XI.ANKARA’DA YENİ BİR MECLİS VE YENİ BİR DEVLET

11A. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Açılışı ve Özellikleri
   İstanbul Meclisi'nin işgal edilmesine ve milletvekillerinin tutuklanmasına tepki gösteren milletvekilleri, İstanbul'da güvenlik sağlanıncaya kadar, toplantılara ara verdiler. Artık İstanbul'da meclisin özgürce çalışabilmesi olanaksızdı. Bu gelişme, Temsilciler Kurulu Başkanı Mustafa Kemal'in 19 Mart 1920 tarihinde bir seçim bildirgesi yayımlanmasına neden oldu. Bu doğrultuda, hemen seçimlerin yapılmasına başlandı. Daha önce, İstanbul meclisine seçilen üyelerin de yeni meclise katılabilmelerine olanak sağlanmıştı. Ankara'da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Kulübü olarak yapımına başlanan, ancak yapımı yarıda kalan bina (Ulus'ta bulunan bugünkü Kurtuluş Savaşı Müzesi), Ankaralılar'ın katkıları ile bitirildi. Toplantı salonu; okullardan getirilen sıralar ve marangozların acele ile yaptıkları bir kürsü ve gaz lambası ile kullanılır hale getirildi. Yeni meclise, bugünkü Türkiye sınırlarının her yerinden milletvekilleri gelmeye başladı. Meclise; bu meclisin üstünde hiç bir güç tanınmadığı için "Büyük" sıfatı; Türkiye'yi temsil eden ulusal bir niteliği olduğu için de, "Türkiye" adı eklenerek, Türkiye Büyük Millet Meclisi şeklinde bir isim verildi. 

   Türkiye Büyük Millet Meclisi , 23 Nisan 1920 Cuma günü, Ankara Hacı Bayram Camii'nde yapılan bir dinsel törenden sonra açıldı. En yaşlı üye olan Sinop milletvekili Şerif Bey, ilk oturuma başkanlık etti. Meclis'in ilk oturumuna, toplam 115 milletvekili katıldı. Bu sayı ileriki günlerde çoğalarak, zamanla 400'ü aştı. 
 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 24 Nisan'da yaptığı toplantıda, Mustafa Kemal Paşa başkanlığa bir önerge vererek ; 

  1. Meclisin üstünde hiçbir gücün bulunmadığının kabulünü,
  2. Padişah ve halife yerine, geçici olarak da olsa, bir vekil atanmamasını, 
  3. Meclise karşı sorumlu bir hükümetin kurulmasını, 
  4. Hükümete, Meclis Başkanı'nın başkanlık etmesini, 
  5. Padişah ve halifelik makamının geleceğinin, meclis tarafından belirlenmesini, istedi. 
   Bu önergenin kabulünden sonra, M. Kemal TBMM Başkanlığı'na seçilmiştir. 3 Mayıs 1920'de TBMM'nin seçtiği ilk hükümet, 5 Mayıs'ta on bir Bakan ile göreve başlamıştır. Bu Meclis, Türk tarihinde, ulusal egemenlik uygulamasını ilk gerçekleştiren meclistir. 
    Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin temel niteliklerini maddeler halinde şöyle toplayabiliriz : 
  1. İlk Meclis, çeşitli kesimlerden dünya görüşleri farklı insanları tek bir amaç etrafında toplamıştı. 
  2. İlk TBMM, kurucu meclislerin sahip olduğu haklardan daha geniş haklara sahipti. Yukarıda esasları belirtilen önergenin ilk maddesinde, "hükümet kurmak zorunludur" ilkesini kabul etmekle ve 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasi adı verilen bir anayasa yaptığı için de kurucu bir meclis niteliğine sahiptir. 
  3. Aynı önergenin ikinci maddesiyle, geçici bir başkan seçmek ya da Padişah vekili atamayı reddetmekle devamlılığını ifade etmişti. 
  4. Önergenin 4. maddesinde, kendisini ulusal iradenin en üstün temsilcisi olarak ilan etmiş , İstanbul Hükümeti'ni hukuken yok saymıştır. 
  5. Millet Meclisi, kabul ettiği bu esaslarla yeni bir devlet kurmuş oluyordu. 
  6. İlk Meclisin en önemli özelliklerinden biri "güçler birliği" ilkesine göre çalışmasıydı. Buna göre Meclis, hem yasaları çıkaran hem yasaları bizzat uygulayan durumundaydı. Zaman zaman da mahkeme gibi adli kararlar veriyor ve bu kararları bizzat uygulatıyordu.  İlk meclisin böyle bir niteliğe sahip olmasının temel nedeni şuydu: Ortam, çabuk karar vermeyi ve verilen kararları derhal uygulamaya koymayı gerektiriyordu. 
  7. İlk Meclis, Anayasa'da kabul ettiği "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" şeklindeki birinci madde ile siyasal düzeni (Meşruti Monarşiyi) değiştirmiştir. Bu nedenle, ihtilalci bir niteliğe sahiptir. Ulusal birliğin sağlanması için vatanın kurtuluşunu ön planda tutmuş, Padişahlık ve Halifelik kurumlarına o günün koşulları gereği dokunulmamıştır. 
11B. Kurtuluş Savaşı'nın Toplumsal, Parasal ve Silah Kaynakları 
A) Toplumsal Kaynaklar

