nın geleneksel dostu gibi düşünülen İngiltere de; Osmanlı'nın bu zayıf durumundan yararlanarak, önce 1878'de Kıbrıs'a ve ardından da 1882'de Mısır'a yerleşmişti. Fransa ise, 1881 yılında Tunus'a egemen olmuştu. Osmanlı birliğine saygılı olmayan bu gelişmeler, Abdülhamit'i daha gerçekçi bir politika izlemeye zorlamıştır.

a. Türk-Alman İlişkileri ve Bağdat Demiryolu Projesi

   Abdülhamit II, Alman İmparatoru Wilhelm II'nin Doğu'ya yönelme siyasetini de göz önünde tutarak, Osmanlı Devleti için Almanya'dan yararlanılabileceğini düşünmüştür. Wilhelm II'nin 1889 yılında İstanbul'u ziyaret etmesi, iki devletin ilişkileri açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu ziyaret sırasında, büyük bir proje olan Bağdat Demiryolu yapımı ayrıcalığı da Almanlar'a verilmiştir. Abdülhamit'in Almanya'ya yönelmesindeki en önemli nedenler arasında; Almanya'nın, Osmanlı topraklarında gözü olmadığına inanması, iki ülke arasında bir sınır sorunu olmayışı, Almanya'nın Müslüman sömürgelere sahip olmayışı ve sanayileşmiş güçlü bir devlet olması gibi nedenler sayılabilir. Almanya'yı Osmanlı'ya yönelten nedenler arasında ise; doğuya yayılma isteği, ucuz hammadde ve pazara olan gereksinimleri ilk sıralarda yer alıyordu. Bu düşünceler iki devletin yakınlaşmasında etkili olmuştur. Bağdat Demiryolu, Almanya'nın isteklerine olduğu kadar, Osmanlı'nın da gereksinimlerine uygun görünüyordu. O zamanların en hızlı ve ucuz ulaşım aracı olan demiryolu yapımı konusunda, Osmanlı yönetimi hiçbir sorun yaratmamıştır. Alman Şirketine büyük ayrıcalıkların sağlandığı ve Bağdat'a kadar ulaşması öngörülen demiryolu hattında 1898-1914 yılları arasında 1037 km. yol yapılmıştır. Bu demiryolu sayesinde Türk-Alman ilişkilerinde önemli gelişmeler sağlanmış, kısa bir süre içinde Alman sanayi ürünleri Osmanlı pazarına girmiş ve Almanya'nın bu pazardaki payı giderek artmıştır. Osmanlı yönetimi, ordusunu eğitmek ve savunma sistemini güçlendirmek için de Almanya'dan yararlanmış, bu dönemde ve ilerki yıllarda çok sayıda Alman subayı Osmanlı ordusunda görev almıştır. Osmanlı ordusu Alman silah ve donanımlarıyla donatılmıştır. Almanya'nın Osmanlı Devleti üzerinde kurduğu bu denetim, etkisini daha sonraki yıllarda da göstermiştir.

b. Kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye

  Tanzimat ile birlikte sayılarında ve çeşitlerinde büyük  artışlar olan kapitülasyonlar, Osmanlı ekonomisi içinde büyük bir sorun haline gelmiştir. Eğitim, yargı ve öteki konularda yabancılara verilen ayrıcalıklar ise, zamanla devletin bütünlüğünü tehdit etmeye başlamıştır. Bu ayrıcalıkların getirdiği haklara dayanarak açılan yabancı okullarda öğretilen ulusçuluk anlayışı, bağımsızlık düşüncesini geliştirmiş, ekonomik alanda verilen ayrıcalıklar gayrimilli bir ticaret ve sanayi burjuvazisinin ve onların ortaklık ettiği yabancı sermayenin işine yaramıştır. Yargı alanında verilen ayrıcalıklar ise, Osmanlı'da yargı sistemindeki adalet anlayışını sarsmıştır. Yabancı tekellerin giderek arttığı bu dönemde, Osmanlı Devleti'nin kurucusu durumunda (unsur-u aslîsi) olan Türkler, büyük zarar görmüşlerdir. Osmanlı Devleti'nin hammadde kaynakları, başta Almanya, Fransa ve Almanya olmak üzere büyük devletler tarafından paylaşılmış, bu devletler Osmanlı pazarını ele geçirerek, zaten ev(putting out sistemi) ve el tezgahlarına dayanan küçük sanayi kurumlarının çoğunun kapanmasına neden olmuşlardır. 

  Devletin mali sorunlarını çözmek amacıyla, 1854'ten itibaren dışarıdan aldığı borçlardan da üretim alanında yeterince yararlanılamamış, bir süre sonra da devlet 1875'te mali iflasını ilan etmek zorunda kalmıştır. Bu olumsuz gelişmeler sonrasında, 1881 yılında, Abdülhamit II döneminde, Osmanlı Devleti, yayınladığı "Muharrem  Kararnamesi" ile Duyun-u Umumiye'nin kurulmasını kabul etmiştir. Duyun-u Umumiye, alacaklı tarafların kurduğu ve bütünüyle özerk bir yönetimi olan yedi kişiden oluşan (Osmanlı, İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, İtalyan, Galata Bankerleri temsilcisi) bir üst yönetimi bulunan bir kuruluş idi. Ayrıca bu kuruluşun beş bin kişilik bir memur kadrosu olması öngörülmüştü. Ancak bu sayı daha sonraları onbeş bine ulaşacaktı. Bu kuruluş Osmanlı Devleti'nin en önemli gelir kaynaklarına ait vergileri toplama hakkını kazanmış ve adeta devlet içinde devlet gibi hareket etmiştir. Bu kuruluşa, bütün büyük devletlerin yanısıra, Bulgaristan, Yunanistan gibi küçük devletler bile, belirli bir aidat ödeyerek üye olmuşlardır. Bu kuruluş döneminde, çok sayıda yabancı tekel ortaya çıkmıştır. Kısaca söylemek gerekirse, Osmanlı Devleti giderek, emperyalist ülkelerin bir yarı sömürgesi durumuna düşmüştür.

