XVII.YENİ TÜRKİYE’YE YENİ BAŞKENT VE YENİ REJİM
| 17A.Yeni Türkiye'ye Yeni Başkent - Ankara'nın Başkent Oluşu |
| Sivas Kongresi sonrasında,Temsil Kurulu (Heyet-i Temsiliye)'nun Ankara'ya yerleşmesinde etkili olan gerekçelerin önemli bir bölümü, yeni Türk devletinin başkentinin seçilmesinde de geçerli olmuştur. Gerçekten de Temsil Kurulu Başkanı M.Kemal ve arkadaşları, daha ilk günden bu bozkır kentinde halktan gördükleri sıcak karşılama ve güven karşısında, çok mutlu olmuşlardı. Ankara halkının bu tutumu, Kurtuluş Savaşı boyunca da devam etmişti. Ancak, kuşkusuz M.Kemal ve arkadaşları, Ankara'yı yalnızca bu nedenden dolayı Başkent olarak belirlememişlerdir. Bu söylenilenler, onların Ankara'ya karşı duydukları sevgi olarak özetlenebilir. Gerçekte ise, Ankara'nın Başkent olarak seçilmesinin çok önemli ve akılcı gerekçeleri vardır. Bir defa Ankara, stratejik bakımdan çok uygun bir kent olup, neredeyse Anadolu'nun bütün köşelerine eşit uzaklıkta bulunuyordu. Demiryolu, telgraf hatları ağının geçtiği yol üzerinde olup, savunulması kolay, işgal edilmesi ise, çok zor bir konumdaydı.İ stanbul gibi çok kozmopolit bir yapısı olmadığı gibi, artık tarihsel işlevini tamamlamış olan ve eski düzenin bir temsilcisi gibi görünen Osmanlı saltanatının merkezinden uzak bir toplumsal yapısı vardı. Öte yandan, modern şehircilik anlayışına göre; artık başkentlerin, ülkenin bütününe hizmet edebilmesi için, belli bir köşede ve o ülkenin en rahat yerinde seçilmesi anlayışından vazgeçilmişti. Başkent, yurttaşların en kolay ve en kısa zamanda ulaşabileceği bir noktada olmalıydı. İşte Ankara, bütün bu nitelikleri taşıyordu. Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra sıra, yeni başkentinin seçilmesi ve yönetimin adının konulmasına gelmişti. Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen komutanı ve Lozan kahramanı İsmet Paşa ile arkadaşlarının, Ankara'nın Başkent olarak kabul edilmesine ilişkin olarak verdikleri önergenin,13 Ekim 1923 tarihinde kabul edilmesiyle birlikte, Cumhuriyet'in ilanı öncesinde, yeni devletin zaten üç yıldan beri yönetim merkezi olan Ankara'nın, Başkent olması da resmen kabul edilmiş oldu. Başkentin resmen belirlenmesinden sonra sıra bu defa da yeni yönetimin adının konmasına gelmişti. |
| 17B. Cumhuriyetin İlanı ve Mustafa Kemal (Atatürk) 'in Cumhurbaşkanı Seçilmesi |
| Meşrutiyetten
itibaren siyasi örgütlenmenin içinde yer alan Mustafa Kemal (Atatürk),
ulusal egemenliğe dayalı bir yönetim kurulmadan, içinde bulunulan
sorunların çözümlenemeyeceğine inamıştı. Bu görüşleriyle İttihat
ve Terakki ileri gelenlerinden ayrıldığı, hatta onlarla belli ölçülerde
çatışmaya girdiği için, parti içinde, önder konumuna yükselememişti
.
