XII. KURTULUŞ SAVAŞI’NIN İÇ CEPHESİ

12A. Ayaklanmalar ve Nedenleri
   Kuva-yı Milliye'nin kurulmaya başlanmasıyla birlikte 1919'da başlayan ayaklanmalar, TBMM'nin açılmasıyla birlikte,1920 yılının ilkbahar aylarında bir merkezden ve planlı bir şekilde yönlendirilip, yaygınlaştırıldı. 

   İstanbul yönetimi ve İngilizler kuvvet gönderemedikleri için, Anadolu'daki örgütlenmeleri önleyememişlerdi. Önleme çaresi olarak, Türk'ü Türk'e düşürmeyi görmüşlerdi. Bu nedenle de 1920 yılı ayaklanmaları, çok daha büyük maddi, manevi kayıplara yol açacaktı. Bu ayaklanmaların büyük bir bölümü,TBMM tarafından alınan önlemler sayesinde, 1921 yılı sonlarında etkisiz hale getirildi. 

   Anadolu eylemini ortadan kaldırabilmek için, özellikle Ankara'nın etrafında yaygınlaştırılan ayaklanmaların her birinin, kendine özgü nedenlerinin olmasının yanı sıra, büyük ayaklanmalar için ortak olan nedenler de bulunmaktadır. Ayaklanmaların ortak nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Padişah ve İstanbul Hükümetlerinin Kurtuluş Savaşı Karşıtı Tutumları 

   Kurtuluş Savaşı'nın, bağımsızlığı sağlama savaşı olmasının ötesinde, kendi egemenliklerine de yönelik bir hareket olduğunu gören padişah ve onun hükümetleri bu hareketi önleyebilmek için, bilinçsiz halkı kışkırttılar. Halk, yüzyılların getirdiği dinsel ve geleneksel bağlılıkla tek yasal iradenin halife-padişah olduğuna inandırılmıştı. Bu durum Kurtuluş Savaşı'nı, bilgisiz halkın gözünde gayri meşru bir hareket olarak değerlendirilmesine ve tek yasal yönetim olarak gördükleri İstanbul'un istediklerini yapmaya itmişti. Üstelik ayaklanma bölgesindeki halk, ayaklanmacıların padişahı temsil ettiğine ve bu durumun sürekli olacağına inandırıldığından, birçok yörede ayaklanmalara katılıp, desteklenmesine neden olmuştu. 

İtilaf  Devletleri'nin Kışkırtmaları 

   Anlaşma Devletleri, Birinci Dünya Savaşı'nda aldıkları topraklarla yetinmemişlerdi. Osmanlı Devleti'ne kabul ettirilecek barışın öncülüğünü yüklenen İngiltere, boğazlara egemen olmak istiyordu. Bu egemenliğin ulus iradesine dayalı Anadolu yönetimiyle olamayacağını görünce, her zaman sözünü geçirebileceği padişah ve yönetimiyle birlikte, Ulusal Kurtulış Savaşı'nı engellemeye çalıştı. Bir taraftan da Çanakkale Boğazı'nı, Anadolu eylemcilerine karşı güvenlik altına almak için, Biga, Gönen, Manyas çevresinde, İstanbul Boğazı'nı güvenceye almak için de Düzce, Hendek civarında isyanlar çıkartarak tampon bölge oluşturulmak istiyordu. 

   İngiltere, amacına ulaşabilmek için, hilafetin koruyuculuğunu yaptığını söyleyerek, bilgisiz halkın dinsel duygularını kullanacak, gericiliği körükleyecek, çeşitli etnik grupları ve azınlıkları kışkırtacak, gerektiğinde de İstanbul hükümetlerine baskı yapacaktı. 

   Ayaklanmalar İngilizler tarafından hazırlanıp yerli kaynaklarla beslenince, bastırılması da hayli güç olacaktı. 

Halkta Savaşa Karşı Oluşan Tepki ve Getireceği Ekonomik Yükten Kaçma Çabası 

   1911'den itibaren Trablusgarp Savaşı ile kendisini bir dizi savaşların  içinde bulan halkta, savaşa karşı bir bıkkınlık, yorgunluk ve tepki doğmuştu. Uzun savaş yılları; yokluk, umutsuzluk yaratmış, asker kaçaklarının çoğalmasına yol açmıştı. 

   Anadolu eylemine katılmak demek, tekrar savaşmak demekti. Kurtuluş Savaşı, zaten yoksul ve bıkkın olan halka, vatan savunması için yeni maddi ve manevi yükler getirdiği için, bunlardan kaçma eğilimi doğurdu. Bu nedenle de Kuva-yı Milliye'ye katılmayanlar, ya da askerden kaçanlar, çözümü ya karşı tarafa geçmekte ya da isyancılara katılmakta bulmuşlardır.

Bazı Kuva-yı Milliyecilerin Tutumları 

   Kuva-yı Milliye hareketi bir ordu gibi tam anlamıyla düzenli, disiplinli bir hareket değildi. Bu nedenle, tepki ve isyanlara neden oldu. Bazı Kuva-yı Milliyeciler, halktan zorla neyi var neyi yoksa almaya çalıştılar. İsteklerini yerine getirmeyen ve karşı çıkanları da kendi yöntemleriyle cezalandırma yoluna gittiler. İstanbul yönetimi de en çok bu olayları kullanarak, halkı kendi yanına çekmeye çalıştı ve isyana yöneltti. 

   İç isyanların çıkmasında bu ortak nedenlerin rol oynamasının yanı sıra, bazılarında da kişisel nedenler etkili olmuştur. Bazı kişilerdeki üstünlük sağlama ve lider olma düşünceleri, ayaklanmalara neden olabilmiştir. Örneğin; Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem ayaklanmaları bu türden ayaklanmalardır. 

   İç isyanlarda başka bir özel neden de; bunları çıkaranların kendilerine para, rütbe gibi bir takım çıkarlar sağlamaya yönelmesidir. 

   Bir diğer özel neden ise; çeşitli etnik grupların ayrı bir devlet kurma düşüncesine yönelmeleridir. Trabzon ve civarında tarihi Pontus Devleti'ni tekrar oluşturmaya çalışan Rumlar, Yunanistan, İngiltere ve Fransa'nın yardımıyla ayaklanma çıkardılar. Bu ayaklanma, ancak Şubat 1923'te bastırılabildi. 

Eşrafın ve Toprak Sahiplerinin Tutumları

    Eşraf ve toprak sahipleri ile bazı din adamları, bulundukları konumlarını kaybetmemek için, dinsel ve etnik gerekçeler ileri sürerek ve bu değerleri sömürü konusu yaparak, halkı Kuva-yı Milliye'ye ve daha sonra da TBMM Hükümeti'ne karşı ayaklanmaya çağırmışlar, bunda bir ölçüde de olsa, başarılı olmuşlardır. Bu kesim, Kuva-yı Milliyeci ve Kemalistler'in, Bolşeviklerle işbirliği etmelerinin de kanıt göstererek, Kemalistler'in dinsiz oldukları iddialarını ortaya atmışlardır. Gerçekte ise, bu kesimin amacı; halk üzerinde yüzyıllardan beri sürdüregeldikleri ekonomik ve toplumsal sömürülerini devam ettirmek, varolan konumlarını pekiştirebilmekti. Bu isyanlar arasında; Yozgat ve çevresini etkileyen ve o yörede güçlü bir feodal olan Çapanoğulları İsyanı, Güney-Doğu'daki Milli Aşireti Ayaklanması, Cemil Çeto Olayı, Koçgiri Aşireti Ayaklanması, Konya ve Düzce İsyanları bu sınıfta değerlendirilebilir. 

12B. Damat Ferit Hükümeti'nin Kuva-yı Milliye'ye Açtığı Savaş
  Mustafa Kemal ve arkadaşlarının İstanbul'daki yönetime karşı bir ihtilal bildirisi niteliğinde yayımladıkları Amasya Genelgesi,"ulusun bağımsızlığını yine ulusun istek ve kararının kurtaracağı"nı ortaya koymuştu. Erzurum ve Sivas Kongreleri ile de bu kararı uygulamaya koyacak örgütlenmelere doğru gidilmeye başlanmıştı. Bu gelişmelere karşısında padişah, tahtını tehlikede gördüğünden, daha ilk günlerden başlayarak Kuva-yı Milliye'nin karşısında olmuş, Anadolu Hareketi'ne karşı İngilizlerle işbirliği içine girmişti.

