1D2. Kırım Savaşı

 Tanzimat Fermanı’nda yer alan kararlar, Avrupa devletlerinin azınlıkları bahane ederek, Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine müdahale etmelerini bir dönem durdurmuş oldu. Ancak, bu müdahale, 1854 Kırım Savaşı sonrası tekrar gündeme geldi. Kırım Savaşı, Rusya ve Avusturya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan azınlıkları bahane ederek iç işlerine müdahale etmek istemeleri ile başlamıştı. Müdahale, Rus Çarı I.Nikola'nın hristiyanlar için kutsal olan yerlerin, ortodokslar tarafından kontrol edilmesini ve Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan ortokos tebaanın Rusya'nın koruması altına verilmesini istedi. Rus Elçisi Mençikof tarafından Osmanlı devletine sunulan bu istekler, red edildi. Red cevabı, iki devlet arasında  savaşa yol açtı. Rusya ile Osmanlı devleti arasında başlayan savaş, diğer Avrupa devletlerini tedirgin ediyor ve devletlerarası bir savaştan çekiniliyordu. Bu çerçevede 1853'de Avusturya, Prusya, Fransa ve İngiltere temsilcileri Viyana’da biraraya geldiler. Rusya ile Osmanlı Devleti arasında barışın sağlanmasını isteyen bir nota hazırlandı. Rusya notayı kabul ederken, Osmanlı İmparatorluğu bazı değişikliklerle kabul edebileceğini bildirdi. Ancak, Rusya bunu kabul etmeyince, Osmanlı Devleti savaşa devam etti. Savaş, Sinop’ta Osmanlı donanmasına ait bir filonun Rus donanması tarafından yakılmasına kadar, Osmanlı devleti ve Rusya arasında devam etti. Ancak, Osmanlı donanmasının yakılması üzerine, Rusya'nın Boğazları ele geçirmesinden çekinen İngiltere ve Fransa, Rusya’dan geri adım atıp, işgal ettiği yerleri geri vermesi ve Osmanlının egemenliği altındaki Ortodoks tebaanın hamiliğini istemekten vazgeçmesini istediler. Rusya kabul etmeyince, Fransız ve İngiliz donanmaları İstanbul önlerine geldi ve bu iki devlet 12 Mart 1854’te Rusya'ya savaş açtılar. Bu arada, Fransa ve İngiltere, Osmanlı Padişahından da, bir kanunla, bütün vatandaşlarına din, mezhep farkı gözetmeksizin eşit haklar vermesini ve onları kanun önünde eşit kabul etmesini, bununla birlikte, hristiyanların da devlet memurluğuna kabul edilmelerini, karma mahkemelerin kurulmasını, hristiyan vatandaşların mahkemelerde şahitliğinin kabul edilmesi ve onların ödedikleri haracı kaldırmasını istemişlerdi. Bu talep, aslında Osmanlı devletinin içişlerine bir müdahale idi. 

   İngiltere ve Fransa'nın, çıkarları doğrultusunda Kırım Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’na yardımcı olması, Kırım Savaşı'nı devletlerarası bir savaşa dönüştürdü. Rusya üç devletin karşısında direnmeye çalıştı. Osmanlı Ordusu da savaşta başarılı idi. İngiltere ve Fransa, Rusya’yı durdurmak için Kırım’a saldırdılar. Sivastopol’u almaya çalıştılar ve başarılı oldular. Rusya hem bu yenilgi, hem de Çar'ın ölümü üzerine barış yapmaya hazır olduğunu bildirdi. Osmanlılar başarılarıyla Ruslara “hasta adam” olmadıklarını göstermiş oldular. Aralarında Osmanlı devletinin de bulunduğu müttefikler, Paris’te biraraya geldiler. Bu Osmanlı devleti için önemli idi çünkü, ilk kez devletlerarası bir kongreye eşit haklarla katılmış oluyordu. Ancak, kongrenin gelişimi ve sonuçları Osmanlı devletinin beklediği gibi olamadı, çünkü, yenilgiye uğratılmış bir devlet muamelesi gördü. Kongrede Fransa, kendi siyasi çıkarları doğrultusunda Rusya’yı destekleyince, Osmanlı İmparatorluğu ülkede ıslahatlar yapmaya mecbur edildi. Paris Kongresi, 30 Mart 1856’da sonuçlandı ve barış anlaşması yapıldı. Anlaşmanın önemli şartları şu şekilde belirlenmişti; 