2B1. Kanun-i Esasî 'nin Yeniden Yürürlüğe Konulması
 İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikolay'ın 9-10 Haziran 1908'de Reval'de bir araya gelip Makedonya'nın Osmanlı yönetiminden ayrılması konusunda anlaşmaları , İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin harekete geçmesinde etkili oldu. Cemiyet, Avrupa Devletleri'nin Osmanlı'ya karışmalarını önlemenin tek yolu olarak, meşrutiyetin uygulanmasını görmekte idi. Mecliste bütün etnik grupların nüfusları oranında temsil edilmesiyle ırk, din, mezhep ayrılıklarının getirdiği eşitsizliğin kaldırılacağı ve milliyetçi kökenli ayaklanmaların sona ereceği düşüncesinde idi.

   Makendonya'daki II. Ordu subaylarını da örgütüne katan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu bölgede ayaklanmalar çıkardı. Temmuz 1908 başından itibaren önce Binbaşı Enver harekete geçti, daha sonra da Resne'de Kolağası Niyazi Bey ve Ohri'de Eyüp Sabri Bey, askerleriyle birlikte dağa çıkarak ayaklandılar ve meşrutiyeti ilan ettiklerini bildirdiler. Makedonya'daki ayaklanmaları bastıramayan, ayaklanmaların bütün ülkeye yayılmasından korkan ve gelişmeler karşısında tahtını tehlikede gören II. Abdülhamit, 23 Temmuz 1908'de yayınladığı bir İrade-i Seniye ile, "Kanun-i Esasi''yi  yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı.

   Bu olaya bizim tarihimizde İkinci Meşrutiyet'in  yada Hürriyet'in ilanı adı verilir. Bu olay sırasında İttihatçılar, II. Abdülhamit'i tahttan idiremediler ama, anayasalı, parlementolu, egemenliğin halk ile paylaştırıldığı bir düzene ikinci kez geçilmesini sağladılar.

   Yeniden yürürlüğe giren anayasa gereğince seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin seçimlerde, kendi istediği adayların seçilmesini sağlama çabası içine girmesine karşın, Meclis-i Mebusan'da, bütün etnik gruplar temsil edilme olanağı buldu. 17 Aralık 1908'de II. Abdülhamit'in konuşmasıyla açılan bu mecliste 147'si Türk, 60'ı Arap, 27'si Arnavut, 26'sı Rum, 14'ü Ermeni, 10'u Slav ve 4'ü de Musevi kökenli toplam 288 milletvekili vardı.

   II. Meşrutiyet'in ilanı, Osmanlı Devleti'nin sorunlarını çözmeye yetmedi. XX. yüzyıla gelindiğinde, içte parti çekişmeleri, dışta da devletin hızlı bir parçalanma sürecine girmesi, sorunları artırdı. İttihatçılar,Türkçülüğü benimsemelerine karşın, ilk yıllarında devletin dağılmasını önlemek için, Osmanlıcılık düşüncesini savundular. Bu düşüncede temel, bütün farklı toplulukları din, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin Osmanlı yönetimine ortak ettirerek, devletin geleceği ile ilgili yeni bir Osmanlı milleti yaratmak ve Devletin siyasal bütünlüğünü devam ettirebilmekti. Böylece, büyük Avrupa devletlerinin, Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlenebilirdi. Ancak olaylar, düşündükleri bir şekilde gelişmedi .

2B2. 31 Mart Olayı 
 İttihat ve Terakki'nin yönetime tamamen egemen olamaması, toprak kayıplarının halkta oluşturduğu hoşnutsuzluk ve İttihat Terakki karşıtlarının çeşitli yollarla yürüttüğü şiddetli muhalefet, ülkeyi yeni bir ihtilâl ortamına sürükledi. 8 Nisan 1909'da Serbestî Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi Bey'in güpegündüz sokak ortasında vurulması ve katillerinin yakalanamaması gerginliği iyice arttırdı.

  İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin perde arkasından yönlendirdiği baskı yönetimini bahane eden gerici çevreler, Rumi 31 Mart'ta(Miladi takvime göre: 13 Nisan 1909 ) İstanbul'da ayaklandılar. İttihat ve Terakki'nin daha önce İstanbul'un güvenliğini sağlamak amacıyla Rumeli'den getirdiği "Avcı Taburları" da bu isyancılara katıldı. İsyancılar, ilk günde bazı subayları ve bir kaç milletvekilini öldürdüler. Başlangıçta İngiltere bile, 31 Mart Olayı'nı, İttihat ve Terakki'yi milli politika izleyeceği ve Almanya'ya kayacağı düşüncesiyle, destekledi. Dini politikaya alet eden İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'nin öncülüğünde gerçekleşen bu ayaklanma, II. Abdülhamit'in tekrar İslamcı siyasasını uygulaması için fırsat yaratmış oldu .

