XIV.TBMM'DEKİ GELİŞMELER VE BARIŞ GİRİŞİMLERİ

14A. 1921 Anayasası'nın (Teşkilat-ı Esasiye) Kabulü (20 Ocak 1921)
   1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak'ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul'un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara'da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun "kurucu" mu yoksa "normal" bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis'in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920'de BMM'nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920'de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu'nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. "Meclis Hükümeti" denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan "Nisab-ı Müzakere" (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM'nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı "Büyük Millet Meclisi'nin Kuruluş ve Niteliği" ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi "Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir."  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920'de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, "Halkçılık Programı" adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti'nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu'nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani "Hilafet ve Saltanat'ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması" hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül'de gerçekleştirdiği gizli oturumunda "Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi'ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir ... Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır." sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921'de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa "Teşkilat-ı Esasiye Kanunu" adıyla yürürlüğe konuldu. "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Kuvvetler Birliği" ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı'nın Kanun-i Esasi'sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

   "Temel hükümler" ve "idari teşkilat" olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen "madde-i münferide"si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM'nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi'de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa'ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.
 

  1. Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.
  2. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM'de belirir ve toplanır.
  3. Türkiye Devleti, BMM'nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır. 
  4. BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur.
  5. BMM'nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir.
  6. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır. 
  7. Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM'nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu'nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir. 
  8. BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir.
  9. BMM Genel Kurulu'nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı'dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu'nun da doğal başkanıdır.
  10. Kanun-i Esasi'nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir. 
   Kanun-i Esasi'nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM'ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise "İslami-monarşik" Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası'nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası'nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu'nun 1. maddesine atıf yapılarak "BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder." düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası'nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

14B. İstiklal Marşı'nın Kabul Edilmesi
   Milli devletlerin kuruluşu ve milliyetçilik hareketleri, batı toplumlarında hem bireyleri birbirlerine bağlayacak hem de devletin bağımsızlığını vurgulayacak ve diğerlerinden ayıracak bazı simge ve uygulamaların doğmasına yol açmıştı. Bu simgelerin başında, milli marşlar gelmekteydi. İlk milli marş, 1740'da İngiltere'de kabul edilmişti. Fransız İhtilali'de Yüzbaşı Lisle'nin "Marseillese" ini Fransa'ya milli marş olarak kazandırmıştı. 

   Osmanlı, dinsel temelllere dayanan bir devletti. Aynı zamanda içinde farklı etnik kökenden gelen insanlar barındığı için, milli bir devlet değildi. Buna rağmen, Osmanlı'da ilk kez devlet için 2. Mahmut dönemine bir marş bestelenmişti. Mızıka-i Hümayun Mektebi'nin kuruluşu ile birlikte önce "Mahmudiye", daha sonra da, "Mecidiye" marşları bestelendi. 

   İkinci Meşrutiyet bestesi yapılan "Türk Marşı", milli nitelik taşıdığı için, tartışmalara neden olunca, bundan vazgeçilmiş ve Mecidiye Marşı "Saltanat Marşı" olarak kabul edilmişti. 

   Kurtuluş Savaşı günlerinde batı toplumlarında olduğu gibi, artık bizim de orduya ve halka heyecan aşılayacak, bağımsızlık sevgisini dile getirecek, milli nitelikli bir marşımızın olmasının gerekliliği anlaşıldı. 

   1921'de Maarif Vekâleti(Milli Eğitim Bakanlığı), bu eksikliği giderebilmek için "milletimizin iç ve dış bağımsızlık uğruna giriştiği mücadelesini vurgalayan" bir şiir yarışması açtı. Yarışmaya, 724 şiir katıldı. Bakanlık bu şiirlerden hiç birini, bir milli marş için uygun bulmadı. 

   Mili Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, milli marş için en uygun şiirin Burdur Milletvekili Mehmet Akif (Ersoy) Bey'in yazacağı düşüncesindeydi. Mehmet Akif Bey, bu konuda para için şiir yazmayacağını belirtince, ödül olarak konan 500 lira onun için söz konusu edilmedi. Bunun üzerine M. Akif Bey, milli duygularının coşkusunu dile getiren bir şiir yazdı. 