  1. Osmanlı Devleti ile anlaşmayı imzalayan devletlerden biri veya birkaçı arasında anlaşmazlık çıkarsa, kuvvete başvurmadan önce, anlaşmayı imzalayan diğer devletlere başvurulacaktı.
  2. Rusya, gelecekte hristiyan ahalinin çıkarı için müdahalede bulunmayacaktı. Çünkü, Osmanlı Padişahı bu anlaşma öncesinde hristiyan halkının haklarını korumayı kabul ettiğini bildiren bir fermanı(Islahat Fermanı) kabul etmiş ve metni anlaşmayı imzalayan devletlere göndermişti. Dolayısıyla, anlaşmayı imzalayan devletler, Osmanlı Devleti'nin içişlerine, müdahale etme hakkına sahip oluyorlardı. 
  3. Karadeniz tarafsız hale getirilecekti. Ticaret gemilerine açık, savaş gemilerine kapalı olacaktı.
  4. Tuna Nehri'nde gidiş geliş serbest olacak ve üye devletler tarafından oluşturulacak bir komisyon tarafından kontrol edilecekti.
  5. Eflak ve Boğdan muhtariyetini elde edecekti.
   Kırım Savaşı sonuçları itibariyle, Rus tehlikesini bir süre ortadan kaldırmak ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa devletleri konseyine kabul edilmesi gibi avantajlar sağlamış olsa da, ekonomik ve siyasi açıdan Osmanlı devletini çok yıpramıştı. Öncelikle devletler, Paris Kongresi’nde Osmanlı içişlerine müdahale etmemeyi onaylamışlarsa da, Islahat Fermanı'nı imzalatmaları, Osmanlı devletinin içişlerine müdahalelerine önemli bir örnekti. Öte yandan, bu savaş sırasında askeri ve diğer ihtiyaçlar için 1854 yılında borç alınmıştı. Bu borçlar, zaten mali durumu bozuk Osmanlı devletinin, gittikçe Avrupa’ya bağımlı olmasına yol açtı. Özellikle, 15.yüzyılda Avrupalı devletlere verilen mali kapitülasyonlar, 19.yüzyıla gelindiğinde mali kapitülasyonları aşıp siyasal ayrıcalıklara dönüştü. Oysa, her alanda değişimi ve gelişimi planlayan Osmanlı İmparatorluğu, borçlarının ödenememesinden kaynaklanan sorunlarla Avrupa’nın içişlerine yaptığı müdahaleyi engelleyemez hale gelmişti. Bu müdahalenin ilk aşaması, 1854 yılında toplanan Paris Kongresi’nde alınan kararlardı. 

 

1D3. Islahat Fermanı

Kırım Savaşı'nın ardından başlayan ıslahat çalışmalarını, dönemin nazırları Ali ve Fuat paşalar ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri yürütüyorlardı. 18 Şubat 1856 yılında Islahat Fermanı olarak ilan edilen kararlar ile, 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun uygulanacağını, hristiyan tebaanın da askere alınacağını, gitmek istemiyenlerin bedel ödeyeceğini ve hristiyanların da devlet dairelerinde çalışmasına müsaade edileceği duyurulmuştu. Ayrıca, hristiyan halka, sivil ve askeri okullara girme hakkı verilmişti. Bununla birlikte, bölgesel meclislerde temsilci bulundurabileceklerdi. Osmanlı Devleti’nin gelişmiş devletler arasına katılabilmesi için gerekli olan yeni yasaların yapılması, birbirlerine vatandaşlık bağı ile bağlı olan Osmanlı vatandaşlarının her sınıftan olanlarının, Padişah önünde eşit haklara sahip oldukları, memleketin gelişmesi ve ilerlemesi için önlemler alınacağı, Islahat Fermanı’nın önemli maddeleri arasındaydı. Fermanı’nın genel maddeleri şöyle sıralanıyordu; 
 