  Ayaklanma, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi konumundaki Selanik'te duyulunca, buradaki 3. Ordudan "Hareket Ordusu " adı altında bir birlik oluşturularak, İstanbul'a gönderildi. Mahmut Şevket Paşa'nın komutasındaki bu ordunun Kurmay Başkanlığı'nı, Yüzbaşı Mustafa Kemal yapmaktaydı. Hareket Ordusu'nun İstanbul halkına yayımladığı bildiri de Mustafa Kemal tarafından kaleme alındı.

 21 Nisan'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu, iki günde ayaklanmayı tamamen bastırdı. 27 Nisan 1909'da toplanan Meclis-i Mebusan, ilk kez bir padişahı tahttan indirme kararı aldı. II. Abdülhamit ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle tahttan indirildi. Yerine Meşrutiyet düşüncesine taraftar olan kardeşi V. Mehmet Reşat padişahlığa getirildi.

2B3. Anayasa'nın Değiştirilmesi
 İttihat ve Terakki, iktidarı yine perde arkasından yönlendirmeye devam etti. Ancak kendini güçlü hissedince yeni bir atağa geçti. 1909 Ağustos'unda, Anayasada padişahın yetkilerini kısıtlayıcı, parlamentonun yetkilerini arttırıcı değişiklikler gerçekleştirdi. Bu değişiklikler ile, Padişahın İrade-i Seniyeleri'nde Sadrazam ve Bakanların imzalarının bulunması zorunluluğu getiriliyor, Kabinenin Meclise karşı sorumlu olduğu kabul ediliyor, milletvekillerine yasa önerisinde bulunma hakkı tanınıyordu. Aynı değişiklikle, Padişahın sürgün yetkisi kaldırılmakta, basın özgürlügü konusunda yeni bir düzenleme getirilmekte ve Türk tarihinde ilk defa olarak, örgüt kurma hakkı tanınmakta idi. Ancak, ülkenin bütünlüğünü bozmaya yönelik ve genel ahlaka aykırı derneklerin kurulması yasaklanmıştı. Bu düzenlemelerden sonra yeniden seçimlere gidildi. Seçilen üyelerle, yeni parlamento toplandı. Ama, demokrasinin kökleşmediği bir ortamda, kısır parti çekişmelerine girilmesi, ülkeyi anarşi ve kargaşaya sürükledi. Aşırı sağ, sol ve liberallerden oluşan bir grup, İttihat ve Terakki yönetimini yıkmak için, 1911 Kasım'ında "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"nı kurdular. İttihat Terakki ve Hürriyet İtilaf karşıtlığı, halka, kurumlara ve orduya bile girdi . Bu gelişmelerin yanında, İttihat ve Terakki'nin Türkçülük politikası, Arap milliyetçiliğini de körüklüyordu.

   Bu bunalımlı durumdan, bazı Avrupa devletleri de yararlanmakta gecikmediler. 1878 Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek'i yönetme hakkını elde etmiş olan Avusturya-Macaristan, II. Meşrutiyet'in ilanından hemen sonra, burayı ülkesine kattı. Bu arada, Bulgarlar da bağımsızlıklarını ilan ederek, Osmanlı Devleti'nden bütünüyle ayrıldılar. Girit Yunanistan'a katıldığını açıklarken, Arnavutluk'ta da bir ayaklanma çıktı. 1911 yılı ise, Osmanlı Devleti'nin sonunu getirecek savaşlar serisinin başlangıcı oldu.

2B4. İkinci Meşrutiyet Döneminde Kurulan Başlıca Siyasi Partiler
  Anayasal düzenin yeniden yürürlüğe girmesi ile birlikte, daha önceleri gizli siyaset yapmak zorunda kalan dernekler yavaş yavaş ortaya çıkarken, Anayasada yapılan değişiklik sonrasında da yeni dernek ve partiler kurulmaya başladı. Çünkü, Kanun-i Esasi'ye yapılan yeni ek (madde:120) Osmanlı uyruklarına toplanma, yani dernek ve parti kurma hakkını tanıyordu. Buna dayanarak, yeni dönemde kurulan siyasi nitelikli parti ve derneklerin sayısı yirmiyi aştı. Bunların en önemlileri arasında; İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası), Hürriyet ve İtilâf Fırkası, Osmanlı Ahrar Fırkası, Osmanlı Demokrat Fırkası, Mutedil Hürriyetperveran Fırkası(Ilımlı Liberaller), Osmanlı Sosyalist Fırkası, İttihad-ı Muhammedî Fırkası, Fedakâran-ı Millet Cemiyeti sayılabilir. 
 