   17. yüzyıl sonlarında Viyana kapılarında durdurulan Osmanlı İmparatorluğu bu tarihten itibaren, sürekli güç ve toprak kaybına uğramıştı. 20. yüzyılın başına gelindiğinde, 1911'de başlayan savaşlar dizisi, zaten mali ve ekomonik yönden zayıf olan Osmanlı İmparatorluğu'nun kaynaklarını iyice tüketmişti. 1. Dünya Savaşı'nın başında 1.710.000 km2 yüzölçüme, çeşitli ırk, din ve dillerden 18.500.000 kişilik bir nüfusa sahipken, savaşın sonunda gelindiğinde bu toprakların, 1.000.000 km2' sine yakın bölümünü kaybetmişti. Kurtuluş Savaşı 'nın başlarında, Anadolu'daki Türk nüfusu 1.300.0000 km2 kadardı. Ülkenin en verimli toprakları olan Batı Anadolu ve Trakya işgal altında olduğundan, buralardaki 4.000.000 Türk'ten yararlanılamamakta, bu nedenle de yararlanabilen nüfus 9.000.000'a düşmekteydi. 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti 1.000.000'a yakın insan kaybına uğramıştı. 18-35 yaş arasındaki erkek nüfustaki bu kayıp, toplumdaki üretici ve tüketici oranını büyük ölçüde bozarak üretime ve ekonomiye olumsuz etkiler yapmıştı. Osmanlı toplumu, Sanayi Devrimi'ni yaşamadığı ve büyük ölçekli kapital birikimleri olmadığı için, güçlü bir işçi sınıfı ve ulusal bir sanayi -ticaret  burjuvazisi  yoktu. 

   Kurtuluş Savaşı  dönemindeki toplumu üç ana grupta değerlendirebiliriz. Bu grupların her birinin Kurtuluş Savaşı'na bakış açıları ve katkıları ikili bir görünüm arzetmektedir. Bu gruplar: 

   a) Aydınlar : Sayıları zaten az olan aydınları, asker ve sivil olarak iki gruba ayırabiliriz. Batılı güçlü devletlerle başa çıkılamayacağı düşüncesi, Padişah ve halifelik makamına geleneksel bağlılık ile yapacak başka işleri olmadığı için, ekonomik endişeleri olan  subayların  bir bölümünün, o dönemin yasal yönetimi olan İstanbul Hükümetleri'nin istekleri doğrultusunda hareket etmesine neden olmuştur. Savaşlarda uğranılan subay ve yedek subay kayıpları aydın insan sayısını iyice azaltmış ve zaten eğitim düzeyi düşük olan toplumu işgaller karşısında tepkisiz hale getirmiştir. Siyasal  görüş farklılıkları da İstanbul ya da Anadolu eyleminden  yana olmada belirleyici bir etken olmuştur. Bu durum aydınları İttihatçı-Hürriyet İtilafçı kamplaşması içine soktuğundan, onların etkileyeceği halkın tümünün Kurtuluş Savaşı içinde  kullanılmasını önlemiştir. Bütün bu olumsuzluklara karşın, Hürriyet İtilaf Partisi yandaşları dışında, aydınların büyük bir bölümü, ulusal hareketin örgütlenmesinde ve hemen hemen  hareketin bütün dönemlerinde görev almışlardır. 

