XIII.SAVAŞ ALANLARINDAKİ GELİŞMELER
| 13A.Doğu Cephesi'nde Savaş ve Barış (Gümrü Antlaşması) |
| Rusya, Birinci Dünya
Savaşı'ndan, Ekim Devrimi nedeniyle çekilmiş ve Kafkasya'yı boşaltmıştı.
Bölgede 1917 yılının Aralık ayında Gürcüler,
Azeriler ve Ermeniler tarafından "Mavera-i
Kafkas (Kafkas Ötesi) Cumhuriyeti" adıyla bağımsız bir
devlet kurulmuştu. Ancak bu ortak cumhuriyet, uzun ömürlü olmadı.
1918 Mayıs ve Ağustos'unda bu üç topluluk, ayrı bağımsız
devletlerini kurdu.
Rusya'da yönetimi ele geçiren Bolşevikler ise, Brest Litovsk Barışı ile (3 Mart 1918) Doğu Anadolu'dan tamamen çekildiler. Bu barışı tanımayan Erivan'daki Ermeni Cumhuriyet'i, Doğu Anadolu topraklarından çekilmeyince, savaş, Osmanlı-Ermeni savaşına dönüştü. Kars'ın Ermeniler'den alınmasından sonra, Brest Litovsk'u tanımayan Gürcüler'den de Nisan'da Batum ve Ardahan alındı. Enver Paşa'nın ordusu, 15 Eylül 1918'de Azerbaycan'ın başkenti Bakü'yü de ele geçirmişti. Ancak, Mondros Ateşkes'i imzalanınca, Türk kuvvetleri 1914 sınırlarına çekilerek buraları terketmek zorunda kaldılar. Bölgede yaşayan Türk halkı, buraların Ermeniler'in eline geçmesini önleyebilmek için, "Milli Şura" adını alan örgütler kurdu. Bu örgütler vasıtasıyla geçici hükümetler oluşturuldu. Bu hükümetler içinde en etkilisi 17 Ocak 1919'da Kars'ta kurulan Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi(Güney-Batı Kafkas Geçici Milli Hükümeti) idi. Mondros Mütarekesi hükümlerinden yararlanıp Osmanlı topraklarını işgal etmeye başlayan İngilizler, 1919 başında Kars'a da girdiler. Önceleri buradaki hükümete karışmayan İngilizler, geçici Hükümet'in Ermeniler'in geri dönmesini reddetmesi üzerine, 12 Nisan 1919'da Cihangiroğlu İbrahim Bey'in başkanlığındaki hükümeti dağıttılar, üyelerini Malta'ya sürdüler. Yönetimi Ermeniler'e teslim ettiler. Kars ve civarıyla yetinmeyen Ermeniler, Erzurum ve Van'a kadar uzanan yerleri de istemeye başladılar. Köyleri kasabaları tekrar yakıp, yıkan ve önlerine gelen Türkleri öldürmeye başlayan Ermeniler, Paris Barış Konferansı'na da başvurarak, Mondros Ateşkesi'nde Vilayet-i Sitte (Altı İl) olarak geçen Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Bitlis illerine ek olarak Adana, Mersin, İskenderun, Tokat, Amasya, Trabzon ve diğer Doğu Anadolu topraklarının kendilerine verilmesini istediler. Mondros Ateşkesi'nden sonra 9. Ordu kaldırılmış, 15. Kolordu kurulmuştu. Ateşkes hükümlerine uymayıp birliklerini terhis etmeyen 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, bölge halkını Ermeni saldırılarından kurtarmak ve Elviye-i Selase'yi (Kars, Ardahan, Batum) ele geçirmek için hazırlıklara başladı. Bu sıralarda İngilizler'i yenen Kızılordu'ya da, Kafkasya yolu açılmıştı. Ruslar tekrar bölgeyi ele geçirebilirdi. Kazım Karabekir Paşa, 28 Mart 1920'de, Mustafa Kemal'den, Brest-Litovsk ile çizilmiş sınırlara (Kars, Ardahan, Batum) kadar olan yerlerin işgali için izin istedi. Fakat Ermeni sorunu da bu arada uluslararası platforma çekilmiş, Paris ve Roma'da gündeme getirilmişti. TBMM, böyle bir ortamda Ermeniler'e taarruzu zararlı bulduğu için erteledi. Ama Kızılordu Kafkasya'ya girince, TBMM Hükümeti, 15. Kolordu Komutanlığı'nı Doğu Cephesi Komutanlığı'na çevirip, bölgede kısmi seferberlik ilan etti. Fakat bu harekat da Sovyetler'le yeni kurulmaya başlanan ilişkilerin bozulmaması için ertelendi. Bundan cesaret
alan Ermeniler, 12 Ağustos 1920'den itibaren, Oltu ve çevresini işgal
ettiler. 24 Eylül'de de genel taarruza geçtiler. Türk ordusu da, 28
Eylül sabahı Ermeniler'e karşı harekata geçti. 29 Eylül'de Sarıkamış
kurtarıldı. Sovyetler'in tavrını öğrenebilmek için harekat
durduruldu. Sovyetler'in, Kars, Ardahan, Batum'un Ermeniler'e verilmesi
talebi karşısında, 28 Ekim'de yeniden taarruza geçen Türk ordusu 30
Ekim'de Kars'ı alarak, Misak-ı Milli sınırlarına
ulaştıktan sonra ilerleyişini durdurdu. Gümrü'yü de 7 Kasım
1920'de terk eden Ermeniler, barış istemek zorunda kaldılar. 17 Kasım'da
Ateşkes Antlaşması, 3 Aralık 1920'de de
"Gümrü Antlaşması"
imzalandı.