   Padişah ve yönetimi, Anadolu Hareketi'ni etkisiz hale getirmek için, İstanbul'da meclisin yeniden  toplanmasına bile razı olmuşlardı. Fakat ne hükümet, ne de İngilizler, bu meclisi bütünüyle etkileri altına alamadılar. Üstelik bu meclis, Anadolu eylemcilerinin isteği doğrultusunda "Misak-ı Milli" (Ulusal Ant) denilen belgeyi de kabul etti. Bunu üzerine İstanbul, Anlaşma Kuvvetlerice resmen işgal edildi ve meclis, basılarak dağıtıldı. Sadrazamlığa da yeniden Damat Ferit getirildi.

 Padişah Vahdettin'in , Sadrazamlığa eniştesi Damat Ferit'i getirmesinin nedeni; O'nun, İngiliz yanlısı olması ve İngilizler'le birlikte Anadolu'daki hareketi etkisiz hale getirebileceği düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Damat Ferit, daha önce kongreler döneminde engelleyemediği Anadolu'daki örgütlenmeyi, şimdi de düşmanlarla işbirliği yaparak durdurmak isteyecekti.

   İngilizlerle işbirliği içine giren Damat Ferit, Anadolu Hareketi'ni  durdurabilmek için, ikili bir eylem planı uygulamaya koydu. Bunlardan birincisinde işlenen tema; çok yakında Osmanlı Devleti ile Anlaşma Devletleri arasında barış yapılacağından, Anlaşma Devletleri'nin tepkisini çekecek eylemlerden kaçınılması gerektiği yolunda idi. Böylece Damat Ferit, barış ümidi vererek halkı, Milli Mücadele'den koparabileceğini düşünmekteydi. İkinci çare ise; Milli Mücadele'yi yasal olmayan bir hareket olarak göstererek,  Anadolu eylemcilerine karşı halkı isyana kışkırtmaktı. 

  Damat Ferit ve İngilizler, amaçlarına ulaşmak için, halkı kandıracak bir propaganda faaliyeti içine girdiler. Bu amaca uygun olarak da, Anadolu eylemcilerinin, özellikle Mustafa Kemal'in, İttihatçı ve Bolşevik olduğu, padişah iradesi olmadan asker ve vergi toplayarak yasalara karşı geldiklerini, topladıkları paraları kendi ceplerine attıklarını ileri sürdüler. Yunan Ordusu'nun işgalci değil, güvenliği sağlama amaçlı "Halife Ordusu" olduğu propagandalarını yaptılar. Bu olumsuz propagandalar, daha Ankara'daki Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmadan çok önce, 1919 yılı başlarında, ilk ürünlerini vermiş ve Anadolu'nun bir yerinde iç isyanlar başgöstermişti.

  Damat Ferit, TBMM'nin toplanmasını engellemek için, halkın dinsel duygularını sömürdü ve bunu bir silah olarak kullandı. Bu silah; "fetva"ydı. 11 Nisan 1920'de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah'ın verdiği fetva, 5 bölüm olarak düzenlenmişti. Fetvanın içeriğine bazı kabine üyeleri karşı çıkmıştı ama, Damat Ferit, İngilizler'in bu konuda ısrar ettiklerini, kendisinin de söz verdiğini belirtince, metinler olduğu gibi bırakıldı. 

   Milli Mücadele'yi örgütleyip yönetenleri asi sayan ve din hükümlerine göre "öldürülmelerinin farz" olduğunu belirten Dürrizade Abdullah'ın fetvası şunları içeriyordu :

   "Dünya düzenini sağlayan İslam halifesinin yönetimi altında bulunan İslam ülkelerinde, hak tanımayan bazı kimseler birleşip kendilerine başkanlar seçmiş, sultanın sabık tebaasını yalan ve dolan ile aldatıp kandırarak, padişahın buyruğu olmaksızın halktan asker toplamaya kalkmışlardır. Görünüşte askeri yedirip, içirmek ve giydirmek bahanesiyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla şeriata ve padişah emirlerine aykırı olarak birtakım vergiler ve borç para toplamakta, türlü baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyasını zorla almaktadırlar. Böylece halka eziyet etmeyi alışkanlık haline getirip, cürüm işlemeye kalkışmış, bazı köylere ve beldelere saldırarak harap edip toprak haline getirmişler ve tebaadan nice kişiyi katletmiş, pek çok kan akıtmışlardır. Padişah tarafından atanmış olan asker-sivil görevlileri kendiliklerinden işbaşından uzaklaştırıp kendi yandaşlarını atamışlardır. Başkent ile ülke arasındaki yolculuğu, ulaşım ve haberleşmeyi keserek, devletçe verilen emirlerin ulaşmasını engelleyerek, başkenti ülkeden soyutlamışlardır. Halifeliğin yüceliğini küçültüp etkisini azaltmaya yönelerek, yüce imamlık makamına ihanet etmekle imama itaat etmenin dışına çıkıp Osmanlı Devleti'nin yasalarını ve düzenini ve ülkenin asayişini bozmak için yalan dolanla dolu haber yayarak halkı karışıklıklara sürüklemişlerdir.

   Ülkede fitne yaratmaya çalıştıkları meydana çıkan söz konusu yöneticiler ile onlara yardım edenler asi olup, dağılmaları hakkında yayımlanan padişah buyruğundan sonra da inat ve fesatlarında ısrar ederlerse, onların kötülüklerinden ülkeyi temizlemek ve halkı onların zararlarından kurtarmak gerekli olup, katlolunmaları şeriata uygun ve zorunlu olur mu?

   Cevap - Her şeyi bilen Yüce Allah'ındır, Olur!" 

   Fetvanın diğer bölümlerinde ise, asilere karşı savaşacaklarının kazancakları sevap, bu savaşa katılmayanların neler kaybedecekleri işleniyordu. Buna göre halifenin ordusuna katılarak asileri öldürenler gazi, asilerce öldürülenler ise şehit sayılacaklardı. Asilerle savaşmak için yayımlanan padişahın emrine uymayan Müslümanlar da, günah işlemiş olacaklarından şeriatın öngördüğü cezalara hak kazanmış olacaklardı. 

  Damat Ferit de yayımladığı kararnamede, Kuva-yı Milliye'yi isyan hareketi olarak suçlamakta ve "bu anarşiye sebep olanların idam edileceğini" "bunlara uymaktan bir haftada geri dönenlerin ise affedileceğini" vurgulamaktaydı. Şeyhülislam Dürrizade'nin fetvası ve sadrazam Damat Ferit'in beyannamesi, İngiliz uçaklarıyla Anadolu'nun büyük bir bölümüne dağıtıldı. Koca kavuklu softalar da, at ve eşeklerle köy köy dolaşıp: "Bir elimde ferman bir elimde Kur'an göğsümde iman. Zat-ı Şahane'nin sizlere selamını getirdim. Bundan böyle padişahın buyruğu ile askerlik ve vergi kalktı. Ormanları da dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz." diyor, küçük keseler içinde köylülere altın dağıtıyor ve Anadolu eylemcilerine karşı halkı, halife adına isyana teşvik ediyorlardı. 

  Damat Ferit, Anadolu isyanının elebaşları olarak suçladığı M.Kemal ve onunla birlikte hareket eden bazı kişiler hakkında dava açtırma yoluna da gitti. Anadolu hareketinin Kazım Karabekir haricindeki öncüleri, katı tutumu nedeniyle "Nemrut" sanı ile anılan Mustafa Paşa'nın başkanlığını yaptığı İstanbul'daki "Birinci Sıkıyönetim Harp Divanı"nda yargılanarak "idam" cezasına çarptırıldı. Kararda ayrıca, mahkum edilenlerin "her türlü rütbe ve nişanlarla resmi sanlarının geri alınması" da öngörülmüştü. Vahdettin "gıyaben verilen hüküm ve kararı, sanıklar ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere" kaydını koyarak, 24 Mayıs 1920'de onayladı. 