   b) Halk : Osmanlı İmparatorluğu yarı dinsel bir niteliğe sahip olduğu için, "Ümme"t anlayışı ön plana çıkarılmış, ulus ve ulusçuluk gibi kavramlar, Türkler arasında değer bulamamıştı. Ayrıca, Padişaha ve halifelik makamına bağlı bulunan, çoğunluğu eğitimden yoksun bırakılmış halk, kutsal saydığı bu makamlara büyük bir bağlılık duymakta idi . Bu makamın başında bulunan kişinin emriyle, Kuva-yı Milliyecilerin din düşmanı asiler olarak ilan etmesi nedeniyle, halk başlangıçta bu güçlere destek vermemiş, hatta büyük bir direniş göstermek yoluna gitmişti. Öte yandan 1911'den itibaren başlayan ve sekiz yıl süren savaşlar dizisi de, halkın elindeki maddi ve manevi kaynakları büyük ölçüde bitirmişti. Askerlik sorumluluğu da, tüm etnik kökenlerine yaygınlaştırılamadığından,Türklerin yükümlülüğünde bulunmaktaydı. Yalnız vatan topraklarının savunulması değil, Osmanlı coğrafyasında yaşayan diğer etnik grupların aralarındaki sürtüşmelerin önlenmesi de hep Türklerin canına mal olmaktaydı. Savaşlar ve çatışmalar yalnızca can kaybına yol açmamakta, yeni ekonomik yükümlülükler ve vergiler olarak da halka ödettirilmekteydi. Kurtuluş Savaşı, halktan yeniden can ve para katkısı istemek demekti. Oysa İstanbul yönetimi, Anadolu eylemcilerini halktan zorla para ve asker toplayan İttihatçı asiler olarak gösterip, halkın bilinçsizliğinden yararlanma yoluna gitmiştir. Bu nedenle de Kurtuluş Savaşı'nın ilk  yılları, eğitimsiz geniş halk kitlelerinin katılımının olmadığı yıllardır. 

   Halkın diğer bir kesimini oluşturan ayan-eşraf ve ağaların davranışlarının olumlu ya da olumsuz şekillenmesinde ise; ya düşman işgalleriyle kaybedecekleri ya da İstanbul yönetimine bağlılıkları ve İngilizlerin sağladıkları çıkarlar etkili olmuştur. Anadolu'nun batısı ile doğusundaki bazı farklılıklar da, Kurtuluş Savaşı'nın bu iki ayrı bölgede sivillerin mi, askerlerin mi önderliğinde olacağını belirlemiştir. Batı Anadolu'nun verimli topraklarının ve iş olanaklarının bu coğrafyada tarihsel iddiaları olan Yunanlılara kaptırılacağı endişesi, ayan ve eşrafın maddi olanaklarıyla sivil halkın örgütlenmesine ve bağımsızlık mücadelesinin önce bu bölgede doğmasına neden olmuştur. Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütleri, Kurtuluş Savaşı'nın  ilk silahlı gücü olan Kuva-yı Milliye'yi önce bu bölgede yaratmıştır. Batı Anadolu'da Yunanlılar'a, Güneyde Fransızlar'a ve Ermeniler'e karşı halk tarafından oluşturulan Kuva-yı Milliye güçleri işgal alanlarının genişlememesinde etkin rol oynamışlardır. 1920 Haziranından itibaren düzenli ordunun oluşturulmaya başlanmasıyla, Kuva-yı Milliye içindeki bazı olumsuzluklardan da kurtulunmuştur. Doğu Anadolu'nun eğitimsiz, ekonomik güçlükler içinde olan insanın tavrını ise ,Ermeni işgali, feodal yapı ve etnik köken ile bunların maddi desteğiyle kendinden yana kullanan ya İstanbul yönetimi ya İngilizler ya da Mustafa Kemal ve ordu faktörü belirlemiştir. 

  Yasalarla yurt savunması görevi erkeğe verilmiş olmasına rağmen bazı aydın kadınlarımızın çabalarıyla Türk kadını, mitinglerle veya kurdukları örgütlerle tepkilerini koymakla kalmamış, aynı zamanda cephe gerisinde mermi yaparak ve taşıyarak, cephede de düşmana karşı savaşarak katkıda bulunmuştur

   Asri Kadınlar Cemiyeti, Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Müdafaa-i Hukuk Kadınlar Cemiyeti adlarında İstanbul'da ve Anadolu'nun hemen her yerinde örgütler kuran kadınlarımız topladıkları para ve eşya bağışlarıyla Kurtuluş Savaşı'na maddi kaynak  yaratmışlardır. 

   c) Din adamları : Bazı din adamları, halifelik makamının her dediğini din buyruğu olarak algıladığından halkı da olumsuz etkilemişlerdir. Ancak işgaller karşısında bazı aydın din adamları, halkı Kurtuluş Savaşı 'dan yana örgütlemekle kalmamış, aynı zamanda İstanbul'un kafa bulandıran fetvalarına, karşı fetvalar vererek halkı, işgalcilere karşı çıkmaya çağırmışlardır.

d) Parasal ve maddi kaynaklar :