Gümrü Antlaşması'nın 18. maddesi, bu antlaşmanın yürürlüğe girmesi için taraflara bir aylık onay süresi vermişti. Fakat daha antlaşmanın mürekkebi bile kurumadan, 5 Aralık 1920'de, Ermenistan'da Bolşevikler yönetime egemen oldular. Bir süre sonra Sovyet Kızılordu'su da Gürcistan'daki Menşevik Hükümeti'ni yıktı. Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyetler Birliği'ne katıldı. Sovyetler, Gümrü Antlaşması'nın Ermeniler lehine değiştirilmesini istediler. Üstelik Batum'u da işgal etmeye başladılar. Doğu Anadolu ile ilgili sorunlar, Moskova Antlaşması'na (16 Mart 1921) kadar sürdü. Moskova Antlaşması'yla Batum, Gürcistan'a bırakılırken, Gümrü Antlaşması'ndaki diğer sınırlar aynen korundu. Bu sınırlar, 13 Ekim 1921'de Türkiye ile Sovyetler Birliği ve Kafkas Cumhuriyetleri (Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri) arasında imzalanan Kars Antlaşması ile de benimsendi. Doğu cephesinde sağlanan başarı ve barış; Milli Mücadele'nin bir cephesini kapattığı gibi, TBMM Hükümeti'nin 1920 yılı ortalarında geçirdiği tehlikelerden sonra saygınlığını da arttırdı. Ayrıca Doğu Cephesi'nden önemli sayıda asker, silah ve cephanenin, Batı Cephesi'ne kaydırılmasını sağlayarak, Yunanlılar'a karşı daha dirençli savaşlar verme imkanı da yaratmıştır. |
| 13B. Güney Cephesi'ndeki Gelişmeler: |
|
Mondros Ateşkesi'nden sonra İngilizler ve Fransızlar hiçbir haklı
gerekçeleri olmamasına karşın, bu ateşkes antlaşmasının hükümlerinden
yararlanarak, Osmanlı topraklarını işgal etmeye başladılar. Savaş
içinde yaptıkları gizli antlaşmalardan biri olan Sykes-Picot
Antlaşması'na göre; Musul, Antep, Urfa,
Maraş ve Adana bölgesi "fransız nüfuz alanı" olarak
belirlenmesine karşın, İngilizler, bölgeye yakınlıklarını ileri
sürerek, işgalleri başlattılar. 3 Kasım
1918'de Musul'u, 9 Kasım'da İskenderun'u, 6 Aralık'ta Kilis'i, 17
Aralık'ta Antep'i, 22 Şubat 1919'da Maraş'ı, 24 Mart 1919'da da
Urfa'yı işgal ettiler. Fransızlar ise; 11
Aralık 1918'de Dörtyol'a girdikten sonra, Çukurova'ya yönelerek, 17
Mart 1919'da Mersin'i ve Pozantı'ya kadar
Adana'yı işgal ettiler. İngiltere ve Fransa, 15 Eylül 1919'da aralarında yeni bir anlaşma yaparak, Orta Doğu'yu "manda" sistemine göre paylaştılar. Buna göre Irak ve Filistin, İngiliz mandasına, Suriye ve Lübnan Fransız mandasına verildi. Bu anlaşma; Antep, Maraş, Urfa ve Adana'yı Fransa'ya bırakmıştı. İngilizler; 29 Ekim 1919'da Kilis'i, 30 Ekim'de Maraş'ı ve Urfa'yı, 5 Kasım 1919'da Antep'i Fransızlar'a devrettiler. Bu anlaşma haberi Temsil Heyeti'ne ulaştığında, M. Kemal 26 Ekim'de Diyarbakır'daki Kolordu Komutanlığı'na telgraf çekerek, "Maraş, Antep ve Urfa'nın Fransızlarca işgalinin önlenmeye çalışılmasını, bu sağlanamazsa işgalcilere güçlükler çıkarılmasını" istemişti. Fakat Fransızlar'ın, buraları işgal etmesi önlenememişti. İngilizler, bölgenin dış dünya ile ilişkisini kestiler, silahları topladılar, savaş suçlusu oldukları ya da Ermeniler'e zulüm yaptıkları gerekçesiyle bir çok aydını ve ileri geleni tutukladılar. Bunları, uydurma bahanelerle, önce Mısır'a daha sonra da Malta'ya sürdüler. Ancak, bölge halkının kutsal saydığı değerlere açıkca saldırmadıkları için fazla tepki almadılar. Bu nedenle de, bölge halkı bezginlik ve suskunluk içinde herhangi bir savunma, karşı koyma eylemine girişmedi. Fakat Antep'in Fransızlar'a bırakılacağı duyulunca, Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulan Cemiyet-i İslamiye etkinliklerini arttırmaya başladı. Urfa, Maraş ve Antep'in Fransızlar tarafından işgali ve yeterli kuvvetleri olmadığı için, Ermeniler'i de yanlarına alarak, bölgede yokedici saldırılara girişmesi, yer yer bölgesel savunma tertiplerinin alınmasına ve milli kuvvetlerin kurulup teşkilatlanmasına neden oldu. Sivas Kongresi'nden sonra, Mustafa Kemal bu kuvvetleri örgütlemek için komutanlar