Osmanlı Devleti'nin son yıllarına doğru, anı defterinin 3 Temmuz 1918 tarihli bölümüne "Benim elime büyük bir yetki ve güç geçerse, toplumsal yaşantımızda istenilen değişimi bir anda, bir darbe ile uygulayabileceğim kanısındayım." diye yazmıştı. Bu düşünce O'nun, nasıl bir tarihsel görev üstlenmek istediği konusunda da bir önbilgi vermesi bakımından ilginç ve önemlidir. Mondros Ateşkesi'nden sonra başlayan işgaller ve buna karşı koymak için kurulan ulusal örgütler döneminde, M. Kemal Paşa'nın beklediği fırsat ortaya çıkmıştı; ulusal güçleri tek merkezde toplayarak, işgali ve tarihsel işlevini tamamlamış Osmanlı yönetimini ortadan kaldırmak. Amasya Genelgesi'nden itibaren M. Kemal'in üzerinde en çok durduğu nokta; ulusal egemenlik konusu olmuştur. Erzurum Kongresi öncesinde ise, yakın arkadaşlarından Mazhar Müfit (Kansu) Bey'e gelecekte yapılmasını planladığı değişiklikleri anlatırken, gelecekte yönetim biçiminin cumhuriyet olacağını söylemişti. Sivas Kongresi günlerinde, orada bulunan ABD'li Gazeteci Louis Brown'a verdiği demeçte de; savaşı kazanacağını, bağımsız bir Türk Cumhuriyeti kuracağını açıklamıştı. O tarihlerde yabancı basında çıkan haberler de, Anadolu'da yeni bir yönetimin kurulmakta olduğu yolunda idi. Örneğin; Fransız gazetelerinden Le Temps, 24 Ağustos 1920 tarihli haberinde, "Anadolu'da bağımsız bir cumhuriyet ilan edileceğini" yazmıştı. İstanbul'da görevli İngiliz Yüksek Komiseri John de Robeck bile, 17 Eylül 1919 tarihinde Lord Curzon'a yazdığı bir telgrafta, Anadolu'da M. Kemal Paşa'nın önderliğinde bağımsız bir cumhuriyete doğru hızla yol alındığını belirtilmişti. Kurtuluş Savaşımız'ın Önderi M. Kemal Paşa, başlangıçtan itibaren rejimin adını koymayı sakıncalı bulmuştur. Çünkü, Anadolu'daki işgalin ortadan kaldırılabilmesi için, bütün ulusun güç birliğinin sağlanması gerekiyordu. Başlangıçta rejimin adı konusunda yapılacak bir açıklama, milliyetçilerin aralarında anlaşmazlık yaratacak ve kardeşi kardeşe düşürecek temel sorun unutulup gidecekti. Onun için, siyasi rejimin adının konulmasını, kendi deyimiyle "Ulusal bir sır gibi" saklamıştır. Saltanat'ın kaldırılması sırasında TBMM'de artan gerginlik, yeni seçimlerin yapılmasında sonra daha ılımlı bir hale gelmişti. TBMM'nin ikinci dönemine seçilen milletvekilleri,11 Ağustos 1923 tarihinde göreve başladılar. M. Kemal Paşa'nın önderi olduğu ve 9 Eylül'de adı Halk Fırkası olarak konulan siyasi grup, bu mecliste çoğunluğu oluşturuyordu. İkinci dönem çalışmaları başladıktan kısa bir süre sonra, TBMM 23 Ağustos 1923'te, Lozan Antlaşması'nı onayladı. Kurtuluş Savaşı'nın siyasi zaferi olarak kabul edilen bu Antlaşma'dan sonra, 2 Ekim'de işgal güçlerince boşaltılan İstanbul, 6 Ekim'de TBMM ordusuna teslim edildi. Böylelikle Kurtuluş Savaşı ile amaçlanan çok önemli bir hedefe varılmış oldu. Artık sıra, 23 Nisan 1923'ten beri zaten uygulanmakta olan yönetim biçiminin adının konulmasına gelmişti. 13 Eylül 1923 tarihinde M Kemal Paşa, Anayasa'nın ilk maddesinin "Türkiye, Cumhuriyet yönetimi ile idare olunur bir halk devletidir." şeklinde belirleneceğini, Yunus Nadi Bey'e söylemişti. 27 Eylül 1923 tarihinde bir Viyana gazatesine verdiği demeçte de, Anayasaya göre; egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa ait olduğunu söyledikten sonra, bu yönetimin, cumhuriyet anlamına geldiğini belirtti. 9 Ekim 1923 tarihli Yenigün Gazatesi de, yakında cumhuriyetin ilan edileceğini haber verdi. Basın Yayın Genel Müdürlüğü ise, 22 Ekim'de yayınladığı bildiride, devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olacağını açıkladı. Bu haberler, cumhuriyetin ilanına doğru gidildiğinin göstergesi olacaktı. 22 Ekim'de Başbakan
Fethi (Okyar) Bey ile TBMM İkinci Başkanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'nın
çekilmesiyle başlayan hükümet bunalımı, giderek arttı ve M. Kemal
Paşa'ya muhalefet eden grup, bir kabine kurmayı başaramadı. Çünkü
Anayasaya göre; Bakanlar meclisten tek tek seçiliyorlardı. 28 Ekim'de
de hükümet bunalımına bir çözüm bulunamaması üzerine, Halk
Partisi Genel Başkanı M. Kemal, o günün akşamı Çankaya Köşkü'nde
bu durumu çözmeye karar verdi ve İsmet Paşa ile birlikte, ertesi gün
meclise sunulmak üzere bir Anayasa değişikliği önergesi hazırladılar.