   Savaşlarda erkek nüfusun büyük ölçüde kaybedilmesi, yatırımları ve üretimi durdurmuştu. Savaş sonrasında kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye Teşkilatı tekrar devreye girdiği için devlet kaynakları yatırıma kanalize edilemiyordu. Mondros Ateşkesi ile ülkenin en verimli toprakları da işgale uğrayınca buraların üretiminde ve vergilerinden yararlanılamaz duruma gelindi. Bağımsızlığı sağlamak için, savaşmak gerekiyordu. O da para ve silahı gerektiriyordu. Bağımsızlık mücadelesi ve yeni devlet oluşumu, yalnızca Batılı işgalci emperyalist güçlere değil, İstanbul yönetimine karşı da verilecekti. Bu durum parasal ve maddi kaynak bulma ve kullanmada güçlükleri daha da arttırmıştır. 

   Para ve maddi kaynak yaratmada başvurulan yöntemleri üç grupta toplayabiliriz. 
   i- Bağışlar 
   ii- Vergiler 
   iii- Yabancı ülkelerden gelen yardımlar 

   i- Bağışlar : Kuva-yı Milliye döneminde örgütlenme ve savunmanın gerektirdiği insan, para ve diğer maddi kaynakların sağlanması,önceleri bu örgütlenmeyi gerçekleştirenlerce karşılanmıştır.İkinci  Balıkesir Kongresi'nden itibaren (26-30 Temmuz 1919), bölgedeki şehir ve kasabaların katılım pay ve oranları belirlenmiş ve bunların halktan bağış yöntemiyle toplanması esası getirilmiştir. Batı Anadolu'da bu uygulama giderleri karşılamaya yetmeyince, ithalat ve ihracat ile büyükbaş hayvanlardan belli bir oranda bağış alınması yoluna gidilerek, halktan istenenler adeta bir vergiye dönüştürülmüştür. 

   Erzurum ve Sivas Kongleri'ne katılan delegelerin masrafları, Müdafaa-i Hukuk örgütlerince ve halktan toplanan bağış ve yardımlarla karşılanmıştır. Erzurum-Sivas yolculuğunda olduğu gibi,Temsil Heyeti Sivas'tan Ankara'ya gelirken para ve diğer gereksinimlerin karşılanabilmesi, yine en önemli sorundur. Ankara'ya, Mazhar Müfit (Kansu) Bey'in Osmanlı Bankası Sivas şubesinden son anda aldığı 1000 Lira borç para ve yine Sivas'taki Amerikan Okulu'nun bayan müdüresinden bedelsiz alınan benzin ve lastiklerle gelinmiştir. Mazhar Müfit, anılarında o günleri söyle aktarmaktadır: "Herşey hazırlandı. Artık yarın hareket ediyoruz. Bildiklerle vedalaştık. Fakat bütün mevcut naktimiz ancak yol için 20 yumurta, 1 okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık. Zira banka müdürü bugün de gelmezse yolda bütün bütün aç kalmak ihtimali de vardı (Banka müdürü hasta olduğu için evinden çıkamamaktadır). 
   Filhakika hareketimiz günü sabah 8'de Yüzbaşı Bedri Bey'le bankaya gittik. Bitlis eski valisi imzasıyla bir senet tanzim edildi. Bedri Bey de tüccardan diye kefil oldu. 1000 Lira'yı aldık. "

   Ancak bu para da Ankara'ya gelindikten birkaç gün sonra bitince, Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi'nin halktan toplayıp getirdiği paralar ve 20. Kolordu Komutanlığı'nın yardımlarıyla Meclis'in açılış günlerine gelinebilmiştir. 

   ii- Vergiler : Halktan toplanan bağışlar, zaman zaman yakınmalara neden olmaktaydı. Kurtuluş Savaşı'na kaynak yaratabilmek için, Duyun-u Umumiye ve Reji İdareleri kaldırılmadan bunların kaynaklarına el konuldu ve Osmanlı Devleti'ne ait borç ödemeleri durduruldu. BMM'nin açılışından sonra parasal ve maddi kaynak yaratma sorunu bağış yerine vergi oranlarının arttırılması ya da yeni vergiler konulması ile çözülmek istendi. BMM, Kurtuluş Savaşı döneminde 19 adet gelir sağlayıcı yasa çıkarmıştır. Meclis ilk yasasını açıldığının ertesi günü, Hayvanlar Vergisi (Ağnam Resmi) adıyla çıkarmıştır. 1914 tarihli Gelir Vergisi'ndeki oranlar da diğer bir yasayla 5-10 kat arttırılmıştır. 28 Temmuz 1920'de kabul edilen ilk gelir getirici yasa ile de gümrük vergisi 5 kat arttırılmıştır. Zonguldak'ta çıkarılan kömürlerden, ton başına 2-3 Lira arası ihracat vergisi alınması için bir yasa benimsenmiştir. Güvenlik nedeniyle Müslüman olmayanlar silah altına alınamadığından,1921 Ağustos'unda çıkarılan bir yasa ile bu durumdakilere "bedelli askerlik " uygulaması  getirilmiştir. Sakatlar dışında 18-60 yaş arasındakilerden," Yol Vergisi" adıyla 4 işçi gündeliği tutarında vergi alınmaya başlandı. Tasarruf önlemlerine de gidilerek, Mebus(milletvekili) maaş ve yolluklarından vergi kesilmeye başlandı. Isıtma ve aydınlatlamada tasarruf için çalışma saatleri yeniden belirlendi. Yine tasarruf amacıyla 14 Eylül 1920'de,"Men-i Müskirat" (İçki Yasağı) ve 25 Kasım 1920'de "Men-i İsrafat" (Israfı Engelleme) yasaları çıkarıldı. 