  1. Gülhane Hattı’nda okunduğu gibi, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin bütün tebaanın can, mal ve namusunun korunacağı, uygulamada etkili önlemlerin alınacağı,
  2. Hristiyan ve öteki gayri müslim halka tanınan ayrıcalıkların devam ettirileceği, çağın gerektirdiği ıslahatların yapılacağı,
  3. Patrikhanelerde kurulacak meclislerde, yapılacak yeniliklerin tartışılması, önerilerin padişaha sunulması,
  4. Din adamlarına, Fatih Sultan Mehmet tarafından verilen hak ve ayrıcalıkların iyileştirilmesi,
  5. Din adamlarının halktan aldıkları “caize ve aidatların” yasaklanması ve bunların maaşa bağlanması ancak Hristiyan rahiplerin menkul ve gayri menkullerine dokunulmaması,
  6. Her cemaatin yönetiminin dini liderinin başkanlığında o topluluğun halkınca seçilecek üyelerden oluşan meclise bırakılması,
  7. Aynı mezhepten olanların okul, mezarlık, hastahane v.b. gibi kurumları yapmaları ve onarmaları konusunda hükümetten izin almaları,
  8. Farklı din, mezhep ve cinsten olanlarla ilgili olarak yazışmalarda kullanılan ayıp, ar ve namusa dokunacak deyim ve sözlerin yasaklanması,
  9. Din ve mezhep özgürlüğü, ayin özgürlüğü bundan dolayı cezalandırılmamaları, kimsenin din ve mezhep değiştirmeye zorlanmaması,
  10. Din ve mezhep farkı gözetilmeksizin bütün tebaanın devlet memuriyetine girebilmeleri, askeri ve sivil okullara kabulü,
  11. Her cemaatin okullar açabilmesi, ancak bu okulların eğitim yöntemlerinin, padişah tarafından üyeleri atanan bir maarif meclisi tarafından denetlenmesi,
  12. Farklı din ve mezhepten olan kişilerin aralarındaki ticaret ve cinayetle ilgili davaların çeşitli divanlara havale edileceği, bu divanlar tarafından seçilecek meclislerin açık olacağı, davaların (vali ve kadı önünde ve gayri Müslimlerin davalarında patriklerin bulunabilmesi şartıyla )açık görüleceği;
  13. Ceza ve ticaret yasalarının tercüme edilerek ilanı,
  14. İnsan haklarının iyileştirilmesi,
  15. Eziyet, işkence ve cerimenin yasaklanması, bunu yapan memurların cezalandırılması,
  16. Vergi eşitliğinin sağlanması,
  17. Müslüman olmayanların askerlik için bedel-i nakdi ödemeleri,
  18. Yabancıları emlak sahibi olabilmeleri,
  19. Aşar konusundaki suistimallerin kaldırılması,
  20. Devlet memurlarının ve meclis üyelerinin iltizamlık yapmalarının yasaklandığı,
  21. Cemaat başkanları ile padişahın seçtiği bir memurun Meclis-i Vala’da üye olarak bulunabilmesi,
  22. Bankaların açılması
  23. Ziraat ve ticaretin geliştirilmesi engellerin kaldırılması, Avrupa’nın bilim ve sermayesinden yararlanılması.
   Islahat Fermanı’nın çalışmalarının sürdürüldüğü dönemde, kurumsal reformlar da devam ediyordu. Maarif Nezareti, Encümen-i Daniş, Orta okul ile mesleki ve teknik okullar kurulması çalışmaları da yapılmıştı. Hükümetin işlemlerini yürütecek olan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye, kanun projelerini hazırlamakla görevlendirilmişti. Padişah, Islahat Fermanı’nı koruyacağına dair yemin ederek, kendinden üstün bir gücün varlığını kabul ediyordu. Bu arada, İltizam Sistemi de kaldırılıyordu. 1857 Arazi Kanunnamesi ile yabancılara toprak satılmasına müsaade ediliyordu. Öte yandan Avrupalı devletler Osmanlı devletinde demiryolu yapmak imtiyazlarını elde ediyorlardı. Bu imtiyazlar, başlangıçta Osmanlı devleti için yararlı görünse de, bir ölçüde Avrupalı devletlerin kendi çıkar politikaları doğrultusunda çizilen yol güzergahlarıyla onların, Osmanlı devletini sömürgeleştirme çabalarının bir ürünü idi. 