 İkinci Meşrutiyet dönemine damgasını vuran siyasi partiler ise, İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilâf Fırkası olmuştur. İttihat ve Terakki, 1913 yılına kadar tüzüğüne bir siyasi parti olduğu yolunda bir madde koymamakla beraber, 1908 den itibaren bir siyasi parti gibi faaliyet göstermiştir. Bu tarihe kadar yönetmeliğinde yer alan, "İttihat ve Terakki kamu yararına hizmet eden bir dernektir" açıklaması gerçeği yansıtmamıştır. Bu nedenle, 1908-1913 dönemi, İttihat ve Terakki'nin denetleme iktidarı dönemi; 1913-1918 yılları ise, İttihat ve Terakki'nin mutlak iktidarı (muhalefet tanımaz iktidarı) dönemi olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde siyasi, toplumsal, askeri ve ekonomik anlamda önemli yeniliklerin yapılması için büyük çaba harcanmışsa da, ancak artık yarı sömürge durumuna gelen Osmanlı Devleti'nin çökmesi engellenememiştir. Bu yenilikler devam ederken patlak veren Birinci Dünya Savaşı ise, devletin sonunu getirmeye yetmiştir. İttihat ve Terakki Fırkası, iktidara mutlak egemen olduğu yıllarda, merkeziyetçi, milliyetçi, otoriter bir politika izlemeyi uygun görmüştür. Bu politikada, kuramcılığını başta Ziya Gökalp'in yaptığı Türkçülük düşüncesinin derin izleri görülmektedir. Bu dönemdeTürk-İslam sentezine dayalı bir siyasal birlik kurmanın özlemi ile hareket edilmekle beraber, Türkçülük düşüncesi her zaman ön planda tutulmuştur. Bu dönemde izlenen "milli iktisat" politikası ile kapitülasyonlar, Düyun-u Umumiye, yabancı tekeller kaldırılmaya çalışılırken, millî bir ticaret ve sanayi burjuvazisi yaratılmak istenmiş, ancak, bu politika çeşitli iç ve dış engeller yüzünden başarılı olamamıştır. İttihatçılar, güçlü bir devletin yardımı olmaksızın Osmanlı Devleti'nin son döneminde uğradığı kayıpların yeniden kazanılamayacağını anlayınca, kendilerine bu desteği vereceğine inandıkları Almanya'nın yanında Birinci Dünya Savaşı'na katılmışlardır. Osmanlı Devleti'nin bu savaştan yenilgi ile çıkması üzerine, İttihat ve Terakki Fırkası,1918 Kasım'ı başında topladığı son kongresinde, kendisini kapatma kararı almış ve "Teceddüt Fırkası" adı ile yeni bir partinin kurulması uygun görülmüştür.

  Hürriyet ve İtilâf Fırkası ise, İttihat Terakki'nin denetleme iktidarına son vermek amacıyla, hemen hemen bütün muhalefet gruplarının katılımı ile 1911 yılında  kurulmuştur. Liberal ve merkez-dışı bir politika yanlısı olmuştur. İttihat ve Terakki'nin mutlak iktidarı döneminde; Hürriyet ve İtilâf Fırkası başta olmak üzere, daha önce sözü edilen siyasi partilerin hemen hepsi, önemli bir varlık gösterememişlerdir.

2B5. Trablusgarp Savaşı
Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılda Mısır'dan Fas'a kadar uzanan Kuzey Afrika topraklarını egemenliği altına almıştı. Bu toprakların büyük bir bölümünde varlığını XIX. yüzyıla kadar koruyabildi. Büyük Avrupa Devletleri'nin sömürgecilik faaliyetleri içine girmesi, XIX. yüzyılın başından itibaren Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika toprakları için tehdit unsuru olmuştur. Bu topraklar, 1830'da Fransa'nın, Cezayir'i, 1881'de Tunus'u ele geçirmesi, İngiltere'nin de 1882'de Mısır'ı işgal etmesi ile Avrupa devletlerinin kontrolü altına girmişlerdi. Almanya ve İtalya ise, ulusal birliklerini geç kurdukları için, sömürge paylaşımında da geç kalmışlardı. İtalya, Avrupa'da ikinci sınıf devlet olmaktan kurtulabilmek ve sanayisini geliştirebilmek için, sömürgeler elde etmeyi gerekli görüyordu. Ancak, İtalya'nın sömürgecilik çabalarında Afrika'nın öbür yanına uzanacak gücü yoktu. Afrika'nın içlerine doğru genişlemede ilk aşama olarak, Habeşistan'ı hedef seçti. Fakat, 1896'da Habeşistan'da uğradığı ağır yenilgi yüzünden, sömürgecilik faaliyetlerine bir süre ara vermek zorunda kaldı. XX. yüzyılın başında sömürgecilik politikasını tekrar yürürlüğe koyan İtalya; Kuzey Afrika'daki son Osmanlı toprağı olan Trablusgarp ve Bingazi'nin ele geçirilmesi için planlar yapmaya başladı. İtalya için bu bölgenin, büyük önemi vardı. Çünkü İtalya burayı, kendi dağlık ülkesi insanları için bir buğday deposu ve sanayisi için de bir pazar olarak görüyordu. Bölgedeki petrolün varlığı ve önemi ise, henüz bilinmiyordu. İtalya, Trablusgarp'la ilgili planlarını, Avrupa'da bir çatışmaya yol açmayı önlemek amacıyla, öncelikle Büyük Avrupa Devletleri'nin onayını aldı ve gizli anlaşmalar yapma yolunu seçti. Üstelik bu anlaşmaları, öncelikle, üyesi olduğu İttifak (Bağlaşma) Devletleriyle değil de, onun karşısında oluşmaya başlayan İtilaf (Anlaşma) Devletleri blokuyla yaptı. 1902'de Fransa ve İngiltere ile yaptığı anlaşmalarla, Mısır'ın İngiltere'ye ve Cezayir ile Tunus'un da Fransa'ya ait olduğunu kabul etti. Buna karşılık olarak da bu devletlere , Trablusgarp'ın kendi nüfuz alanı içinde olduğunu kabul ettirdi. 1906'dan itibaren de göz diktiği Trablusgarp'ta, ekonomik üstünlük kurma politikasına girişti. 1909'da Rusya ile de gizli Racconigi (Rakkoniji) Anlaşması'nı yapan İtalya, Rusya'nın boğazlardaki çıkarlarını kabul ederek, bu ülkenin, kendisinin Trablusgarp'taki çıkarlarını tanımasını sağladı. İtalya, en çok çekindiği ülke olan Avusturya ile de aynı yıl, bu konuda bir anlaşma yaptı. Bosna-Hersek'in Avusturya'ya bağlanmasını kabul etti. Böylece, Trablusgarp konusunda, bu ülkenin de desteğini kazanmış oldu.