   1921 yılında yürürlüğe konulan ilk bütçe, daha başlangıçta 26 milyon lira açık vermişti. Ordu giderleri için en az 45 milyon liraya gereksinim varken, bütçedeki bütün tahmini gelir rakamı 55 milyon lira idi. 1921 yılında Yunanlılarla İnönü, Kütahya-Eskişehir ve Sakarya savaşları yapıldığından para sıkıntısı en üst düzeye ulaşmıştı. Sakarya Savaşı öncesinde, başkomutanlığı ve Meclis'in yetkilerini üç ay süreyle yüklenen Mustafa Kemal, Tekalif-i Milliye (Ulusal Vergi Buyrukları) emirleri adından 10 adet emirname yayınladı. Savaşta askerin giydirilmesi, yedirilmesi, donatılması için tüm vatandaşların katkısını zorunlu kılan bu yükümlülükler Sakarya Savaşı'nın kazanılmasında önemli bir etken olmuştur. 
 
    iii- Yabancı ülkelerden gelen yardımlar: Yabancı ülkelerden Anadolu eylemine verilen parasal desteği üç grupta inceleyebiliriz. ı- Yabancı ülkelerdeki Tüklerin ve yardım kuruluşlarının katkıları ıı- Sovyet yardımları ııı- Hint Müslümanlarının yardımları 
     ı- Yabancı ülkelerdeki Türklerin ve yardım kuruluşlarının katkıları : Savaşın getirdiği yıkımlar ve geride bıraktığı yetim çocuklar, yurt dışında yaşayan Türkleri ve insani kuruluşları harekete geçirmiştir. Amerika'da yaşayan Türkler,  kurdukları örgüt aracılığıyla topladıkları paraları, 1922 yılı başlarında Çocuk Esirgeme Kurumu'na vermiştir. Avrupa'daki bazı insani yardım kuruluşları İzmir'de Yunanlılar'ın kıyımına uğrayanlara, Hilal-i Ahmer (Kızılay) aracılığı ile yardım gönderirken, Roma'daki temsilciliğimizde çalışanlar da Kızılay adına para toplamıştır. 

     ıı- Sovyet yardımları: Kurtuluş Savaşı 'nda,  bir büyük devletin parasal ve siyasal desteğine gereksinim duyulmaktaydı. Anadolu eylemcileri, Batılı emperyalistlere karşı bağımsızlık savaşı verirken, Bolşevikler de aynı güçlerce desteklenen karşı devrimciler ve Polonya ile savaşıyorlardı. Bu nedenle iki taraf ta birbirini doğal müttefik olarak görmekteydi. İngilizler veya onun güdümündeki devletlerin Boğazlar ve Anadolu'ya sahip olması yerine, bunların Türkler de kalması da Bolşeviklerin işine gelmekteydi. Ayrıca, Bolşevikler verecekleri destekle, Türklerin kazanacağı bağımsızlık mücadelesinin, diğer Müslüman topluluklarının bağımsızlık mücadelesine örnek olacağını ve kapitalizmi çökerteceklerini düşünmekteydiler. Ayrıca İngiliz emperyalizminin, Kafkaslar'dan atılması konusunda da Kemalistlerle işbirliği etmenin yararları  vardı. Çünkü, Sovyet önderi Lenin ve arkadaşları da amaçladıkları yeni düzeni henüz gerçekleştirememişlerdi. Lenin ve arkadaşları hala Çarlık kalıntısı Denikin, Wrangel,Kolçak gibi Batılıların destekledikleri generallerle savaşmaktaydılar. Bu nedenler Sovyetleri daha Kuva-yı Milliye'nin kuruluş döneminden itibaren Türklere yardıma yöneltmiştir. Bu dönemde, Bolşeviklerle Karakol Cemiyeti vasıtasıyla gayri-resmi ilişkiler başlatılmıştır. Sivas Kongresi'nden sonra Bolşeviklerin yardım olanaklarını araştırmak üzere Rusya'ya, Mustafa Kemal'in onayıyla, Enver Paşa'nın kardeşi Halil (Kut) Paşa gönderilmişti.TBMM'nin açılışından üç gün sonra da, Mustafa Kemal'in Lenin'e yazdığı mektupla iki hükümet arasındaki ilişkilere resmiyet kazandırılmıştır. 