atadı. Güneyde kurulan Kuva-yı Milliye, batıdakinden farklı özelliklere sahipti. Güney Kuva-yı Milliye'si, gerçek anlamda bir halk hareketiydi. Bu hareketin içinde eşkıya ya da çeteler yoktu. Bölgedeki Kuva-yı Milliye yalnız vatanseverlik ve Türklük duygusuna dayanıyordu. Güneydeki savaş, yalnız Türkler'le Fransızlar arasında geçmiş bir olay değildi. Dört yanlı bir kavga olup, tarafları Türkler, Fransızlar, Ermeniler ve Araplardı. Fransızlar'a karşı Suriye'de kurulan Arap milli hareketi, Türkiye'nin Güney Cephesi'nin yükünü hafifletecek, Fransızlar hem Suriye'de, hem Güneydoğu Anadolu'da savaşmak zorunda kalacaklardır. Güney Cephesi'nde, Kuva-yı Milliye'nin kuruluşundan sonra, Fransızlar'a karşı şu savaşlar verilmiştir : a) Maraş Savunması (30 Ekim 1919 - 11 Şubat 1920) 30 Ekim'de İngilizler'den Maraş'ı devralan Fransızlar, Ermeni çeteleriyle birlikte halka karşı acımasız ve aşağılayıcı saldırılara giriştiler. Uygulamalarının halkta tepkiler doğuracağını bildikleri için, Ocak 1920'de yeni kuvvetler getirerek baskılarını arttırmakla kalmamış, kentin kalesindeki Türk bayrağını indirip, yerine, Fransız bayrağını asmış ve suçsuz insanları tutuklamaya ve katletmeye başlamışlardı. Maraş'taki Fransız işgalinin ikinci gününde "Uzunoluk" ya da "Sütçü İmam" olayı denen olay meydana geldi. Bu olay Maraş halkını, Fransızlar'a karşı bütünleştiren ve savaşı başlatan ilk adımdır. Bu savaş, Uzunluk Hamamı'ndan çıkan Türk kadınlarının önünü kesen Fransız ve Ermeni kuvvetlerinin, "Burası artık Türklerin değildir. Fransız ülkesinde peçe ile gezilmez." diyerek, kadınlardan birinin peçesini yırtmasından ve toplanan halka ateş açmasından sonra, Sütçü İmam adını taşıyan bir kişinin tabancasını çekerek, onlardan birini öldürmesi sonucu meydana gelmiştir. Fransızlar, halk tarafından korunan Sütçü İmam'ı ele geçiremeyince, halka daha şiddetli davranmaya başladılar. Buna karşılık, Heyeti Temsiliye'nin Fransızlara karşı tepkisi de büyük oldu. Türkler güçlenmeye başlayınca, Suriye'deki Fransız yüksek komiseri ve Sykes-Picot anlaşmasının mimarlarından Georges Picot, Mustafa Kemal ile resmi olmayan görüşmeler yapmak amacıyla, 1919 Aralığında Sivas'a gitti. Picot, Fransa'ya verilecek ekonomik ayrıcalıkların karşılığı olarak ileride Adana, Antep ve Urfa'yı Türkler'e verebileceklerini söyledi. Mustafa Kemal, Fransız önerisini reddetmekle kalmadı. Bölgeyi hemen boşaltmalarını, yoksa Türk halkının tepkisinin daha büyük olacağını söyledi. Fransız ve Ermeniler'e tepkiler çok büyük boyutlara ulaştığından, Maraş'ta 72 gün tutunabilen Fransızlar, 11 Şubat gecesi Islahiye'ye doğru kaçtılar. TBMM bu örnek savunmasının anısına Maraş'a, 1973 yılında "Kahraman" ünvanını vererek, şehrin adını "Kahramanmaraş" yapmıştır. b) Urfa Savunması (9 Şubat - 10 Nisan 1920) Fransızlar, Maraş'la aynı tarihte Urfa'ya da girmişlerdi. Burada da Ermeni azınlığı ile işbirliği yaparak, can, mal ve ırza saldırılarda bulunmuşlardı. Suruç'ta, kaymakam ve jandarma komutanını tutuklayıp, Urfa'da da jandarma komutanını görevden alarak, önlerindeki engelleri kaldırmak istemişlerdi. Fransızlar'ın bu eylemlerine karşılık Mustafa Kemal de, buradaki halk savaşını örgütlemek Fransızlar'la savaşmak ve eylemi yönetmek için "Namık" takma adlı Yüzbaşı Ali Saip(Ursavaş)'i Urfa Jandarma Komutanlığı'na atamıştı. Ali Saip Bey'in yönlendirmesiyle, halk ve yöredeki aşiretler, jandarma birliği çevresinde örgütlendi. Maraş savunmasının son günlerinde harekete geçen milli kuvvetler, Fransız komutana bir nota vererek, şehrin 24 saat içinde boşaltılmasını istediler. Fransızlar'ın Urfa'yı terketmemesi üzerine, 9 Şubat'ta olaylar başladı ve tam iki ay sürdü. Kuşatma altına alınan Fransız birliklerine, destek alma imkanı verilmedi. Fransızlar 10 Nisan 1920'de şehri boşaltarak, Suruç yönünde çekilmek zorunda kaldılar.