   Bunlarla yetinmeyen Damat Ferit, Kuva-yı Milliye'yi ezmek amacıyla Süleyman Şefik Paşa komutasında, 13 Nisan 1920'de "Kuva-yı İnzibatiye" (Düzeni Sağlayan Kuvvetler) ya da diğer adıyla "Hilafet Ordusu" adlı bir ordu kurdu. Kuva-yı İnzibatiye'nin yanı sıra, 28 Nisan 1920'de "Anadolu Fevkalade Müfettiş-i Umumiliği (Anadolu Olağanüstü Genel Müfettişliği)" adında bir örgüt kuran ve başına da Mareşal Zeki Paşa'yı getiren Damat Ferit Hükümeti, müfettişliğin görevini de, Anadolu'da padişah otoritesini egemen kılmak ve padişah adıan asayişi sağlamak olarak saptadı. 

   İstanbul yönetiminin bütün bu eylemleri, Anadolu'daki bilgisiz ve tutucu bazı kimselerin Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti'ne karşı ayaklanarak iç isyanlar çıkarmasına ve kardeş kanı dökülmesine neden oldu.

12C. TBMM'nin Aldığı Önlemler
   Anlaşma Devletleri ve Yunanistan ile işbirliğine giden Osmanlı yönetiminin, aldıkları tedbirlere ve uygulamalara karşı TBMM ve Hükümeti de iç güvenliği sağlamak ve kendi etkinliğini sürdürebilmek için, bazı önlemler aldı. Bu önlemlerin en önemlileri arasında ; "Vatana Hıyanet Yasası'nın çıkarılması", "İstanbul Hükümeti'nin yaptığı ve yapacağı bütün antlaşmaların hükümsüz sayılması", "Şeyhülislam Dürrizade Abdullah'ın  fetvası'na, fetva ile karşılık verilmesi", "asker kaçaklarının önlenmesi", "İstiklâl Mahkemeleri'nin kurulması", "Öğüt Kurulları'nın oluşturulması", "Anadolu'ya giriş çıkışların ve haberleşmenin denetlenmesi" dir. 

Hıyanet-i Vataniye Kanunu (Vatana İhanet Yasası)'nun Çıkarılması (29 Nisan 1920)

   M. Kemal, iç güvenlik sorununa daha meclis açılmadan önce, Temsil Kurulu adına yayınladığı genelgelerle çözüm bulmaya çalışmıştı. 17 Mart 1919 tarihli genelgede; "Vatanın çıkarlarına aykırı davrananların ve ülkenin huzur ve düzenini bozanların, din ve ulus farkı gözetmeksizin, şiddetle cezalandırılmaları" istenmişti. Fakat çok farklı ceza ve uygulamalarla karşılaşılınca, bunu yasa temeline oturtma zorunluluğu ortaya çıktı. TBMM 29 Nisan 1920'de çıkardığı "Hıyanet-i Vataniye Kanunu" ile hangi suçların vatan hainliği sayılacağını belirledi. Buna göre; "TBMM'nin yasallığına karşı ayaklanmaya yönelik sözle, yazıyla ya da doğrudan doğruya bilerek karşı çıkan ya da fesat hareketine girişen veya yayında bulunan kişiler" vatan haini sayılacaklardı. Yasa bu suçun cezasını "idam" olarak belirlemişti. Fakat bu ceza, iki farklı şekilde verilebilecekti. Doğrudan bu suçu işleyenler, idam edilecekti. Suça dolaylı katılanlar ise, Ceza Kanunu'nun 45. maddesine dayanılarak çeşitli cezalara çarptırılacaktı. 

   Meclis, bu yasaya dayanarak, 19 Mayıs 1920'de Damat Ferit'in vatan haini olduğuna ve yargılanmasına karar verdi. Ayrıca, Damat Ferit'i Türk uyruğundan çıkardı. Ankara'da kurulan Bir Numaralı İstiklâl Mahkemesi de,"Sevr Anlaşması'nı imzaladıkları, milleti bölmeye çalıştıkları, cinayete sebep oldukları" gerekçesiyle; Damat Ferit Paşa ve Hadi, Rıza Tevfik, Reşat Halis beyleri vatana ihanet suçundan gıyaben idama mahkum etti. Böylece, İstanbul Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin, gıyaplarında Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yargılanmalarına ve cezalandırılmalarına karşılık verilmiş oluyordu. 

   Bu yasa, Saltanatın kaldırılışından sonra ve Şeyh Sait ayaklanması sırasında iki kez değişikliğe uğradı. Birinci değişiklikte "saltanatın kaldırılmasına karşı çıkma" da vatan hainliği sayıldı. 1925'te gerçekleşen ikinci değişiklikte ise, "dini ve kutsal şeyleri siyasi emeller için kullanma ve bu amaçla örgüt kurma" da vatan hainliği sayıldı. 

   Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu'nun kabul tarihi olan 1991'e kadar yürürlükte kalmıştır.

   TBMM, 24 Mayıs 1920'de aldığı bir kararla "İstanbul'daki kabinenin meşru olmadığını ve oradaki subaylara ait yapacağı atama, terfi ve ödüllendirmelerin hiç yokmuş sayılmasını" kabul etti. 

   TBMM, bu kararın kapsamını 7 Haziran 1920'de genişleterek, İstanbul hükümetlerinin alacağı kararları tanımayan bir yasa haline dönüştürdü. Bu yasaya göre;

  "İstanbul'un işgal tarihi olan 16 Mart 1920'den itibaren Büyük Millet Meclisi'nin onayı dışında İstanbul'ca aktedilmiş (imzalanmış) veya edilecek bütün antlaşma, şartlar ve resmi kararlar ve verilmiş bütün imtiyazlar ve madenlerden vazgeçilmesi ve devredilmesi ve ruhsatnameleri ile tarekeden sonra aktedilmiş bütün gizli antlaşmalar ve doğrudan doğruya veya bilvasıta (aracı yoluyla) yabacılara verilmiş imtiyazlar ve madenlerin terk ve devri ile ruhsatnameleri bütünüyle yok" sayılıyordu. TBMM, böylelikle bir devletin bütün işlevlerini yükleniyor ve İstanbul'daki Osmanlı saltanatının varlığını uygulamada reddetmiş oluyordu. 

Askerden Kaçışların Önlenmesi 

   Uzun savaş yıllarının verdiği bıkkınlık ve İstanbul yönetiminin olumsuz tutumları, kimi silah altına çağrılanların gelmemesine, kiminin de silahlarıyla ordudan kaçmasına yol açmaktaydı. Üstelik bu kaçaklar, ayaklanmaların insan gücünü de oluşturmaktaydı. Bu soruna yasal bir çözüm getirmek amacıyla,11 Eylül 1920'de "Firariler (kaçaklar) Hakkında Kanun" adlı bir yasa çıkarıldı. Bu yasada asker kaçakları, onlara yardım edenler, ya da görevlerini yerine getirmeyenler için özel mahkemeler kurulması öngörülüyordu. Bu yasa aynı zamanda, İstiklâl Mahkemeleri'nin kuruluş yasasına temel oluşturdu. 

İstiklâl Mahkemeleri

  Asker kaçaklarını yargılayacak özel mahkemelerin adına "İstiklâl Mahkemesi" denildi. Bir süre sonra, İstiklâl Mahkemeleri'nin kuruluşunu sağlayan Firariler Hakkında Kanun'un birinci maddesine bir madde eklendi. Böylece İstiklâl Mahkemeleri'nin yalnız asker kaçaklarına ait olan yetkileri, "vatan hainliği, ülkenin maddi ve manevi gücünü kırmaya çalışmak, casusluk, bozgunculuk suçlarını" da içine alarak genişletildi. 

   Üçer üyeden oluşan İstiklâl Mahkemeleri'nin üyelerini meclis, kendi içinden atadı. Yasama ve yürütme fonksiyonlarını kendisinde toplayan Büyük Millet Meclisi, bu yasa ile yargının bir bölümünü de kendisi üstlenmiştir. Fransız İhtilâl Mahkemeleri'nden esinlenerek oluşturulan bu mahkemeler, olağanüstü yargılama yetkisine sahip yargı kurumlarıydı.

   Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde varlığını sürdüren İstiklâl Mahkemeleri , 1949'da tümüyle kaldırıldı.

Öğüt Kurulları(Heyet-i Nasihalar)'nın Oluşturulması 

   Ayaklanmaları önleyebilmek için yalnız, askeri önlemlere başvurmak yeterli değildi. TBMM tarafından isyan çıkan bölgenin milletvekilleri, o yöreye "Öğüt Kurulu" (Heyet-i Nasiha) olarak gönderiliyordu. Böylece, şeriata uyduklarını sanarak ayaklanmaya katılanların, aydınlatılmaları ve isyandan vazgeçirilmeleri düşünülmüştü. Bolu-Düzce İsyanı'nda ve Koçkiri Ayaklanması'nda öğüt kurulları oluşturulmuşsa da, olumlu sonuçlar alınamamıştır. 

Anadolu'ya Giriş Çıkışların ve Haberleşmelerin Denetlenmesi 

   İstanbul'un işgal edilmesi, pek çok yurtseverin Milli Mücadele'ye katılmak için, Anadolu'ya geçmesine yol açmıştı. Ama Anadolu'ya bu geçişler casusların da işine yaradığından, önlemler alma gereği ortaya çıktı. Bu amaçla, bazı denetleyici kuruluşlar oluşturuldu. Bunların en önemlileri arasında; "Askeri Polis", "Hat Komiserlikleri" ve "Askeri Sansür Kurulu" yer almıştı. Kısaca "P" örgütü diye anılan Askeri Polis, casusluk faaliyetlerini önlemek ve karşı önlemler  almak ve haberalma işlemlerini yürütmek amacıyla kuruldu. Askeri Sansür Kurulları ise, Milli Mücadele aleyhindeki yayınları Anadolu'ya sokmamak ve haberleşmeleri denetlemekle görevlendirilmişti. Ayrıca, Milli Mücadele'ye ilişkin haberleri yurtiçi ve yurtdışına doğru ve hızlı yayabilmek için, önce Sivas'ta İrade-i Milliye(Ulusal İstenç), daha sonra da 10 Ocak 1920'de Ankara'da Hakimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) adlı gazeteler çıkartıldı. 6 Nisan 1920'de, Anadolu Ajansı adı verilen bir ulusal haber ajansı çalışmaya başladı. Bu ulusal yayın organlarıyla,Türk Kurtuluş Savaşı'nın zorunluluğu ve amacı anlatılmaya çalışıldı. Anadolu Ajansı, günümüzde  dünyanın önde gelen bir haber kuruluşu olarak görevini sürdürmektedir. 

12D. Kuvay-ı Milliye'ye Karşı Ayaklanmalar: Düzce, Yozgat,  Konya ve Diğer Ayaklanmalar
   Ayaklanmaların bir bölümü, Anzavur ve Kuva-yı İnzibatiye örneklerinde olduğu gibi, doğrudan İstanbul yönetiminin desteği ve örgütlemesiyle gerçekleştirilirken, pek çoğu da yine İstanbul yönetiminin ve İngilizlerin silah ve parasal katkısı olmadan, ama yine onların, özellikle halkın dinsel duygularını sömürmeleri ve millicilere karşı halkı kışkırtmaları sonucu çıkmıştır. Bu ayaklanmaların en önemlileri şunlardır :

Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı Ayaklanmaları 

   Daha I. Dünya Savaşı yıllarında, Düzce'de devlet otoritesi kalmadığı için, eşkiya olayları yoğunlaşmıştı. 1919 kasım ayı sonunda Düzce'de sıkıyönetim ilan edilmesine ve "Asayiş Müfrezesi" (Güvenlik Birliği) adı verilen bir gücün bölgede görevlendirilmesine rağmen, güvenlik bir türlü sağlanamamıştı. Ankara'da meclisin açılacağının duyulması üzerine, yöreye İngiliz ve Osmanlı hükümetlerinin adamları gelerek, "Din ve Halifelik elden gidiyor" şeklinde vicdan sömürüsü yapmaya başlamışlardı. Amaçları, Ankara-İstanbul yolu üzerinde isyanlar çıkartarak, Ankara'da meclisin toplanmasını engellemekti. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah'ın fetvası ve padişah fermanına, Mustafa Kemal'in, padişah olmak istediği şeklinde dedikodular da eklenince,13 Nisan 1920'de Düzce'nin Ömer Efendi köyünde toplanan Abaza ve Çerkezler ayaklandılar. Sayıları 4 bine ulaşan asiler, Düzce'yi ele geçirdiler. 18 Nisan'da da, Bolu'yu işgal ettiler. 

   Ayaklanma 14 Nisan'da Beypazarı'na da yayıldı. Beypazarı'nda, aralarında büyük toprak sahiplerinin de yer aldığı halkın bir bölümü "Padişah nerede ise biz de ordayız" diyerek, ayaklandı. Çünkü isyancıların önderleri, halkı padişah ve halifenin yanında yer almaya çağırmış ve TBMM'ni bu kurumlara karşı olmakla suçlamıştı.

   Üzerlerine gönderilen 24. Tümen, Hendek'te pusuya düşürüldü. Tümen, ağır kayıplar verdi ve dağıldı. Bunun üzerine, Safranbolu da isyancılara katıldı. 

   İsyancıların Adapazarı'na yönelmesi üzerine, Adapazarı'ndan gönderilen "Öğüt Kurulu"ndaki Sait ve Kâzım Beyler, asiler tarafından öldürüldüler. Asileri desteklemek amacıyla, İngilizler de Şile'ye asker çıkardılar. 

   TBMM Hükümeti, bir yandan askeri önlemler alırken, diğer yandan da isyancıları vazgeçirmek amacıyla milletvekilleri Hüsrev ve Osman beyleri, öğüt vermek için bölgeye gönderdi. Fakat bu milletvekilleri, asiler tarafından rehin alındılar. Bu girişimin de sonuçsuz kalması üzerine, Çerkez Ethem , Ali Fuat (Cebesoy)Paşa ve Albay Refet (Bele) kuvvetleri bölgeye gönderildi. Bölgedeki isyan, Mayıs ayında bastırıldı(31 Mayıs 1920). 
   Bolu-Düzce ayaklanması sürerken, Yozgat yöresinde de bir ayaklanma başladı. Düzce ayaklanmasını bastıran Kuva-yı Milliye kuvvetlerinin bir bölümü, Yozgat'a kaydırıldı.Yozgat yöresinde önemli bir feodal konumunda olan Çapanoğulları önderliğinde başlayan bu isyan, Ankara'da  bir hayli rahatsızlık yaratacaktı. O günlerde Yunanlılar da, Batı Cephesi'nde saldırıya geçmişlerdi. Bu nedenle, Düzce isyanında kullanılan düzenli ordu birlikleri, 22 Haziran'da başlayan Yunan saldırısını durdurmak için, bölgeden ayrılmak zorunda kaldılar. Bu iç hesaplaşmada ulusal güçler, bir yandan iç düşman, öte  yanda ise, işgalci Yunan ordusuyla çarpışmak zorunda kaldı. Bu tarihsel olay da, ulusal çıkarların ön planda tutulması gereken günlerde, içerde yapılan küçük hesapların yaratacağı olumsuz sonuçların ne denli büyük zararlara yol açabileceği konusunda önemli bir ders olmalıdır. 

   İngilizler'in ve İstanbul Hükümeti'nin yeni kışkırtmaları, 8 Ağustos'ta İkinci Düzce isyanına yol açtı. İsyancılar Düzce'yi yeniden ele geçirmelerine karşın, üzerlerine gönderilen kuvvetlere yenildiler ve ayaklanma 23 Eylül'de sona erdi. Ancak bu bölgedeki bazı isyancıların, Yunanlılar ve İngilizlerle işbirliği bir süre daha devam edecekti. 