   Halil Paşa, Ruslar'dan aldığı 100.000 Lira değerindeki altını 1920 Eylül'ünde Anadolu'ya getirmiştir. 200 Kilo kadarı, Doğu Ordusu için Erzurum'da alıkonulmu,ş geri kalan bölümü de Ankara'ya gönderilmiştir. Moskova'daki görüşmeler hakkında bilgi vermek için, Türkiye'ye dönen Ekonomi Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey de, 6 Ekim 1920'de 1.000.000 altın rubleyle gelmiştir. 

   16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması'na yardım maddesi konulamamasına karşın, Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin, aynı gün Y. Kemal Tengirşenk'e verdiği mektupla, 1921'den itibaren birkaç yıl Türkiye'ye yılda 10 milyon altın ruble yardım etme kararı aldıklarını bildirmişti.

   Yunanlıların İkinci İnönü Savaşı'nda yaptığı tahribatta kullanılmak üzere, 9 Nisan 1921'de Sovyet Elçisi Medivani 30 bin altın rubleyi Mustafa Kemal'e vermiştir. Moskova Anlaşması'nı imzalayan Yusuf Kemal Bey de 4 milyon altın ruble ile 25 Nisan 1921'de Sarıkamış'a ulaşmışlardı.

   Sovyet Resmi belgeleri ve Ali Fuat Cebesoy'un verdiği bilgiler, Nisan 1921-Mayıs 1922 arasında Sovyetler'in Türkiye'ye 10 milyon altın ruble yardım yaptığını göstermektedir. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman (Kocaoğlu) Bey'in,Türklere iletilmek üzere, Ruslara teslim ettiklerini öne sürdüğü 100 milyon altın ruble konusu ise, hala aydınlatılabilmiş değildir. Sovyetlerce Türkiye'ye verilmediği iddia edilen büyük miktardaki bu paranın, niçin Moskova aracılığı ile gönderildiğini açıklama olanağı olmadığı gibi, o günlerde Türkiye'nin dostluğuna büyük önem veren Sovyetler'in, ortaya çıkması halinde bu olayın dostluğa büyük bir darbe vuracağını kestirmemesi de olanaksızdır.

   ııı- Hint Müslümanların yardımları:  Milliyetçilik bilincinin yayılması, halifeliğin Osmanlılara geçip geçmediği tartışmaları ve mezhep farklılıkları, halifeliğin önemini azaltmıştı. Müslümanlar arasında İngiliz egemenliği altında oldukları halde Halifeye bağlılıklarını sürdürmeye çalışanların başında, Hint Müslümanları gelmekteydi. Hilafet merkezi İstanbul'un Hristiyan ordularınca işgal edilmesi üzerine, Hint Müslümanları halifeliği korumak ve İngiltere'ye baskı yapmak amacıyla "Indian Committee of the Caliphate" ve" All India Khilafet Congress" adlı dernekler kurmuşlardı. Hint Müslümanlarının lideri Mevlana Mehmet Ali Han'ın kurduğu yardım komitesi de topladığı yardımları, Türk Kızılay'ına aktarmıştır. Bu dernek ve yardım komitelerinin, 26 Aralık 1921'den 12 Ağustos 1922'ye kadar yolladığı paranın tutarı :675.494 Liradır. Bu paralar, Maliye Bakanlığı'nın kayıtlarına ve hazineye girmemiş Mustafa Kemal'in emrinde durmuş ve Osmanlı Bankası'nda korunmuştur.
  Kurtuluş Savaşı'nda çekilen mali sıkıntılara karşın  bu paraya, Büyük Taarruz'a kadar el sürülmemiştir. Büyük Taarruz öncesinde para, geçici olarak Maliye Bakanlığı'na devredilmiştir. Paranın küçük bir kısmı, ordu ihtiyaçları için 110 bin Lirası da evleri köyleri yakılıp yıkılan halka dağıtılmıştır. Geriye kalanı da 1924'de kurulan İş Bankası'na Mustafa Kemal tarafından sermaye olarak konmuştur.