   Hukuk alanında yapılan düzenlemelerde de Nizamiye ve Ticariye mahkemeleri kuruldu. Hukuk sisteminin düzenlenmesi ve birleştirilmesi amacıyla Mecelle(Civil Code) hazırlandı. Mecelle ile hedeflenen, artık çözüm üretemeyen hukuk sistemini, günün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde düzenlemekti. Zaten, Tanzimat Fermanı ile çağın ihtiyaçlarına cevap verecek kanunlar hazırlanması kararı alınmıştı. Bu doğrultuda, daha önce bahsedilen Fransız Ticaret ve Ceza kanunları tercüme edilerek alınmıştı. Ancak, ticaret ve ceza kanunu dışında toplum yaşantısında ortaya çıkabilecek, ülkede yaşayan farklı din ve gelenekten olanların hukuki sorunlarına cevap verebilecek bir medeni kanun yoktu. Bu ihtiyaç 1867'lerde dönemin sadrazamı Ali Paşa tarafından dile getirilmişti. Bir Medeni Kanun(Code Civil) hazırlanması gereği tartışmaya açıldı. Ali Paşa, Fransız Medeni Kanunu'nun tercüme edilerek uygulanmasını önerdi. Ancak, Ahmet Cevdet Paşa buna karşı çıktı ve bir medeni kanun hazırlanabileceğini savundu. İşte Mecelle, bu ihtiyaçtan doğdu. Ahmet Cevdet Paşa, fıkıh kitaplarından faydalanarak, zamanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir Medeni Kanun hazırlamak üzere çalışmalara başladı. Mecelle-i Ahkam-ı Adliye adıyla bir kitap hazırlanması için, 1868'de Divan-ı Ahkam-ı Adliye kurulmasının ardından, Mecelle Komisyonu çalışmalarına başladı. Mecelle, Hanefi mezhebinin fıkıh ilminde yer alan, dünya ile ilgili hükümlerine dayanılarak hazırlanmış, bir Türkçe medeni kanunu idi. 16 kitaptan oluşuyordu ve en son kitap da 1878'de bitirildi. Mecelle, birey, aile ve miras hukuku ile ilgili maddeleri içermiyordu. Bu özelliği ile de, aslında toplumun bütün ihtiyaçlarına cevap veremedi. Özelliği itibariyle Mecelle, hem Şer'iye, hem de Nizamiye mahkemelerinde uygulandı. 