   TBMM'nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, Mehmet Akif Ersoy'un "Kahraman ordumuz'a" armağan ettiği şiiri "İstiklal Marşı" nın güftesi olarak kabul edildi. 

   İstiklal Marşı'nın bestelenmesi için de bir yarışma açıldı. Yarışmaya, 24 besteci katıldı. Milli Eğitim Bakanlığı ile Meclis arasında seçimin nasıl yapılacağı konusundaki görüş ayrılıkları çıktı. Bu görüş ayrılığı, 1924'de giderilebildi. Bakanlığın oluşturduğu bir kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini uygun buldu. İstiklal Marşı, bu bestesiyle 1930 yılına kadar çalındı. 1930'da ise, Zeki Üngör'ün bestesi kabul edildi. Bugün de milli marşımız aynı beste ile seslendirilmektedir. 

   İstiklal Marşı'nın "milli marş" olduğu, ilk kez 1982 Anayasası'nın 3. maddesinde ifade edilmiştir.

14C. 23 Nisan'ın Milli Bayram Kabul Edilmesi
   Toplumları ulusal birlik ve beraberlik içine çekmede, bayramların önemi büyüktür. Egemenliği, yani "buyurma gücü"nü 23 Nisan 1920'de halka geçiren TBMM'nin Birinci açılış yıldönümünde, konunun önemini kavrayan bazı milletvekilleri önerge vererek, bu büyük günün "Iyd-ı Milli" (Milli Bayram) olarak benimsenmesini istediler. Saltanat yanlılarının, dinsel inanç ve bayramların üstünde bir kutlamaya gerek olmadığı şeklindeki itirazları, azınlıkta kaldı. Iyd-ı Milli terimi, "Milli Bayram"a dönüştürülerek 23 Nisan, anayasanın 3. maddesinde de ifade edilen "Türk Devleti"nin ilk ulusal bayramı kabul edildi. 23 Nisan, Milli Bayram adıyla 1923 yılına kadar tek ulusal bayram olarak kutlanmıştır. 1923'te milli bayrama, bir yenisi eklenmiştir. 24 Ekim 1923'te kabul edilen bir yasa, 1 Kasım'ı Egemenlik (Hakimiyet) Bayramı yaparken 19 Ekim 1925'te yürürlüğe giren bir başka yasa da 29 Ekim'i Milli Bayram yapmıştır. 23 Nisan ise "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı"olarak benimsenmiştir.
14D. TBMM'de Gruplaşmalar
   Mustafa Kemal'in seçim bildirgesi niteliğindeki 19 Mart 1920 tarihli genelgesi, Ankara'da toplanacak olan meclise, her siyasal görüşten olanların aday olmasına olanak tanımıştır. Seçimler sonucunda Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nin gösterdiği adayların yanında, II. Meşrutiyet'ten beri süregelen ideolojik mücadelenin içinde yetişen ve o mücadelede yer alan kişiler de meclise milletvekili olarak girmiştir. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığını sağlama amacıyla, Ankara'da Meclis çatısı altında bir araya gelen bu milletvekilleri içinde İttihatçı'dan Hürriyet-İtilafçı'ya, İslamcıdan Türkçüye, Devrimciden Tutucuya ve tarafsıza kadar çok farklı görüşler olmasına rağmen, ilk aylarda birbirlerini pek tanımadıkları için gruplaşma ve kısır ideolojik mücadele olmamıştır. Ancak Meclis'in, anayasanın kabulü ile getirilen kuvvetler birliği sisteminin kuruculuk yapısını ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu gibi yasalarla ihtilalci karakterini ortaya koymaya başlaması, meclis üyelerinin birbirlerini daha iyi tanımalarına yol açmış ve değişik düşüncelerin belirmesiyle, bütünlük ve birlik konusunda ayrılıklar başlamıştır. Milletvekillerinin çeşitli konularda verdikleri önergeler ve izlenmesi gereken yöntemler konusunda meclis kürsüsünden yaptıkları konuşmalarda birbirlerini tanımalarında ve gruplaşmalarda etkili olmuştur. Bu durum, meclis çalışmalarını etkilemiş ve yasa çıkarılamaz hale gelinmiştir. 