C) Silah ve Malzeme Kaynakları

   İtilaf Devletleri Mondros Ateşkesi gereğince Osmanlı Ordusu'nu büyük ölçüde terhis ettirirken silah ve mühimmatına da el koydu. Ordu elinden alınan ve kalan silah sayısı şöyleydi :
 
 
Silahın Cinsi Ordudan alınanlar Kalanlar
Ağır top 1099 82
Sahra topu 606 200
Piyade tüfeği  667983 123191
Ağır makineli tüfek 3118 1370

   Türk ordusuna bırakılan silah ve cephanenin özellikle tüfeklerin çok büyük bir bölümü İstanbul'da depolanmıştı. Anadolu'daki dağınık birliklerdeki silahlarla, ancak 3-4 tümen donatılabilirdi.

   Sivas Kongresi günlerinde, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Anadolu'ya miras kalan ordu gücü (Trakya ve İstanbul hariç) 34.181 kişi idi.TBMM'nin açıldığı günlerde, firarlar ve iç isyanlardaki dağılmalar nedeniyle Ege ve Güney Anadolu'daki 15-20 bin Kuva-yı Milliyeci ile birlikte toplam silahlı güç, 35-40 bin dolaylarındaydı. Oysa TBMM'nin ilk günlerinde, Ege bölgesinde 100 bini aşan Yunan, büyük kısmı İstanbul dolaylarında 38 bin Fransız, Güneybatı Ege ve İstanbul'da 5 bin İtalyan Kars dolaylarında 16 bin Ermeni olmak üzere, güçlü silahlara sahip 200 bin kişilik yabancı kuvvetlerin işgali altındaydı. 35-40 bin kişilik Türk kuvvetiyle, hem cephelerin tutulması hem Karadeniz'deki Rum çetelecilerin temizlenmesi, hem de iç isyanların bastırılması gerekmekteydi. 

   Eldeki ordu gücünün silah ve cephanesi çok sınırlı sayıda olduğu için, şu önlemlere başvurulmuştur: 1- Silah ve mühimmat yapım ve onarım için atölyeler oluşturmak 2- İtilaf Devletleri'nin kontrolündeki depolardan kaçırmak 3- Yabancı ülkelerden bağış ve satın alma yoluyla karşılamak

1- Silah ve Mühimmat yapım ve onarımı için atölyeler oluşturmak :

   Osmanlı ordu ihtiyaçları için silah, malzeme ve cephane imal etmek, bunların bakım ve onarımlarını sağlamak için İstanbul ve dolaylarında, İmalat-ı Harbiye adıyla anılan bazı askeri fabrika ve tesisler meydana getirilmişti. Kurtuluş Savaşı  başlayınca, İmalat-ı Harbiye subay ve ustalarından bazıları yanlarına taşınabilecek takım ve malzemelerini de alarak Anadolu'ya kaçmışlardı. 1920 Temmuzu'nda ve Ankara Yahşihan'daki demiryolları atölyeleri, bu elemanlarca silah atölyesine dönüştürülerek, işgal kuvvetlerince kamaları alınan toplara kama ve nişangah döktüler. 10 Ocak 1921'de Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı "İmalat-ı Harbiye Genel Müdürlüğü" kurularak, yurt çapında atölyeler oluşturuldu. Buralarda eski tren ve ray parçalarından kılıç, süngü, top kamaları yapılırken, Ruslardan alınan çapları büyük mermiler de cepheye yetiştirilebilmek için, barutları boşaltılmadan patlama olasılığına rağmen inceltildi. Büyük Taarruz'a hazırlık günlerinde, Konya'da da bir imalat ve onarım merkezi kuruldu. Atların nalları için bir nalcılık okulu açılarak, süvari ve diğer birliklerdeki atları nallayacak koşum takımları imal edecek ustalar yetiştirildi.

2- İtilaf Devletleri'nin konrolündeki depolardan silah ve malzeme kaçırılması: 

   İtilaf Devletleri'nin işgal ettiği yerlere getirip depoladığı silah ve diğer malzemelerin büyük bir bölümü, Milli Mücadele'den yana olanların oluşturduğu örgütler vasıyasıyla Anadolu'ya kaçırılmıştır. Bu örgütler, silah ve malzeme yanında bilgi toplama ve Anadolu'ya insan geçirme görevlerini de üstlenmişlerdi.