   Osmanlı bir yandan Avrupa’nın içişlerine müdahalesini önlemeye çalışırken, bir yandan da ekonomik durumunu düzeltmeye çalışıyordu. Bu düzenleme de, vergi sisteminin etkin hale getirilmesi, yeni vergi kaynaklarının yaratılması ve dışardan alınan borçlarla yapılmıştı. Sürekli savaşlar, Osmanlı Devlet hazinesini zor durumda bırakmıştı. İlk borçlanmayı, 1850’de yapmak üzere harekete geçtiler. Ancak, Padişah Abdülmecit, atalarının borç almadan bu kadar zorlukların üstesinden geldiğini söyleyerek bu borçlanmadan vazgeçti. Fakat, Kırım Savaşı’nda ortaya çıkan ihtiyaç üzerine, borç alınmasına karar verildi. 24 Ağustos 1854’te Londra’da Palmer, Paris’te Goldschmid ile anlaşma yapılarak yılda %5 faizle üç milyon İngiliz lirası (yaklaşık 330 milyon kuruş) borç para alındı. Bu borçlara, Mısır’dan elde edilen gelirler karşılık gösterilmişti. Alınan borç, savaş masraflarının artması yüzünden yeterli olamadı. 1855’te ikinci borçlanmaya gidildi. Roschild’den %4 faizle beş milyon İngiliz lirası (yaklaşık 545 kuruş) borç alındı. Alınan borç paraya karşılık olarak Suriye ve İzmir gümrük bedelleri gösterildi. Alınan borçlar gerekli yerlerde kullanılamadığı ve gereksiz masraflar yapıldığı için yeterli olamadı. 1858’de, tekrar dışarıdan borçlanmaya gidildi. Bu durum, içte huzursuzluklar yaratıyordu. Osmanlı Devleti’nin dış piyasada mali itibari azalıyordu. Artık, yabancı devletlerden de tavsiyeler gelmeye başladı. İngiltere, bu konuda önerilerde bulunduysada, uygulamaya geçilemedi. 1860 yılında, tekrar borçlanmaya gidildi. Bu defa borç almak için, İngiltere’ye başvuruldu. İngiltere birtakım şartlar öne sürünce, Paris’ten Banker Mirés ile bir anlaşma yapılarak borç alınabildi. Bu borçlanmalar, çözüm getirmedi. Aksine, Osman Devleti’ni ekonomik olarak Avrupa’ya bağımlı hale getirdi. Borçların geri ödemesini yapacak gücü olamayan devlet, 1875 yılında devlet iflasını açıklayacaktı. Ekonomik sorunlar, siyasi sorunlarla beraber Padişah Abdülmecit’e karşı halkın ve devlet adamlarının tepki göstermesine yol açtı. Yapılan yenileşme hareketleri, gerici güçler tarafından bütün bu sorunların kaynağı olarak görülüyordu. Tepkiler, sesli dile getiriliyordu. Hatta, Abdülmecit’i tahttan uzaklaştırmak için 1859’da gizli bir cemiyet kurulmuştu. Bu gizli cemiyetin üyeleri yakalanmış ve Kuleli Kışlası’nda sorgulanmışlardı. Bu cemiyetin ortaya çıkarılması ve üyelerinin yakalanması “Kuleli Olayı” olarak tarihe geçti. Cemiyet üyeleri, medrese hocaları ve devlet memurlarından oluşuyordu. Suçlu görülenler idama mahkum edilmişse de, padişah Abdülmecit cezalarını kürek cezasına çevirmişti. 

   Sonuç olarak, Tanzimat Dönemi ve onu başlatan Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Islahat Fermanları, Osmanlı İmparatorluğu’nun sorunlarını çözümlemede yeterli olamamıştı. Sorunlar yanlış tespit edilmiş, radikal kararlar alınamamıştı. Eski zihniyette olan kimselerden oluşturulan tanzimat kadroları, akılcı çözümler üretmekten uzak kalmışlardı. Artık, çözüm devletten değil, halkın içinden gelen Osmanlı aydınları tarafından üretilmeye çalışılıyordu. Bu aydınlar 1865’te bir gizli bir cemiyet kurarak işe başladılar. 

1D4. Genç Osmanlılar ve Osmanlıcılık

Osmanlı İmparatorluğu'nda bir yandan yaşanan iç ve dış sorunları çözmek bir yandan da eski gücüne kavuşmak için uğraş verildiği 19.yüzyılda, alternatif çözümler de üretiliyordu. Bunlar, meşrutiyet idaresine dayanan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ve Batıcılık gibi siyasi akımlar olarak geliştirilmiş ve dönemin bir grup aydını tarafından ele alınıp işlenmişti. 