TBMM dünyanın en güçlü devletlerinden biri olan Fransa'ya karşı
kazandığı başarının anısına 1984 |
| 13C1. İnönü Savaşları |
| i)
Birinci İnönü Muharebesi (6-10 Ocak 1921)
1920 yılı Ekim ayı başlarında, bir maymun ısırması sonucu,Yunan kralı Alexandre ölmüştü. Kendisini bir halk kahramanı gibi gören Venizelos, genel seçimlere gitmiş fakat yapılan seçimleri kralcılar kazanmıştı. Bunun üzerine daha önce Anlaşma Devletleri'nce yurtdışına sürgüne gönderilen eski Kral Konstantin, Yunanistan'a dönerek tahta geçmişti. Konstantin, tahtını koruyabilmesinin İngilizler'in desteğini kazanmaktan geçtiğini ve bunu sağlamanın yolunun da Türkleri yenmek olduğunu anlamıştı. Çünkü Anlaşma Devletleri, 3 ve 4 Aralık 1920 tarihli notalarıyla Konstantin'in Atina'ya girmesini önlemek istemişlerdi. Bu olmadığı takdirde, Batı Anadolu'da Yunanistan'a verilen mandanın geri alınacağını, her türlü mali yardımın kesileceğini ve doğuda hareket serbestliğini kendileri ele alacaklarını bildirmişlerdi Kral Konstantin için tek çıkar yol, İngiliz ve Fransızlar'ın desteğini kazanmaktı. Öte yandan, "Büyük Yunanistan" davasına inanmış olan Venizelos yanlılarına hoş görünmek zorunluluğu ve Anadolu'da Anlaşma Devletleri'nin payına düşen kadar toprak elde etme arzusu da onu Türklerle savaşmaya yöneltti. Türk Ordusu'nu kuruluş aşamasında yok etmek isteyen ve Çerkez Ethem ayaklanmasını fırsat bilen Yunanlılar, 6 Ocak 1921'de Bursa ve Uşak'tan Eskişehir ve Afyon'a doğru saldırıya geçtiler. Yunanlılar'ın amacı, Eskişehir'i aldıktan sonra Ankara'ya ulaşarak, Türk milli hareketini tamamen yok etmekti. Yunanlılar'ın bütün kuvvetleriyle "İnönü mevkiine" saldırmalarının nedeni; Marmara Bölgesi'nden İç Anadolu'ya giden tek demiryolunun İnönü'den geçerek, Eskişehir'e oradan da ikiye ayrılıp, bir kolun, Ankara'ya, diğer yolun ise Afyon'a oradan da Konya'ya ve daha güneye doğru gitmesinden kaynaklanıyordu. Eskişehir, Ankara demiryolu hattı ile Kütahya-Afyon-Konya hattının kavşak noktasında olduğu için, büyük bir stratejik öneme sahipti. Türk-Yunan Savaşı'nın beş çatışmasından üçünün, Eskişehir çevresinde olması bu demiryolunun öneminden kaynaklanmıştır. Eskişehir'in stratejik önemi, Türklerin İnönü'de güçlü mevziler oluşturmasına neden olmuştu. Yunanlılar, 9 Ocak günü İnönü mevzilerinin önüne geldi. Bu sıralarda Türk kuvvetlerinin büyük bölümü Gediz yönünde, Çerkez Ethem ile çarpışmaktaydı. Yunanlılarla asıl savaş 10 Ocak günü oldu. Bu tarihte, Ethem üzerine gönderilen kuvvetlerimiz de İnönü mevzilerine geri döndüğünden, düşman saldırısı durduruldu. Yunanlılar verdikleri büyük kayıplar nedeniyle, 11 Ocak'ta Bursa yönünde hızla kaçarak çekildiler. 13 Ocak'a kadar süren kovalamaca sırasında Yunanlılar büyük kayıplar verdi. Yunanlılar, yenilgilerini örtmek için bu savaşı,Türklerin gücünü keşif için yaptıklarını ve bilgi elde ettikten sonra da geri çekildiklerini ileri sürdüler. Birinci İnönü Savaşı, Yunan saldırısının sonucu ne olursa olsun, Yunanlıların, Türkler karşısında ilk başarısızlığıdır. 15 Mayıs 1919'dan beri İzmir'de başlayan Yunan saldırısı, ilk defa İnönü'de kırılmış oluyordu. Üstelik bu sırada, Çerkez Ethem de saldırı içindeydi ve ordu ilk kez yanında Kuva-yı Milliye olmadan savaşarak, her iki saldırgana karşı başarı kazanmıştı. Birinci İnönü Savaşı'nda kazanılan başarı, içte ve dışta önemli gelişmelere yol açtı. İçte halkın orduya ve TBMM'ye güveni arttı. Ordu aleyhine mecliste bile başgösteren propagandalar durdu. Ethem efsanesi yıkıldı. Asker kaçakları azaldı. Albay İsmet Bey'in, rütbesi 1 Mart 1921'de genaralliğe yükseltildi. Dışta ise, Anlaşma Devletleri TBMM gerçeğini kabul etmek zorunda kaldıklarından, Yunanlılar'ın ilk kez Türklerin katılımıyla barışı görüşmek için konferans toplamak gereğini duydular. b) İkinci İnönü Muharebesi (23 Mart-1 Nisan 1921) Birinci İnönü Savaşı'nda, kurulmakta olan Türk ordusunun gücünü gören Yunanlılar, İngilizlerin de kışkırtmasıyla, Londra Konferansı'nın verdiği süre dolmadan, tekrar Türklere karşı saldırıya geçme