   1921 başlarından itibaren iyice belirgenleşen bu gruplaşmalar; 1- Halk zümresi 2- Tesanüd 
3- İstiklal 4- Islahat 5- İttihatçı Grubu adlarını almışlardır. 

   1- Halk zümresi : 5 Eylül 1920'de Meclis içinde oluşan bir gruptur. Bu gurub oluşturan milletvekilleri, Sovyet Devrimi'ni kendilerine örnek alarak Anadolu'da bu düzene özdeş bir düzen kurulmasını istemişlerdir. 

    2- Tesanüd Grubu (Dayanışma Grubu) : Milliyetperver milletvekilleri tarafından kurulan bu grup, Meclis'te milletvekilleri arasında dayanışmayı amaçlamıştır. Grubun idare heyeti; Mazhar Müfit (Hakkari), Ferit (Çorum), İsmail Suphi (Burdur), Mustafa (Dersim), Rasim (Sivas), Yusuf İzzet Paşa (Bolu), Dr. Suat (Kastamonu), Yusuf Ziya (Bitlis) Beylerden oluşmaktaydı. 

   3- İstiklal Grubu : Mustafa Kemal hayranı, ileri görüşlü 30-40 milletvekili tarafından oluşturulmuştur. Meclis'te "Terakkiperver-Milliyetperver" akımı temsil edeceklerini açıklamışlardır.

   4- Islahat Grubu : Grup, 39 maddelik ve 12 bölümlük bir programla görüşlerini açıklamıştır. Amaçlarını; sosyal mutluluğu kurmak, dengeli güçleri altüst etmeksizin halkı yönetime ortak etmek ve yönetimi halkın gereksinimlerinin karşılanmasına hizmet edecek duruma getirmek olarak, belirlemişlerdir. 

   5- İttihatçı Grup : İttihatçılar Meclis'te kurulan en sağdaki, en soldaki gruplarda, hiziplerde yer almışlardır. Kimleri Mustafa Kemal'in yanında yer alarak Kemalizm'in en iyi savunuculuğunu yapmış, kimileri de Enver Paşa özlemiyle ona karşı cephe almıştır. 1921 başlarında anayasa görüşmeleri sırasında, bir taraftan saltanat-hilafet yanlılarının muhalefeti ile karşılaşılırken diğer yandan da Enver Paşa, kurdukları İttihat ve Terakki Halk Şuraları Fırkası'nın programını Anadolu'da yayarak, İttihatçı ve Sosyalist kesimi kendi yanında toplamaya çalışmıştır. 

   Mustafa Kemal de ilk zamanlar, Meclis'teki gruplardan birine dayanarak Meclis'i çalıştırmak istemiştir. Ancak bunların hizipsel mücadelesinin ülke açısından tehlikeli boyutlara ulaştığını ve hiçbirinin sayısal gücünün Meclis'i istenilen düzeyde çalıştırmaya yetmediğini gördüğünden, sorunu geniş katılımlı ve programlı bir yeni grup oluşturarak çözmek isteyince bu da I. ve II. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grupları adını taşıyan iki büyük gruplaşmaya yol açmıştır. 

Birinci Grup ve Selamet-i Umumiye Komitesi

   Mustafa Kemal, Meclis'te I. Grup ya da diğer adıyla Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adında bir grup oluşturmadan önce, tüm yurda yayılmış olan Müdafaa-i Hukuk örgütlerine genelge göndererek, bu örgütlerin ulus ve ülkeye daha yararlı olmalarını sağlamak için Meclis Başkanlığı ile ilişkilerini sıklaştırmasını istemiştir. Daha sonra ise, ilerici fikirleri benimsediğine inandığı  milletvekilleri ile Ankara valilik binasında görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmeler, 10 Mayıs 1921'de Mustafa Kemal'in başkanlığında 133 milletvekilinin katıldığı "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu"nun kuruluşuna yol açmıştır. Bu grubun üye sayısı zamanla fesliden kaplaklıya, sarıklıdan başı açığa çeşitli sosyal yapıdaki 261 üyeye ulaşmıştır. 