   Önceleri "Milli Müsellah Kuvvetler Grubu" adını alan eski Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından kaçırılan silah ve cephane yeterli olmayınca, geniş çapta silah ve cephane kaçıracak M. M. Grubu (Müdafaa-i Milliye İstihbarat Grubu) kuruldu. Bu gruba Muavenet-i Bahriye, Felah-ı Vatan ve Güneş adındaki gizli örgütler yardımcı olmuştur. Hamza, Zabitan, Namık, Bizci Mustafa, Kaynarca, Ferhat ve Kerimi Grupları da silah ve adam kaçırma olaylarında önemli roller üstlenmişlerdir. Sakarya Zaferi'nden sonra İtalyan ve Fransızların göz yummaları sonucunda kaçırma olayları, daha büyük boyutlara ulaşmış ve Mustafa Bey Grubu aracılığıyla İstanbul'dan İnebolu ve Ereğli limanlarına 75 mm. lik 20 adet sahra topu ile 7 dağ topu bile getirilmiştir.

3- Yabancı devletlerden bağış ve satın almalar :

i- Sovyet yardımları:

   Kurtuluş Savaşı'nda gereksinim duyulan silah ve malzemenin önemli bir bölümü, Sovyet yardımı şeklinde 1920 Eylül ayından itibaren gelmeye başlamıştır. Sovyet resmi belgelerine göre Kurtuluş Savaşı boyunca, Türkiye'ye yapılan silah ve cephane yardımı miktarları şöyledir :

   39.275 tüfek, 327 makinalı tüfek, 54 top, 62.986.000 adet tüfek mermisi, 147.079 adet top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 adet el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç ve 20.000 gaz maskesi.

   Sovyet Rusya'nın yardım olarak verdiği bu silahlar, genellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında Çarlık Rusyası ordularının Osmanlı ve Alman ordularından ele geçirdikleri silahlar ile iç savaş sırasında Kızılordu birliklerinin ele geçirdiği İngiliz ve Fransız silahlarıydı. Bu çeşitlilik karşısında aynı cins silahlar, belirli birliklerde kullanılarak, eğitim ve cephane ikmalinin ortaya çıkardığı güçlükler azaltılmaya çalışılmıştır.

ii- Fransız yardımı:

   Fransızlar, Ankara Anlaşması ile Güney Anadolu'dan çekilirken, bu anlaşmaya ekledikleri gizli mektuplarla, silah ve malzeme yardımında bulunmayı kabullenmişlerdir. Fransızların Türklere bıraktıkları silah ve cephane; 10.089 tüfek, 1.505 sandık mermi ve çalışır durumdaki 10 uçaktan oluşmaktaydı. Fransızlar çekilirken, 4 adet uçak motoru, 3 adet telsiz istasyonu ve 10 adet hangarı da Türklere satmışlardır. Ayrıca Fransa'ya gönderilen satınalma komisyonu (Cemal ve Sıtkı Beyler), Osmanlı ve Rus altını ödeyerek 1.500 adet hafif makinalı tüfek ve 2.735 sandık fişek, 200 adet kamyonet, 1 adet kompresör, 11 adet top beşik kaması, 2 ton şaplı kösele ve bazı yedek parça ve malzemesi satın almışlardır. 130 ton benzin ve motor yağı da Fransız vapurlarınca gizlice Mersin'e ulaştırılmıştır.

iii- İtalyan yardımları :

   Birinci Dünya Savaşı'nda yaptığı gizli anlaşmalarla kendisine vadedilen toprakların verilmediğini gören İtalya, Batı Akdeniz ve Ege Bölgesi'nde işgal ettiği yerlerde Türklere iyi davranmış, hatta Kuva-yı Milliye'ye silah yardımında bulunmuştur.

   İkinci İnönü Zaferi'nden sonra İtalyanların herhangi bir anlaşma yapmadan çekilmesi üzerine, İtalya'daki silah fabrikalarından silah ve cephane satın alınma yoluna gidilmiştir. Bedeli Rus yardımı altınlardan ödenerek, 4.310.000 adet tüfek fişeği ve 20 adet uçak alınmıştır. İtalyanlar her ay, Anadolu limanlarında 50 bin tüfek teslim etmeyi vaad etmişlerse de,ancak 20.000 tüfek satın alınabilmiştir. Ancak bu silah ve gereçlerin, Akdeniz'deki İngiliz ve Yunan tehlikesi nedeniyle, Anadolu'ya getirilemeyeceği anlaşılınca, Almanya'da satılmıştır.

   Bulgarlardan satın alınan 1.050 tüfek ise, 7 Mart 1922 günü yüklendiği Bakırcief motorunun Karadeniz'de batması nedeniyle, Anadolu'ya ulaşamamıştır. Almanya'dan satın alınan piyade cephaneleri ise bir dolandırıcılığa kurban gitmiştir.