29 Ekim 1923 günü, önce Halk Partisi Grubu'nda kabul edilen değişiklik
tasarısı, aynı gün akşam saat 20:30'da da TBMM'de 158
milletvekilinin oybirliği ile onaylandı. Bu değişikliğe göre;
anayasanın birinci maddesine, "Türkiye
Devleti'nin hükümet biçimi cumhuriyettir" şeklinde bir cümle
eklendi. Böylelikle Türk siyasi tarihinde ilk defa, cumhuriyet ile yönetilen
bir Türk devleti kurulmuş oldu. Anayasa'da yapılan öteki değişiklikler
ise özetle şöyleydi : Madde 2 :
Türkiye Devleti'nin dini Dini İslâm'dır. Resmi dili Türkçe'dir. Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamada yine aynı sayıdaki milletvekilinin oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal (Atatürk) Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanlığına seçildi. Cumhuriyetin ilanının sonuçları :
|
| 17C.Cumhuriyet'in İlanı'na Gösterilen Tepkiler |
|
Cumhuriyetin ilanı, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu'nun T.B.M.M.'de 29 Ekim 1923 gecesi saat 20.30'da kabulü
ile oldu. T.B.M.M. onbeş dakika sonra Mustafa Kemal'i Cumhurbaşkanı
seçti ve aynı konudaki üç ayrı önergeyi birleştirerek
cumhuriyetin ilanının ülkenin her yerinde 101 pare top atışı ile
kutlanmasını kararlaştırdı.
Cumhuriyet ilan edildiği sıralarda halkın çoğunluğu bunun ne anlama geldiğini pek bilmiyordu. Ülkenin dört bir yanından atılan top sesleri ile heyecanlanan halk cumhuriyetin ne olduğunu öğrenince, tıpkı milli mücadele sonrasında olduğu gibi şenliklerle yeni devlet şeklini kutlarken, bazı kesimlerin tepki ve eleştirileriyle de karşılaşılmıştır. Tepkiler, içeride basından ve Milli Mücadele'yi Mustafa Kemal'le birlikte gerçekleştiren liderlerin bazılarından gelmiştir. Cumhuriyetin ilanına tepkilerin hilafet ve halifenin geleceğine dönüştürülmesi konusunun Türkiye dışında da tartışılmasına ve Ağa Han ile Emir Ali'nin mektupları sorusuna dönüşmesine de neden olmuştur. Basından ve Milli Mücadele Önderlerinden Gelen Tepkiler Cumhuriyetin ilanına tepkilerin büyük bir bölümü, başlangıçda milli mücadeleye de karşı çıkmış olan İstanbul basınından gelmiştir. Tepkiler özellikle, Hüseyin Cahit Yalçın'ın başyazarlığını yaptığı Tanin, Velit Ebüzziya'nın başyazarı olduğu Tevhid-i Efkar ve Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'nden gelmiştir. İstanbul basını eleştirilerini, daha çok Cumhuriyetin duyurulmasını kutlama görünümü altında ifade etmiştir. Önceleri eleştirilerini, bu işin "aceleye getirilmiş" ve bir "oldu bitti" ile ilan edilmiş olduğu noktasında toplayan İstanbul basını, giderek tepkilerini Anayasa değişikliklerinin Cumhurbaşkanına verdiği yetkilere ve dolayısıyla halifelik sorununa dönüştürmüştür. Hüseyin Cahit Yalçın "Yaşasın Cumhuriyet" başlığını verdiği yazısında işin aceleye getirildiğini "...şöyle olacağı, böyle olacağı söylenip dururken, öte yandan birdenbire, birkaç saat içinde, Anayasa değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimiyle olağandışı bir davranıştır." sözleriyle ifade ettikten sonra Cumhuriyet'in ilanını meclisin alkışlarla kabul etmesini, ulusun top atışlarıyla kutlamasını da eleştirmiştir: "Cumhuriyet alkış ile, dua ile, şenlik ve donanma yapmakla yaşamaz. Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi'nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir. Ben Cumhuriyetçiyim ama cumhuriyet sözcüğüne bir put gibi tapmam." Yazısında, Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman onun güvenoyu verdiği bir hükümetin cumhurbaşkanınca düşürülebileceğine değinen Hüseyin Cahit Yalçın, "Böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak Cumhurbaşkanına mı veriliyor? Cumhuriyet, bize yönetim biçiminin değişmesiyle birlikte kafa değişikliği de getiriyor mu? Bakanlar Kurulu'na girecek kişilere devlet adamı kafası armağan ediliyor mu?" sorularını sorarak cumhuriyetin ve onu gerçekleştiren kadronun değerini, önemini anlatmaya kalkışmıştır. Hüseyin Cahit, Cumhuriyeti getiren anayasa değişikliklerinin "Halifenin başkan olduğu" devlet sistemini önlemeye yönelik olduğunu anladığından, 2 Kasım tarihli yazısında ise; Cumhurbaşkanı'nın "lüzumu halinde Meclis'e Başkanlık edebilmesi" koşulunun neyle saptanacağını ve neden Cumhurbaşkanı'nın, Devlet Başkanı olduğunun ayrı bir maddeyle belirtildiğini soruyordu. 4 Kasım tarihli yazısında ise Mustafa Kemal'in halk Fırkası (partisi) başkanlığını sürdürmesini eleştirmişti. Cumhurbaşkanlığı ile parti başkanlığının bir arada yürütülmesinin sakıncalarını bilen Mustafa Kemal, 19 Kasım 1923'de Halk Fırkası Başkanlığı'nı İsmet Paşa'ya devretti. Hüseyin Cahit Yalçın, Cumhuriyet yönetimiyle Halifelik'in önemini yitireceğini anladığından, 8 Kasım tarihli yazısında da "Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Hanedan-ı Hilafet" karşısında tutum takınıldığını yazıyor, hatta "Bu görevi de Cumhurbaşkanı mı alacak?" diye soru yöneltiyordu.11 Kasım'da "Şimdi de Hilafet Meselesi" başlıklı başmakalesinde "...Hilafet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devleti'nin İslam Alemi içinde hiç ehemmiyeti kalmayacağını, Avrupa siyaseti nazarında da en küçük ve kıymetsiz bir hükümet mevkiine düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir dirayete lüzum yoktur (!). Milliyetperverlik bu mudur? Hakiki milliyet hissini kalbinde duyan her Türk Hilafet Makamı'na dört elle sarılmak mecburiyetindedir." diyerek halkı cumhuriyet yönetimine karşı kışkırtıyordu. Velit Ebuzziya ise aceleci davranıldığını ve Ankara'daki en önemli ve en yetkili kişiler dahil ülke kamuoyunun da bu konuda kendileriyle aynı görüşte olduğunu ifade ettikten sonra, Cumhuriyet'in ilanını balon uçurmaya ve dolap döndürmeye benzeterek "Balonu uçurdular; ama görünüşe bakılırsa ucunu kaçırıyorlar...Sular zorlayınca dolaplar döndüler; ama ne yönde" diyordu. Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Hükümeti'ne güvensizliğini ise "Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltecek misiniz?"sorusuyla belirtiyordu. Vatan Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman ise "Bizi üzen nokta, ulusal önderimizin kendisiyle ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile kişisel güç kazamnmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır." dedikten sonra Anayasa'nın değiştirilmesinde, Mustafa Kemal'in ön ayak oluşunu da hoş karşılamıyordu. Cumhuriyete ve Mustafa Kemal'e karşı İstanbul basını'nda oluşturulan tepkiler, Milli Mücadele'nin bazı önderlerinin düşüncelerini de dile getirmekteydi. Cumhuriyet