   Grup kendilerini iki maddelik bir programla şöyle ifade etmiştir :

  1. Grubun esas ilkesi, Misak-ı Milli esasları içinde ülkenin tamamını ve milletin bağımsızlığını sağlayacak barışı gerçekleştirmektir. Grup, bu amacın gerçekleşmesi için milletin tüm maddi ve manevi kuvvetlerini gerekli hedeflere yöneltip kullanacak ve ülkenin resmi ve özel bütün örgüt ve kuruluşlarını bu amaca yararlı kılmaya çalışacaktır. 
  2. Grup ulusal gayeyi gerçekleştirmeye çalışmakla beraber, devlet ve milletin örgütlerinde Teşkilat-ı Esasiye (anayasa) çerçevesinde oluşturmaya ve meydana çıkarmaya çalışacaktır. 
   Barışı, milletin ve yeni devletin gereksinimlerini anayasa çerçevesinde gerçekleştirmeyi hedefleyen grup, ilerici ve devrimci niteliklere sahip olduğunu da iç tüzüğüne koyduğu şu maddelerle ispatlamıştır: 
 
  • Kütleye katılan arkadaşlar, kimi milletvekillerinin "müfrit muhafazakarlığını" hoş bulmadığı gibi, ülke içinde yenilik adı altında ulusal ahlakla bağdaşmayacak taklitçi eğilimleri de hoş görmemektedir.
  • Grup üyeleri, amaçları olan ulusal bütünlüğün ve bağımsızlığın ancak idari ve iktisadi yaşamımızda yaratılacak bir devrimci cereyan ile tamamlanabileceği ve egemenliğin şartsız,  koşulsuz ulusa özgü olduğu düşüncesinin uygulamada gerçek bir duruma getirilmesinin zorunlu bir çalışma içerdiği kanısındadırlar. 
   Grup üyeleri, önceleri bu ilkeleri benimsemelerine rağmen, kişisel bazı ihtiraslar örgüt disiplinini bozmuş ve gruptan kopmalar başlamıştır. Mustafa Kemal, Meclis çoğunluğunu yanına alabilmek için, I. Grup içinde kendi başkanlığında bir komite oluşturmuştur. II. Grupça, Selamet-i Umumiye Komitesi diye adlandırılan bu komiteye Mustafa Kemal; Adnan, Celal, İhsan, Hasan Fehmi, Mahmut Esat, İbrahim Süreyya, Dr. Fikret, Kılıç Ali, Hakkı, Haydar, Ali, Atıf, Muhittin Baha ve Emin beyleri almıştır.

   Bu komitenin görevi, meclis gündemine gelecek konuları ve yasa önerilerini önce kendi aralarında tartışıp olgunlaştırmak, daha sonra da grupta tanıdıkları milletvekili arkadaşlarına benimseterek, grup toplantılarında komitede vardıkları sonuç doğrultusunda karar çıkartabilmekti. Grubun aldığı karar, bağlayıcı olduğu için meclisten çıkacak kararlar da bu komitenin istekleri doğrultusunda olacaktı. Böyle bir komitenin oluşturulması, I.Gruptan bazı kopmalara yol açmıştır. Milletvekillerinin oturdukları yerler bile, artık onların hangi gruptan olduklarını belli eder hale gemiştir. Birinci gruptan olanlar sağ tarafta, muhalifler sol tarafta, ortada da tarafsızlar ve yaşlılar oturmaya başlamıştır. 

İkinci Grup

   Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca, Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grubun oluşturulması ve meclisten devrimci yasa ve kararların çıkmaya başlaması, hükümet karşıtlarını ve tutucuları birlikte hareket etmeye itmiştir. Bir süre bu muhalifler, oluşturdukları bu gruba isim vermeden çalışmışlar, Malta'daki tutukluların da TBMM'ye katılımından sonra 1921 sonlarına doğru, İkinci Grup adını almışlardır.

   İkinci Grup, birbirinden farklı amaç ve düşünceye sahip milletvekillerinden oluşmuştur. Şükrü Efendi koyu bir mürteci, Hacı Tahir Efendi muhafazakar, Vehbi Efendi mutlakiyet yanlısı, Cemal Paşa yanlız Cemal Paşacı, Ali Şükrü, Hüseyin Avni İslamcı-saltanatçıdır. 