  Osmanlılık, Tanzimat döneminin son yenilikçi padişahı olan Abdülaziz döneminde geliştirildi. Diğer akımlar ise, II.Abdülhamit'in iktidarda bulunduğu İstibdat döneminde gelişti.  Padişah Abdülaziz, Sultan III.Selim’den itibaren başlatılan reform hareketlerini sürdürmüştü. Ancak, bu reform hareketleri ülke içinde ve dışında gelişen sorunları çözümlemede yeterli olamadı. O dönemde Osmanlı Devleti, Sırbistan ve Girit’te gelişen isyanlarla uğraşıyordu. Sultan Abdülaziz döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal yapısına itirazı olan aydınlar; Mehmet, Reşat, Nuri, Ayetullah, Kemal ve Refik Beyler, çözümler üretmek ve imparatorluğu çöküntüden kurtarmak amacıyla, Haziran 1865’de  gizli Genç Osmanlılar Cemiyeti'ni kurdular. Varlıklı ailelerin çocuklarından oluşan cemiyet üyelerine, daha sonra Mısırlı Prens Fazıl Mustafa Paşa, Harp Okulu Nazırı Süleyman Paşa ve Mithat Paşa gibi önemli görevlerde bulunan devlet memurları da katıldı. Cemiyetin önemli üyelerinden Mithat Paşa meşrutiyete dayanan Osmanlılık fikrinin siyasi önderi olmuştu. Valilik göreviyle bulunduğu yerlerde halkı örgütlemiş, önemli yatırımlar yapmış, halkın ve yabancı devletlerin güvenini kazanmıştı. Mithat Paşa, sarayın aksine halkı, birleştirici ve kurtarıcı bir unsur olarak görmüş ve meşrutiyet mücadelesini de bu doğrultuda gerçekleştirmişti. Bu yüzden de, hem Sultan Abdülaziz döneminde hem de II.Abdülhamit döneminde tepki görmüştü. Cumhuriyetçi olmakla suçlanmıştı. Kanun-i Esasi ilan edildikten sonra da, ona aykırı davranmakla ve istibdatçı olmakla suçlanmıştı.

  Cemiyetin kurucuları, Tanzimat döneminde geliştirilen Batı tarzındaki eğitimle yetişmiş aydınlardı. Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip ediyorlar ve Avrupa’da gelişen fikir akımlarından etkilenerek bunların İmparatorlukta uygulanabilme yollarını araştırıyorlardı. Genç Osmanlılar Cemiyeti üyesi olan aydınlar, Avrupa'da gelişen fikir akımlarını, Osmanlı devletinde etkili kılmak ve kamuoyunu bilinçlendirmek için,Tasvir-i Efkar, Muhbir ve Tercüman-ı Ahval gazetelerini yayınlıyorlardı. Ancak, bu duyarlılıklarına rağmen, Genç Osmanlılar Cemiyeti üyeleri arasında da bir örgütlülük yoktu. 

   Genç Osmanlılar Cemiyeti üyelerinin, meşrutiyet rejimini kurmak amacıyla gerçekleştirdikleri ilk girişim, 1867’de sadrazam Ali Paşa’yı görevden uzaklaştırarak yerine Mahmut Nedim Paşa’yı getirmek üzere bir toplantı yapmaları idi. Ancak, bu girişimin duyulması ve  üyelerinin tutuklanması için tedbirler alınınca, cemiyetin kurucularının bir kısmı yurt dışına kaçtı. Kaçamayan üyelerin bazısı cezalandırıldı ve bazısı sürgüne gönderildi. Yurt dışına kaçmış olan Genç Osmanlılar, 1867’den itibaren meşrutiyet mücadelelerini, yurt dışında örgütlenerek ve yayınlar yaparak sürdürdüler. Onlara bu konuda maddi yardım, Mısır Valiliği’ni elde etmeye çalışan Mustafa Fazıl Paşa’dan geliyordu. Paşa, kendi çıkarları doğrultusunda cemiyete para desteği sağlıyordu. 