   Yaptığı gizli anlaşmalar, Trablusgarp konusunda İtalya'yı cesaretlendirmesine karşın, Osmanlı Devleti'nin meşruti yönetime tekrar geçmesi, İtalya'yı endişelendirdi. Çünkü meşrutiyet yönetimi, Osmanlı halkları arasında vatanseverlik duygularını geliştirebileceği gibi, Osmanlı Devleti'ni de güçlendirebilir ve Trablusgarp konusunda düşündüklerini engelleyebilirdi. Bu nedenle de bir an önce Trablusgarp'ı işgal etmeliydi.

   1910'dan itibaren kendi kamuoyunu Trablusgarp konusunda hazırlayan İtalya, Almanya ve Fransa arasında sorun olan Fas buhranının yatışmasını bekledi. Çünkü kendisi de Trablusgarp'ta sorun yaratacak olursa, bunun bir Avrupa savaşına dönüşeceğinden çekiniyordu. Bu nedenle de, Trablusgarp konusundaki harekatını bir süre için geciktirdi ve Fas buhranının yatıştığı 1911 sonbaharına kadar beklemek zorunda kaldı.

   Fas buhranının,1911 yazından itibaren görüşmeler yoluyla çözüleceğini anlayan İtalya, 28 Eylül 1911'de Osmanlı Devleti'ne 24 saat süreli bir nota verdi. Notasında; Trablusgarp'ın uygarlıktan uzak bırakıldığını, burada bulunan İtalyanlara kötü davranıldığını iddia ederek, Trablusgarp ve Bingazi'nin boşaltılmasını, gümrük memurlarının İtalyanlar'dan seçilmesini  ve İtalya'ya yeni ekonomik ayrıcalıklar verilmesini istedi. Osmanlı yönetimi verdiği cevapta; İtalya'nın isteklerini reddetmekle beraber, Trablusgarp'ta yapabileceği iyileşmeler konusunda, İtalya ile görüşebileceğini bildirdi. Ancak İtalya'nın istediği, Trablusgarp'ta ayrıcalıklar elde etmek değil, buranın kendi topraklarına katılmasıydı. Bu nedenle de Osmanlı Devleti'nin yanıtı, İtalya'yı tatmin etmedi. 29 Eylül'de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan eden İtalya, ertesi günü de Trablusgarp kıyılarına asker çıkardı.

   Osmanlı Devleti bu savaşa, çok güç koşullar altında başladı. Osmanlı'nın Trablusgarp'ta çok az askeri bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti'nin bir an önce, karadan ve denizden birlikler göndermesi gerekiyordu. Ancak Abdülaziz döneminde Avrupa'nın üçüncü büyük gücüne sahip olan Osmanlı donanması, II. Abdülhamit'in, donanmadaki subayların kendisine karşı bir darbe yapabilecekleri yolundaki kaygıları nedeniyle ,bu donanma Haliç'te çürümeye terk edilmişti. Üstelik savaş başlar başlamaz, Ege Denizi'ni ablukaya alan İtalyanlar, deniz yoluyla Trablusgarp'a asker gönderilmesini engellemişlerdi. Kara yolu ise, Mısır'dan geçmekteydi. Mısır, Üçlü Anlaşma Devletleri'nin en önemli üyesi olan İngiltere'nin elindeydi. İngiltere, Bağlaşma Bloku'nun bir üyesi olan İtalya'yı, bu ittifaktan çekip, kendi blokuna kaydırabilmek için, Mısır'ın tarafsızlığını ilan etti ve Osmanlı askerlerinin buradan geçmesine izin vermedi.
Bu olumsuzluklara rağmen, içlerinde Mustafa Kemal, Fethi ve Enver Beylerin de bulunduğu bazı gönüllü subaylar, gizlice Tunus ve Mısır üzerinden Trablusgarp'a giderek, oradaki yerli kabilelerini İtalyan'lara karşı örgütlediler. 

   Bu örgütlenme, Bingazi'de Binbaşı Enver, Derne'de Yüzbaşı Mustafa Kemal, Tobruk'ta Binbaşı Fethi Bey tarafından gerçekleştirilmiş ve saldırgan İtalyanlara karşı güçlü bir direniş örneği verilmiştir.

   Kıyılardan içerilere giremeyen İtalya, Almanya aracılığıyla Osmanlı Devleti'ni barışa zorlamışsa da ilk aylarda başarılı olamamıştır. 

   Trablusgarp Savaşı'nı bitirmek için, İstanbul'a baskı yapmaktan başka çareleri olmadığını anlayan İtalyanlar, Nisan 1912'de donanmalarıyla Çanakkale Boğazı'nı geçmek istemişler, ancak; Boğaz'a mayın dökülmesi nedeniyle, bu girişimlerinde de başarılı olamayarak, son olarak da Rodos ve çevresindeki 12 Adalar'ı işgal etmişlerdir.