kararı aldılar.Yunan Kralı'nın amacı, I. İnönü yenilgisiyle sarsılan prestijini kurtarmak, Türk ordusunu yeterince kuvvetlenmeden yok ederek, Türklere Sevr'i zorla kabul ettirmekti. Üstelik Türkiye'nin iç durumu da onların lehineydi. Bu sıralarda Pontus çetelerinin ve Koçgiri aşiretinin ayaklanması, TBMM yönetimini kuzeyden ve doğudan tehdit altına almaktaydı. Böyle bir ortamda Yunanlılar 23 Martta, Kuzeyde Bursa'dan Eskişehir'e, Güneyde de Uşak'tan Afyon'a doğru saldırıya geçtiler. Sayı ve silahça çok üstün durumda olan Yunan ordusu 24 Martta Bilecik'i 25 Martta Pazarcık'ı işgal ettikten sonra, İnönü mevzilerine saldırdı. İsmet Paşa'nın komuta ettiği bu cephede,zaman zaman süngü savaşına dönüşen çarpışmalarda stratejik öneme sahip Metris Tepe Yunanlılar'ın eline geçti. Fakat düşmanın saldırıları zaman zaman karşı saldırılarla kırıldı ve İnönü savunma hattı en kritik anlarda bile bırakılmadı. Oysa Güney'de Refet Bey kuvvetlerine saldıran Yunanlılar Afyon'u ele geçirdiler. TBMM muhafız taburunun cepheye gelmesiyle güçlenen Türk Ordusu, 31 Mart 1921'de karşı saldırıya geçince, Yunanlılar yenilgiyi kabul ederek, 1 Nisan'dan itibaren çekilmeye başladılar. Türk Ordusu, Bursa'ya doğru çekilen, çekilirken de Bilecik ve Söğüt'ü yakan Yunan Ordusu'nu takip ederek ağır kayıplar verdirtti. 1 Nisan'da düşmanın yenilgisini Ankara'ya bildiren İsmet Paşa'nın telgrafına, Mustafa Kemal Paşa şu cevabı verdi: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini (kötü alın yazısını) da yendiniz." İnönü zaferinden sonra, bu cephedeki kuvvetlerin büyük bir bölümünün güneye kaydırılmasıyla, Afyon'a doğru saldırıya geçildi. 6 Nisan'da Yunanlılar Afyon'u boşaltmak zorunda kaldılar ve 8 Nisan'da Aslıhanlar mevkiinde ağır bir yenilgiye uğradılar. Fakat Uşak'tan destek aldıkları için Dumlupınar mevzilerinden sökülüp atılamadılar. İkinci İnönü Zaferi de içte ve dışta önemli gekişmelere neden oldu. Türk halkının orduya ve TBMM Hükümeti'ne inancı arttı. İstanbul'da, milli mücadele yanlısı mitingler yapıldı. Kızılay tarafından para yardımları toplandı. Veliaht Abdülmecit Efendi'nin oğlu Ömer Faruk, güya Anadolu Savaşı'na katılmak için İnebolu'ya geldi. Ama amacının, Anadolu'ya geçip padişahlığını ilan etmek olduğu anlaşıldığından, geri gönderildi. İstanbul Hükümeti'yle yakınlaşma sağlandı. Damat Ferit zamanında Kuva-yı Milliye'ye katılanlar hakkında açılan davalar, kapatıldı. İkinci İnönü zaferi, Mustafa Kemal'in meclisteki muhaliflerine karşı daha etkili mücadele vermesini sağladı. Bu gelişmelerden sonra Mustaf Kemal, Mayıs başında, I. Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu kurdu. Dışta ise, İngiltere'nin Yunanistan'a beslediği güven duygusu sarsıldı. İngiltere'de, Türkiye ile ilişki kurma eğilimleri belirdi. İkinci İnönü Savaşı'ndan sonra 28 Nisan 1921'de, İngilizler Malta'ya sürgündeki Türklerden kırk kişiyi serbest bıraktılar. Fakat serbest bıraktıkları kişiler, aşırı ittihatçıydılar. İngilizlerin amacı, Anadolu'da İttihatçı-Kemalist çekişmesi oluşturarak karışıklıklar çıkarmaktı. İtalyanlar ve
Fransızlar da, TBMM ile ilişkileri geliştirme kararı aldılar. 1
Haziran 1921'de İtalyanlar, hiçbir baskı görmedikleri halde
Anadolu'dan çekilmeye başladılar. 13 Haziran 1921'de İnebolu'ya gelen iki İngiliz subayı General Harrington(General Herington)'un Mustafa Kemal ile görüşmek istediğini söylediler. 18 Haziran 1921'de İstanbul'daki Kızılay ikinci başkanı ve Ankara temsilcisi Hamit Bey, İngiltere'nin İstanbul'daki en yetkili temsilcisinin, Türkiye ile barış şartlarını görüşmeye hazır olduğunu, telgrafla M. Kemal Paşa'ya iletti. Fakat, bir sonuç elde edilemedi. |
| 13C2. Londra Konferansı |
|
Yunanlılar'ın, 11 Ocak 1921'de İnönü'de yenilmesi, Anlaşma
Devletleri'ni, Sevr'in bazı maddelerini değiştirerek, geçerlilik
kazandırma amacına yöneltti. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için,
İstanbul, Ankara ve Atina'dan gönderilecek delegelerin katılımıyla,
Lonra'da 21 Şubat 1921'de konferans toplamaya karar verdiler.