ilan edilirken Rauf Bey, Ali Fuat Paşa ve, Refet Paşa İstanbul'da, Kazım Karabekir ise Trabzon'da bulunuyorlardı. Rauf Bey ve Refet Paşa saltanatçı ve hilafetçi tutumlarını daha saltanatın kaldırılmasından önce Mustafa Kemal'le Refet Paşa'nın Keçiören'deki evinde yaptıkları konuşmada ortaya koymuşlardı. Bu görüşmede Rauf Bey, hilafet ve saltanat makamına vicdan ve duygu yönüyle bağlı bulunduğunu, ailesinin ve kendisinin padişahın nimeti ve ekmeği ile yetiştiğini, kendi kanında o nimetin parçalarının dolaştığını, bu nedenle padişaha sadakat göstermek, halifeye saygı göstermekle yükümlü bulunduğunu, herkesin erişemeyeceği bir makam olarak saltanatı korumak gerektiğini, bu makamın kaldırılmasının, yerine başka bir düzen getirmenin toplum için istenmeye sonuçlar yaratacağını, padişahlıktan başka bir yönetimin düşünülemeyeceğini Mustafa Kemal'e söylemiş, Refet Paşa da bu düşüncelere katıldığını belirtmişti. Ali Fuat Paşa ise Moskova'dan henüz döndüğünü, durumu gereğince inceleme zamanı bulamadığını, bu yönden de bu konuda bir görüş ve düşünce söyleyemeyeceğini belirtmiş ve gerçek düşüncesini açıklamaktan kaçınmıştır. 29 Ekim 1923 sabahında Halk Partisi grubunda başbakanlığa aday gösterilmesine rağmen Mustafa Kemal'in Başbakanlık'a İsmet İnönü'yü seçmesi, yolları ayıracaktı. Cumhuriyetin ilanını İstanbul'da atılan top seslerinden anlayan Rauf Bey, bu konudaki görüşlerini, 1 Kasım'da Vatan ve Tevhid-i Efkar gazetelerinde açıklamıştır. 2 Kasım'da da Tanin aynı görüşlere geniş yer vermişti. "El çabukluğu" denebilecek acele kararlarla ulusal egemenliğin tehlikeye gireceğini, bütün kuşkusunun bu kavrama sadık kalınmayacağı olduğunu söyleyen Rauf Bey, Cumhuriyet'i ilan eden kadroya güvenmediğini belirttikten sonra, "Benim kuvvetli hükümetten anladığım, halk egemenliğine dayanan, görev ve yetkilerini iyice kavramış, olgun bir kabinedir. Birtakım kimselerin, kuvvetli hükümet deyiminden, memleketi yumruk zoruyla yönetmeyi anladıklarını işitince çok şaşırdım" diyordu. Kazım Karabekir ise Cumhuriyet konusundaki görüşlerini, 1921 Mayıs'ında Mustafa Kemal tarafından Meclis'te Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu oluşturulurken açığa vurmuştu. Yönelimin Cumhuriyet doğrultusunda geliştiğini sezen Karabekir bunu bir tehlike olarak nitelendiriyor ve ileride bir olup bittiyle korkulan bu tehlike ile karşılaşılırsa yani Cumhuriyet ilan edilecek olursa bunun "Allah korusun, hayat ve bağımsızlığımızı bir kargaşa tufanı içinde boğar" diyordu. Cumhuriyet'in ilanı karşısında Kazım Karabekir de Rauf Bey'le arkadaşlarını şu sözlerle destekliyordu: "Ben Cumhuriyet'ten yana fakat kişisel yönetime karşıyım". Karabekir kişisel yönetimi önlemek için kafasında bir plan yapmıştı:"Cumhurbaşkanlığı'na, sırf tarihi bir nam almak suretiyle mükafatlandırmak ve maddi olarak da ölünceye kadar bu makamın terfilerinden istifade etmek üzere Mustafa Kemal Paşa'yı seçmek", ancak Sakarya Savaşı öncesinde Meclis'te "barıştan sonra ulus safları içine çekilerek ulusun bir bireyi gibi yaşayacağım" diyen Mustafa Kemal'in bu sözünü yerine getirip istifasından sonra "halka cumhurbaşkanını seçtirmek". Hilafet ve saltanat düşüncelerinden kopamayan Milli Mücadele'nin bu