   Bu sıralarda Hükümet; Rusya'nın Boğazlar konusundaki isteklerini içeren notası, parti çekişmeleri ve İttihat ve Terakki'nin baskıları nedeniyle, zor günler yaşamaktaydı. Boğazların savaş sırasında kapatılması dünya ticaretini olumsuz yönde etkilediğinden, Büyük Avrupa Devletleri de savaşın bir an önce bitmesini istiyorlardı.

   Diğer yandan, Rusya'nın liderliğinde birleşen Balkan devletlerinin tehdidi de her geçen gün, artıyor ve Balkanlar'da bir savaşın çıkacağı açıkça görülüyordu. Nitekim, 8 Ekim 1912'de Karadağ Osmanlı Devleti'ne saldırarak, I. Balkan Savaşı'nı başlattı. Osmanlı Devleti'nin iki cephede birden savaşamayacağını anlaması, Trablusgarp konusunda onu barışa zorladı.

   İsviçre'nin, Lozan kenti yakınındaki Ouchy (Uşi) kasabasında,18 Ekim 1912'de imzalanan ve aynı adla anılacak olan Uşi Antlaşması'na göre;

   Osmanlı Devleti, Kuzey Afrika'da kalan son toprağı Trablusgarp'ı İtalyanlara bıraktı. Yine bu anlaşmaya göre İtalya; savaş sırasında ele geçirdiği Rodos ve Oniki Adayı da, geçici olarak, Balkan Savaşı'nın sonuna kadar elinde bulunduracaktı. Çünkü, Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı sırasında bu adaların Yunanlıların eline geçmesinden çekiniyordu. Ancak Balkan Savaşı'ndan sonra İtalyanlar, bu adaları Osmanlı Devleti'ne geri vermediler ve 1945 yılına kadar ellerinde bulundurdular. İkinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan İtalya, bu adalardan çekilince, bu adalara Yunanlılar yerleştiler.

2B6. Balkan Savaşları
Balkan Savaşının Sebepleri

   XIV. yüzyılda Balkanlar'a adımını atan Osmanlı Devleti, Fatih Sultan Mehmet döneminde Sırbistan ve Yunanistan'ı alarak, Balkan toprakları konusunda fetih harekatını tamamlamıştı. Balkan halklarını toplumsal işlerinde serbest bırakan Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıla kadar fazla sorun çıkmadan buraları yönetmişti. Ancak XVIII. yüzyılda çıkan Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya Savaşları, Balkan topraklarını savaş alanına çevirmişti. Ayrıca bilimsel ve teknik gelişmelerden kopukluk, merkezi otoritenin güçsüzleşmesine ve buna bağlı olarak o topraklarda giderek devlet otoritesinin azalmasına yol açmıştı. XIX.yüzyılda ise, Fransız İhtilali'nin milliyetçilik ve bağımsızlık fikirleri, büyük Avrupa Devletleri'nin kışkırtmalarıyla Balkan halklarının ayaklanmalarında etkili olmuştur.

   Balkanlar'daki ayaklanmaları başta Rusya olmak üzere, İngiltere,Fransa ve Avusturya kışkırtmıştır. Rusya'nın amacı, sıcak denizlere yani, Akdeniz'e inebilmekti. Akdeniz'e inebilmesi için, Osmanlı Devleti'nin elindeki İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ele geçirmesi gerekmekteydi. Buraları ele geçirmek için, çeşitli denemelerde bulunmuş ancak, kendi çıkarlarını Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün korunmasında gören İngitere'nin ve Fransa'nın tepkileriyle karşılaşmıştı. Boğazları ele geçirmek isteyen Rusya, politikasını daha farklı bir yönde düzenlemek zorunda kalmıştı. Bu politika, ırk ve din bakımından akraba olduğu Balkan halklarını, Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtmak, birlikte hareket etmelerini sağlamak ve bu yolla, Boğazlar'ı ele geçirmek şeklinde olmuştur. Balkan halklarının pek çoğu, etnik köken olarak Ruslar gibi, Slav ırkındandı. Yine Ruslar gibi, Ortodoks mezhebine bağlıydılar. Yunanlılar, Slav ırkından gelmedikleri halde, Ortodoks olduklarından, diğer Balkanlı halklarla ve Ruslarla birlikte hareket etmişlerdir.

   Rusların, Balkanlı halklar üzerindeki propogandası, milliyetçilik ve bağımsızlık akımıyla birleşince, XIX. yüzyılın başından itibaren bölgede bağımsızlık hareketleri başladı. 1829'da Yunanistan; 1878'de Romanya, Karadağ ve Sırbistan; 1908'de de Bulgaristan, bağımsız devletler haline geldiler. Ele geçirdikleri topraklarla yetinmeyen bu yeni devletler, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da kalan son topraklarını da paylaşabilmek amacıyla, buralarda olaylar çıkartarak, çetecilik yapmaya başladılar.

   Bulgaristan , Ayastafanos Ateşkesi ile kısa bir süre içinde ortaya çıkan "Büyük Bulgaristan"ı yeniden gerçekleştirmek, Makedonya'yı ele geçirmek ve Ege Denizi'ne inmek istiyordu. Bu nedenle, Sırbistan gibi, o da Makedonya'da hak iddia etmekteydi. Makedonya topraklarında gözü olan Yunanistan da çıkacak bir savaşta, payına düşecek toprakları kaçırmak istemiyordu.