   İkinci Grup, 16 Temmuz 1922'de yaptığı 7 maddelik programında, meclis başkanlığı ile hükümet başkanlığının birbirinden ayrılmasını, kabine usulünün getirilmesini, başkomutanlık yasalarında değişiklik yapılmasını, İstiklal Mahkemeleri'nin kaldırılmasını istemişlerdir. İkinci Grup hem ulusal egemenlikçi hem de özgürlükçü politika yanlısı görünmeye çalışmışsa da bu gruptaki İslamcı-saltanatçı mileltvekilleri meclisin dilerse padişahı bile başa getireceğini söylemekten kaçınmamışlardır. 

   İkinci Grup 1922 ortalarında Birinci Grup'un seçtiği Fevzi Paşa başkanlığındaki hükümetin yerine Rauf Bey'in başkanlığında bir hükümetin oluşturulmasını sağlayacak kadar güçlülüğe ulaşmıştır. 

14E. Başkomutanlık Süresinin Uzatılması
   Kütahya-Eskişehir savaşında Yunanlılar karşısında uğranılan yenilgi ve büyük toprak kayıpları, Meclis'te tepkilere neden olmuş ve İkinci Grup artık ordunun başarılı olamayacağına inandığından Mustafa Kemal'e başkomutanlığı vererek ondan kurtulmak istemişlerdi. Ancak muhalefetin umduğu, gerçekleşmeyecekti. Bu görevi, 5 Ağustos 1921'de Meclis'in yetkilerini de üç ay süreyle alarak yüklenen Mustafa Kemal, orduyu Sakarya Savaşı'ndan başarıyla çıkarmıştı. Bu başarı, 31 Ekim 1921'de başkomutanlık ve yetkilerinin süresinin birinci uzatılışında tepkilere yol açmamıştı. Sakarya Savaşı'ndan sonra düşmanı vatan topraklarından atacak kesin amaçlı saldırı silah, cephane azlığı ve kış koşulları nedeniyle bahara ertelenmişti. Bahara yaklaşılırken süre dolduğunda 4 Şubat 1922'de, başkomutanlık ve yetkileri ikinci kez üç aylık süre için uzatılmıştı. Baharda saldırıya geçilmemesi ve İtilaf Devletleri'nin Sevr'i biraz yumuşatarak sundukları barış önerilerinin benimsenmemesi, Mustafa Kemal karşıtlarını harekete geçirmiştir. Mustafa Kemal'in bu yetkilerini savaşta düşmana karşı kullanacağı yerde iç politikada kullandığını, diktatörce davrandığını, Tekalif-i Milliye emirleriyle millet angarya yüklediğini, zorla iş yaptırdığını ifade etmeye başladılar. Böyle bir ortamda 4 Mayıs 1922'de, süresi ertesi gün dolacak olan Başkomutanlık yasası görüşmeleri yapıldıysa da çoğunluk sağlanamadığından, görüşmeler 6 Mayıs'a ertelenmiştir. Yasanın süresi dolduğundan, ordunun başkomutansız kalması olasılığı belirmişti. Üstelik bu durum karşısında Hükümet ve Genelkurmay Başkanı da istifa etmek isteyince, sorun, siyasal bir krize dönüşmeye başladı. 

   6 Mayıs'ta Meclis gizli oturumunda yaptığı konuşmada Mustafa Kemal, ülke çıkarları için Başkomutanlığı bırakmayacağını şu sözleriyle açıklamıştır :

  "Bundan sonra karar verme Meclis'e düşer ... Bu dakikada ordu komutansızdır. Eğer ben orduya 
  komuta etmeyi sürdürüyorsam, yasaya aykırı olarak komuta ediyorum. Meclis'te beliren oylara göre
  hemen komutadan el çekmek isterdim... Başkomutanlığımın sona erdiğini hükümete bildirdim. Ama
  önlenemeyecek bir kötülüğe yol açmamak zorunluluğu karşısında kaldım. Düşman karşısında
  bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı bunun için bırakamam ve bırakmayacağım."