Avrupa’da örgütlenen Genç Osmanlılara, daha sonra düşüncelerinden dolayı İstanbul dışına görevle gönderilen diğer hürriyet taraftarı aydınlar; Namık Kemal, Ziya Paşa ile cemiyetin kurucu üyeleri Mehmet, Nuri, Agah ve Reşat Beyler ve Ali Suavi de katıldı. Genç Osmanlılar Cemiyeti üyeleri, Avrupa'da bulundukları dönemde, gerek Avrupalı devlet adamlarından, gerekse de Avrupalı aydınlar tarafından da desteklenmişlerdi. Cemiyet üyeleri, Padişah Abdülaziz tarafından tepki görüp yurt dışına kaçtıklarında bir birlik sağlayamamışlardı. Üyelerden Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile anlaşamayınca Fransa'nın Lyon şehrine gitmiş ve orada tek başına gazete ve mecmua çıkartmıştı. Cemiyet üyeleri, padişah Abdülaziz’i, kendilerine uyguladığı baskı politikasına rağmen, Paris ve Londra'ya yaptığı ziyaretlerinde yalnız bırakmamışlardı. Daha sonra, Padişah Abdülhamit döneminde Genç Osmanlıların yurda dönmelerine müsaade edildi. Fakat, bu seferde faaliyetleri sarayı ve saray çevresindeki çıkar gruplarını rahatsız etti. Bu gelişme, yurda dönmeyi kabul etmiş olan cemiyet üyeleri için kötü sonuçlara yol açtı. 

   Cemiyet üyeleri, Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü sıkıntılardan kurtulmasının ancak, siyasal rejimin değişmesiyle, halkın da yönetimde temsil edilmesini sağlayacak meşrutiyet rejimiyle gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Genç Osmanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun da meşrutiyet sistemiyle yönetilmesinin, aynı zamanda Avrupa devletlerinin, Osmanlı devletinin içişlerine karışmasını önleyeceğini ve azınlıklar da dahil bütün halkın yönetimde yer alarak seslerini duyurabileceklerini ve imparatorluğun geleceği olan “Osmanlı” adlı yeni bir millet yaratabileceklerini umut etmişlerdi. Avrupa’ya kaçmak zorunda kalan Genç Osmanlılar, anayasal rejime geçişi kabul etmiyen Sultan Abdülaziz’i ikna edemeyince, çareyi onu tahttan uzaklaştırarak yerine V.Murat’ı getirmekte buldular. Ancak, V.Murat da, psikolojik sorunları olduğu için daha fazla iktidarda kalamayacaktı. Bu amaçla, Avrupa'daki gibi Anayasal rejimle yönetilen bir imparatorluğu hayata geçirmek için Mithat Paşa'nın da yardımıyla çalışmalarına başlamışlardı. 

   Mithat Paşa özellikle, II.Abdülhamit'in tahta çıkmasında ve onu ikna ederek Kanun-i Esasi'nin kabul edilmesinde etkili olmuştu. Veliaht Abdülhamit ile görüşmeler sonucunda, meşrutiyetin ilanı gerçekleşti. Genç Osmanlılar, hazırlamış oldukları anayasa metnini Veliaht Abdülhamit’in görüşlerine sundular. O da kendisince, gelecekte iktidarını tehlikeye düşürecek maddelerin değiştirilmesi koşuluyla bunu kabul edeceğini bildirdi. Maddelerin değiştirilmesi üzerine, Meşrutiyeti ilan etmeyi kabul etti ve 1876’da V.Murat’ın tahttan zorla indirilmesiyle II.Abdülhamit olarak tahta çıktı. Tahta çıkışının ardından Kanun-i Esasi ilan edildi, parlamento açıldı ve meşrutiyet ilan edildi. Ancak, Genç Osmanlılar padişah II.Abdülhamit’in samimiyeti konusunda yanılmışlardı. Çünkü, V.Murat’ın tahttan kötü bir şekilde uzaklaştırılmasını gözönünde bulunduran padişah, iktidarının ilk yılında Genç Osmanlıları ortadan kaldırarak kendisine karşı olabilecek bir tehlikeyi önlemek istemişti. II.Abdülhamit'in tahta çıkışı ve ardından gerçekleşen meşrutiyet ile Osmanlı devleti, Avrupa ve dünya ile olan ilişkilerinde yeni bir döneme giriyordu. 