   1878'den itibaren İngiltere, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü koruma politikasından artık vazgeçmişti. Bu durum Rusya'yı, boğazlar ve Balkan politikasında daha da cesaretlendirmiştir. Rusya bu politikasını gerçekleştirebilmek için, Avusturya ile çatışmaktan çekinmemiş ve Balkanlı halkları kendi nüfuzu altına almaya çalışmıştır. Avusturya'nın Bosna-Hersek'i kendisine katması, Rusya'yı Balkan slavlarını birleştirmek suretiyle, Avusturya'nın yayılmasına karşı koymaya sevketmiştir. Bu gelişmeler karşısında Balkan Devletleri de aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek, birleşmeye,  Avusturya'nın yayılmasını önlemeye ve Balkanlar'daki geri kalan Osmanlı topraklarını paylaşmaya yöneldiler. Aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin zayıf durumda oluşu ve büyük Avrupa Devletleri'nin kutuplaşmaları nedeniyle dış politikada da yalnız kalması, Balkan Devletleri'nin aralarındaki yakınlaşmayı arttırmıştır.

Birinci Balkan Savaşı ve Sonucu

   Osmanlı Devleti aniden patlak veren I.Balkan Savaşı'nda, askeri gücünü ikiye ayırdı. Bunlardan Doğu ordusu, Bulgarlara karşı, Batı ordusu da Sırplara karşı savaştı. Osmanlı orduları eskiden kendi egemenliğinde olan Balkan Devletleri'nin küçük orduları karşısında, bütün cephelerde, kısa zamanda bozguna uğradılar. Ekim 1912 sonlarında, Bulgar ordularını Babaeski-Lüleburgaz hattında durduramayan Osmanlı ordusu, Çatalca hattına kadar geri çekildi. Gelibolu yarımadası ve Edirne'nin dışında bütün Trakya, Bulgarlar'ın eline geçti. Bu yüzden, karadan Doğu Ordusu'na da yardım gönderme olanağı da kalmadı.

   Batı Ordusu da Ekim sonlarında, Kumanova'da Sırplara yenilince, Manastır'a çekildi. Sırplar, eski Sırbistan'ın başkenti Üsküp'e girdikleri gibi, Arnavutluğu da ele geçirmek amacıyla Adriyatik'e indiler. Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'da dayanacağı tek müslüman güç olan Arnavutluk, Avusturya ve İtalya'nın desteğiyle, 28 Kasım 1912'de bağımsızlığını ilan etti.

   Yunanlılar, Kasım 1912 başında, hiç zorlanmadan Selanik'i ve Çanakkale Boğazı'nın çıkışındaki Bozcaada, Limni, Samotraki ve Taşoz adalarını işgal ettiler. Çanakkale'nin çıkışı Yunanlılar tarafından tutulunca, Batı Ordusu'na denizden de yardım gönderilemedi. Yalnız Yunanlılara görünmeden Ege Denizi'ne çıkmayı başaran Rauf Bey (Orbay), Hamidiye Kruvazörüyle, deniz savaş tarihimizin parlak bir sayfasını daha yazdı. Bu başarısından dolayı Rauf Bey'e, "Hamidiye Kahramanı" sanı verildi.

   Büyük devletler, İstanbul'un tehdit altında olduğunu bahane ederek, İstanbul'a donanma gönderdiler ve karaya asker çıkardılar. Rusya da; Bulgaristan'ın Çatalca'ya kadar gelerek, İstanbul'u tehdit etmesinden endişeye düştü ve gerekirse İstanbul'a donanma göndereceğini belirtti. Yunanistan'ın Ege Adaları'nı ele geçirmesi de Rusya' yı tedirgin ettiğinden, Yunanistan'ın buralardan çekilmesini istedi. Çaresiz kalan Osmanlı Devleti, 3 Aralık 1912'de, Yunanlılar hariç, diğer Balkan devletleriyle ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
 
 Osmanlı Devleti'nin birkaç hafta içinde Balkanlar'dan çekilmesiyle Balkanlar'daki siyasi denge bozuldu. Balkanlar'daki sorunları çözmek üzere, İngiltere'nin girişimiyle, 17 Aralık 1912'de Londra'da bir konferans toplandı. Konferans çalışmaları, Ege adaları ve Edirne'nin bırakılmak istenmemesi yüzünden çıkmaza girdi. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin iç politikasında da etkisini gösterdi.

   Enver Bey, 23 Ocak 1913'te arkadaşlarıyla birlikte Bakanlar Kurulu toplantısını basarak, Sadrazam Kamil Paşa'ya zorla istifasını imzalatarak, iktidara el koydu (Bab-ı Ali Baskını). Böylece, I.Dünya Savaşı'nın sonuna kadar sürecek olan İttihat ve Terakki'nin mutlak iktidar dönemi başladı.

   Şubat başında barış görüşmeleri kesilince, yeniden başlayan savaşta, Edirne Bulgarlar'a, Yanya Yunanlılar'a, İşkodra da Karadağlılar'a teslim oldu. 1913 Nisan'ı ortalarında Osmanlı Devleti savaşı durdurup, yeniden barış masasına oturdu. Lonra'da 30 Mayıs 1913'te imzalanan Londra Antlaşması'na göre: Osmanlı Devleti, Ege adalarının geleceğinin belirlenmesi ve Arnavutluk'un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bıraktı. Buna göre Osmanlı devleti, Arnavutluk'un bağımsızlığını kabul ediyordu. Midye-Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını Balkanlılar'a bırakıyordu ki; bu sınırla Edirne Bulgaristan'a geçiyor, Bulgaristan Kavala ve Dedeağaç arasındaki toprakları alarak, Ege Denizi'ne çıkıyor, Girit de Yunanistan'a bırakılıyordu. Osmanlı Devleti'nin, Balkanlar'da sadece Bulgaristan ile sınırı kalıyor, Makedonya'nın diğer bölümleri Yunanistan ve Sırbistan arasında paylaşılıyordu.