   6 Mayıs 1922'de bu konuşmadan sonra yapılan oylama sonucunda, 11 olumsuza karşılık 177 olumlu oyla, Başkomutanlık Yasası'nın süresi, üçüncü kez üç ay için uzatılmıştır. 

   Büyük Taarruz öncesinde 20 Temmuz 1922'de Başkomutanlık ve yetkileri, dördüncü kez fakat sınırlandırılmadan uzatılmıştır.

14F. Barış Girişimleri 
   Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, TBMM Hükümeti'nin saygınlığı artmıştır. Bu savaşın hemen ardından Sovyetler Birliği ile Kars Antlaşması, Fransa ile Ankara Antlaşması imza edilmişti. Özellikle Ankara Antlaşması ile Fransa'nın içinde yer aldığı Anlaşma Devletleri'nin yanından uzaklaşması, İngitere ile Yunanistan'ı fazlasıyla rahatsız etmişti. Daha öncelerde İtalya'nın oluşturduğu bu ayrılığa, Fransa'nın da katılması ile Yunanistan'ın Sakarya'daki başarısızlığı, İngilizlerin yeni bir barış önerisinde bulunmalarına da neden olmuştur. Başka bir anlatımla İngiltere, Sevr Antlaşması'nı ilk hali ile Türklere kabul ettiremeyeceğini kesin olarak anlamıştır. Bu arada, Yunanistan'ın toparlanması ve Anadolu'daki işgal güçlerini takviye etmesi için zaman kazanması amaçlanmıştır. 

   Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti de hem kendi, hem de dünya kamuoyu gözünde barış isteğini göstermek ve savaşı bir an önce durdurmak için, bu girişimleri desteklemiştir. Bu amaçla Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), önce Paris'i, daha sonra da Londra'yı ziyaret etmiştir. Bu ziyaretten sonra Paris'te toplanan İngiltere, İtalya ve Fransa dışişleri bakanları, Yunanistan'ın lehine bir ateşkes taslağı belirlemişlerdir. (22 Mart 1922). Bu taslağa göre; 

  1. Türk ve Yunan güçleri arasında askerden arındırılmış bir bölge oluşturulması, 
  2. Tarafların askeri güçlerini artırmamaları ve konumlarını değiştirmemeleri, 
  3. Müttefikler arası bir komisyonun Türk Ordusu'nu denetlemesi, 
  4. Ateşkesin üç ay süreli olması ve taraflardan birinin bu ateşkesi bozma isteğini, 15 gün önceden Müttefiklere bildirmesi önerilmiştir. 
     
   Kolaylıkla anlaşılabileceği gibi bu taslak ile Yunanistan zaman kazanacak, Türk ordusunun gücü konusunda bilgi edinebilecek ve karşı saldırıdan onbeş gün öncesinden haber alarak, hazırlığını ona göre yapacaktı. Bu taslağın hemen ardından 26 Mart 1922'de Ankara'ya sunulan barış planı da Sevr Antlaşması'nın biraz değiştirilmiş şekliydi ve Türkler lehine önemli değişiklik getirmiyordu. Buna göre; 
  1. İstanbul barış imzalandıktan sonra boşaltılacak, 
  2. İzmir Türkiye'de kalacak; 
  3. Kırklareli, Babaeski ve Edirne Yunanistan'a verilecekti. 
  4. Ayrıca bunlara ek olarak; Doğuda kurulması öngörülen Ermenistan Devleti ile Türkiye ve Yunanistan'da  azınlık durumuna düşenlerin hakları milletler cemiyeti terafından belirlenecek, 
  5. Türk silahlı gücünün sayısı 85.000'e çıkarılabilecek, 
  6. Sevr'de öngörülen mali komisyon kaldırılmakla beraber, Osmanlı borçlarının ve savaş tazminatının Türkiye'ye ödetilmesi konusunda yeni bir düzenlemeye gidilecekti. 
   TBMM Hükümeti barış yapma konusunda istekli olduğunu göstermek için, bu notaya 5 Nisan'da verdiği cevapta, ateşkesin imzalanmasını takibeden dört ay içinde bütün Anadolu'nun boşaltılmasını şart koştu. Müttefikler bu şartı kabul etmeyince, uzun süreden beri devam eden barış görüşmelerinden de olumlu bir sonuç alınamadı.