Anlaşma Devletleri, "Küçük Asya" sorunu çözmeyi amaçladıkları bu konferansta, TBMM Hükümeti'ni, 27 Ocak 1921'de İstanbul Hükümeti aracılığıyla davet ettiler. Bu davet Mustafa Kemal ile Sadrazam Tevfik Paşa arasında yazışmalara neden oldu. İstanbul-Ankara arasındaki yazışmalar, dış görünüşü ile Londra Konferansı'nı ilgilendirmesine karşın, Mustafa Kemal'in amacı, yeni Türk Devleti'ni İstanbul'a resmen tanıtmak ve İstanbul'u Ankara'ya bağlamaktı. Mustafa Kemal, Tevfik Paşa'ya TBMM adına yazdığı resmi telgrafta: "İstanbul'da meşru ve hukuki bir heyet bulunmadığını, Türkiye'nin kaderi üzerine söz söyleyebilecek tek meşru ve bağımsız kuvvetin TBMM olduğunu dolayısıyla Anlaşma Devletleri ile ancak Ankara Hükümeti'nin muhatap olabileceğini" bildiriyordu. Diğer bir telgrafta ise; bütün güçlerin birlikte hareket etmesini sağlamak için, Padişah'ın milli iradenin tek sahibi olan Büyük Millet Meclisi'ni tanıdığını resmen ilan etmesini ve İstanbul yönetiminin Ankara'ya katılmasını istiyor, eğer bunlar yerine getirilmeyecek olursa, Padişah'ın durumunun sarsılacağı ve bu sonuçlara katlanma sorumluluğunun da ona aiy olacağı vurgulanıyordu. İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal'in önerilerini kabul etmedi ama, bir iyiniyet gösterisinde bulunarak, Mustafa Kemal hakkında daha önce verilen idam cezası kararını kaldırdı. Bu gelişmeler üzerine Ankara Hükümeti, konferansa katılım konusunda ayrı bir çağrı yapılacak olursa, katılma kararı aldı. Mustafa Kemal, Ankara Hükümeti'nin fiilen tanınması anlamına gelecek olan bir çağrıdan yararlanmak istiyordu. Bu nedenle de Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey'in başkanlığında bir heyeti, İstanbul heyetinden ayrı olarak Roma'ya gönderdi.Türk heyetinin "Türkiye sorunun da tek yekili yerin TBMM olduğu" konusundaki ısrarlı tutumu olumlu sonuç verdi ve Türk heyetinin İtalya dışişleri Bakanı'nın aracılığı ile Londra'ya ayrı olarak daveti sağlandı. İstanbul Yönetimi ise, Sadrazam Tevfik Paşa başkanlığında bir heyeti Londra'ya gönderdi. 21 Şubat 1921'de, TBMM ve İstanbul Hükümeti temsilcileri olmadan başlayan konferansta, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Japonya temsil etmekteydi. O tarihte Türk heyeti, henüz Londra'ya ulaşamamıştı ve zaten Yunanlılar da Ankara temsilcileriyle bir arada konferansta katılmayı kabul etmemişlerdi. İlk gün, Yunanlılar dinlenecekti. İngiltere Başkanı Lloyd George, Yunan Başbakanı'na Yunanistan'ın gücünü diğer ortaklarına gösterecek sorular sordu. Yunan başbakanı bu sorulara, abartılı istatiklerle cevap vermekle kalmadı, "Kemalistlerin işgal ettiği bütün topraklardan süpürülmesi için kendilerine üç ayın yeteceğini" de açıkladı. Böylece konferans, daha ilk gününde İngilizler tarafından barış amacından çıkarılıp, Yunan ilerlemesine izin verilmesi çabasına dönüştürüldü. Konferans 23 Şubatta, bu sefer Yunanlıların yokluğunda, Türkleri dinlemek amacıyla toplandı. Lloyd, Tevfik Paşa'ya söz verdiğinde, Sadrazam "Söz milletin asıl vekillerine aittir. Bundan dolayı Anadolu Heyeti'ne söz verilmesini teklif ve rica ederim." diyerek sustu. Tevfik Paşa, sözü Ankara temsilcilerine bırakarak, İstanbul Hükümeti'nin başı sıfatıyla Ankara'yı resmen tanımış ve temsil ettiği hükümetin, Türkiye hakkında söz sahibi olmadığını da Anlaşma Devletleri temsilcileri önünde itiraf etmiş oluyordu. Öte yandan, Ankara yönetimiyle anlaşma taraftarı olan İtalya ve Fransa'nın tereddütlerini de ortadan kaldırmış oluyordu. Ancak Tevfik Paşa bu sözleriyle, anlaşmadan sonuç alma sorumluluğunu, TBMM Hükümeti'ne yüklüyordu. Konferans'ta Türk Heyeti Sevr'i tanımadığını, bu nedenle de Misak-ı Milli üzerinde görüşebileceklerini bildirdi. Anlaşma Devletleri'nin barış önerisi ise Sevr'in biraz yumuşatılmış şekliydi. Buna göre;İzmir güya Türklere verilecek, fakat şehirde Yunan kuvvetleri bulunacak, Vali hristiyan olacaktı. Boğazlar, İstanbul ve Kürdistan konularında bazı ödünler verebileceklerini belirtiyorlar, Ermenistan'ın sınırlarının ise, milletlerarası bir komisyonca saptanmasını öneriyorlardı. Bunların dışında, İzmir ve Doğu Trakya'daki öldürme olaylarını ve nüfus dağılımını incelemek üzere bir komisyon kurulmasını da teklif etmekteydiler. 