Yenihan (Yıldızeli) ve Yozgat Ayaklanmaları 

   Yenihan ayaklanması, Yozgat ayaklanmasından bir gün önce 14 Mayıs'ta, Postacı Nâzım ve Çerkes Kara Mustafa tarafından çıkarılmıştır. Sivas-Yıldızeli posta taşımacılığını yaparken iflas eden Postacı Nâzım, kovuşturmadan kurtulabilmenin çaresini isyan etmekte bulmuştu. Kendisini "Halife Ordusu Komutanı" ilan eden Nâzım, padişah ve halife adına Yenihan'da ayaklandı. Zile'ye de saldıran asiler, halkın da onları desteklemesi üzerine, Zile Kalesi'ne çekilen askeri birlikleri tutsak aldılar. TBMM Hükümeti'nin aldığı etkin önlemler sonucunda, 12 Haziran'da Zile, asilerden temizlendi.

   Yozgat'taki isyan ise, 15 Mayıs'ta başladı. Bu isyanın çıkmasında, yörede XVIII. yüzyıldan beri feodal bir güç haline gelen ve Osmanlı hanedanına bağlılıklarıyla tanınan Çapanoğlu ailesinin kışkırtıcılığı etkili oldu. Bu ailenin etkinlik alanı; Yozgat, Kayseri, Sivas ve Ankara'ya kadar uzanmaktaydı. Bu aile yüzünden özellikle, Yozgat'ta Kuva-yı Milliye hareketi başından beri olumlu karşılanmamıştı. Çerkez köylerinde hoşnutsuzluk daha da belirgin bir durum almıştı.

    Yozgat Mutasarrıfı Necip Bey de Ankara'ya gönderdiği telgrafta; "Allah'tan, Padişah'tan ve onların kanunlarından başka bir şey tanımadığını, Ankara'da meclis toplamanın padişahın arzusuna ve kanunlara aykırı olduğunu" ileri sürmüştü. Bu nedenle de Ankara'da toplanacak meclis için yapılması istenilen seçime engel olmuştu. 

   Yörede Çapanoğulları'nın ayaklanma hazırlıklarına giriştiği duyulunca, TBMM Hükümeti, Antep'te bulunan Kılıç Ali Bey kuvvetlerini Yozgat'a çekerek, Çapanoğulları'nı gözetim altına aldı. Ancak  Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey, Çapanoğulları'nın evlerine konan nöbetçileri kaldırdı. TBMM Hükümeti Çapanoğulları hakkında tutuklama emri verdiyse de, Mutasarrıfın haber vermesi üzerine Çapanoğlu kardeşler kaçtı. 

   Çapanoğulları'ndan Celâl, Edip, Salih, Halit Beyler yörenin azgın eşkıyalarından Aynacıoğulları ve Deli Ömer'i yanlarına alarak, 13 Haziran'da Sorgun'u bastılar. Ertesi gün de Yozgat'ı işgal ettiler. Celâl, Kılıç Ali'ye mektup göndererek, başlıca amacının, "Halife Ordusu" diye nitelediği ordusuyla, "Mustafa Kemal ve 7 arkadaşını yakalamak" olduğunu bildirdi.

   24 Haziran'da Boğazlıyan da asilerin eline geçti. İsyancılar mezhep kışkırtıcılığı yaparak yöredeki Alevileri de olayların içine çekmeye çalıştılar. Tehlikenin büyük boyutlara ulaşması üzerine, önce bölgeye Refet (Bele)Bey birlikleri daha sonra da, Çerkez Ethem kuvvetleri gönderildi. 23 haziran'da Yozgat'a ulaşan Çerkez Ethem, isyanın bazı elebaşlarıyla birlikte ulusal kuvvetlere karşı silah kullanan Ermenileri de cezalandırdı. Birinci Yozgat İsyanı, 27 Ağustos'ta sona erecek ,ancak  bir hafta sonra Yozgat'ta yeniden  isyan çıkacaktı.

   22 Haziran'da Yunan saldırısının başlaması üzerine, Çerkez Ethem güçleri Batı Cephesi'ne kaydırılınca, Yozgat'ta bırakılan "Akdağmadeni Alayı" diye anılan birlikteki kuvvetler, Kuva-yı Milliye emrinde çalışmayacaklarını söyleyerek dağıldı. Daha önce ele geçirilemeyen bazı asiler, tekrar ayaklandı. Asiler, Amasya ile Tokat arasında yağmaya başladılar. Ayaklanma, Kırşehir'in bazı köylerine de yayıldı. İsyanı bastırmak üzere bölgeye, Eskişehir'deki İkinci Kuva-yı Seyyare (Ethem Kuvvetleri), Çolak İbrahim Bey komutasında görevlendirildi. Bölgedeki ayaklanma ancak, 1920 yılı sonlarında bastırılabildi.

Afyon Ayaklanması 

   Yozgat isyanı devam ederken saldırıya geçen Yunanlılar, Afyon'da Çopur Musa adında birini kandırarak ayaklandırdılar. "Din elden gidiyor" sözleriyle halkı ayaklandıran Çopur Musa,Yunan saldırısından bir gün önce, 21 Haziran 1920'de Çivril'i bastı. Ayaklanmacıların üzerine gönderilen ulusal kuvvetler karşısında başarısızlığa uğrayan Çopur Musa, Yunan ordusuna sığındı. Taraftarları ise dağıldı. 

Konya Ayaklanması 

   Konya, Bozkır'da, 27 Eylül-4 Ekim 1919 tarihleri arasında İstanbul yanlısı Vali Cemal Bey ve İstanbul'da İngiliz Rahip Frew ile işbirliği yapan Zeynelabidin ve arkadaşlarının kışkırtmasıyla, isyan çıktı. Ancak isyancılar, Konya'dan gönderilen "Öğüt Kurulu"nun  "üzerlerine milli kuvvetler göndermeyeceği" güvencesi vermesi üzerine dağıldılar. 

   Heyeti Temsiliye, Konya'nın Bozkır yönünden tehdit edilmesini önlemek için, Afyon'daki birliklerin bir bölümünü Seydişehir'e kaydırdı. Bu durumu öğrenen Zeynelabidin, 20 Ekim 1919'da Bozkır'ı yeniden  bastı. İsyancılar, Yarbay Arif Bey kuvvetlerine yenilince kaçtılar. 

   Yenilgiyi içlerine sindiremeyen ayaklanmacılar, 27 köy adına, Aralık 1919 başında İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliği'ne verdikleri dilekçe ile "İttihatçıların Kuva-yı Milliye adı altında Bozkır'a saldırdıklarını ve zulmettiklerini öne sürerek, Bozkır'ın kurtarılması için kendilerine yardım edilmesini" istediler. 

   İngilizlerin ve İstanbul'un Konya'ya gönderdiği ajanlar gizli bir cemiyet kurarak, Konya halkını isyana teşvik etmeye başladılar. Bir bağ evinde toplanan 20 kişilik grup, Padişah'ın bildirisini ve Şeyhülislam fetvasını okuduktan sonra, gereklerini yerine getirmek için adam toplamaya başladı. 

   Cambazzade Mevlüd ile Çumralı Kamil'in öncülüğünü yaptığı bu grup, "büyük devletlerin kuvvetleri karşısında durulamayacağı, bu nedenle direnmenin yarardan çok zarar getireceği" propagandası yapmaya başladı. Bunlar "Yunan Ordusu'nun,  Anadolu'yu da millicilerin direnişi nedeniyle başladığını, direnmekte devam edilirse, bir gün Konya'nın da işgal edileceğini" söyleyerek  halkı TBMM yönetimine karşı kışkırttılar. 

   Mayıs 1920'de, bazı köylülerin Konya'yı basacakları söylentisi yayılınca, Konya'da bazı kişiler tutuklandı. Ancak tutuklananlar, Mustafa Kemal'in isteği üzerine serbest bırakıldı. Bunlar Kuva-yı Milliye aleyhindeki propagandalarını arttırdılar. Bu propagandalara sıralarda Batı Cephesi'nde incelemelerde bulunan Konya'lı bir heyetin, "Kuva-yı Milliye'nin köyleri soyduğu" yolundaki propagandaları da eklendi. 

   Daha önce İkinci Bozkır Ayaklanması'nda da etkin rol oynayan ama yakalanamayan Delibaş Mehmet, çevresine topladığı 500 asker kaçağı ile 2-3 Ekim 1920'de Çumra'yı bastı. Konya'ya da gelen asiler, vilayet konağını, postaneyi, jandarma okulunu ve askeri liseyi işgal ettiler. Kendi yandaşlarını vali ve yönetici atadılar. Akşehir ve Beyşehir'de de duruma hakim oldular. İsyan, Isparta'dan Alanya'ya kadar uzanan bir bölgeye yayıldı.