İkinci Balkan Savaşı ve Sonuçları

   Londra Anlaşması, Balkan Devletleri'nin hiçbirini memnun etmemişti. Sırbistan'ın Balkanlılar'la daha önce yaptığı antlaşmalardan daha fazlasını ele geçirmesi ve Adriyatik'e çıkması, diğer Balkanlılar'ı olduğu gibi, İtalya ve Avusturya'yı da huzursuz etmişti. Yunanlılar da Bulgarlar'ın Ege Denizi'ne çıkmasına ve Londra Konferansı'nda en büyük payı almasına tepki göstermekteydiler. Bu durum Sırbistan ve Yunanistan'ın, Bulgaristan'a karşı yeni bir ittifak oluşturmasına neden oldu. Kendisine karşı oluşan ittifakı anlayan Bulgaristan, 29 Haziran'da Yunanistan ve Sırbistan'a saldırarak, İkinci Balkan Savaşı'nı başlattı. I. Balkan Savaşı'na katılmayan fakat, Bulgarlar'ın bu iki devlet tarafından Makedonya'dan kolayca çıkarıldığını gören Romanya da, Bulgar Dobrucası'nı ele geçirmek için savaşa katıldı.
 
 Bundan yararlanan Osmanlı ordusu da savaşa girerek, Bulgarlar'dan Edirne dahil Doğu Trakya'yı, Meriç ırmağına kadar kurtardı.Edirne'ye giren Enver Bey'in iç politikada yıldızı daha çok parladı.
   Milis kuvvetleri de Meriç Nehri'nin batısında, Batı Trakya'ya yönelik harekata girişerek, Gümülcine'yi başkent yaptılar ve "Garbî Trakya Hükümet-i Muvakkatesi" (Batı Trakya Geçici Hükümeti) adı altında bir Türk yönetimi kurdular.

  Bu yönetim, Osmanlı Hükümeti'nin gizli desteğiyle sırf bir pazarlık unsuru olarak oluşturuldu. Amaç, Meriç'in batısındaki 30-40 kilometrelik bir alanın, Osmanlılar'da kalmasını sağlamaktı.

İkinci Balkan Savaşı'ndan sonra Balkan Devletleri, kendi aralarında Bükreş Barışı'nı, Osmanlı Devleti de Balkan Devletleri ile ayrı ayrı aşağıdaki barış anlaşmalarını imzaladı.

Osmanlı Devleti, 29 Eylül 1913'te Bulgaristan'la "İstanbul Barışı" adı verilen anlaşmayı yaptı. Bu anlaşmaya göre; Türk-Bulgar sınırı, genel olarak Meriç Nehri kabul edildi. Yalnız Edirne ile Meriç'in batı kısmında kalan Dimetoka, Türk sınırları içerisinde bırakıldı. Bu anlaşma, Bulgaristan'da kalan Türkler hakkında da bazı güvenceler içermesi bakımından da önemlidir.

   "Adalar sorunu" Yunanistan'la olan barışı geciktirdi. Adalar sorununun uzayacağı anlaşılınca, Yunanistan ile 14 Kasım 1913'te "Atina Barışı" imzalandı. Bu anlaşma ile Girit Yunanistan'a bırakılırken, Yunanistan'da kalan Türkler'in hukuki statüsü de belirlendi. Diğer adaların geleceği ise, Londra'da toplanan olan elçiler konferansına bırakıldı. 1914 Şubat'ında adalar konusunda bir karara varan elçiler konferansı; Meis adası hariç, Ege'de İtalya'nın işgal ettiği 12 Ada'nın İtalya'ya; İmroz ve Bozcaada hariç Yunanistan'ın işgal ettiği diğer adaların da Yunanistan'a ait olmasını kararlaştırdı. Bu kararın hukuki bir değer kazanabilmesi için, İtalya ve Yunanistan'ın, Osmanlı Devleti ile ayrı ayrı anlaşma yapması gerekiyordu. Ancak kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı çıktığından, bu anlaşma yürürlüğe konulamadı. Sırbistan ile barış, 13 Mart 1914'te İstanbul'da imzalandı. Sırbistan ile Osmanlı devletinin sınırı kalmadığından, sınır konu edilmedi. Bu anlaşmayla, Sırbistan'da kalan Türkler'in statüsü belirlendi. Murat Hüdavendigar'ın (I.Murat) Kosova'da bulunan türbesine ait bina ve arsaların Sırp Hükümeti tarafından hiçbir şekilde kamulaştırılamayacağı da garanti altına alındı.

  Sonuç olarak,  Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce Osmanlı Devleti Afrika'daki bütün topraklarını yitirdi. Avrupa'daki varlığı ise, Makedonya, Arnavutluk ve Batı Trakya'yı kaybederek, yalnızca Doğu Trakya ile sınırlı kaldı. Üstelik kaybettiği topraklarda bıraktığı önemli sayıdaki Türk nüfusu, bu ülkelerde baskılara maruz kaldı ve ve Anadoluya göç ettiler. Küçük Balkan Devletleri'yle başa çıkamayan İttihat ve Terakki ise, Osmanlı Devleti'ni yeniden canlandırmanın düşüyle, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı'na katıldı.