25 gün içinde cevaplandırılmasını istedikleri bu barış teklifini, ne Ankara ne de Atina kabul etmek niyetinde değildi. Anadolu'yu boşaltmanın değil, daha fazla işgal etmenin, Türlere Sevr'i kabul ettirmenin ve avantajlı konuma geçmenin tek çare olduğunu gören Yunanlılar, konferans üzerinden daha 10 gün bile geçmeden tekrar İnönü mevzilerine doğru saldırıya geçtiler. 12 Martta sona eren konferans, Batılı Devletlerin TBMM ve Hükümeti'nin varlığını kabul etmesi, hukuken tanıması anlamına geliyordu. TBMM Hükümeti de bu konferansa katılarak, Türk milletinin sesini ve haklı davasını duyurma fırsatı elde etti. Batı kamuoyuna, Türklerin savaş değil barış istediği mesaj verildi. Misak-ı Milli'nin batılı devletlere ve batı kamuoyuna duyurulması sağlandı. Londra Konferansı'nın son günleri olan 11 ve 12 Martta Bekir Sami Bey, kendiliğinden Fransa, İngiltere ve İtalya ile ayrı ayrı anlaşmalar yaptı. Fransa ve İngiltere ile yapılan anlaşma, bu ülkelere kapütüler ayrıcalıklar sağlayarak, ileride Anadolu'yu boşaltmalarını içermekte, İngilizlerle yapılanı da Türklerin elindeki İngiliz tutsakların tümünün, serbest bırakılmasını öngörmekteydi. Bu üç anlaşma da, egemenlik haklarımıza ve eşitlik kurallarına aykırı olduğu için, TBMM tarafından reddedildiği gibi, Bekir Sami Bey'in Dışişleri Bakanlığı'ndan alınmasına da yol açtı. |
| 13C3. Eskişehir-Kütahya Savaşları |
| İnönü
Savaşları, Yunanlılar'a Türk ordusunun sandıkları kadar zayıf
olmadığını, her geçen gün daha da güçlendiğini göstermişti. Türk
ordusunu ezmek için daha çok kuvvete, silah ve cephaneye ihtiyaçları
olduğunu anladılar. Ayrıca uyguladıkları saldırı stratejisinin,
yanlışlığını farkettiler. İnönü mevzilerini ve Eskişehir'i ele
geçirmek için hep batıdan doğuya doğru, cepheden saldırmışlardı
ve başarısız olmuşlardı. Yeni hazırladıkları saldırı planı,
Bursa'daki kuvvetlerini yine batıdan doğuya doğru cepheden saldırıya
geçirtirken, Uşak'taki kuvvetlerinin kuzeye yönelerek, Eskişehir'in
arkasına geçmeyi ve böylece, Türk kuvvetlerini iki ateş arasında bırakmayı
öngörüyordu. Bu saldırı planını uygulamaya koymak için, Yunan kralı seferberlik ilan edip, Anadolu ordusunu iki ay boyunca güçlendirdi. Bir Yunan savaş gemisi, Türk ordusunun ulaşım yolunu kesmak için, 9 Haziran'da İnebolu'yu topa tuttu. Yunanlılar, Türkleri yeneceklerinden o kadar emindiler ki, Müttefiklerin Sevr anlaşmasında bazı değişiklikler yapılması önerisini bile kabul etmediler. Yunan Kralı Konstantin, Eski Bizans İmparatorluğu'nu yeniden kurmak düşüncesiyle, Haçlılardan beri Anadolu'ya ayak basan ilk Hristiyan kral olarak, 13 Haziran'da İzmir'e gitti. İzmir'de "Bizans'a ve Ankara'ya" sloganlarıyla karşılandı. Yunan saldırısı,
10 Temmuz 1921'de başladı.Yeni saldırı planı, Yunan ordusunu başarıya
götürdü.13 Temmuzda Afyon, 17 Temmuz'da Kütahya, 19 Temmuz'da Eskişehir,
Yunanlılar'ın eline geçti. 21 Temmuz'da yapılan Türk karşı saldırısı
başarısızlıkla sonuçlanınca, Türk Kuvvetleri geri çekilmek
zorunda kaldılar. İsmet Paşa'nın 23 Temmuz'da verdiği emir üzerine Batı cephesi kuvvetleri, 25 Temmuz akşamına kadar Sakarya'nın doğusuna çekildiler. Cephe karargahı Polatlı yakınındaki Alagöz köyüne nakledildi. |