   TBMM Hükümeti, ayaklanmayı bastırmak için, Albay Refet Bey kuvvetlerini Konya'ya gönderdi. Konya, 6 Ekim 1920'de asilerden geri alındı. 16 Ekim'de de Bozkır, asilerden temizlendi. Ulusal  güçler, Seydişehir ve Beyşehir'den sonra 23 Ekim'de, Çivril'i ele geçirince, Delibaş Mehmet önce Mersin'e, daha sonra da İstanbul'a kaçtı. Bölgedeki olaylar, Demirci Mehmet Efe'nin Akseki'yi isyancılardan geri alıp, Isparta'ya ulaşmasıyla sona erdi. Ancak, bu ayaklanmayı bastırmada yararlılığı görülen Demirci Mehmet Efe de bir süre sonra Çerkez Ethem'in kışkırtmasıyla, isyan etti. İsyanın sonuç vermeyeceğini anlayarak, bir çatışmaya girmeksizin, bu isyandan vazgeçti. 

   Konya isyanının bastırılmasından sonra, bölgede kurulan İstiklâl Mahkemesi bir iki kaza dışında, bütün Konya ve yöresinin suçlu olduğu kanısına vardı. Bunun cezası idamdı. Ancak isyanın elebaşları dışındakilere  bu ceza uygulanmadı.

   Bir süre sonra Delibaş Mehmet, İstanbul'dan yeni emirler alıp Konya'ya döndüyse de, yanındakiler tarafından öldürülecekti.

Milli Aşireti Ayaklanması ve Diğer Ayrılıkçı Ayaklanmalar 

   Anlaşma Devletleri, ürettikleri projelerle Osmanlı toprakları üzerinde "Büyük Ermenistan" ile bağımsız ya da özerk "Kürdistan" yaratma çabaları içine de girmişti. Bundan etkilenen kimi Kürt aşiretleri de bağımsız bir Kürdistan oluşturabilmek için, daha önce kurulmuş olan Hevi ve Kürdistan Teali Cemiyetleri'yle birlikte hareket etmeye başlamışlar ve Paris Barış Konferansı'na da başvurmuşlardı. 

   Kürt devleti yaratma yolundaki ilk isyan, 11 Mayıs 1919'da Ali Batı tarafından Nusaybin'in basılmasıyla başlatıldı. Bu ayaklanma, 18 Ağustos'ta Ali Batı'nın öldürülmesiyle etkisiz hale getirildi. 

   1920 Haziranının başında bu sefer de Milli Aşireti, Güneydoğu Anadolu'da bir Kürt devleti kurmak için ayaklanma başlattı. Bu aşiret, önce Urfa'nın Fransızlar'dan kurtarılması için, Kuva-yı Milliye ile işbirliği içine girmesine rağmen, daha sonra Fransızlar'ın kandırmasıyla, karşı cepheye geçti. 

   Ayaklanmacılar, ilk önce Siverek'e saldırdılar. Fransızlar da bunu fırsat bilerek, tam bu arada Urfa'ya ikinci kez saldırıya geçtiler. 

   İsyancılar, V. Tümen birliklerince kıstırılınca, 19 Haziran'da Suriye'ye kaçtılar. Suriye'de 3 bin atlı ve develi, bin kadar yaya kuvvetleri toplayan bu aşiret, 24 Ağustos'ta geri dönerek, Viranşehir'i işgal etti. Yöredeki aşiretlerin pek çoğundan destek göremeyen Milli Aşireti'nin üzerine, tekrar V. tümen gönderilince, bu defa da çöle kaçtılar. 

   Bağımsız ya da özerk bir Kürdistan yaratmak amacıyla çıkarılan bir diğer ayaklanma, 20 Mayıs 1920'de Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto tarafından gerçekleştirilmiştir. Cemil Çeto, Reşkotan Aşireti'ni de kendi yanına çekmek istedi. Hatta kendisine katılmazsa, zarar görecekleri şeklinde onları tehdit etti. Reşkotan aşiretini yanına çekemeyen Cemil Çeto, Diyarbakır'dan gönderilen askeri birliklere 7 Haziran 1920'de teslim olmak zorunda kaldı. 

   Kürdistan yaratma çabaları, Sevr Anlaşması'nın TBMM tarafından reddedilmesinden sonra, Koçkiri Aşireti'nce de sürdürüldü. Hafik (Koçhisar), Zara, Suşehri, Kemah, Divriği yöresinde 40 bin nüfusu olan bu aşiretin ayaklanması, Milli Mücadele için çok büyük bir tehlike oldu. 6 Mart 1921'de başlayan ayaklanmayı bastırmak için, Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa görevlendirildi. Merkez Ordusu'nun 11 Nisan'da başlattığı hareket ile asilerin Fırat'ın doğusuna geçmesi önlendi. Giresun Alayı da harekata katılınca, asiler her yerde ağır yenilgiye uğradılar. Bölgedeki olaylar 17 Haziran'a kadar sürdü. 

   Bu ayaklanmanın çıktığı tarih yine çok ilgi çekicidir ve İkinci İnönü Savaşı günlerine rastlamaktadır. Bu iki olayın aynı tarihlere rastlaması, bu olayların planlanmasında iç ve dış düşmanların nasıl işbirliğine girdiklerini açıkça göstermektedir. 

   Kısaca söylemek gerekirse; Doğu ve Güney-Doğu'da bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacı altında isyan çıkaran feodallerin gerçekte, kendi bölgelerindeki siyasi, ekonomik ve toplumsal etkinliklerini korumak için çalıştıkları anlaşılmaktadır.

12E. Osmanlı Yönetiminin Kabul Ettiği Sözde Barış Anlaşması: Sevrés (10 Ağustos 1920)
   Anlaşma Devletleri, Birinci Dünya Savaşı'nın sonrasında Ocak 1919'da barış konferansını, Paris'te toplamışlardı. Önce Osmanlı ile yapacakları barış sorununa eğilmelerine karşın, Mayıs ayına gelindiğinde, Avrupa barışına öncelik verdiler. 

   Bu devletler 1919'da, Macaristan ve Osmanlı Devleti dışındaki diğer yenik devletlere, kendi hazırladıkları anlaşmalarını kabul ettirdiler. Macaristan'la yapılacak barışın 1920'ye kalmasının nedeni; orada çıkan komünist ihtilaldi. Osmanlı ile yapılacak barışın uzamasının nedenleri ise; "Ermeni mandası", "boğazların yönetimi", "Osmanlı topraklarının paylaşılması" gibi konularda aralarında çıkan anlaşmazlıklar ve "Anadolu'da Milli Mücadele'nin başlaması"ydı. 

   Savaş sırasında yaptıkları gizli anlaşmalarla Osmanlı topraklarını paylaşan Anlaşma Devletleri, barış konferansına gelince çok şeyin değiştiğini farkettiler. Savaş devam ederken, Osmanlı Devleti ile en ilgili devletlerden biri olan ve en büyük payı alması gereken Rusya, savaştan çekilmiş ve yeni yönetim Osmanlı Devleti ile barış imzalayarak, bütün isteklerinden vazgeçmişti. Fakat ortaya, Osmanlı topraklarında pay almak isteyen yeni topluluklar çıkmıştı. Bunlar; Rumlar, Ermeniler ve Kürtler'di. 