   Genç Osmanlılar cemiyeti etrafında gelişen Osmanlıcılık akımının hedefi, bütün imparatorluğu Osmanlılık fikri etrafında toplamaktı. Kanun-i Esasi'ye göre, Osmanlı devletinin uyruğunda bulunan kişilere hangi din ve mezhepten olunursa olsun hepsinin Osmanlı olduğu, şahsi hürriyetlere sahip oldukları, din ve mezhep işleri dışında kanun önünde hak ve vazife yönlerinden eşit olduğu duyuruluyordu. Kanun-i Esasi, daha önce ilan edilen Gühane Hatt-ı Hümayunu ve Islahat Fermanı'ndan farklıydı. Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Islahat Fermanı, hükümdarın tek taraflı ilan ettiği belgelerdi. Kanun-i Esasi ise, padişah ile halkı arasında bir sözleşme idi. Halk, oyu ile yönetime katılmış oluyordu. Meşrutiyet ülküsü ve vatan mefhumu, Osmanlı Hanedanı yanında birleştirici diğer unsurlar oluyordu. Parlamentonun birleştirici unsuru da, Osmanlılık fikrini geliştirdi. Ancak, Osmanlı-Rus harbinin sonuçları, Meşrutiyete dayanan Osmanlılık fikrini zayıflattı. Savaş sırasında hristiyanların, müslümanlara yönelik sert tedbirleri, Rusların, Rum ve Ermenileri Osmanlı aleyhinde kışkırtmaları, hristiyanlara tepkinin artmasına yol açtı. 

   Osmanlı-Rus Savaşı cemiyet içinde de ayrılıklara yol açtı. Savaşın yol açtığı kötü gelişmelerden hükümet ve saray sorumlu görülmüştü. Saray ve hükümet de meşrutiyetçileri sorumlu tutunca, Meclis-i Mebusan kapatılıp Kanun-i Esasi rafa kaldırılmıştı. Bu gelişmeler, tepkileri Genç Osmanlılar üzerinde yoğunlaştırdı. Bu olaylara bir de Ali Suavi'nin, meşrutiyete yakın gördüğü tahttan indirilmiş olan V.Murat'ı, Çırağan Sarayı'ndan kaçırma teşebbüsleri de eklenince, Genç Osmanlıların tasfiyesinde etkili bir ortam hazırlanmış oldu. Genç Osmanlılardan Mithat Paşa, görevlendirildiği her yerde yararlı çalışmalar yapmış olmasına rağmen, kendisine muhalif olanların etkisi ve padişah II.Abdülhamit'in kuşkucu yapısından dolayı hapse atıldı. İdamla yargılandı ancak, padişah bu cezayı sonsuz sürgün ve hapis cezasına çevirdi. 28 Temmuz 1881'de birlikte yargılandığı diğer üyeler Mehmet ve Nuri Beylerle birlikte Taif'e sürgüne gönderildi. 24 Nisan 1884'te de orada öldürüldüler. Diğer Genç Osmanlılardan Ali Suavi'de, Çırağan Sarayı'ndan V.Murat'ı kaçırmak isterken öldürüldü. Ziya Paşa, Adana Valiliği'ne, Namık Kemal de, Midilli Mutasarrıfığı'na atandı. Böylece, Genç Osmanlıların siyasi faaliyetleri önlenmeye çalışıldı. Ancak Genç Osmanlıların imhası, Kanun-i Esasi, Meclis-i Mebusan ve hürriyet fikrini öldürmedi. Bu fikirler, aydınlar arasında gizlice yayılmaya devam etti ve Jön Türklerin (Genç Türklerin) ortaya çıkmasında etkili oldu. 

   Sonuç olarak, bütün bu akımlar ve çabalar, Osmanlı devletinin çöküşten kurtulması için etkili olamadı. Sadece, son çırpınışlar oldu ve 20.yüzyılda devletlerin ayakta kalabilmesi için hayali politikaların değil, sağlam bir ekonomi, sosyal ve siyaset programı uygulanmasının gerekli olduğunu  göstermiş oldu.