önderleri, resmi görevlerine rağmen Halife ile yakınlık kurup onu ziyaret de etmişlerdir. Hatta görevli bulunduğu İstanbul'a gelişinden üç gün sonra Kazım Karabekir Paşa onuruna, Halife tarafından bir de ziyafet verilmişti. Oysa İstanbul'a gelen Şeriye Vekili Mustafa Fevzi Efendi, Halife'yi ziyaret etmemişti. Bu sıralarda halife yanlıları, TBMM'nin kararlarına bir tepki olarak Halife'nin istifa edeceği söylentilerini yaymaya başladı. Asıl amaçları, TBMM'nin halifelik üzerinde belirleyici olamayacağını kanıtlamak ve halifenin görevlerinin neler olduğunu bir an önce saptamaktı. O günlerde büyük yankılar uyandıran başka bir olay da, İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey'in Halife Abdülmecit'e gönderdiği mektubu olmuştur. 10 Kasım 1923 tarihli Tanin'in birinci sayfasında "Huzuru Hazreti Hilafetpenahi'ye" başlığı ile yayınlanan bu açık mektupta, halifenin çekileceği söylentileri karşısında böyle bir eylemin Türkler için, hatta dünya için korkunç bir sonuç getireceği, Türkler'in halifeliği elden kaçırabilecekleri ifade edildikten başka, Halife'ye siyasal desteğin de gerekli olduğu, devletin en yetkilisi olması gerektiği savunuluyordu. Halifeliğin, tüm müslüman devletler arasında birleştirici ve etkili olduğuna inanan Milli Mücadele önderlerinin sözleri ve halifeyi ziyaretleri, kısa zamanda karşıt tepkiler doğurmuştur. Kemalist milletvekillerinden Ali Çetinkaya ve İhsan Eryavuz, konuyu Halk Partisi Grubu'na getirerek genel görüşme açtırdılar. Rauf Bey, bu hava içinde İstanbul'dan Ankara'ya dönerken istasyonda; Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Kazım Karabekir Paşa ile halifenin yaverlerinden biri tarafından uğurlanmıştı. Cumhuriyetçilerle -Rauf Bey'in karşılaşması, 22 Kasım 1923'te Ankara'da Halk Fırkası'nın sekiz saat süren toplantısında oldu. Rauf Bey'in istememesine rağmen bu toplantıyı, Mustafa Kemal de izlemiştir. Rauf Bey bir yanlış anlama olduğunu söyledikten sonra, "Duygularım Cumhuriyet yönetiminden başka hiç bir yönetimi benimsemediğim yolundadır." demişti, ama Rauf Bey Ankara'dan ayrılışında, kendisine Cumhuriyet'ten söz açan Meclis Başkanı Kasım Paşa'ya "Cumhuriyet'in ilanını önleyebilirsem yurda büyük hizmet etmiş olurum" dediği bilinmekteydi. İsmet Paşa da, grup görüşmelerinde Cumhuriyet'e karşı çıkanlara sert bir dil kullanarak eleştirmişti. Hilafet'in savunulamayacağını "Herhangi bir halife kapalı ya da açık bir biçimde Türkiye'nin alınyazısı ile ilgili imiş gibi bir durum almak isterse... bunları ülkenin varlığı ve yaşayışı ile tam karşıt ve bu tutumu vatan hainliği sayacaklarını" ifade ettikten sonra, Rauf Bey bizim tam karşıt gördüğümüz sözlerini geri alarak bu parti içinde yürümek kararında mıdırlar? Yoksa görüşlerinde direnerek partimizin dışında ve Meclis'te bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı verecekler sorusunu yöneltmiştir. Grupta Muhalefet Partisi kurma isteklerinin olmadığını, partiden ayrılmayacağını açıklayan Rauf Bey, ertesi gün de saltanata karşı ve Cumhuriyet'ten yana olduğunu belirten bir bildiri yayınladı. Böylece Halk Partisi'nde doğan ikilik, yatışmış gibi görünüyordu ama, çok kısa bir süre sonra aynı isimler örgütlenerek muhalefet partisi kuracaklardı. |