   İngiltere, Osmanlı Devleti'nin, I. Dünya Savaşı'na girmesiyle uğradığı kayıpların öfkesi, zaferi, kazanmanın gururu, Orta-Doğu politikasına tek başına egemen olmanın verdiği sarhoşluğun ve önyargılarının etkisiyle, Osmanlı sorununu tek başına, bu olmazsa, Fransa ile birlikte çözmek için kolları sıvamıştı.
   İngiltere'nin planı; Kafkaslar'daki Rus tehlikesine karşı, Doğu Anadolu'da tampon bir Ermenistan, Balkanlar'daki Rus tehlikesine karşı da Ege Denizi'ne egemen, Batı Anadolu'yu hatta Kıbrıs'ı da içine alan kendisinin yönlendirdiği bir Yunanistan yaratmak ve bu sayede, sömürgelerine giden yolların güvenliğini sağlamaktı. Bu nedenlerle de savaş sırasında yapılan gizli anlaşmalarla İzmir ve yöresi, İtalyanlar'a vaad edilmesine rağmen, İngiltere buraları İtalyanlar'a değil, Yunanlılar'a verdirmek istiyordu. İngiltere ve Fransa, Doğu Anadolu'da oluşturmak istedikleri Ermenistan'ın yönetimini de ABD'ye vermek istiyorlardı. Çünkü bu bölge, onlar açısından yaşamsal bir öneme sahip değildi. Boğazlara hem İngiltere hem Fransa göz diktiği için, boğazların ne olacağı konusunda kesin karara varılamamıştı. 

   Amerika Birleşik Devletleri ise, gizli anlaşmaları, Başkan Wilson'un 14 ilkesine ters düştüğü gerekçesiyle tanımak istememişti. Öte yandan,  ABD'nin önerisi gizli anlaşmalarla belirtilen yerlerin ilgili devletlerin topraklarına katılması yerine, aynı devletler tarafından Milletler Cemiyeti adına manda statüsü altında yönetilmesiydi. 

   Anlaşma Devletleri, bu düşünce ve eylemlerinde Türk ulusunun tepkisini ve Mustafa Kemal önderliğinde gelişmekte olan ulusal direniş hareketini önemsememişlerdi. Mustafa Kemal'in başlattığı Kuva-yı Milliye'nin direnişi nedeniyle, İtalyanlar ve Fransızlar Anadolu'yu paylaşmalarının olanaksızlığını anlamışlardı. Fakat İngiltere bu gerçeği kavrayamadığından, Fransa ve İtalya'nın karşı çıkmalarına karşın, politikasını değiştirmedi. İngiltere, Anadolu hareketinin sömürgelerinde ara sıra çıkan isyanlar gibi çabucak sönecek bir hareket olduğunu zannetmişti. İngiltere basını da, Mustafa Kemal'in başlattığı savaşı, "çocukça bir hülya" ve O'nu da "asi" olarak nitelendirmişti. 

   İngiltere, Türk Ulusu'nu padişahın buyruğu altında bir sürü olarak görüyor ve padişah elde edilince, bütün ulusun da avuçları içinde olacağını düşünüyordu. Ermenistan kurulması, İngiliz güdümünde bir Kürdistan oluşturulması ve Trakya ile Batı Anadolu'nun Yunanistan'a verilmesinde ısrarlı olan İngiltere, İtalya ve Fransa'yı da Güney Anadolu topraklarıyla tatmin etmek istiyordu. Bu konuda Amerikalılar da İngilizler'i desteklemekteydi. 

   Fransa, Türk sorununun Paris Barış Konferası'nda çözüme bağlanmasını ve Türklerin kimsenin mandasına verilmemesini istiyordu. İngiltere Başbakanı Lord Curzon (Lord Kurzon) ise; "her ne pahasına olursa olsun, Türklerin Avrupa'dan çıkarılmasını" istiyordu. 
 
   Farklı görüşlere sahip olmaları nedeniyle Anlaşma Devletleri'nin her biri, Türklerle yapılacak barış için ABD'nin vereceği kararı beklemeye başladılar. Ancak ABD Senatosu,19 Kasım 1919'da, Amerika kıtası dışındaki sorunlarla ilgilenilmemesi yolundaki "Monroe Doktrini" ne dönme kararını aldı. ABD'nin Paris Barış Konferansı'ndan çekilmesiyle birlikte, Osmanlı ile yapılacak barışın görüşmeleri önce Londra'ya, daha sonra da İtalya'da San Remo'da yapılacak konferanslara kaldı. 

   18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında San Remo'da bir araya gelen İngiltere, Fransa ve İtalya başbakanları, Osmanlı temsilcilerini dinleme gereği bile duymadan, Osmanlı Devleti ile yapılacak barışın esaslarını belirlediler. 

   San Remo kararlarında, Osmanlı Devleti'ne bırakılan yerler; İstanbul ve çevresi ile Anadolu'nun ortasında denize çıkış noktalarının çoğu yabancılar tarafından tutulmuş, egemenliği sadece lafta kalmış bir toprak parçasıydı. 

   Anlaşma Devletleri temsilcileri, San Remo'da düzenledikleri metni vermek için Osmanlı Hükümeti'ni, Ankara'daki meclisin açılışından bir gün önce, Paris'e çağırdılar. Tevfik Paşa başkanlığında Paris'e giden Osmanlı barış kuruluna, 11 Mayıs 1920'de anlaşma metnini verdiler ve incelemesi için de bir aylık süre tanıdılar. 

   Osmanlı kurulu tarafından  "Kabul edilemez" diye değerlendirilen bu anlaşma taslağı, 1920 Nisan'ında yeniden iktidara gelen Damat Ferit Hükümeti'ne verildi. Fakat, bu kabinedeki üç bakan, böyle bir anlaşmayı imzalamayıp istifa edeceklerini söyleyince, Damat Ferit heyet başkanlığını yüklenerek Paris'e gitti. 18 Haziran'da Nafia Nazırı (Bayındırlık Bakanı) Cemal Paşa ve Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Reşit Bey ile birlikte Paris'e giden Damat Ferit, Anlaşma Devletleri ile bir pazarlık olanağı bulamadı. Müttefikler, son olarak ona, 27 Temmuz gece yarısına kadar süre tanıdılar. Damat Ferit, bu ağır koşulların sorumluluğunu tek başına yüklenmek istemediğinden, durumu İstanbul'a bildirdikten sonra, Dahiliye Nazırı(İçişleri Bakanı)'nı Paris'te bırakarak, İstanbul'a döndü. 

   İngilizler, Osmanlı Hükümeti'ne barışı bir an önce imzalatabilmek için, Damat Ferit'in Paris'e gelişinin dördüncü günü olan 22 Haziran'da, Yunan ordusunun Milne Hattı'nı dört noktadan geçmesini ve işgal alanını genişletmesini sağladılar. Yunanlılar, Salihli, Akhisar ve Alaşehir'i 25 Haziran'da ele geçirdiler. 30 Haziran'da Balikesir'i, 3 Temmuz'da Nazilli'yi işgal ettiler. 

   İngilizler de Yunan ilerleyişini kolaylaştırmak için, Karamürsel'i işgal ettiler ve 6 Temmuz'da Mudanya'ya asker çıkardılar. 8 Temmuz'da da Bursa, Yunan Ordusu tarafından işgal edildi. Bursa'nın alınması, Yunan kuvvetlerinin İzmit'i ele geçirmek için Marmara kıyısını izleyerek ilerleyen başka bir kolla birleşmesini sağlamıştı. Yunanlılar Milne Hattı'nda durdukları zaman, 14 bin km2 lik toprağı ele geçirmişlerdi. Şimdi ise, bu alan 54 bin km2 ye çıkmıştı. 

   Yunanlılar'ın bu kadar kolay ilerlemelerinin nedeni; Düzenli ordunun kuruluş aşamasında olması nedeniyle cephelerde, henüz disiplin ve dayanışmanın yeteri kadar bulunmaması, Padişah ve hükümetinin etkisiyle, Anadolu'da yer yer ayaklanmalar çıkması ve ulusal birliğin yeterince sağlanamaması idi. Ancak kaybedilen toprakların yarattığı olumsuzluklar, İstanbul yönetiminin TBMM Hükümeti'ni kötülemesi için fırsat veriyordu. Bu yenilgiler halkta, Anadolu Hareketi'nin umutsuz bir çaba olduğu, yapılacak tek şeyin bir an önce barış yapmak olacağı inancını pekiştirmekteydi. 