| 13C4. Sakarya Meydan Muharebesi |
| Türk
Ordusu, Sakarya Savaşı öncesinde Eskişehir-Seyitgazi çizgisine çekilmiş
bulunuyordu. Ordunun, insan silah ve donanım açısından güçlendirilmesi
ve iyi bir savunma hattının oluşturulması gerekiyordu. Bu nedenle,
Başkomutan Mustafa
Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Bey'le görüşerek,
ordusunun Sakarya'nın doğusuna çekilmesi uygun gördü. Bu çekilme
sonucu Eskişehir, Yunan Ordusu tarafından işgal edildi. Bu gelişme,
TBMM'de Mustafa Kemal'in muhaliflerince sert bir biçimde eleştirilmesine
neden oldu. Aynı günlerde bir Yunan filosu da Trabzon ve Sinop'u
bombardıman etti. Bu arada, Mustafa Kemal Paşa'ya Başkomutanlık
yetkilerinin verilmesini öngören yasa, TBMM'de büyük sorun yarattı,
yapılan uzun tartışmalardan sonra, Başkomutanlık yasası kabul
edildi.
Başkomutan, ordusunun silah ve benzeri ihtiyaçlarının en kısa zamanda giderilebilmesi için, Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülükler) Emirleri adı altında on maddelik emirlerini yayımladı. (7-8 Ağustos 1921) Bu emirlerde, herkesin gücüne göre, Milli Ordu'ya yardımda bulunması isteniyordu. Halktan sağlanan yardımlar ve İtalya'dan satın alınan silahlarla, Milli Ordu, daha güçlü hale getirildi. Bu savaş öncesinde, Yunan Ordusunun Ankara'yı bile tehdit eder hale gelmesi üzerine, Ankara'da önemli bir panik yaşanmıştır. Bazı aileler daha güvenilir yerlere göç etmeye başlamış, milletvekillerinin bir bölümü de, TBMM'in Kayseri'ye taşınmasında ısrar etmişlerdir. Bu ihtimale karşı, Kayseri Lisesi binasında bir meclis kürsüsü bile hazırlanmıştır. Başkomutan ise bu öneriye şiddetle karşı çıkmıştır. Ankara'nın boşaltılması, ordu ve halk üzerinde onarılması güç yaralar açabilirdi. Bu nedenle Ankara, çatışma olmadan bırakılmamalıydı. Bir işgal ihtimaline karşı her türlü önlemin alındığı kentte, TBMM'nin önüne toplar dizildi ve milletvekillerine 200'er mermi ile birer mavzer dağıtıldı. Böylelikle Ankara, savaş öncesinde savunmaya hazır hale getirildi. Yunan Kralı
Konstantin kendisinden o denli emindi ki, işgal ordusuna, Ankara'yı
ele geçirmeleri için emir verdikten sonra (15 Ağustos 1921), İngiliz
subaylarını, Ankara'da vereceği şölene davet etti. Sakarya ile Ilıca
arasında toplanan güçlü Yunan ordusu, 11 Tümenle, 23 Ağustos
1921'de saldırıya geçerek, Mangal Dağı'nı ele geçirdi. Daha sonra
Çal Dağı'nı da alan Yunan güçleri, Ankara'ya 50km kadar yaklaştılar,
artık top sesleri Ankara'dan duyulmaya başlamıştı. Yunan güçlerinin
ilerlemeleri üzerine Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, ordularını dünya
savaş atrihine geçen şu emrini verdi: "Savunma hattı yoktur,
savunma alanı vardır, o alan bütün yurttur. Yurdun her karış toprağı,
yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." 22 gün, 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı dünyanın en uzun süren meydan savaşlarından birisi olmuştur. Milli Ordu, bu savaşta 7'si tümen komutanı olmak üzere 350'si subay, 25.000 şehit ve yaralı vermiştir. Sakarya Savaşı'nın kazanılması ile yalnızca TBMM ve Ankara işgal tehlikesinden kurtarılmamış, fakat aynı zamanda 1683 Viyana yenilgisinden beri çekilmekte olan Türkler, düşmanların ilerleyişlerini bu savaş ile durdurabilmişlerdir. Sakarya Savaşı, içeride TBMM ve ordunun saygınlığını artırırken, dışpolitikada da işgalcilerin uzlaşma arayışlarını hızlandırmıştır. Türkiye'ye dostça tavır alan devletler ise bir an evvel antlaşma yaparak dostluklarını göstermek yoluna gitmişlerdir. Bunların en somut örneği de 13 Ekim 1921'de Sovyet Rusya ile yapılan Kars ve 20 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmaları olmuştur. Sonuçları
|