   Yunan ilerleyişi, TBMM'de de sert tepkilere neden oldu. Hamid Bey ve arkadaşlarının önerisi üzerine Meclis Kürsüsü, Bursa'nın kurtuluşuna kadar, ulusal yas ilanının bir işareti olarak, siyah örtü ile örtüldü. 
Öte yandan Anadolu'da ele geçirdikleri topraklarla yetinmeyen Yunanlılar, San Remo kararları gereğince, Doğu Trakya'yı da işgal etmeye karar verdiler. Bu durum karşısında Bulgaristan da barış konferansına başvurarak, Doğu Trakya'nın Yunanistan yerine kendisine verilmesini istedi. Trakya Paşaeli Cemiyeti sıkı önlemler alırken, Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa komutasındaki Birinci Kolordu, seferberlik ilan edip, Doğu Trakya'yı savunmaya karar verdi. 20 Temmuz'da Tekirdağ yönünde bir tümenlerini harekete geçiren Yunanlılar, bir başka tümenlerini de Edirne'ye gönderdiler. Yunanlılar'la bölgedeki kuvvetlerimiz arasında şiddetli çatışmalar olurken, Sadrazam Damat Ferit, boş yere kan dökülmemesi için savunmadan vazgeçilmesini istedi. Kolordu da bundan sonra ciddi bir direniş gösteremedi. Cafer Tayyar Paşa, Yunanlılar'a tutsak  düştü. Başsız kalan kuvvetler, dağıldı. Yunan ordusu, 27 Temmuz'a kadar, bütün Trakya'yı ele geçirdi. 

  Damat Ferit, bütün bu olumsuz gelişmelerin ve anlaşma şartlarının çok ağır olmasının nedeni olarak Kuva-yı Milliyecileri, göstermekteydi. Anlaşmanın getireceği sorumlulukları tek başına yüklenmek istemeyen Damat Ferit, 22 Temmuz 1920'de Yıldız Sarayı'nda Padişah Vahdettin'in başkanlığında, Saltanat Meclisi'nin  toplanmasını sağladı. Saltanat Meclisi, anlaşmanın izmalanması konusunda çabuk karar verdi. Nedeni ise; Dahiliye Nazırı Reşit Bey'in Paris'ten gönderdiği "Müttefiklerin Spa'da konferans halinde bulundukları ve anlaşma kabul edilmeyecek olursa, İstanbul'a Yunan birliklerinin çıkarılacağı ve yönetimin de onlara bırakılacağını" bildiren telgrafıydı. Oysa, böyle bir karar yoktu. Bunu bilmeyen Padişah, anlaşmanın hemen imzalanmasını istedi. Padişah'ın yaptığı oylama sırasında, yalnızca  Ayan'dan Topçu Ferik'i (Korgeneral) Rıza Paşa çekimser kaldı, ancak öteki  üyelerin hepsi anlaşma taslağını benimsediklerini ortaya koydular. Bu gelişme üzerine Damat Ferit, Ayan'dan Hadi Paşa'nın başkanlığında Rıza Tevfik ile Bern elçisi Reşat Halis beylerin oluşturduğu bir kurulu, anlaşmayı imzalamak üzere Sevr'e gönderdi. 

   Sevr, Paris'in güneybatı kesimindeki bir yerleşim yeridir. Sevr Anlaşması, Sevr Porselen Dairesi salonunda imzalandı. Anlaşma Devletleri'ne göre bir "barış antlaşması" olan aslında Anadolu topraklarının, itilaf devletlerine paylaşımını resmileştiren Sevr Anlaşması'nı, Osmanlı delegasyonu, 10 Ağustos 1920 Salı günü saat:16.00 da imzaladı. Bu anlaşma, yüzyıllardır paylaşılamayan Osmanlı Devleti'ni kağıt üzerinde parçalamıştı. Bu anlaşmanın bir başka niteliği  de, Anlaşma Devletleri'nin yaptığı en güç ve en son barış anlaşması olmasıydı. Ancak Anlaşma Devletleri, barış antlaşması diye nitelendirdikleri bu antlaşmayı, Anadolu'daki Türk Kurtuluş Savaşı  nedeniyle uygulama olanağı bulamayacaklardı. 

   Osmanlı Devleti topraklarını paylaşmaya yönelik Sevr Anlaşması'nın en önemli maddeleri arasında, şunlar yer almıştı : 
 Osmanlı Devleti toprakları, İstanbul dolayları ve Anadolu'nun küçük bir bölümü ile sınırlandırılıyordu. Buna göre; İstanbul, Türklerde kalacak, fakat Osmanlı Devleti anlaşma koşullarına uymazsa, başkent Türkler'in elinden alınacaktı. 

  • Osmanlı Devleti'nin sınırları, Trakya'da Midye'nin daha doğusundan başlayarak, Büyük Çekmece Gölü'ne inecek, bu hattın batısındaki Trakya toprakları, Yunanistan'a verilecekti.
  • İmroz ve Bozcaada da Yunanlılar'a bırakılıyordu. 
  • İzmir yöresi, Tire, Akhisar,  Ödemiş ve Bergama'yı da içerecek şekilde Yunanistan'a verilecekti. Bu bölge, kağıt üzerinde Osmanlılar'da kalacak fakat egemenlik hakkı, Yunanistan'da olacaktı. Burada oluşturulacak Parlamento, 5 yıl sonra Milletler Cemiyeti'nden İzmir'in Yunanistan'a katılmasını isteyebilecekti. 
  • Boğazlar, savaş zamanlarında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak ve uluslararası bir komisyonun denetiminde olacaktı. 
  • Güney sınırı, Karataş burnundan başlayıp Antep, Urfa ve Mardin'i dışta bırakarak Irak sınırına varacaktı. 
  • Anadolu'nun doğusunda, sınırları ABD Başkanı Wilson tarafından saptanacak bağımsız bir Ermenistan devleti kurulacaktı. Bu sınır içinde Erzurum, Van, Bitlis ve Trabzon illeri bulunacaktı. 
  • Anlaşmanın yürürlüğe girmesini izleyen 6 ay içinde, Ermeniler'e verilecek toprakların güneyinde, sınırları Fırat'ın doğusunda başlayan ve Kürtlerin sayıca çoğunlukta oldukları bölgeye özerklik verilecekti. Eğer Kürtler, bir yıl içinde bağımsız bir devlet kurmak ister ve bu istekleri Milletler Cemiyeti tarafından da  uygun görülürse, Osmanlı Devleti buna uyarak bölgedeki tüm haklarından vazgeçecekti. 
  • İngiltere'ye, tüm Arabistan ile Musul dahil Mezopotamya; Fransa'ya ise Urfa, Mardin, Gaziantep'le birlikte tüm Suriye bırakılıyordu. 
  • Adana'dan Kayseri ve Sivas'ın kuzeyine kadar uzanan bölge; Fransa'nın, İzmir'in dışında tüm Batı Anadolu ile Afyonkarahisar'dan Erciyes'e kadar uzanan çizginin güneyindeki topraklar İtalya'nın ekonomik nüfuz alanı içinde olacaktı. 
  • Osmanlı Ordusu, 35.000'i Jandarma  15.000'i Özel Birlik, 700'ü padişahın yanındaki Güvenlik Birliği olmak üzere 50.700 olarak sınırlandırılıyordu. 
  • İtilaf Devletleri temsilcilerinden bir "Maliye Komisyonu" kurulacak, Osmanlı Hükümeti'nin tüm gelirleri bu komisyonun emrine verilecek, bu gelirlerden, önce Osmanlı topraklarındaki Müttefik Devletler birliklerinin giderleri, daha sonra ise, savaşta zarar gören Müttefik Devleti uyruklarının zararları karşılanacaktı. 
  • Kapitülasyonlar, daha geniş hale getirilecek, Yunanistan ve yeni kurulacak Ermenistan da kapitülasyonlardan yararlandırılacaktı. 
  • İtilaf  Devletleri'nden birinin , ya da Yunanistan , Ermenistan gibi yeni kurulacak devletlerin uyruğuna geçmek isteyenlere güçlük çıkarılmayacak , Osmanlı Hükümeti bunlara da kapitülasyon haklarını tanıyacaktı. 
   433 maddeden oluşan Sevr Antlaşması, yalnızca bu son maddesi bile uygulansaydı, Osmanlı Devleti diye bir şey kalmayacaktı. Çünkü Osmanlı'ya bırakılan topraklardaki herkes, kapitülasyonların sağladığı  ayrıcalıklardan yararlanmak için, Osmanlı yurttaşlığını terkedecekti.